Allah'la Alışveriş ve Sahte Yazılımdan Kurtuluş

Alışveriş Allah'la mı, İnsanlarla mı Yapılır?

Bazı sorular yanlış sorulardır. Mesela "insan ömrünü neye verecek" sorusu, bende uyandırdığı ilk his itibarıyla yanlış bir sorudur. Bir şeye ömrünü "vermen" gerekmiyor. Ömrün, hayatın, varoluşun böyle bir şey değil. Kendini dine vermen de gerekmiyor, herhangi bir kutsal şey için bile kendini "vermen" gerekmiyor; öyle bir kavram yok aslında. "Hayatımı şu işe vakfettim" veya "hayatımı eşime, aileme vakfettim" demek aslında yanlış bir bakış açısıdır.

Bugün aklımdan şöyle bir ayet geçti: Allah müminlerden nefislerini ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır diyor. Hemen aklımıza cennet deyince bir şeyler geliyor ama o cenneti düşünmeyin; bu aslında alışverişi Allah'la yapmak diye tanımlayabileceğimiz çok anlamlı bir şeydir. İnsan bu bilinç düzeyinden düştüğü andan itibaren hayatla, insanlarla alışveriş yapmaya başlar; ya da hayatın böyle bir şey olduğuna inanır. Çevrene saygı gösterirsen çevren de sana saygı duyar, çevrene iyi niyetli olursan çevren de iyi niyetli olur — bunlar çok doğal gelen algılarımızdır, herkesin de aşağı yukarı onaylayacağı şeylerdir. Ama bana sorarsanız bunlar da yanlıştır. Çünkü bu, insanlarla alışveriş yapma mantığıdır. Yaptığınız bu alışverişin hasılatı büyük oranda eksi işler: iyi davranmışsındır ama aynı iyi davranışı bulamamışsındır, dürüst davranmışsındır aynı dürüstlüğü görmemişsindir, fedakârlık yapmışsındır aynı fedakârlığı görmemişsindir.

İnsanın asıl alışverişi Yaradan'ladır. O alışverişten yatay düzlemde bir akış da olur; insanın alışverişi Yaradan'la bir süreç olarak tanımlanmalıdır, o sürecin halka bakan bir yanı da vardır elbette. Ama bunu karıştırdığımızda, yani alışverişimizi insanlarla, hayatla, dünyayla yaptığımız anda her şey bambaşka bir renge bürünür. İnanmak Yaradan'la alışveriş yapmaktır; inanmamak alışverişini insanlarla, hayatla, dünyayla yapmaktır. Dindarlık kavramları günümüzde öyle yerlere kadar düştü ve yanlış tanımlandı ki insanlar din, dindarlık, maneviyat kelimelerini duymak bile istemiyor; ben de çoğunlukla bu kavramları kullanmayabilirim. Ama temelde şu var: dindar olmak kendini Allah'ta bulmaktır, inanmamak ise kendi varoluşunu insanlarda ve dünyada aramaktır. Bu çok temel bir ayrımdır. Ben inandığım zaman, dindar olduğum zaman kendimi Allah'ta bulmaya çalışan biriyim; kendimin Allah'ta olduğunu en azından teorik olarak bilen biriyim. Ben kimim? Ben Tanrı'da var olanım. Ve Tanrı'daki varlığım benim tarafımdan da algılanabilir bir varlıktır; Tanrı benim varlığıma şahit, ben de aynı zamanda Tanrı'daki varlığıma şahit olabilirim.

İnanmamak ise kendini bedene, zihne, tabiatın biyolojik sürecine, ilişkilere, dünyada alıp verdiklerine, dünyada bıraktıklarına odaklı bir şekilde algılamaktır. Bu çok büyük bir kategorik farktır. O yüzden gerçekten anlaşıldığında inanmanın, dindarlığın çok büyük bir varoluş ve hayat algısı farkı oluşturduğunu görmek gerekiyor. Bir insan kendini Tanrı'da arıyorsa bu başka bir algı ve bilinçtir; bir insan kendini hayatın içinde, insanlarda, ilişkilerinde, hayatın kendisine verdiklerinde veya vermediklerinde arıyorsa bu başka bir şeydir. Kategorik olarak sorduğumuz sorular ve sorularımıza verdiğimiz cevaplar buna göre çok değişir. Gerçeği anladığınız zaman bazı soruların cevabını vermezsiniz; sorunun kendisi ortadan kalkar.

Nankörlük Hikâyesi ve İyiliğin Kaynağı

Mesela şöyle: hayatıma baktığımda, hayatımda nankör olmayan kim var? Bunu düşünen bir insan, yatay düzlemde düşünen bir insandır; farkında olmadan kendini de tanımayan, varoluşu da hakikati de anlamayan bir insandır. "Kim bana nankör" ya da "insanlar çok nankör, acaba bu dünyada nankör olmayan biri var mı" sorusu, hakikati anladığınızda ortadan kalkar. Çünkü ben iyiliğin kaynağı değilim ki birinin bana nankör olduğunu düşüneyim. Ama egomuz bize öyle der: "İşte ben iyiyim, dürüstüm, anlayışlıyım, fedakârım, elimden geleni yapıyorum; ama patronum çok nankör, eşim nankör, arkadaşım nankör, babam nankör, kardeşim nankör." Çünkü ben iyiliğin, dürüstlüğün, merhametin, sadakatin, fedakârlığın kaynağıyım zannederiz; dolayısıyla bunları sergilediğim oranda "alacaklı" olduğumu düşünürüz. Büyük bir alacak oluşur ama farkında değilizdir; ne zaman alacağımızı iyi hatırlarız? Alacağımız ödenmemeye başladığında. Hesabına para yatmıyor, hatta hesabındaki parayı çekiyorlar gibi bir şey olur. Eskiden sana çok saygılı davranılırdı, şimdi öyle davranılmıyor; o zaman "alacak" hikâyesi üretmeye başlarsın.

