Anlamak, Affetmek ve Hesaplaşmamayı Öğrenmek
Kısa Özet
Sohbette, her insanın kendi psikolojik zeminini dünyanın merkezi sandığı, bu yüzden karşısındakini anlamadan yargıladığı anlatılıyor; affetmemenin aslında anlamamaktan kaynaklandığı, Hz. Peygamber'in taşlanması ve Hz. Yusuf'un kardeşleri örnekleriyle işleniyor. Devamında negatifliklere rağmen olabilme kabiliyetinin insanın gelişmişlik ölçüsü olduğu, hayatın bir hesaplaşma değil bir anlama alanı olduğu, geçmişi bugüne taşımanın ve psikolojik "donmuş fotoğraflarla" insanları tanımlamanın yanlışlığı, son olarak da anı yaşamanın ve ölümü düşünmenin insana doğru bir ölçü kazandırdığı anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Affetmemek aslında anlamamaktan ileri gelen bir şeydir; bir insanı ne kadar iyi anlayabilirsen o kadar affedersin.
- Bir insanın gelişmişliği, negatifliklere rağmen olabilme kabiliyeti ve kapasitesiyle ölçülür.
- Hayat bir hesaplaşma alanı değil bir anlama alanıdır; Hz. Peygamber ve Hz. Yusuf hiç kimseyle hesaplaşmamış, sadece anlamıştır.
Sübjektif Bakış Açısı ve Merkeze Kendini Koymak
Merkeze koyup onun üzerinden karşındaki muhatabını tanımlamak, temelde yanlış bir şeydir. Hatta kişi bunun üstesinden gelmek için hoşlanmadığı bir kimseden hoşlanmaya çalışmalıdır. Bunu neyle yapacak? Onda hoşlandığı şeyleri düşünerek. Onda olumlu olan ne var? İkincisi, o kişinin bunu yapmasındaki temel motivasyonlar nedir? "Bu insan bunu niye yapıyor" diye sorabilirsin; bu sorunun bir değeri vardır. Yoksa "hoşlanmıyorum, bana göre çok yanlış" dememizin hayata katacağı hiçbir şey yoktur. Orada aslında kendimizi de kemikleştirmiş oluyoruz; muhatabımız olan insanı anlama kabiliyetimizi köreltmiş, ona yardım etme imkânımızı da ortadan kaldırmış oluyoruz. Bu, kişinin kendi içinde saplanıp kalmasına sebep olan bir şeydir. Bu süreç devam ettirilirse, bir süre sonra suçlamaya, yargılamaya, affetmemeye ve karşımızdaki insanlığı itmeye kadar gider.
Mesela biraz önce bir arkadaş dedi ki: "şu kişi çok aşırı hesap kitap yapıyor." Olabilir, al mizacından başla, onun yaşadığı bütün süreci dikkate al; niye bu kadar hesap kitap yaptığını anlayabilirsin. Anlaman onu onaylamak anlamına gelmiyor, ama önce onu anlaman gerekir. Onu anlamadan "hoşlanmıyorum, bana göre değil" dememiz, her birimizin kendi bulunduğu noktayı dünyanın merkezi görmesidir. İşte biraz Nasrettin Hoca'nın dediği gibi: dünyanın merkezi neresidir? "Ayağımı bastığın yerdir" diyor. Şimdi herkes ayağını bastığı yeri merkez kabul ediyor. Her birimizin psikolojisi bir merkezdir; ben kendi ihtiyaçlarımın gözüyle dünyaya bakıyorum, kendi algımın penceresinden, ihtiyaçlarım, beklentilerim, uyum sağlayabileceğim şeyler gözüyle bakıyorum. Dolayısıyla aslında dünyanın merkezinde duruyorum ve kendi konumuma göre "doğu" diyorum, "batı" diyorum, "kuzey, güney" diyorum. Dikkat edin, herhangi bir mutlak kuzey, güney, doğu, batı var mı? Hindistan'a göre Türkiye batıdır, değil mi? Öbür taraftan bakarsan doğu da olabilir. Ama dikkat edin bunların hepsi sübjektif değil mi? Batı, özellikle Avrupa, kendini merkez kabul ettiği için doğu-batı karşılaştırması yapmıştır. İşte bunun gibi hepimiz kendi sübjektifliğimizin farkına varmalıyız. Bunu fark ettiğimizde muhataplarımızı hem kendi imkânları içinde anlama, hem de kendimizi yargılayıcı bir konumda görmeme durumuna geleceğiz. Yoksa o yargılayıcı konuma geldiğimizde ne insanları anlama ne de hataların çözümlemesini objektif bir şekilde yapabilme imkânımız olur; insanları sanki mutlak bir ölçü varmış gibi yargılamaya başlarız. Halbuki dikkat edin, her birimiz kendi psikolojik durumumuza göre davranıyoruz.
Affetmek Anlamaktan İbarettir
Sen kendi yanlışlarını fark edebiliyorsan, bu senin de kendi yanlışlı bir zeminin olduğunu gösterir; sen farklı konularda yanlış yapıyorsun, muhatabın da kendi zemininin yanlışını yapıyor. Dolayısıyla mesele birbirimizi affetmek affetmemek meselesi değil, birbirimizi anlamak ve mümkünse birbirimize yardım etmektir. O yüzden hayatta "affetmemek" diye bir şey yoktur; kendini bilme yolunda yürüyen bir insan için affetmemek diye bir şey yoktur. Affetmediğin anda aslında anlamamış oluyorsun; affetmemek anlamamaktan ileri gelen bir şeydir. Bir insanı ne kadar iyi anlayabilirsen o kadar affedersin.
Düşünün mesela: bir insan birilerine zarar veriyor, ve siz öğreniyorsunuz ki anne babası bebekken ayrılmış, onu sokağa bırakmışlar, sokakta yaşamış, baskılara maruz kalmış. Ne dersiniz? Birdenbire o çocuğun suçu küçülür, hatta şefkatiniz doğar, değil mi? "Ne kadar kötü şartlarda yaşamış" dersiniz. Aslında onu biraz anlamış olursunuz. Onun için hayatta affetmemek anlamamaktan ileri gelen bir şeydir. Bu, hata yok anlamına gelmez; affetmek hata yok anlamına gelmez, hata var, fakat hatanın anlaşılabilir nedenleri var anlamına gelir. Affetmek bir suçu veya bir hatayı hata olmaktan çıkarmaz, ama onun altında yatan psikolojik dinamikleri anlamak anlamına gelir. Bunu anladığınızda affetmek hayatın doğası olan bir şeydir; affetmek bir âlicenaplık değildir, bir olgunluk veya üstün bir insan olmak manası da değildir. Affetmek tamamen anlamakla ilgili bir şeydir.
Zaten dikkat ederseniz, peygamberin taşlandığı zaman söylediği şey odur: "Onlar ne yaptıklarını bilmemekteler." Ne yaptığını bilen bir idrakta değiller, onları anlıyor. Anladığı için de affediyor. Yoksa orada "bak beni taşlıyorlar ama ben ne büyük bir adamım ki affediyorum, bize bu yakışır, biz affederiz" gibi bir şey yok. Anladığınız zaman zaten affetmekten başka bir doğal tavır yok. Affetmiyorsan anlamıyorsun demektir, ya da kendi psikolojik zemininin rahatsızlığına saplanmışsın demektir. Şimdi peygamber atılan taşların acısı üzerinden hayata baksa, oradan af çıkar mı? Çıkmaz; çünkü atılan taşların acısı sana hesap ödetmek düşüncesini verir. Ama "onlar bunu niye yapıyor" diye sorduğun ve bunu gerçekten anladığın zaman, orada bir kavrayış eksikliği, bir bakış açısındaki bir problem görürsün. Onlar bu yaptıklarının ne olduğunu bilmiyorlar, hepimiz gibi sınırlı, eksik bir psikolojik kapasiteyle davranıyorlar; o an sıkıntılı olabilir, o an yanlış bilgilendirilmiş olabilir, birileri onları dolduruşa getirmiş, onların da bunu analiz edebilecek bir imkânı yok.
