Arınma, Ego Dirençleri ve Gerçek Varlığın Farkındalığı
Arınma Neden Gereklidir?
Kutsal metinlerde şöyle bir ifade geçer, Kur'an'da mesela: "Sizi arındıran, kitabı ve hikmeti öğreten bir elçi gelmiştir." Bu ifadedeki önemli nokta şudur: elçinin ilk fonksiyonu arındırmadır — önce arındırma, sonra kitabı ve hikmeti öğretme. Bunun bize anlattığı şey şu: insan, hakikati, her şeyi ne ise öyle görmek için arınmak durumundadır; arınmadan bazı şeyleri anlamamız mümkün değildir. Arınmanın gerçekleşmesi için önce neyin arındırılması gerektiğini bilmemiz gerekir — ben neyden arınacağım, arındırılması gereken şey nedir?
İnsan, arınması gereken bir varlık olarak tanımlanır. Kendilik dediğimiz şey, yani nefs, kutsal metinlerde yaratıcı için de kullanılan bir kelimedir — her şeyin bir kendiliği vardır, Yaratıcının da kendiliği vardır, ama O'nun arınması gerekmez; Tanrı'nın arınmasından bahsedemeyiz. Hayvanlardan da bu anlamda bahsedemeyiz. Ama insandan bahsederiz, çünkü insan kendini yanlış konumlandırma potansiyeline sahiptir; "kendim" dediğinde bunu yanlış bir yere oturtup o yanlış tanımlamaların ve onların ürettiği her türlü düşünce, duygu ve anlayıştan dolayı kirlenir.
Mesela "hayattan bıktım" diyen bir insanı düşünelim. Bu insanın neye ihtiyacı var? Bıkkınlığının giderilmesine değil; kendini hayattan bıkan bir varlık olarak tanımlamaktan kurtulmasına. Sen hayattan bıkacak bir varlık değilsin, sen hayatın kendisisin — İncil'de geçer: "Yol, gerçek ve yaşam benim" der. Hayattan bıktım diyen insan kendini unutmuştur; kendini hayattan bıkan biri olarak görür. İnsan, kendini tanıma konusunda bir farkındalık imkânına sahip özel bir varlıktır; ama bu imkânı yanlış kullandığında da gerçekten düştükçe düşen bir varlıktır.
Mesela bir hata yaptığında "ben suçluyum" dersin — kendiliği suçlu bir şey olarak tanımlamış olursun. Hâlbuki sanki insan arınmış gibi görünür bunu söylediğinde, suçunu bilen biri sanki arınmış gibi algılanabilir, değil mi? Ama "ben suçluyum" dediğinde aslında yanlış bir tanımlamanın tuzağına düşersin. Âdem böyle bir şey demiyor, "ben suçluyum" demiyor; kabul edilmesi gerekeni kabul ediyor. Burada şu soruyu sorduk: bir şey "ben" denilmeyi hak ediyor mu? "Ben suçluyum" dediğimde ben kendimi neyle tanımlamış oldum — suçla tanımlamış oldum. Hâlbuki şunu diyebilirim: gerçek kendimin farkındalığı içinde olmadığım bir anda yanlış bir düşüncenin, algının, davranışın tuzağına düştüm ve o yanlış düşünce, duygu ve davranışı sergiledim. Bu ayrı bir şeydir. Ama "ben suçluyum" demek, kendini suçlu olan bir varlık olarak tanımlamak hatasıdır. O yüzden "ben" kavramını insan aydınlanıncaya kadar mümkün olduğunca kullanmamaya çalışmalıdır, çünkü her kullandığımızda yanlış yapabiliriz. İnsanoğlunun temel tuzak noktası budur; çocukluğumuzdan itibaren bir yerden sonra o "ben"in tuzağına düşeriz ve gerçek kendilik, arındırılması gereken bir şey hâline gelir — bir şey tarafından örtülür, gizlenir, kapatılır.