Peki karşınızdaki kişi bir iyilik yaptığında ona nasıl bakılmalı? O kişiye bakan tarafıyla şöyle düşünürsün: "Bu insan kendi insanlığının gereğini yaptı, ben de kendi insanlığımın gereğini yapayım" — karşılığını vermek için değil. Ben kendi insanlığımın gereğini yapıyorum; muhatabım da kendi insanlığının gereğini yapıyorsa yapıyordur. Birçok noktada yanlış bir yerden başladığımız için problem oluşuyor. Nankörlük hikâyesine bir kere başladınız mı ömrünüz boyunca o hikâye devam eder; ama baştan yanlıştır, baştan soru yanlıştır. Bir kişi iyilik "yaparsa" diye başlamak yanlıştır — aslında ben iyilik yapamam. Sana verilen bu donanım olmasa nasıl iyilik yapabilirsin? Kalbinize merhamet etme imkânı verilmeseydi nasıl merhamet edebilirdiniz? Bu mümkün değildir, yapamayız. O halde iyilik bizden kaynaklanmıyor. Bütün kutsal kitaplar bunu anlattığı hâlde, tırnak içinde "inanan" insanların yüzde doksan dokuzu bilinçaltıyla "iyilik bendendir" diye yaşar; "Allah rızası için yapıyorum" dese bile aslında böyle yapmaz. Çünkü bir başka benlik algısı bize bunun tersini söyler: "Sen yaptın, sen fedakârlık yaptın, sen sıkıntı çektin, sen destekledin, sen yardım ettin, sen çaba gösterdin." Sonra farkına varmadan arkadan büyük bir alacak hesabı yüklenir; sonra da "insanlar çok nankör" diye şikâyet başlar. Sosyal medyada insanlar sürekli insanlardan şikâyet ediyor — nankör insanlar, bencil insanlar... Bunların hepsi aslında "alacaklıyız ama alacağımızı bir türlü tahsil edemiyoruz" başlığı altındadır; bu, insanlık başlığı altında değil, alacaklılık başlığı altında değerlendirilmelidir.

Biz hiçbir şeyi Allah için yapmadık; "Allah rızası" diye söylediğimiz şey çoğu zaman bir hikâyedir. Ya da "hiçbir beklentim yok" deriz ama gerçekten hiçbir beklentin yoksa çok muazzam bir noktada durursun — küserek, alınarak değil, gerçekten hiçbir beklentin olmadan. Aslında beklentili olmaya hakkım var ama beklentim yok demek de değil; benim hiçbir beklenti hakkım yok, öyle bir konu yok. Bunu ben kendi öğretim olarak değil, kadim bilgelikten anladığım şekliyle anlatıyorum; yanlış anlamış olabilirim ama kendi felsefemi değil, anladığımı aktarıyorum. Beklentili olduğunuz alanda sahte ve gereksiz bir benlik algısındasınız demektir. Neden beklentili olasın? Çünkü yukarıyla alışveriş içinde değilsin. Biz nefes almak için başkasının bize nefes vermesine ihtiyaç duyuyor muyuz? Evrende var olan bir enerjiyi alıyor, veriyorsun; kimseye "bana biraz nefes ver" diye yalvarmıyorsun, "ben sana çok nefes verdim, sen de bana ver" da demiyorsun. Çünkü onlardan almıyorsun, kendinden de vermiyorsun; sadece var olanı alıp veriyorsun. Allah'la alışveriş yapmak da böyle bir şeydir: Yaradan'dan sevgiyi alırsın, kendi içinde yaşarsın, aynı zamanda o sevgi etrafına yayılır — ama "ben sana sevgi verdim" demezsin.

Tabiatta farklı hayvanlar vardır; kimi yavrusunu doğurur, az bakar sonra bırakır, kimi iki hafta, kimi üç ay, kimi bir ömür beraber olur — hepsi Yaradan tarafından kodlanmıştır. İnsan nasıl kodlanmıştır? Biz o doğal kodlamayı şu an unutmuş durumdayız, yanlış bir şekilde hayatı algılıyor ve yaşıyoruz. Bunu yaşamamıza imkân veren şey evrensel bir cehalettir; hayatta muhatap olduğum en yanlış sorulardan biri "öyle bir insan var mı" sorusudur. Ben "var" dediğimde hemen "kim" diye sorulur. Oysa mesele birinin olması veya olmaması değildir; bu da evrensel bir yanılgı noktasıdır. Gerçekten doğal kodlarımıza dönmemizi engelleyen bu evrensel cehaletin farkına varmak zorundayız. "3 aşağı 5 yukarı herkes böyle" dediğimizde anormal bir durum yokmuş gibi görünür; bu yüzden çoğu insan bana "seninle konuşmuyorum çünkü ne diyeceğini biliyorum" der. Gerçekten doğal bilinç haline sahip olan kim var, kimi referans alabiliriz? İşte o, peygamberlerdir ve aydınlanmış insanlardır; bizim için hayati değerleri buradan kaynaklanır. Bir insan peygambere inanıyorsa, "peygamberin şu anki durumda algısı, düşüncesi, yaklaşımı ne olurdu" diye kendine sorabilmelidir; hayatında bunu sormuyorsa, tamamen onun gibi davranamayabilir, zorlanabilir — bu ayrı bir konudur, ama referans odur.

Sahte Yazılım Metaforu ve Hz. Yunus Kıssası

Peygamber başkaları için, başkaları görsün diye bir şey yapar mı? Yapmaz. Başkaları kendisini sevsin diye bir şey yapar mı? Yapmaz. Başkaları onu sevmiyor diye bunu dert eder mi? Etmez. Dünyaya bir iz bırakacağım diye bir düşüncesi var mı? Buna dair en ufak bir rivayet yok. Peki bizim algımız nedir bu konuda? Bir insanla ilişki hâlinde olduğumuzda nasıl davranıyoruz? Hepimiz birbirimizle tanışırken kendimizi beğendirmeye, en olumlu taraflarımızı göstermeye çalışırız. Neden kendin olduğun gibi görünmüyorsun — "ben böyleyim, artılarım eksilerim, şu anki durumum bu" diyebiliyor musun? Aslında diyebilirsin ama buna engel olan, içeride işleyen sahte bir algoritma vardır. Günümüzün diliyle konuşursak yanlış bir yazılımla hayatımızı sürdürüyoruz. Yazılım yanlış — ister virüs deyin, ister başka bir şey; yazılım bozulmuş, biz bu yazılımı değiştirmeye çalışıyoruz.