Ama şimdi peygamberin baktığı yer neresi? Kendi uğradığı mahrumiyet, mağduriyet, acı değil. Dikkat edin, biz psikolojik olarak neye odaklıyızdır? "Sen öyle dedin, benim ne kadar üzüldüğümü, kırıldığımı, acı çektiğimi bilmiyorsun" deyip her insan bunu yapıyor. Peki buradan bir anlayış çıkar mı?
Bakın, hayatta herkesin bir ideali var, değil mi? "Herkes birbiriyle güzel geçinse ne güzel olur" der. Ama herkes birbiriyle nasıl güzel geçinecek? Ben aceleci ve hızlıyım, çok çabuk alınıyorum, birisi bana hayır dediğinde kırılıyorum; ve dünyada birbirimizle güzel geçineceğiz diye bir dünya var mı? Böyle bir şey olabilir mi? Dikkat edin, böyle romantik bir dünya hayalimiz var: "herkes barış olsun, birbiriyle güzel geçinsin." Böyle bir şey yok. Psikolojik zeminde böyle bir imkân yoktur; eğer biz psikolojilerimiz zemininde yaşıyorsak buna bir imkân yoktur. Bu nasıl olabilir? Psikolojik zeminimize rağmen hareket edebilme kabiliyetine sahip olduğumuzda olur. Mesela peygamber oradaki insanlarla güzel geçindi; "ne yaptıklarını bilmiyorlar, ya Rabbi onları affet, ben de çektiğim bu sıkıntının önemi yok, sen varsın" dedi. Bak ne güzel geçindi. Ama bu güzel geçinebilmesi neye bağlı oldu? Psikolojik mekanizmasına rağmen davranabildiğinde oldu. O psikolojik mekanizmana rağmen davranmazsan hayatta güzel geçinemezsin. Nasıl güzel geçinirsin? Herkes senin ihtiyaç ve beklentilerine uygun davrandığında güzel geçinebilirsin, ama öyle bir dünya yok.
Negatifliklere Rağmen Olabilme Kabiliyeti
İşte gelişmiş insanın ölçüsü, negatifliklere rağmen olabilme kabiliyetiyle birebir bağlantılıdır. Bir insanın gelişmişliği neyle ölçülür? Negatifliklere rağmen olabilme kabiliyeti ve kapasitesiyle ölçülür. Bu imkân oluşmamışsa, bunu yapamıyorsan, o zaman kendine bir cennet bulmak zorundasın. Bu neye benzer? Kendi psikolojik zeminimiz üzerinde yaşamak, benim ayakkabım yok ve dışarı çıkıyorum; dışarıda çamur yer var, çakıl taşlı yer var, cam kırıklarının olduğu yer var, her yürüdükçe bir problem yaşıyorum. Ancak böyle bir çimenlik olduğunda, güzel bir kumsal olduğunda hoşuma gidiyor, öbür türlü problem yaşıyorum. Ve diyorum ki "keşke bütün dünya kumsal olsa, keşke bütün dünyayı bir deriyle kaplasak, o zaman ne rahat yürüyeceğim." Halbuki bunun yerine düzgün bir ayakkabı giysen, o yerdeki çakıl taşına rağmen olacaksın, camına rağmen olacaksın. Ama biz diyoruz ki "yok, keşke bütün dünya bir deriyle kaplanmış olsun." Böyle bir şey yok. İşte psikolojik zemin aslında bunu arıyor.
Aslında modern psikolojinin yapmaya çalıştığı ama ruhsal bir zemini olmadığı için yapmakta zorlandığı şey, son tahlilde kişiyi olumsuzluklara hazır hale getirmektir. Netice itibariyle karşına gelen insana "buna rağmen olmaya çalış" diyorsun, ama bunun metafizik bir temeli olması gerekir insanda. Bunun metafizik temeli de şudur: sen ruhsal kapasitenle ve ruhsal özünle bunu rahatlıkla yapabilir bir varlıksın. Sadece psikolojisiyle bunu bir insan yapabilir mi? İmkân yoktur. Ancak ruhsal bir bilinç ve daha derin bir anlayış bunu yapabilir. Çünkü o zaman psikolojinin rahatsızlıklarına ve acılarına takılmayacaksın. Sadece psikolojik zeminde kaldığın zaman bir süre sonra "nereye kadar" dersin. Ama ruhsal özünün böyle bir sınırı yoktur. Önemli bir fark şudur: bunu doğal olarak yapar, bir yük olarak yapmaz. Peygamberin orada affetmesi, insanların yanlışlıklarına, hatalarına karşı toleranslı davranması, bunları absorbe edebilmesi, ruhsal doğasının bir yansımasıdır; bu ona bir yük değildir, bir tahammül meselesi değildir. Psikoloji tahammül eder, ruhsal öz bunu doğal olarak gerçekleştirir. Öbür türlü taşıyamamaya başlarsın. Tabii ki bunu insanın gerçek anlamda tecrübe etmesi için hem o ruhsal farkındalığa ihtiyacı var hem de psikolojik boyutunun tuzağına düşmemesine ihtiyacı var. Ben kendi psikolojik sıkıntılarımı, acılarımı, mahrumiyetlerimi gözümün önünde tutarak bunu gerçekleştiremem.
Kişiselleştirme Tuzağından Kurtulmak
Geçen bir arkadaş mesela "babam düğünüme gelmeyecek" dedi. Olabilir, adamın tercihi. Ama "gelmezse ben de silerim" dedi. "Niye siliyorsun" dedim. "Sen adamı en güzel şekilde davet et, elinden geldiğince teşvik et, ve bırak onu kendi tercihine bırak." Ama tabii benlik "nasıl olur" diyor. Olur ne var bunda? Onun tercihi olarak algılar. Eğer orada bir yanlışlık, bir hata varsa, o yanlışlık ve hatanın psikolojik zeminini analiz et. Analiz ettiğinde anlayacaksın ki gelmesi çok zor zaten; bunu prensip olarak anlamış olacaksın. Yanlış mıdır? Yanlıştır, ama anlamış olursun. Yanlışın psikolojik zeminini anlamaya bizim ihtiyacımız var. Zaten bunu anlamadığımız için öfkemiz oluyor, kırılmamız oluyor, tahammülsüzlüğümüz oluyor. Onun için hayatta her zaman "niye öyle davranıyor" diye sormak; psikolojik zeminde, ama yargılayıcı, eleştirel bir cevap değil, onun psikolojisini anlama odaklı bir cevap vereceğiz. Bu insan bunu niye yapıyor, bunu anlamak. Anladığın zaman şunu göreceksin: o anda yaptığı şeyden başka bir şey zaten yapamaz. Yapabilmesi için belli bir dönüşüm geçirmeye ihtiyacı var. O dönüşüm gerçekleştiği oranda kişi davranışını, tutumunu, duygusunu değiştirebilir. Ve biz bu noktada olduğumuz zaman kişiselleştirme tuzağından da kurtulmuş oluruz. Diyelim ki "babam beni orada yalnız bıraktı" — adamın seni yalnız bırakma gibi bir niyeti yok, belki tembelliğine, üşengeçliğine, hayata küsmüşlüğüne bağlı olarak bunu yapıyor, belki o kadar hayattan usanmış ki kendine bile o kadar gayret sarf edecek bir dönüşüme yönelmiyor. Sana nasıl yönelik bir gayrette bulunabilir ki? O zaman anlamış olursun, anladığında da aslında affetme kavramı bile ortadan kalkar. Fakat bu, oradaki hatanın hata olma durumunu ortadan kaldırmaz; sen orada meseleye "hatalı davranmış, yanlış davranmış" nazarıyla değil, anlama nazarıyla bakıyorsun. Eğer bunu kişi yapmazsa, hayatı boyunca insanlarla didişmek, hesaplaşmak, kafasında üretmekten başka bir şey yapamaz.