Bu, çok güzel bir metafordur: Hazreti Yunus'un balığın karnında kalması. Balık onu yutuyor, sonra o bir dua, bir bilinç hâli yaşıyor, sonra balığın karnından çıkıp selamet sahiline çıkıyor. Bir bilge bunu çok güzel anlatır, der ki: o balık senin nefsindir; buradaki nefis yanlış yazılımındır, senin kendinle ilgili yanlış algındır, yanlış kendilik bilincindir. Sen onun tarafından yutulmuşsun ama hâlâ aslında gerçek kendini barındırıyorsun. Balık Yunus'u yuttuğunda, Yunus balığın karnında hâlâ duruyordu, ama balık tarafından yutulmuştu. Balık seni yuttuğunda sen bir balığa dönüşürsün: sınırlı bir algıya sahip, kendince bir hayat tanımı yapan, ancak suda yaşayabilen, kendince belirlediği hayat şartları dışında nefes alamayan bir varlık. Karaya çıkarsa ölür, avlanabilir. Bugün hep birbirimizi avlamaya, hep birbirimize kendimizi satmaya çalışıyoruz; çünkü sahte bir yazılım var, herkes kendini beğendirmeye çalışır. Böyle bir yazılım aslında yoktur ama sen öyle bir yazılım tarafından yutulmuşsun; hiçbir ikinci üçüncü olguyu onaylamaksızın "ben kendimi bulmak yolcusuyum, bu yolculuk benimle Yaradan'ım arasındaki bir yolculuktur" diyebilmelisin. Bütün dünya benim olsa beni mutlu edemez; içinizde bir şey "para seni mutlu eder" diyorsa, siz farklı bir balık türü tarafından yutulmuşsunuz demektir. Herkesin yutulduğu balık farklıdır: ilgi balığı, sevgi balığı, başarı balığı, kendini ispat etme balığı, sosyal itibar balığı, birine güvenme balığı. Hepimiz bir balık tarafından yutulmuşuz.

Kutsal metin Hz. Yunus'un denize düşüp balık tarafından yutulmasını neden anlatır — bunlar güzel hikâyeler mi, mitoloji mi? Hayır, çok anlamlı ve önemli şeylerdir. Rüya sembolizminde balık, psikolojik benliği temsil eder: kendini sınırlı olarak tanımlayan ve ancak kendi belirlediği varoluş şartlarında yaşayabileceğine inanan ego bilincini, psikolojik benlik bilincini temsil eder. Hiçbir şey boşuna değildir. Onun hapsinden kurtulduğunuzda özgürleşirsiniz; onun tarafından yutulmuşsanız onun üzerinden yaşarsınız. Sonra dersiniz ki "hayat çok zor, herkes nankör, insanlardan gıcık kaptım, üst üste olaylar geliyor, mutsuzum, öfkeliyim, alınganım, insan görmek istemiyorum" — neden? Çünkü yanlış bir yazılım üzerinden hareket ediyorsunuz. Ben mesela bir insan beni kendi kişisel amacı için kullansa rahatsız olmam; niye olayım? O yazılımı artık hatırlamıyorum bile. Bir insan beni kendi amacı için kullanıyor — "e, ne yapacağım?" Diyelim ki kullandı, param ya da zamanım gitse bunun benim için bir anlamı yok; ben kendimi kaybetmeyeyim yeter. Savunmasız da hissetmiyorum kendimi — bu savunmasızlık değil. İçimde bir şey tetiklenmez, çünkü içimde sahte bir yazılım yok. Ama biri beni iyi bir yolda değil, yanlış bir yolda kullanmaya çalışıyorsa üzülürüm, "beni böyle kullanmasan iyi olur, sağ ol, sen de kendine dikkat et" derim — gücendiğim, alındığım için değil, "yaptığın işe gerek yok, kendine vakit kaybettiriyorsun, kendine zulmediyorsun" diyebilirim. Bahsettiğim şey aptallık ya da savunmasızlık değil; önce içimde sahte yazılım var mı, ona bakmam gerekiyor.

Diyelim ki bir hırsız cebimdeki şişkinliğe bakıyor — "beni soymaya mı çalışıyorsun" diye içimden bir tepki doğmaz; "niye beni soymaya çalışıyorsun, zaten beni soyamazsın da, ben soyulabilecek bir şey değilim ki; sen niye bu cebimdeki şeye tamah ediyorsun, kendi zenginliğinin, Yaratan'ın sana verdiği zenginliğin farkında değil misin, neye harcayacaksın, kalıcı bir şey mi" diye düşünürüm. Bunlar geçtiğinde "çok ermişlik bu" denebilir ama bunun ermişlikle ilgisi yok; bu, insanın normal, fıtri yazılımıdır — biz sahte bir yazılım tarafından yutulmuşuz, Yunus gibi. O balığın içinde Hazreti Yunus'un yaptığı bir dua vardır — o bilince ulaşırsak yazılımın dışına çıkarız; o orijinal yazılımına dönüyor ve o orijinal yazılım, içinde bulunduğu sahte yazılımı ortadan kaldırıyor. Dikkat edin: Yunus kavmini niye terk etmişti? Kızmıştı, "niye anlamıyorlar" diye kızmıştı — bu sahte bir yazılımdı; o sahte yazılım onu kavmine karşı öfkelendirmiş, Allah'ın emri olmadan onları terk etmeye götürmüştü.

Kendine ve İnsanlara Saygı

İnsan Yaradan'ın kendisini yarattığı kodlar üzere bir insansa insandan kaçmaz. Eğer insanlardan kaçıyorsak kendimizden de kaçıyoruz demektir. Ama insan dediğimde kendi fıtratımı, Yaradan'ın var ettiği fıtratı hatırlıyorsam, insan çok kıymetli, doğal, dengeli bir varlıktır. Ama biz nereden başlıyoruz? "Alışverişsiz yaşayamayacağımıza" inanıyoruz — kimsede vefa kalmamış, sevgi kalmamış, şefkat kalmamış deriz. Hiç kendinize şunu sormadınız mı: "Kimsede vefa kalmamış ama Allah'a şükür bende vefa var ve bu bana yeter; kimsede merhamet kalmamış ama Allah benim kalbime merhamet koymuş ve ben bu merhameti hissediyorum" — ne kadar güzel bir şey. Bunu size sahte yazılım hiç dedirtmez, aklınıza bile gelmez. Çünkü bir yanlış yazılım, bir ego, sürekli alışveriş yapmak gerektiğine inanır; çevresinden vefa, anlayış, sevgi, ilgi, değer görmeyi bekler.

Peygamberin yaptığı gibi yapabileceğini söylediğinizde insanlar "estağfurullah, ne haddime" der — bu bizi hakiki insan bilincinden yoksun kılan sahte bir şeydir. "Ben peygamberin ümmetindeyim" demenin ne anlama geldiğini, "Hz. Muhammed'e inanıyorum" demenin ne demek olduğunu sorgulamamız gerekir; çok sahte şeyler üzerinden gerçekle bağımız koparılıyor. Huzurlu olma hakkımız, kendimizin farkında olma hakkımız, Yaradan'la alışveriş yapabilme huzuru elimizden alınıyor. İnsan Yaradan'la alışveriş yapması kadar mükemmel bir şey olabilir mi? Bu, seni insanlara kayıtsız yapmaz — bu da yanlış anlaşılıyor. Allah'la alışveriş yapmak insanları umursamamak değildir; aksine, Allah'tan aldığını idrak etmek, ondan aldığını insanlara karşılıksız verme bilincini kazandırır. İnsanları Yaradan'ın var ettiği varlıklar olarak görür, onlara gereken saygıyı ve insani duyarlılığı gösterirsin; o kendinin farkında olmasa bile, kendini yeryüzünün en kötü insanı görse bile sen ondaki insaniyet cevherini görürsün.

Onun için gerçek anlamda insanlara duyarlı olmanın şartı, insanlara muhtaç olmamaktır — insanlara muhtaç olma tuzağından kurtulmaktır. O zaman insanlara karşı duyarlı olursun; ondan doğal, insaniyetine uyan bir şey gelmediğinde bunu onun sorunu olarak görürsün, sana karşı bir şey olarak görmezsin, "ne kadar nankör" diye bakmazsın; çünkü senin alışverişin yukarıyladır, onunla mutmainsindir. Rabiatül Adeviye'nin, evini soyan hırsıza dediği söylenir: "Valla evinde çalacak bir şeyin yok, hiç olmazsa bir abdest al, istiyorsan bir iki rekat namaz kıl" — çünkü bir insanın onun elinden alabileceği bir şey yoktur. Ama birbirimizin elinden alacak ne çok şeyimiz vardır: seni sevmem, sana ilgi göstermem, seni umursamam, zor zamanında yanında olmam gibi — çünkü sahte bir şeyin üzerinden yaşıyoruzdur. Bir insan senin mutluluğunun ya da huzurunun kaynağıysa yanlış bir yerde duruyorsun demektir. Tabii ki karşındakine de yanlış bir şey yüklüyorsun demektir bu.

Bunu insanları küçümsemek olarak anlamayın. Şunu da unutmayın: her insan, Yaradan'ın sonsuzluğunun ve hazinesinin sana yansıyabileceği bir aynadır aynı zamanda; insana o anlamda da saygı göstermek gerekir. Ama kimi ayna kirlidir, yansıtmaz — bu onun gerçekliği, onun doğası değildir; sana Yaradan'da var olan ilahi güzellikleri, İslami literatürle Allah'ın isim ve sıfatlarını yansıtabilecek bir aynadır aynı zamanda. Eğer gerçekten yol almak istiyorsanız: birincisi kendinize saygı duyun, ikincisi insanlara saygı duyun — kim olursa olsun. Onun insan olmaklığına saygı duyun ve onun gereğince davranın; o farkında olmasa da insandır. Diyelim ki nefsine mahkûm ve mağlup birinden zararınız olacaksa kendinizi koruyabilirsiniz, bu ayrı bir konudur. Nasıl bugün birbirimize fiziksel mesafe koyuyorsak — "sen aslında normal insansın ama vücudunda virüs olabilir, ben o yüzden uzak duruyorum, senden değil, sende olası virüs ihtimalinden uzak duruyorum" — kötü dediğimiz insanlar da böyledir; yanlış bir yazılım tarafından manipüle edilmişlerdir. Gerçek insan olmaklığımızı hatırlayıncaya kadar hepimiz bu tabiata sahibiz. O zamana kadar karşındakine saygı duy, ama nefsine mahkûm ve mağlupsa kendini koruyabilirsin, bu ayrı bir şeydir.

Kendine saygı duymak, kendi yaratılış doğana, varoluşuna, sana yüklenen değerlere, insaniyete saygı duymaktır. Kendini sevmek, o değerleri Allah namına sevmek ve eğer onlara muhalif bir benlik virüsü varsa ona karşı dikkatli olup kendimizi ona karşı korumaktır. Kendini seviyorsan kendi doğana aykırı olan şeyleri yapmamaya çalışırsın. Tıpkı bedenimizi virüsten korumaya çalıştığımız gibi — virüs bulaşmışsa uygun bir tedaviyle onu uzaklaştırmaya çalışırız, çünkü bedenimize bir sevgi ve saygımız vardır. İnsan kendini seviyorsa: bir, insaniyetine yakışmayan şeylerden kaçınmaya gayret eder; iki, insaniyetine kodlanan şeylere uygun davranmaya çalışır; üç, insaniyet cevherini taşıyan muhataplarına gereken saygıyı gösterir. Karşındaki insanda ağır bir nefsani yazılım işliyorsa uzak durabilirsin ama ona kötülük yapamazsın; onun insaniyet cevherini taşıdığını bilmelisin, o farkında olmasa bile. Hayatta insanın kendi varlığına saygı duymasından daha kıymetli bir şey yoktur. Günümüz insanı kendine saygı duymuyor, çünkü kendini bilmiyor.