Hesaplaşma Değil Anlama
İnsanlar sizin içinize üşüşmüş olurlar; fakat bunun nedeni sizsinizdir. İnsanları anladığınızda ne alacağınız var? Kimsenin sizinle kişisel bir çatışması olmaz, hepsi silinir, kafanızda hiçbir problem kalmaz. Hiç kimse kafanızda hesaplaşılacak bir kişi olarak yer etmez, çünkü hayat bir hesaplaşma alanı değildir, bir anlama alanıdır. Düşünün, hayatta yaşadığınız bütün olumsuzluklarla ilgili hesaplaşmaya kalkın insanlarla; varabileceğiniz bir yer var mı? Yok, çünkü hayat bu değil. Herkes kendi psikolojik hesabıyla meşgul; aslında kimse objektif olarak kendi psikolojik gözlüklerini çıkarıp objektif bakabilecek halde değil, bunlar az insandır. Dolayısıyla hepimiz kendi psikolojik penceremizin gösterdiği şekilde bakıyoruz. O zaman neyle hesaplaşıyorsun? Onun için anlamak var, hesaplaşma diye bir şey yok; hayat anlamak üzerine kurulduğu zaman doğru bir yerden bakılıyor demektir.
Yoksa hesaplaşmak — düşünün, peygamber o hesaplaşma zihniyetine sahip olsa, Mekke'de yaşadığı şeyler neler neler, on üç sene en ağır zorluklarla, baskılarla, mahrumiyetlerle karşılaşıyor. Hiç kafasında "bir gün sizinle hesaplaşacağım" yok. "Medine'ye gidip sizinle hesaplaşıp döneceğim, göreceksiniz" diye bir şeyle yapılmamış hicret. Sadece orada yaşama alanı bırakılmadığı için hicret edilmiş. Peygamberin öyle hiç kimseye "seninle bir gün hesaplaşacağım" gibi bir şeyi yok. Zaten o olmadığı için, adam yirmi sene sonra geldiğinde ona hesap sormamış. İşte Hz. Yusuf, yirmi otuz sene sonra kardeşleri önüne çıktığında hesaplaşmamış. Hz. Yusuf'un hesap tutma kabiliyeti mi yok, zekâsında bir eksiklik mi var, haşa çok saf mı, her şeyi çabuk mu unutmuş? "Ben unutmam" diyen biri değil. O onları görüyor, hesaplaşma diye bir kavramın olmadığını görüyor ve onları anlıyor: niye kıskançlık gösterdiler, niye onu kuyuya attılar, haklı olduğu halde niye hapse girdi — hepsini anlıyor, kimseyle hesap yok.
Ama bizim psikolojik zihnimiz, duygu merkezimiz hep hesapla meşgul. O yüzden de psikoloji tarafından tutuluyoruz. Bu şuna benziyor: bir şehirde ticaret yapmışsın, şehrin yarısından alacağın var. Sonra biri diyor ki "bak seni çok güzel bir yere götüreceğim, süper bir yer, her şey mükemmel." Sen diyorsun ki "burada alacaklarım var, nasıl gidebilirim ki?" Gidemezsin, orada alacakların var, o kadar hesap kitap tutmuşsun, nasıl gideceksin? İşte biz o psikolojik hapishanemiz tarafından tutuluyoruz. Ve neyi kaybediyorsun? Kendi ruhsal özünün bilincini kaybediyorsun, onu görmekten mahrum kalıyorsun. Yoksa düşünün, Hz. Yusuf o hesaplaşmayı yapsa, o hesabın içinde olsa, Allah'ı bilebilir mi, onu görebilir mi, onunla olabilir mi? Böyle bir imkân olur muydu? Ömrü o kuyuda köle olduğu zaman, hapishanede ömrü hesapla geçecekti; ne kadar ağır bir şey. Şimdi kendi psikolojinizle Hazreti Yusuf'un yaşadığı olayları, o bilinçle yaşadığımızı düşünelim; ne hesaplar yapardık, zaten ömrümüz yetmezdi hapisten çıkmaya, muhtemelen orada kahrolurduk, ne kadar boş bir şeyle uğraşmış olurduk. Bakıyorsun hiç hesap yok, ama anlama var; bak aptallık yok burada, vurdumduymazlık yok, bir kayıtsızlık yok, farkındalık tam ama hesap yok, anlama var. Anladığı zaman sorun yok. Orada özünde affetme bile yok, kardeşlerine affetme bile yok; o kavramı da o noktada aşıyor. Çünkü tam bir farkındalık görüyor ki onları bir nevi affedecek olsun, bu doğal bir şey, doğal olan bir şey; o durumda bunu yapabilir insan.
"Siz o anlık kıskançlığınıza, babamdan daha çok sevgi görme ihtiyacınıza odaklandınız; sizin psikolojik zemininiz noktasındaki algınıza göre ben sizin düşmanınızdım, çünkü ben babanızın sevgisini azaltan bir özneydim. Sen de psikolojik olarak babandan daha çok sevilmek istiyorsan ne yapacaksın? Onu kuyuya atacaksın." Doğal değil mi bu? Anladı yani, herhangi bir şey yok. Tabii ego "benim suçum ne" der; ama "kardeşim burada suç ceza diye bir şey yok, senin burada suçun yok, senin burada şansın var" — ne şansın? Kendi psikolojik kuyundan çıkma şansın var. Bak Hazreti Yusuf kuyudan çıkma imkânını buldu; kendi psikolojik kuyusundan çıkmayı öğrendi. Dolayısıyla ben bir negatiflikle karşılaştığımda orada bana bir şans verildiğini düşünmem gerekir. Çünkü ben de o psikolojik zemindeki bir öznenin negatif tutumuyla karşılaştığımda benim psikolojik zeminime bir olumsuzluk yansıyor; peki ben de o psikolojik zeminde mi kalacağım, yoksa ona rağmen mi olacağım? Ona rağmen olduğumda, o zaman ben psikolojimin ve olan bir yol almış oluyorum. Bu benim bakış açıma bağlıdır: buradan baktığımda negatiflikler benim pozitif imkânlarımı tetikleyen bir şey haline gelirler. O zaman hayat, dediğim gibi, bir hesaplaşma değil, bir suç ceza değil, "ben bunu hak ettim hak etmedim" meselesi değil; tamamen bir anlama ve kendi asıl temel imkânlarımıza doğru yol alma meselesidir.