Kendini İspat Etme ve Putperestlik Benzetmesi

Sen, Yaradan'la olan muhatabiyetini unutup kendini insanların ilgisine, sevgisine adarsan, koca bir ağaç olma kabiliyetine sahip bir tohumu öldürmüş olursun — Bediüzzaman'ın çok hoşuma giden bir ifadesi bu minvaldedir. Benim içimde o kadar büyük, muazzam bir insaniyet cevheri var ki, eski ifadeyle neşv ü nema bulabilir, yani gelişip serpilebilir; ama ben bunun farkında değilsem kendimi bir insanın ya da dünyanın algısına göre tanımlamaya çalışırım. Bu dünyada kendimi niye ispat edeyim? İnsanlar "eskiden paganlık, putperestlik varmış" diyorlar; "dünyaya kendimi ispat etme" ifadesini kelime kavram olarak düşünseniz bile bunda ne acayip bir paganizm, putperestlik olduğunu net görebilirsiniz. "Dünyaya" derken kimi kastediyoruz — insanları. Peki insanlar da ölümlü; ben kime ispat edeceğim, ölümlü insanlara mı? Putperestler ölü olan putlara kendilerini beğendirmek isterlerdi; peki bizim şu anda yaptığımız şey ne? Bütün insanlar sonunda ölmeyecek mi? Ben ölümlü olan varlıklara mı kendimi ispat edeyim, onların alkışını, takdirini, ilgisini mi alayım? Bunu yaptığım durumda putperestlikten farkım ne olur? Üstelik hakikaten insanlığının farkında olmayan insanlara. Biri "seni beğenmem için böyle ol" der, öbürü "böyle ol" der; biri "toplumda öyle olursan olursun" der, öbürü "yok böyle olursan" der. O kadar çok toplum grubu, o kadar çeşitli insan var ki. Ben kendimi kimseye beğendirmeye çalışmıyorum; Yaradan insan olarak beni beğenmiş, var etmiş, ben onu — Allah'ın neyi beğenip var ettiğini — keşfetmeye çalışıyorum. Bir bakıyorum ki hakikaten saygı duyulacak bir varlığım; hakikatim itibarıyla melekler secde ediyormuş.

Melekler neyi secde ediyor? Şu anki yazılımımıza mı secde ediyorlar? Aslında melekler şunu söylüyor: "Ya Rabbi, sen buna öyle bir nitelik vermişsin ki tercihi ona bırakmışsın; dolayısıyla o yanlış bir yazılıma kapılıp yeryüzünde fesat çıkarabilir, kan dökebilir." Meleğin oradaki sorusu anlamsız bir şey değil, bir imkâna işaret ediyor: insan öyle bir varlık ki gerçek yazılımı üzere de yaşayabilir, gerçek yazılımını unutup yanlış bir yazılımın tuzağına da düşebilir; tercih ona bırakılmıştır. Dikkat edin, "yeryüzünde fesat çıkarabilir" deniyor, gökyüzünde değil — yani yatay düzlemde, maddi alanda; semavi dengeye bir şey yapamaz. Allah "hayır" demiyor ama "ben sizin bilmediğinizi bilirim" diyor: evet, yanlış yazılıma kendilerini kaptırıp hata eden insanlar olabilir, ama doğru yazılım üzere yaşayıp gerçekten o ilahi özlerini idrak eden insanlar da olabilir. Bu da yaratılışta bir imkândır, bize sunulmuş bir şeydir. Taş değiliz, toprak değiliz, ağaç değiliz, kedi değiliz, aslan değiliz — bunların hepsinin kendi dışına çıkamayacakları bir yazılımı vardır, kendi kodlaması üzerine bir yaşam alanı oluşturur, orada yaşar. İnsan çok önemli bir yerde durur.

Her zaman kendimize sakince sormamız gereken şudur: şu anki düşünce, duygu ve davranış tarzın yanlış yazılım mı, doğru yazılım mı? Yemek yerken, su içerken bile seçim yapıyoruz; peki düşünürken, duygulanırken niye hemen sahipleniyoruz? Çünkü içinden geçiyor diye. Ama o senin düşüncen, senin duygun değil; onu tartabilirsin, bastırma, yok sayma, inkâr etme ama hemen niye kucaklıyor, sahipleniyorsun? Bütün kutsal metinler ne diyor? Şeytandan sana bir etki geldiğinde Allah'a sığın; Kur'an okurken bile Allah'a sığın deniyor. Doğru yazılım önemlidir ama doğru yazılım için önce yanlış yazılımlara karşı uyanık olman lazım. Biz Kur'an okuduğumuz hâlde Eûzü Besmele çekmediğimiz için işe yaramıyor — yanlış yazılımdan Allah'a sığınmadan sadece doğru yazılıma yöneldiğimizde, yanlış yazılım devam eder ve doğru yazılımı engeller ya da bozmaya çalışır. "Doğru ama bu zamanda olmaz", "doğru ama herkesin öyle olması lazım, bir ben mi enayi olacağım" der — çünkü yanlış yazılıma karşı farkındalığın, dikkatin, duyarlılığın güçlü değilse doğru yazılım sende işlemez, biraz işlese de kısa sürede gider.

Hazreti İsa'nın güzel bir meseli vardır: bir çiftçi tohum attı. Tohumların bir kısmı taşların üzerine düştü, bir kısmı çalılıkların olduğu bir bahçeye düştü, bir kısmı da temiz bir toprağa düştü. Kayaların üzerine düşen ya kurudu ya kuşlar tarafından yenildi; çalılıkların içine düşen biraz gelişti ama etrafındaki zararlı bitkiler tarafından boğuldu; temiz, dikensiz toprağa düşen tohum büyüdü, serpildi ve meyve verdi. Bize gelen tohumlar Yaradan'ın sözleridir, kadim bilgelik anlayışıdır, özümüzdeki fıtrat prensipleridir — özümüzdeki merhamettir, hatta utanç duygusudur. İnsan niye utanır? Kendine yakıştıramadığı için; demek ki içeride bir tohum, bir gerçeklik var. Şu an bilinç olarak neredeyiz — bir kaya bilincinde miyiz, dikenli çalılıklarla dolu bir bahçe bilincinde miyiz, yoksa temiz toprakta mı? Medyayla, bir sürü şeyle muhatabız; gelen şey yanlış bir yazılım mı, doğru bir yazılım mı, bunu ayırt etmezsek altı ay bir televizyon izleyin, çiçek gibi formatlanırsınız — bir sürü format var, hepimiz formatlanmak üzere bir şeylere muhatabız. O formatı kabul edecek misin, etmeyecek misin? Kur'an marufu emreder, kötüyü nehyeder — hep bir seçim, bir tercih var. Yanlış yazılımı temizlemek çok zor değil, yeter ki biraz dikkatli olun, referans noktanızı iyi belirleyin ve evrensel cehalete kapılmayın. Kur'an'ın kazandırdığı bu beceriye tefrik etme, yani ayırt etme bilinci diyoruz — fıtri yazılımla fıtri olmayan yazılımı ayırt etme bilinci. Bunu yaparsanız hem kendinize hem başkalarına en büyük iyiliği yapmış olursunuz.

Diyelim ki birisi sizi kurtarıcı gördü — "kusura bakma kardeşim, ben kurtarıcı değilim, öyle bir şey yok; sen benim hayatımda vazgeçilmezsin de değilsin, öyle bir yazılım yok" demek gerekir; bu sahte bir yazılımdır. Yaradan seni hiçbir şeye mahkûm kılmamışken bu sahte yazılım seni bir şeye mahkûm kılıyor — ne kadar büyük bir tuzak. Bazı insanlarda garip biyolojik bozukluklar olur, toprak yerler mesela; onun gibi bizde de bir yazılım bozukluğu var ama farkında değiliz. Yanlış yazılım geriye dönüşü imkânsız bir durum değildir, bunu unutmayın; ama o yanlış yazılımın bir alt programı da "geriye dönüş yok, bu yazılımdan başka çaren yok, mecbursun" demesidir.

Yunus'un Öz'ü Hiç Kaybolmadı

Hayatı böyle götürürsün, otuz-kırk-elli yaşına gelirsin, "bir kere zokayı yutmuşum, atalarımız da öyleydi, bundan dönüş yok" dersin — bu da yanlış yazılımın çok yanlış bir parçasıdır, seni yazılımın dışına çıkmaktan alıkoyar. Yunus kıssasında "balık yutmuşsa nasıl ölmemiş" diye sorarız ama dikkat edin, size şu anlatılıyor: çok yanlış bir yazılım tarafından yutulmuş olsan da, dışarıdan tamamen ondan ibaret görünsen de, tırnak içinde nerene baksan hata, kusur, günah olsa da, içinde hakiki insan olan Yunus'u taşıyorsun; o hiçbir zaman ortadan kalkmıyor, hiçbir zaman bozulmuyor, fakat bir şey tarafından yutuluyor. Bütün kadim bilgeliklerde, mitolojilerde buna benzer şeyler vardır: yılan tarafından, bir balık tarafından, bir canavar tarafından yutulan kişi, canavarın karnında yaşamaya devam eder, mücadelesi de onun içinden çıkmaktır. Bunlar öyle uydurulmuş, eskilerin oturup oturup uydurduğu hikâyeler değildir; çok anlamlı şeylerdir.

Biz ne olursak olalım, kaç travma yemiş olursak olalım, hangi hatalar içinde olursak olalım, yaşımız ne olursa olsun asla geç kalmış değildir, asla zor değildir, asla imkânsız değildir, üzerimizde asla bir kir ve leke olmaz. Yunus balıktan çıktığında balıktan bir şey mi kaldı onunla? Hayır, hiçbir şey. Öz, hiçbir şey tarafından bozulmaz. O yüzden "ben çok kusurluyum, hatalıyım, günahkârım" ya da "bunca yıldır böyle yaşadım" demenin hiçbir önemi yok. Yüz yıl karanlık kalmış bir odanın ışığını yaksanız aydınlanır — ister yüz yıl karanlıkta kalmış olsun, ister bir saat; çünkü karanlığın gücü yoktur. Karanlık "ben yüz yıldır buradayım, sen bir dakikada mı aydınlatacaksın" diyemez, öyle bir gücü yoktur. Işık gelir ve aydınlatır; karanlığın hiçbir gücü yoktur, sahte yazılımın hiçbir gücü yoktur, yeter ki doğru yazılımın farkına varın.

Benim eski bazı benliklerim vardı, artık hatırlamıyorum bile; beni eskiden etkileyen negatif bazı duygu ve düşünceleri hatırlamıyorum. Mesela "ben aptal değilim, sana gerçeğin ne olduğunu göstereceğim" diye bir insanın üzerine gide gide ispat etmeye çalışırdım — sahte bir benlikti, yanlış bir yazılımdı. Şimdi hiçbir etkisini görmüyorum, içimden geçmiyor bile; çünkü sahteydi, öz varlığımda bir gerçekliği, bir kökü yoktu. Merhametin kökü vardır, nefretin kökü yoktur; insanın içinde merhametin kökü vardır ama nefretin kökü yoktur, affetmenin kökü vardır ama kin ve intikamın kökü yoktur. Sahte yazılımın kökü yoktur, o köksüz bir şeydir; ama bıraktıkça büyür, serpilir, yayılır. Yerine hakiki olanı koyduğunuzda ortadan kalkacaktır; sahteliğine asla inanmayın, senelerce sürmüş olsun, hiçbir önemi yok.

İnsan yanlış yazılım nedeniyle negatif duygular kendisini koruyacak bir şey olarak görür. Bir bilgenin sözü vardır: eğer kendini seviyorsan kin ve düşmanlığın kalbine girmesine izin verme; girmişse onun sesini dinleme. Kendini seviyorsan, yani "kendin" dediğin şeyin ilahi bir doğası olduğuna, Allah'ın fevkalade mükemmel bir yaratımı olduğuna inanıyorsan, kin ve düşmanlığın ona girmesine izin verme; bir başkasını kandırmanın, aldatmanın, kendini olduğundan farklı göstermenin tuzağına düşme — çünkü bunlar kendiliğe zıt, aykırı şeylerdir. Kendini seviyorsan onları tercih etme; farkına varmadan kalbine girmişse onların sözünü dinleme, git gide sesleri zayıflayıp kaybolacaktır. "Doğarken böyle bir şeyin var mıydı" diye kendinize sorun; bilemezsiniz elbette, o zaman bilenlere, fıtratında olanlara, hatırlayanlara sorun, onlardan referans alın. Çevrenizden, özellikle günümüzde çevrenizden referans alırsanız "beni Rabbim terbiye etti" değil "beni etrafım terbiye etti" pozisyonuna düşersiniz — etrafımız bizi kısmen kötü de terbiye etmiştir, bilerek bilmeyerek; anne baba da olabilir, en yakınların da olabilir, ama onlarla hesaplaşmaya gerek yok, onlar da yanlış bir yazılım içindeydi. Budistlerin güzel bir sözü vardır: "Sırtında bir ok gördüysen, oku kimin attığına bakma, oku çıkar." Ok sırtındaysa yapacağın şey oku çıkarmaktır, eskiyi deşmeye, hesaplaşmaya gerek yok; sadece farkına var, analiz et, ama kimseyi suçlamanın, geçmişe gitmenin, "keşke olmasaydı" demenin âlemi yok.