Mesela düşünün peygamber taşlandığında "ne suçum vardı da" dedi mi? Ya da Hazreti Yusuf "benim ne suçum vardı da böyle şeylere maruz kaldım" dedi mi? Yok, düşünün niye yok? Ama biz kendi psikolojimizin tuzağında olduğumuz zaman bunların ne kadar çok yeri var, değil mi hayatta? "İşte ben bunu hak etmedim, ne suçum vardı, ben çok rahatsız oldum" — hayatta hep bu, hesaplaşmak. Neyin hesabını yapacaksın ya? Sen asıl hesaplaşmanı Allah'la yapacaksın. Allah diyor ki: sana ruhumdan üfledim, sen de bunu al. Ben şimdi insanlarla hesaplaşıp ne alacağım? Ne verecekler sana? En güzel hesabı Allah ile yapacaksın; "farkına vardım, kendimi vereyim" diyor. Bundan daha güzel bir alışveriş, daha güzel bir hesaplaşma var mı? İşte başını göğe kaldırdığında insan yol alır; yoksa hayatın içinde insanlarla hesaplaşmak, insanlarla hak, suç, ceza hesaplaşmasına girmek anlamsız bir şeydir. Hayatın doğal halinde bir hakkın vardır tabii, ama biz ağırlıklı olarak psikolojik hesaplaşmayı kastediyoruz. "Beni görmezden geldi, saygısız davrandı, beni kırdı" diye başlıyorsun, daha küçük, daha minik şeylere kadar bakıyorsun. Kendinize bazen sorun: şu an kimle hesaplaşıyorum, niye yapıyorum bu hesaplaşmayı, ne gereği var acaba? İnsan hesaplaşmalarını teker teker balon gibi düşünsün; bazısı çok şişmiştir, her birini teker teker anlayış iğnesiyle patlatacaksın, hepsi sönecek.
Benim hayatta böyle vardır: "on sekiz yirmi yaşlarında işte şununla hesaplaşacağım," "akrabalığın gereğini yerine getirmedi," "kardeşliğin hukukunu yerine getirmedi" diye kafamda hesaplar vardı. Hepsini anlayışla anladığında zaten neyin hesabını yapacaksın, kalmıyor böyle bir hesap. Anlıyorsun o niye böyle davranmış, kendi yaşadığın psikolojik düzeydeki mahrumiyeti de bırakıyorsun; o da senin psikolojinin zemini, ama sen o musun? Onu düşünmek gerekir. Hayatta psikolojik zeminle hayatı karşılamak gibi bir hataya düştüğümüz zaman biz problem yaşıyoruz.
Bir Kaşık Tuz, Bir Bardak Su, Bir Göl
Bir hikâyedir: bir talebe hocasına "efendim acı çekiyorum" demiş. O da demiş: "Bana bir kaşık tuzla bir bardak su getir." O da getirmiş, bir kaşık tuz bir bardak su; suyun içine koymuş tuzu, "karıştır" demiş, "şimdi iç" demiş, içmiş. "Efendim çok tuzlu" deyip hemen tükürmüş. Şimdi "bana bir kaşık daha tuz getir" demiş. Yakındaki göle gitmişler, "bunu göle dök" demiş, dökmüş, "karıştır" demiş, karıştırmış, "şimdi suyunu iç" demiş, almış içmiş bir bardak, "çok hoş" demiş. "Bak, aynı kaşık tuz değil mi? Ama birini bir bardağa koydu, öbürünü bir göle koydu." Şimdi bizim psikolojik boyutumuz bir bardak gibidir, ama ruhsal boyutumuz bir deniz gibidir, bir okyanus gibidir. Sen kendi psikolojik darlığına, karşındakinin o psikolojik darlığından yaptığı hatayı, yanlışı koyuyorsun; "çok acı çektim" diyorsun. Hiç olmazsa şunu diyeceksin: "psikolojim çok acı çekti," özdeşleşmeyeceksin, onu bütünün olarak görmeyeceksin. Bu bardağa bir kaşık tuz konunca hakikaten aşırı tuzlu oluyor, içilmiyor. Ama bir denize konsa öyle değil.
İşte Hz. Yusuf'un bize fevkalade gibi gelen o hikâyesi: kardeşlerinin onu öldürmeye çalışması, sonra "babanı öldü" deyip kuyuya atması, köle diye satması, üzerinden para kazanmaları, daha bir sürü şeyler. Şimdi bunu hangi psikolojik kaba koyarsanız koyun taşar. Hiçbir psikolojik kap bunu kabul edebilir mi? Mutlaka travmatize olur. En olgunu "acımı içime gömdüm" der; ama niye gömüyorsun kardeşim? Bırak salıver gitsin, acını içine gömmek de iş değil, çünkü gömdüğün şey bir gün çıkar. Acını içine gömmene de gerek yok, onu salacaksın. Anlayışla salmak en temel çözümdür. O zaman ne yapıyorsun? Onu ruhunla karşılıyorsun, daha geniş bir çerçevede. Bunu yapabilmek bir süreçtir. Ama bu sürecin ilk basamağı nedir? Kendini psikolojik zemininle sınırlı görmeyeceksin. "Buna dayanılmaz, böyle bir şey olamaz" dediğin anda bittin sen; "ben buyum ve bu bardak bu kaşık tuzla içilmez" demiş oluyorsun. Hele o tuzu o sudan arındıracak kabiliyetin veya tekniğin de yoksa ömür boyu o suyla baş başa kalıyorsun, "çok acı çektim" diyorsun. Bu kimin hatası? İnsanları suçluyorsun. Öyle bir şey yok; beni en yakın akrabam, annem, babam, kardeşim sokağa atsa ben analiz ederim, anlamaya çalışırım. En büyük haksızlığı yapsa gene anlamaya çalışırım, ne yaparsa yapsın anlamaya çalışırım.
Ben Ne Yaptım Ki Bu Başıma Geldi Tuzağı
Hocam bir de şöyle bir şey düşünüyor insan: "ben ona ne yaptım da bana bunu yaptı" ya da "mutlaka ben ona bir şey yaptım da bana bunu yapıyor" gibi düşünüyor mu? Tabii işte böyle bir şey de yok; bu da zihnin ürettiği, sanki hayatta her şey karşılıklılık üzerine kuruluymuş gibi bir kıyas. Böyle bir şey yok. O zaman insan kendine sürekli bu kıyası yapmaya başlıyor: "ben yanlış mı yaptım, ne yaptım" diye. Şunu sorabilirsin: "bu durumda ben ne yapmalıyım?" Bu sorunun anlamı var. Yoksa "ben ne yaptım da bu başıma geldi" demek yanlış bir şeydir. Yaptığın bir yanlışın bariz bir olumsuz karşılığı olabilir, orada analiz edersin: "ben şöyle bir yanlış yaptım, bunun da sonucu bu." Diyelim ki düşünmeden bir ticaret yaptım, zarar ettim; bu makul bir sebep sonuç ilişkisidir. Ama biri sana bir kötülük yaptıysa, sen bir noktada "acaba benim onu tahrik edecek veya yanlış bir tavrım oldu mu" diye analiz edebilirsin; bu ayrı bir şey. Ama "ben ne yaptım da bu başıma geldi" — sanki senin başına hiçbir olumsuzluk gelmezmiş, yanlış yapmadıkça, böyle bir dünyada mı yaşıyoruz? Düşünün, Kur'an veya kutsal metinler bize böyle bir şey mi sunuyor? "Benden bir olumsuzluk mutlaka gördü ki böyle yapıyor" diye düşünüyor insan; öyle midir acaba? Bilemeyiz, ancak sen nesnel olarak analiz edersin: "bu kişiyle olan ilişkimde ben ne yanlış yaptım" diye sorabilirsin kendine, bu kadar — muhatabının tavrıyla kendi tutumunu karşılaştırmaksızın, ayrı ayrı analiz edebiliriz. "Ben bu arkadaşlık ilişkisinde ne yanlış yaptım" — şöyle bir yanlış yaptım, tamam, ben kendi payıma bunu yaparım. Ama diyelim ki ben arkadaşıma bir birimlik bir yanlış yaptım, arkadaşım bana bin birimlik bir yanlış yaptı; şimdi "ben bir birim yapmıştım, o bin bir yaptı" diye bunu karşılaştırmanın anlamı yok. Orada soracağımız temel şey şudur: bu durumda ben ruhsal bir bilinç içinde olmak açısından ne yapabilirim? Bunu sormaya hakkımız var, bunun üzerinde düşünmeye hakkımız var.