Bir âlimin kırk beş yaşında yaşadığı bir deneyimden söz edilir — "bundan sonra kalan vaktimi buna vakfettim" der ama o yaşına, dünya görmesine rağmen niye kabul etmiyor bazıları? Çünkü yazılım çok güçlü gözükür; gerçek yazılım ortaya çıkana kadar yanlış olan güçlü gözükür, güçlü hissedilir. Onun için yanlış yazılıma inanmamak, nitelikli ve derinden sorgulamak gerekiyor. "Ben seni seviyorum, sen beni seviyorsun" örneği: filmlerde birbirlerini pek tanımayan insanlar birbirlerine "seni seviyorum" der, ama bu insanlar birbirlerini gerçekten anlıyor mu, birbirlerinin farkında mı, neyi onaylıyor, neyi seviyorlar? Hepsi sahtedir. Bunu düşünmek için ermiş olmanıza gerek yok. Birisi bana "İsmail abi ben seni seviyorum" dese, bilirim ki bu henüz beni tanımıyor, kendi kafasındaki bir İsmail'i seviyor — bu da onun süreci. "Beni seviyor, mutlu oldum" diyemiyorum, öyle bir yazılımım yok; "seni tanıdığım kadar seviyorum" derim, "ne kadar tanıyorsun beni, beni ne olarak tanımlıyorsun, beni ne olarak seviyorsun — spiritüel bir ben olarak mı, psikolojik bir ben olarak mı" diye sorarım. Bunu sormaya, gündeme getirmeye muhatabım pişman olabilir; objektiflik yok, farkındalığımız yok ama bir sahtelik gidiyor. Sonra "sevgilim beni terk etti", "arkadaşım beni çok seviyordu ama bana vefasız davrandı" gibi hikâyeler üretiriz; çünkü her şeyi psikolojik benlik üzerinden yaşarız. Acele etmeyin, orijinal yazılımınıza geçin; ondan sonra sevmek nedir, merhamet nedir, kendi olmak nedir, var olmak, huzur, mutluluk nedir — bunların anlamı size açılacaktır.

Bütün metinlerde hep "hakiki" kavramı vardır — hakiki mutluluk, hakiki huzur, hakiki sevgi. Neden bu ayrım var? Çünkü bir şeyin izafi, göreceli, sınırlı, nefsani, psikolojik, ben-merkezli hâli vardır; bir de hakiki, kalıcı, saf, benlik ötesi, ruhsal, spiritüel tarafı vardır. Kendinize sorun: ben hakiki olana mı talibim, sahte olana mı, geçici olana mı? İki bin küsur sene önce Platon "gerçek aşk karşıdakinin ruhunu sevmektir" der. Sen ruhu görüyor musun? Görmüyorsun, farkında da değilsin. O zaman bırak bu işleri; insanların ilgisi, sevgisi, onayı seni bugün onaylar, yarın suratına bile bakmayabilir. Ben size çok ters bir şey söylesem bir daha gelmeyebilirsiniz, nefret bile edebilirsiniz — hepsine saygı duyarım ama hiç rahatsız olmam; çünkü buraya gelip gelmemeniz, dinleyip dinlememeniz sizinle ilişkinizdir. Benim buradaki algım, doğru ve hakiki olanı aktarmaya çalışmaktır; bu benimle ilgili bir şeydir, sizin onayınız veya onaylamamanıza takılsam başka türlü bir zihin işleyişim olurdu, sonra da insanların dedikodusunu yapardım — hepsi sahtedir. İnsanların çoğu konuşmasını aslında kendi kendine eziyet olarak algılayabilir; gerçek kendimizi bulunca başka şeyler konuşuruz, belki daha anlamlı konuşuruz, belki susarız ve o susmanın bir anlamı olur. Sahte bir yazılım üzerinden yaşadığımız hayatı sürekli birbirimize aktaran, birbirimizden şikâyet eden, birilerini eleştirerek rahatlamaya çalışan bir pozisyona düşeriz. Kendim neyim — benim tek önemli, asli hedefim bu; kendimi bulduktan sonra diğer soruların cevabına geçeceğim. Sürekli yanlış bir benliğin hikâyesini konuşup onu gerçek diye algılıyor, onunla yaşamaya devam etmeye çalışıyoruz. O yüzden bir Hira'ya ihtiyacımız var; tırnak içinde bütün o yanlış yazılımları sıfırlamaya ihtiyacımız var. Ne kadar sıfırlarsanız gerçek yazılım o kadar net, açık ve gerçek gözükür.

Bugün hakikatle aramızda büyük bir mesafe olduğunu yaşıyoruz çünkü sahte yazılım buna izin vermiyor. En fazla "çok güzel bir sohbetti, rahatlatıyor" diyerek çıkarız ama şuradan çıkarken sahte yazılım devam eder, "nerede kalmıştık" der. Hiç sahte yazılımlardan soru gelmez, hâlbuki birçok sorusu, itirazı vardır aslında; onları fark edin, dillendirin, hiç rahatsız olmayın. Doğru bir şey dinliyorsunuz — merhamet, insanlık, anlayış üzerine, felsefe üzerinden, din üzerinden — sonra bir toplantıdan, sohbetten çıkarken sahte yazılım "şimdi ne yapacaktık" der; çünkü öyle uyanıktır, fazla nüfuz etmenize engel olur. "Bu iş çok zor", "doğru söylüyor ama zaman öyle değil", "bunları yaşamak için dağ başına çıkmak lazım", "etrafındaki insanların da biraz düzgün olması lazım" diyen — bir anda mevzuyu kapatan ama hiç rahatsız etmeyen, tatlı bir şekilde "hadi canım bırakalım bu çok güzel bir şey" diyen bir ses vardır içimizde. Hepimiz aşağı yukarı o şeydeyiz; içimizdeki yazılım "ara sıra onu oku, ara sıra sohbete git, kitabı oku ama hayatta pek böyle şeylerin yaşanabileceği bir zaman değil, çok zor" der — ne güzel kapatır defteri, hiç rahatsız etmeden. Sahte bir hürmettir bu.

Sahte yazılımla doğru yazılım bir arada ne kadar yaşayabilir? Ölünceye kadar. Allah Kur'an'da "iki suyu bir araya getirdik, hiç karışmazlar" diyor; bunun ego tarafından üretilmiş sahtesi "o da gitsin, bu da gitsin, ikisi birlikte yürüsün, hiç birbirine karıştırmıyorum, o ayrı, bu ayrı" der. "Allah'ın sevgisi sana yetmez mi" dediğinizde "yeter ama o ayrı" der — ne güzel götürüyor. Doğru yazılımın tek başına her yerde barınabildiğini unutturur; egomuz, sahte yazılım, doğru yazılımı ya reddeder ya da "ikisini bir arada götürürüm, merak etme, İsmail Bey'i de dinlersin, her türlü haltı da karıştırabilirsin, Kur'an'ı da dinleyebilirsin, hayatını da tırnak içinde yaşayabilirsin" der. Çünkü sahte yazılım şunu bilir: "Kur'an'a göre yaşarsan hayatını yaşayamazsın" — o nasıl bir hayatsa. Hakikatle sahteyi bir arada, hiç birbirine karıştırmadan tatlı tatlı götürür — ama aslında doğru yazılım sende hiçbir zaman gerçek anlamda etkili olamaz.

Tek Gerçek Hayat Arkadaşı

Ben yanlış yazılımdan doğruya geçtim ama yanımdaki hayat arkadaşım, mesela eşim, bir türlü geçemiyor — bu işi nasıl götürürüm? Burada mesele iki yazılımı birden nasıl kullanacağım değildir. Hazreti Asiye'nin kocası Firavun'du; Kur'an'da anlatılır, Hazreti Asiye doğru yazılım üzere yaşıyordu. Tırnak içinde "hayat arkadaşı" derken: benim tek bir hayat arkadaşım var, o da Allah'tır. "Yok" diyorlar, "hayat arkadaşım şu" diyorlar — hiç kimsenin hayat arkadaşı bir insan olmamalıdır. Asli hayat arkadaşım, asli dostum Allah'tır; diğer insanlar izafi olarak hayat arkadaşınız, dostunuz olabilir, ama hakiki, kalıcı, mutlak olan Allah'tır. Peygamber mağarada ne diyor? "Allah bizimledir" diyor; "ey Ebu Bekir, ben senle, sen de benimlesin, ikimiz ölürsek birlikte ölürüz" demiyor, "kader arkadaşımsın" da demiyor — yanlış yazılım öyle der. Doğru yazılım "Allah bizimle" der; "sen kendini benle düşünme, ben de seninle değilim öyle düşünmüyorum, ikimiz de Allah'layız" der — doğru hayat arkadaşlığı da böyle bir şeydir, eğer olacaksa.

Bir dinleyici, canavarla ilgili anlattığı kısımda kendi kafasında geliştirdiği bir sembolizmden, hufretin dudakları / cehennemin dudakları imgesinden ve peygamberin bizi oradan kurtardığından söz ediyor. Bütün Hristiyan cehennem çizimlerinde bir canavar, içinde insanlar ve İsa Aleyhisselam onları oradan çıkarmaya çalışırken tasvir edilir. İsa orada neyi temsil ediyor? Hakikati temsil ediyor. İncil'de "hakikat sizi özgür kılacaktır" der. Bizi peygamber de kurtarmayacak, İsa da kurtarmayacak — Hazreti Muhammed'in insan olarak değil, onların temsil ettiği hakikat bizi kurtaracak; onların hem fiilen hem hakikat, bilgi, ilim olarak temsil ettiği hakikat sizi kurtaracaktır. Bizi kurtaracak olan hakikattir, doğru yazılımdır; onların örnekleri peygamberlerdir, kâmil insanlardır. Sahteliğin farkına varmak en temel şeydir; ya sahteliği devam ettirip sonuçlarını yaşayacağız ya da sahteliğin yerine gerçeği bulacağız. Yunus her zaman Yunus'tu aslında, ama balığın karnına girince ona mahkûm oldu, artık balık nereye götürürse oraya gidiyordu. Sahte yazılımın sizi nereye götürdüğünü düşünün ve oradan çıkın — sakince, acele etmeden, kaygılanmadan, korkmadan, gerilmeden. Özdeşleşmediğiniz zaman bu çok kolay bir şeydir; özdeşleştiğiniz anda zor gözükür.

Bir dinleyicinin sorusu üzerine: dersten çıktıktan sonra kapı altında hemen yazılım başlıyor mu diye soruluyor — evet, "buradan çıktığımızda gerçekten şu kararı verirsem, bunu bütün benliğimde söylediğimde başarma şansım artar mı" diye düşünülebilir; bu şanslı olma meselesi değil, kesinlikle olacak bir şeydir. Tek gerçek olana, gerçekten o gerçekliği hak ettiği değeri verin, sahteye değer vermeyin — bu kadar. Sahteye değer verirseniz kendi değerinizi kaybedersiniz. Kutsal metinlerde denir ki şeytan en son onun adımlarını izleyenleri bırakıverecektir, çünkü bir şey elde edemeyeceklerdir; sahte yazılımdan, yanlış düşüncelerden hiçbir şey kazanamayız, asla. Gerçeğe hak ettiği değeri vermek, aslında kendimize hak ettiği değeri vermektir. Sahte olan bir şeyi onaylamak, kendi hakikatimize karşı bir haksızlık ve zulümdür. Vücudunuzdaki virüsleri onaylarsanız, onları çoğaltacak şekilde davranırsanız bedeninizi öldürmüş olursunuz; bedenini seviyorsan virüsleri temizlersin, onaylıyorsan kendi bedenine haksızlık yapıyorsun demektir. Ben kendi nefsime niye zulmedeyim, hayatımı yanlış bir şey üzerine niye bina edeyim? Bütün kutsal metinler insanın uyanması ve o uyanıklıkla bu dünyadaki hayatı yaşaması içindir.

Yıllardır kim bana vefalı, kim vefasız, kim beni seviyor, kim bana değer veriyor, kimin dünyasında varım, ben ölünce kim ağlar diye düşünmüyorum — bu insanların unutamadığı bir mesele bana çok saygılı, çok duyarlı biri olarak bile hiçbir anlam ifade etmiyor. Ama şunu fark ettim: bu da çok yanlış bir yazılımdı, gereksiz, bana yük olan bir şeydi ve bıraktım — basitti, bıraktım. Teşekkür ederim.