Mesela Hz. Yusuf kuyuya atıldığında ne düşündü? "Ya ben bunlara ne yaptım ki" mi düşündü? Yok, böyle bir şey yok. Orada muhtemelen şunu düşünmüştür: "bu durumu, bu olayı nasıl algılamalıyım ve şu anda ne yapmalıyım?" Buna bakmıştır, onu psikolojik bardağının içinde tahlil etmemiştir; etse zaten içinden çıkamazsın.
Şimdi düşünün, bir genç kız gayrimeşru ilişkisinden hamile kaldı, çocuğu oldu, gitti bunu bıraktı. Biz normalde ne düşünüyoruz? Bu çocuğun ne suçu var, değil mi? O çocuğun büyüdüğünü düşünün, ne düşünecek — "ya benim ne suçum vardı" diye düşünecek. Buradan çıkacağı bir nokta var mı? Yok. Ya kendini çok kötü görecek — "demek ki kötü biriymişim" diyecek — veya isyan edecek. Var mı? Yok öyle. Orada şunu düşünebilir: "ben bu duruma ruhsal bilinçle nasıl bakmalıyım?" Diyelim ki anne babasını da anlayacak, işte bir gençlik hevesine mağlup oldular diye. Ama psikolojik ego diyecek ki "peki benim suçum neydi?" Halbuki yok öyle bir şey. Anne babayı anladığında, zaten doğal bir şekilde affedersin, yoluna devam edersin. Ama tabii egonuz "kolay değil" der. Anlatabildim mi, bu mevzu kolay değil, ama yol bu.
Zaten psikolojin sana her zaman "böyle gidiyoruz işte kardeşim, zorlama" diyecek. En çok o affetmek kısmı zor geliyor hocam; insanlar en dindarı bile ağzıyla, diliyle "affettim" dese bile kalbiyle bakıyorsun hâlâ affetmemiş. Tabii, çünkü bir insan kendi psikolojik egosunun, psikolojik zemininin acısına, mahrumiyetine odaklanırsa affetmesine imkân yoktur. Çünkü affettiğinde bakıyor "affettim" diyor ama bir arkadaşımın dediği gibi "abi içimde böyle buz var, erimiyor" diyor. Erimez tabii kardeşim, sen o buzulu devam ettiriyorsun; psikolojik egon "kardeşim, sana nasıl bunu yaptı, bu durumda çok acı çektim, zorluk çektim, o bunu yaparken benim durumumu düşündü mü" diyor. Zaten orada bir buzul dağı üretmişsin, erimez ki. Ama sen güneşi o buzula yanaştırsan o buzul eriyecek; o güneş nedir? Ruhsal bilincinizdir. Sen ruhsal bilincin uyandığı oranda o psikolojik algının ne kadar küçük olduğunu anlayacaksın. Ama sen psikolojik zemininin gözlüğüyle bakıyorsun, yaşadığın zorluk, acı, mahrumiyet o kadar büyük geliyor ki.
Psikoloji affedemez; affeden insan bile psikolojik düzeyde aslında affetmiyor, unutuyor — daha doğrusu tam yüzde yüz unutmuyor, unutmaya çalışıyor, üzerinde durmamaya çalışıyor. Bazı mizaçlar buna yatkındır. Aslında orada bir affetme yok, "uğraşamam, meşgul etmeyeyim zihnimi" diyor. Affetme gerçek anlamda ancak ruhsal bilinç uyandığı ölçüde mümkün olabilir. Ruhsal bilincin uyandığında, o psikolojik olarak yaşadığın eksikliği, mahrumiyeti, acıyı o kadar küçük göreceksin ki — hani güneş doğduğunda yıldızların kaybolması gibi — o kadar küçük göreceksin ki bir toplu iğnenin batması değil, değmesi gibi göreceksin. Ama öbür türlü sanki bir mızrak göğsüne saplanmış gibi hissediyorsun. Bunu yapabildiği zaman insan psikolojik zemininin tutsaklığından kurtulur. İşte niçin dinler, manevi gelenekler insanlara affetmeyi, hesap tutmamayı öğütlemiş? Çünkü bunlar seni hapishanede tutuyor, psikolojik hapishanene seni yapıştırıyor, Japon yapıştırıcısı gibi yapışıyorsun. Ama sen kendini yapıştırıyorsun, çıkmak da senin elinde.
Fiziksel Hapishane, Psikolojik Hapishane ve Sınırları Bilmek
Fiziksel hapishane var, bir de psikolojik hapishane var; bu hata yanlış adamlar zayıf taraftan kişi, o ayrı bir şey mesela. Hazreti Yusuf kuyuya atıldı, orada fiziksel olarak bir sıkıntı var, kurtulmaya çalışır; ya da hapse atıldı, haksız olarak, masum olduğu bilindiği halde. Orada hapishaneden kurtulma imkânı varsa kurtulur; veya ona zarar veren bir insan var ve zarar devam ediyorsa, bir imkân varsa uzak durursun. Bunlar yapılmayacak şeyler değil. Peygamber Mekke'den ayrılmadı mı? Neden? Çünkü artık ona yaşama imkânı neredeyse kalmamıştır, en son öldürmeye karar verdiler. Ayrıldı ama nefret ederek, "bir gün hesap soracağım" diye değil; bu değil. Ayrılabilmeyi düşünüyorum — tabii orada psikolojik bağımlılıklarımız olabilir, başka nedenler olabilir, bunlar ayrı ayrı şeyler. Ama temelde insan bir anlayış üzerinden olumsuz bir ilişkiyi bitirebilir; ama bu ne hesap zihniyetiyle, ne karşıdakini affetmeme üzerinden, böyle bir şey yok.
Televizyon programında izlemiştim hocam, bir tasavvuf sohbetinde soruyorlar: "eşimle sıkıntı yaşıyorum sürekli, hep sen böyle yapıyorsun, hep sen şöyle yapıyorsun diyor." "Senin elinde, Allah'ın en sevmediği helallerden biri boşanmak; dilersen boşanırsın ama sabredersen kazanırsın" diyor. İşte burada mesela ölçü nedir? Gerçekten bir beraberliğin, bir ilişkinin, bir sürecin daha olumsuza gitmesi durumunda yapılacak şey budur. Mesela benim bir abim vardı, küçüklüğünde bir hastalık geçirdi; zihinsel olarak üç dört yaşında bir çocuk gibi kaldı, mizaç itibariyle de çok öfkeli ve şiddet eğilimliydi. On iki on üç yaşına kadar ailede kaldı, ama o yaştan sonra artık, mesela birinin kafasına taş atıyor, ama şeyinde değil — o taş nereye gider ne olur belli değil. Kardeşlerini dövüyor, evden kaçıyor, birileriyle kavga ediyor vs. Artık ailede onu tutamadığımız için hastaneye yatırdık. Ama bu bir öfke, bir dışlama değil; artık orada şartlar beraber olmana imkân vermiyor, bunun gibi. Yoksa bir öfke, bir nefret, bir dışlama olmaksızın. Temel şey budur insan için, yoksa öbür türlü değil.
Mesela Peygamberimiz Mekke'de belki kalsaydı, orada durmaya devam etseydi, belki Müslüman olacak bir kısım insanlar Müslüman olmayabilirdi; belki o ayrışma, inanmayan insanların kendilerini bir öz eleştiriye, bir otokritiğe tabi tutmalarını sağlamış olabilir. Peygamberin hiçbir zaman bir hesaplaşma, bir nefret, bir öfke, bir düşmanlık söz konusu değil; bu yanlış bir şeydir, bu anlamamak demektir. Bir insan yanlış davranıyorsa orada anlaşılacak bir durum vardır. O zihinsel engelli kişinin aşması gereken bir süreci var mı? Onu ona bırak, merak etme; o bunu deneyimliyor aslında, onu deneyimleme süreci var.
Dolayısıyla bakın, hayatta bizim manevi gelişimimizi engelleyen en temel şeylerden bir tanesi ilişkilerimizdir. Bebekliğinizden itibaren, hatırladığınız andan itibaren anne baba arkadaş hepsini dikkate alarak sadece anlamaya çalışın. Anlamak kolay bir şey değil, hele hele kendiniz yola çıkarken "ben hayatta bunu yapmam" demeyin, bu bir anlama yolu değildir.
Bir şey daha sorabilir miyim peki? Bu anlasanız, affetseniz bile üzerinizde kalan bir korku ve tedirginlik varsa — bu şahsa ait, kardeşiniz veya size bir şahsın yaptığı gibi, sizin örnek verdiğiniz engelli ama bunun bir üst derecesi bir kardeşiniz var diyelim ve sürekli bu sorunları veriyor — ama siz ona karşı olumsuz duygular beslemiyorsunuz, artık bir yerinizde kalmış bir tedirginlik varsa, bununla nasıl başa çıkacaksınız? O tabii ki psikolojik boyutumuzun sürekli yaşadığı bir durumu bir alışkanlık halinde sürdürmesidir. İnsan bu noktada dua etmeli, bu duygunun gitmesi için dua etmeli. Tabii korkunun beslendiği tasavvurlar, tahayyüller varsa onun üzerinde durmalı: bu korku aslında geçmişte yaşadığım korkuların sürekli bir otomatik yansıması mı, yoksa hâlen şu anda yaşadığım korkuyu besleyen düşüncelerim var mı? Diyelim ki "zarar verebilir, şunu yapabilir, bunu edebilir" diye. Çünkü aslında korku, gelecekteki bir zarara karşı psikolojimizin verdiği bir tepkidir. Eğer böyle bir şey varsa kişi bu gereksiz tasavvurları ve tahayyülleri nötrlemeli. Çünkü hayatta bazen öyle olur: birisi bize yanlış yapar, biz ondan sürekli korkarız ama karşımızdaki insan değişmiştir, artık belki öyle bir şey yapmayacaktır; fakat biz hâlâ onu öyle tasavvur ederiz, ve o tasavvur bizim korkumuzu besleyebilir. Zaten dikkat edin, Hazreti Yusuf orada kardeşlerine karşı kendini korudu; onlar geldiler gittiler, hatta o arada bile "bu Bünyamin'in bir kardeşi vardı, sağlam değildi" diye bir şeyde bulundular, ama orada Hazreti Yusuf hem farkındalıklı hem de herhangi bir psikolojik hesap yapmıyor. Bu aptal olmak demek değil. Ama şunu da düşünmek lazım: eşin, arkadaşın, dostun sana bir yanlış yaptı, ya da yanlış bir tutumu oldu; sen onu orada dondurdun mu, dondurmadın mı? Belki o değişmiş olabilir, belki pişman olmuş olabilir.
Geçmişi Bugüne Taşımak
Daha önce de anlatmıştım, böyle bir tanıdığım akraba vardı; gençliğinde hakikaten iyi bir üçkâğıtçıydı, hem üç numaraydı hem üçkâğıtçıydı. Şimdi adam değişti bir süre sonra, ama bütün onu tanıyan insanların gözünde hep öyle kaldı. Hatta benim bir arkadaşım vardı, "onu görünce içim titriyor" derdi, "ceplerimi kontrol edesim geliyor, acaba bir şey alabilir mi diye." Halbuki adam değişmiş. Ama o iç titremesi değişmediği için acı işte değişmiyor aslında. Orada ne yapıyorsun? Psikolojik olarak onu sürekli devam ettiriyorsun; aslında bu niye? Psikolojik olarak kendini koruma güdüsünden dolayı. Ama bu yanlış bir şey; orada kendini korumanı gerektirecek bir durum olmayabilir artık, o kalkmış olabilir. Dolayısıyla insan korkularını, kaygılarını, kendini koruma stratejilerini bir bakmalı, hâlen devam ediyor mu bu durum?
Zannediyorum bu yaşanmış bir şey: İkinci Dünya Savaşı'nda bir kısım Japon askerler — Japonya Çin'i işgal ediyor, savaş bitmiş ama savaşta olduklarını düşünüyorlar, kaç kişi olduklarını bilmiyorum, olduklarını düşünüyorlar. Birileri geliyor onlara bakıyor: "savaş bitti işte, on sene geçti, on beş sene geçti" diyorlar. Onlar "yok, siz düşmansınız, bizi kandırıyorsunuz, silahlarımızı bırakmamızı istiyorsunuz, bizi esir edeceksiniz" diyor. En son adamların o zamanki komutanını getiriyorlar; o diyor ki: "Asker, emredersiniz, konu savaş bitti." "Tamam" diyorlar, "savaş bitti." O zaman bırakıyorlar silahlarını. Ne kadar trajik bir hikâye, ama biz hayatta bunun küçük veya büyük birçok örneğini yaşıyoruz. İçimizde savaşın bitmediğini düşünen ve sürekli silahlarını gardına al, mücadele et diyen, ya da gardı almış şekilde dur diyen bir psikolojik benlik olabiliyor. Halbuki acaba gerçekte bunu gerektirecek durum şu an var mı? Belki bu geçmiş; belki o seviyeyi düşürmen lazım. Ama psikolojik mekanizma kendisini korumak arzusuyla bazen alarmı, bazen gerilim durumunu, bazen savunma veya saldırı konumunu devam ettiriyor. İşte insan buna karşı da uyanık olmalı; bakacaksın, gerçekten böyle bir durum var mı diye.
Ama dikkat edin, Hazreti Yusuf Mısır'da yönetici olduğunda kardeşlerine karşı doğal bir şekilde kendini koruyordu, ama herhangi bir negatif duygu taşıyarak değil. Bu da tabii ruhsal bir olgunlukla bağlantılı bir şey. Onun için insan geçmişi bugüne taşıyan bir varlık olarak tanımlanır bazı analizlerde; bu insan için problemli bir durumdur. Biz çoğunlukla geçmişi tekrar ederiz, geçmişte kaldığı halde bazı olayları bugüne taşırız. Ben Mardin'den geldiğimde, beş yaşındayken, eve ne kadar bağlıymışım ki ağlamışım, "gitmeyeceğim, bu evi bırakmam" demişim. Annem demiş ki "biz bu evi de taşıyacağız." "Nasıl yapacağız?" "Biz gideceğiz, sonra kamyonla bunu da götürecekler" demişler. "Tamam" demişim. Şimdi bak bu ne? Bir şeyi taşımaya kalkıyorsun. Halbuki yeni şehre gelmişsin artık, o ev buraya gerekmiyor. Ama insan gerekir diye, o savunma reflekslerimize, hayatı algılama biçimimize, insanları tanımlama durumlarımıza o kadar bağlanırız ki sürekli onu bugüne taşırız. Bir insan hakkında bir kanaatimiz olmuştur, sürekli onu yeni güne taşırsın. Halbuki o insan değişmiş olabilir. Bazen olur ya, bir insanı yirmi yaşındayken görmüşsün, kafanda hep öyle durur; yirmi sene sonra karşı karşıya gelirsin, "Allah Allah ya çok değişmişsin, benim kafamda senin gençliğin duruyor" dersiniz. Halbuki adam kırk yaşına gelmiş, senin kafanda hâlen o gördüğün noktada. Bunun gibi psikolojik olarak da biz çoğu defa bunu yaşıyoruz; kafamızda bir psikolojik fotoğraf çekmişizdir, o öyle donmuş kalmıştır. Onu yenilemek lazım: "acaba o şu anda da böyle midir" diye düşünüp, o esnekliği hayatın içinde deneyimlemek gerekir. Yoksa geçmişi tekrarlarsın, geçmişi bugüne taşırsın. "Hayatımda çok kötü bir tecrübe yaşadım, artık insanlara güvenemiyorum" veya "insanlara karşı aşırı mesafeliyim" — halbuki o senin hayatında yaşadığın bir tecrübe, ama sen onu almışsın, bütün hayatına kesip yapıştırıyorsun. Bu hayatın sana verdiği tek bir olumsuz anı, dondurup bütün hayata yapıştırmış oluyorsun.
Anı Yaşamak ve Ölümü Düşünmek
Psikologlar da bu geçmiş ve gelecek arasında insanların vaktini zayi ettiğini düşünüyor; hayatımız böyle bir çatışma, anı yaşamıyor kimse. Tabii, mesela şu an, yaşadığımız en önemli an, şu an. Gelecekle ilgili yapabileceğim şu an için bir şey yok, geçmişin de bize faydası yok, o da geçmiş gitmiş. Şu anı yaşamamıza engel oluyor onlar. Mesela burada oturuyoruz sizinle sohbet ediyoruz, "birazdan işte şuraya gideceğim, şöyle yapacağım, böyle yapacağım" diye planlarla anı kaçırıyoruz aslında. Hayat aslında bulunulan anın gereğini yapmaktır en doğal halinde. Yoksa kişi geçmişin tecrübelerine, acılarına, üzüntülerine, mahrumiyetlerine dönük olur veya geleceğin kaygılarına, korkularına, olumsuz endişelerine gömülü olur, ikisi arasında sıkışıp kalır ve o anı yaşayamaz. İnsan şunu sormalı kendine: şu an ne oluyor, şu an neredeyim, şu an ne yapmalıyım? Yoksa geçmişe dönük yaşadığında geçmişi kopyalamış oluyorsun; geleceğe dönük onun kaygıları ve endişeleriyle yaşadığında ise olmamış bir şeyi olmuş gibi yaşamanın yüküyle karşı karşıya kalıyorsun ve bulunduğun anın farkındalığını doğal olarak yitiriyorsun, asıl olanı kaçırmış oluyorsun.
İnsan bu mengeneden çıkmak durumundadır. Geçmişi, bugünkü dersimizin konusu olan o hesaplaşma yapmamak, geçmişe takılmamakla ilişkili bir şeydir. Hayatta insan yaşadıklarını anlamalı, insanlar konusunda onlara anlayışla bakmalı, kendi psikolojisi konusunda da affedici olmalı; daha yüksek bir idrakta ise zaten affetmeyi bile aşacaktır. O hesaplaşmalar, o olumsuzluklar, "niye böyle yaşadım, niye bu oldu, niye böyle bir şeyle muhatap oldum" — bakın burada ne dedik? Psikolojik durumumuz bir bardağa bir kaşık tuz koymaya benzer. İnsan geniş düşünecek: ben bu dünya hayatıyla sınırlı bir varlık değilim, benim kimliğim ve varoluşum şu dünyadaki yaşamımla sınırlı bir şey değil, ben sonsuz bir hayata, sonsuz bir varoluşa, sonsuz bir yolculuğa adayım. O zaman buradaki küçük bir şey bana da küçük gözükecek, büyük bir şey gibi gözükmeyecek. Ama ben kendimi "işte geldim, on beş yirmi yaşında neyin ne olduğunu anladım, şöyle bir yirmi otuz sene rahat yaşayacağım" diye görürsem, burada olumsuzluk yaşayınca o kadar büyük geliyor ki. Halbuki iki tarafı da açık; ezelden ebede doğru bir yolcusun, senin hayatın kırk elli yıllık bir hayat değil, sen sonsuz bir hayatın yolcususun. Varlığın, bedeninle bu dünyadaki varlığınla sınırlı değil; sadece bu dünyaya geldin, bir beden giydin, böyle göründün, sonra giydiğin elbiseleri bırakıp yoluna devam edeceksin. Hayatı böyle kavrayacağız. Yoksa dünyayla sınırlayıp, o dünyada da psikolojimizin istekleri, beklentileri ve tutkularıyla bakarsak, o kısacık hayata korkular, kaygılar, öfkeler doluşur.
Problem hayatın olgularında değil, problem senin bilincindedir. Sen hangi kaba koyuyorsun bu dünyadaki olayları, hangi kapla karşılıyorsun? Bu dünyayı bir kaşık tuz olarak kabul edersen, bunu psikolojik kabında mı, ruhsal kabında mı tecrübe ediyorsun? Mesela düşün, bazı kelebekler bir hafta yaşıyor; bize göre bir hafta yaşamak ne kadar zor değil mi? Bir kelebeğe göre altmış sene yaşamak ne kadar bir şey, değil mi? Ama bakın, hayatta hiçbir şey ne kadar ömrü olursa olsun kısa ya da uzun diye bakmıyor. Köpek on on beş sene yaşıyor, "ne kadar az ömrün var" demiyor, hayatın keyfine bakıyor. Dışarıda yatmış, içeride yatmış, kabulleniyor; biri kasabın kedisi, birisi evin kedisi, karşılaştırma yapmıyor. Onu bir şair yapıyor, kedinin kendisi yapmıyor böyle bir karşılaştırma. Yaşıyor, neyse onu yaşıyor. İnsan zihni ve egosu bu yanlış hesapları yapıyor, bu darlığın içine kendini sokuyor. Bu neye benzer? İnsanın rüyadaki bir acıyı yaşamasına benzer. Nasıl ki rüyadayken o acı sana büyük gelir ama rüyadan uyandığında "rüyaymış" dersin; işte insan psikolojisinin rüyasından uyandığında, o psikolojik olarak yaşadığı zorlukları, acıları, mahrumiyetleri bir rüya gibi görecektir. Çünkü gerçekte zaten öyledirler. Onun için problem, uyanıp uyanmama problemidir. Yoksa rüyanda öyle de görürsün böyle de görürsün, bazen acı da çekersin, bazen gökte de uçarsın, onun kendine göre bir değeri var, boş değil, ama rüya; bu dünyada psikolojik olarak yaşadıklarımız da kendi değerlerine sahipler. Onu olduğu değerin üzerinde gördüğün an, bu senin problemindir; sen bunu kendine problem yapıyorsun.
Burada insan egosunun tuzağı şu: "sen olsan aynı acıyı çekmez miydin?" der. Zaten ben de sen de aynı kapta duruyoruz, sen niye bana soruyorsun ki, git ermiş birine sor. Yani benim de aynı durumda olmam, o durumu meşru hale getirmiyor. Hepimiz zaten bu daracık kaptan çıkmaya çalışıyoruz; ancak birbirimize şunu diyebiliriz: bu durumdan kurtulmak için ne yapmalıyız, veya bu durumu nasıl görmeliyiz, diye birbirimizle konuşmalıyız. Yoksa "sen de olsan üzülmez miydin, sen de olsan kırılmaz mıydın, sen de olsan öfkelenmez miydin" demenin ne anlamı var? Bu kap meşru değil ki, doğru kap değil ki; ben de zaten bu kaptan kurtulmaya çalışıyorum.
İnsan şöyle düşünmeli: öldüğünü düşünsün. O yüzden tasavvufta öldüğünü düşünmek veya ölümü düşünmek anlamlı bulunmuş. Niçin biliyor musunuz? Korkutmak için değil. Öldüğünü düşündüğünde, olması gereken şey daha net görülüyor. Diyelim ki bize "bir gün kaldı, cuma günü öleceksin" deseler, düşünün kaçımız şu anda yaptığımız psikolojik hesabı yaparız? "Yok oydu buydu" diye ne yaparsın, hepsi birden minimuma iner, herkesi sıfıra iner. Ama psikolojik algıyla baktığında o hesaplar ne kadar büyük gözüküyor. İşte kadim geleneklerde ölümü düşünmenin espirisi o. Çünkü aslında ölümün gözlüğü sana dünyanın mahiyetini gösteriyor. "Bak, iki gün sonra öleceksin" diyor; düşün ne kıymetli. Bir hafta sonra ölecek olsan hanımına nasıl davranırsın, eşine, çocuğuna, arkadaşına nasıl davranırsın? Çöküntüye giremezsin. Nedir aslında burada olan şey? Sana her şeyi olduğu gibi gösteren bir kavrayışa geliyorsun, en azından bu noktada, izafi de olsa. Onun için ölümü düşünmek insanı olgunlaştırma sürecinde bir yöntem olarak kullanılmış. Yoksa "yok olacağın" değil; bu dünyadan bir hafta sonra gideceğim, düşün ya, bu dünyanın çapı ne, o pencereden bak. Yoksa "öleceksin, yok olacaksın" değil, ölümü düşünmek o değil. Ölümü düşünmek, bu dünyanın her şeyini geride bırakıp yolculuğuna devam etmek demek. O zaman bak, bu dünyanın ölçüsü bu gözden bakarsan nedir, dünyanın kaç bucak olduğunu görüyorsun. Neyin daha değerli olduğunu: insanlarla hesaplaşmam mı değerlidir, yoksa affedici olup yoluma devam etmem mi değerlidir? Dolayısıyla ölümü düşünmek, sınırlı ve geçici olanın ölçüsünü doğru koymayı bize sağlayan bir şey. "Şu malın, mülkün, şu olayın değeri nedir" diyorsun, o zaman daha doğru bir değer biçmiş oluyorsun.
Psikolojimiz her zaman her şeyi abartan bir mahiyete sahiptir. Biz bazen "çocukları abartıyor, ne yapsın" deriz; bizim çocuklardan bir farkımız var mı? Çocuk hiç olmazsa çocukça bir şeyi abartıyor, ama psikoloji gereksiz yere, özellikle de olumsuzlukları, negatiflikleri abartıyor. Abarttığı oranda da kendisi onun tarafından tutsak ediliyor. Ben niye zorluğu, acıyı, mahrumiyeti abartacağım ki? Abartırsam onun tarafından tutsak ediliyorum, abartmayacağım, zaten abartmaya gerek yok, olduğu gibi göreceğim. Burada kastettiğimiz şey ne bir umursamazlıktır ne bir kayıtsızlıktır ne bir önemsememedir, bu değildir; olduğu gibi görmek. Yoksa dünyayı ne küçümsemek ne yüceltmek doğrudur, neyse o şekilde görmek. İşte orada peygamberin duası: "Ya Rabbi bana eşyayı olduğu gibi göster." Ne küçümseyeyim, ne yücelteyim, ne abartayım, ne yok sayayım; neyse o şekilde görmek, değeri neyse bir şeyin o şekilde görmek.
Bakın çok önemli bir şey: bu dünyada yaşamanın temel nedeni, insan olarak geldiğinin bilincine varıp insan olarak bu dünya yolculuğunu bitirmektir. İnsan olarak geldin, insan olarak devam et, insan olarak çık. Bunun içindir, başka bir şey için değil. Yoksa bu dünyada insan herhangi bir şey elde etmeyecek, herhangi bir şeye sahip olmayacaksın, herhangi bir mülk edinemeyeceksin, bu dünyaya adını yazdıramayacaksın. Buraya insan olarak girdin, bunun farkına varacaksın; insan olarak yaşayacaksın, insan olarak bu süreçten çıkacaksın. Gerisi bu dünya hayatının süreçleridir. İşte o zaman bir olumsuzlukla mı karşılaştım, "ben bunu hak ettim hak etmedim, öyleydi böyleydi" diye gereksiz hesabını görmeyeceğim; "ben böyle bir durumla karşılaştım ve insanım, ne yapmam lazım" — budur cevap. Bir olay yaşandı, ve insan onu insan olarak nasıl karşılamam gerekir, sorumuz budur, aradığımız cevap da bu sorunun cevabıdır. Eyvallah.
Negatif Bir Tepki Karşısında Kendine Kapılmamak
O olumsuzluk konusunda geçen hafta bahsettiğiniz şey çok iyi geliyor hocam: kendinizi savunmak iyi ama kendinizi savunurken hangi kendinizi savunmak iyi olur? Hakikaten karşımda çok negatif birisi vardı, saldıracak gibiydi; ben direkt kişisel almadım, "bana saldırıyormuş" gibi almadım, baktım "hakikaten bir sıkıntısı var herhalde" dedim. Ondan sonra normal şartlarda onu geçiştirmeye çalışırım, negatiften uzak durmaya çalışırım ya da "boş ver, sorun yok" derim, geçerim. Ama sizin dediğiniz gibi gerçekten karşımda insan varsa, ben buna yardımcı olmaya çalışıyorum, biraz anlayayım diye. Ondan sonra baktım ki öyle olunca ben o negatif cereyana kapılmıyorum. Aynen öyle. Ondan sonra muhataplarım "sen bana evliyatı mı yapıyorsun" dedi, "ben senin damarını biliyorum, oradan bastırıyorum" dedi. Halbuki bu normal, yaparsın dedi. Yani aslında çok güzel, çok hoşuma gitti; çünkü yine tartışmaya girmeden, o negatif cereyana girmeden bir şey yapılabiliyor, normal ayarda kalabiliyorsun. Yani hakikaten onu iyi saplamak lazım, o bilinçle hareket etmek lazım. Yoksa hemen oluyor insan; hemen "psikolojinle, nefsinle karşılık veriyorsun, bunu nasıl söylersin, niye şimdi böyle yaptı, ne istiyor bu benden" diyor. İşte biz maalesef sürekli psikolojik reaksiyonlara alıştığımız ve alıştırıldığımız için, psikolojik olmayan bir reaksiyon versen bu sefer "normal olmuyorsun" gibi bir şey. Halbuki biz normal olmaya çalışıyoruz; bir anormalliğin içindeyiz, normal olmaya çalışıyoruz. Ya da onu daha üstten bir bakış olarak görüyorlar, hareketi de üstten bir bakış sayıyorlar. Bu normal insan olmak yani. O zaman insan biraz bocalıyor: "şimdi ne yapacağım, ne yapmam gerekiyor?" Teşekkür ederim, iyi akşamlar.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Yok --- ---