Boşluk Korkusu ve "Ben" İllüzyonu
Bütün arzularınızın, korkularınızın, beklentilerinizin, hedeflerinizin olmadığı bir durum düşünün — bedeninizin bile olmadığını düşünün. Bunu düşünmek bile insanı rahatlatır, değil mi? "Rahatlatmaz" diyor bazı arkadaşlar — çünkü bu sefer var olmak isteyen bir "ben" ortaya çıkar, o ben yüzünden rahat edemezsiniz. Ama başta ne dedik? Arzu yok, korku yok. "Boşluğa düşmez mi o insan" diye bir rahatsızlık hissi geliyorsa, dikkat edin, o da bir "ben" hissidir; eğer bir arzu ya da korku sizi rahatsız ediyorsa onu da kenara koyun. "Boşluğa düşmekten korkuyorum" — bu da korku benidir, onu da bırak. "Bir şey olamamaktan korkuyorum" — onu da bırak. "Ne kaldı o zaman, neyle var olacağım" diyen bir benlik varsa, onu da bırak; bu da bir arzudur. Bütün bunları bıraktığınızda sadece hayali bir varlığı kaybedersiniz, gerçek olan kalır.
Benlik illüzyonu ya bu dünyada temizlenir ya da cehennemde bırakılır. Aslında cehennem, bütün illüzyonların kaybolduğu bir varoluş alanıdır; orada her illüzyon ortadan kalkar. Ama o illüzyonlar ortadan kalkma sürecinde özdeşleşmiş haldeyseniz, bu sizin için acıya dönüşür. Bir insan o kadar çaba göstermiş, doktor olmuş, doçent olmuş, kredi çekmiş, bir sürü hesabı var — sen desen ki "diplomanı iptal ettim, mesleğini yapamazsın, sen doktor değilsin" — çok acı verir, çünkü özdeşleşmiştir. Düşünün, etrafımızdaki insanlar bir gün uyansa ve toplu bir şekilde "biz seni tanımıyoruz" dese — anneniz, babanız, en yakınlarınız — ego bunu çok korkunç bulur. Ama dikkat edin, gerçekte ne değişmiş olur? Hiçbir şey; ben varsam varım, sizin beni tanımamanız herhangi bir şeyi değiştirmez. Ama "ben" dediğimiz şey öyle bir illüzyon, öyle bir kurgu ki, o kurguya odaklıyız. Bir anneyi çocuğu tanımayabilir; "sen benim annem değilsin" diyebilir, bazen olur bu.
Bütün özdeşleştiğiniz şeylerin gittiğini düşünün — aslında bu çok güzel bir şey, ama acı veren tutunmalarımızdır; tutunduğunuz için acı verir. Cehenneme gitme imkânı bulursanız ve orada hiçbir özdeşleşmeniz olmazsa hiçbir problem olmaz, cehennem sizin için bir deneyime, çok ilginç bir yere dönüşür; çünkü ortadan kaldıracağı bir illüzyonunuz, imajınız, özdeşleştiğiniz bir şey yoktur. O yüzden bazı teolojik-spiritüel metinlerde "cehennem günahları yakar, insanı değil" şeklinde bir ifade kullanılır; senin kurguların orada gider. Bir bilgenin güzel bir ifadesi vardır: "Cehennem, varlığı yokluk karanlıklarından temizler." Yani senin varlık zannıyla tutunduğun boş, gerçek dışı şeyleri, yokluğu senden temizler.
Ben birinin eşiyim, birinin babasıyım, annesiyim diyelim; bir sabah kalktım, hepsi ölmüş. Ego "çok acı değil mi" der. Niçin? Çünkü özdeşleşmişsin; özdeşleştiğin için o acı vardır. Bugün ailesini kaybeden bir sürü insan var ama ben acı çekmiyorum, çünkü benim ailem değil; neyle özdeşleşmişseniz ona dair bir kayıp sizi o kadar etkiler. Kişi neden kendi çocuğu ölünce ağlar, üzülür de bir başkasının çocuğu ölünce o kadar üzülmez? Kısmen üzülür ama kendi çocuğu gibi olmayabilir; nerede özdeşleşmeniz çoksa orada acı daha çoktur. Ego "tamam, ben o zaman benleyim" der, illa bir şeye tutunma ihtiyacı hisseder. Özdeşleştiğiniz kök noktalar nedir aslında? Var olma arzusu — en temel şey budur. Fakat varlık neye indirgeniyor? Bedene ve bir kısım olgulara. İlişki odaklı biriysen varlığını ilişkilerine indirgersin; hiç kimse seni tanımıyorsa "o zaman neyim ben" dersin. Çünkü kurgulardan oluşan ego varlık arar; hâlbuki sen varsın, ama gerçek varlığını idrak etmeyen benlik bir varlık hikâyesi uydurur, bilinçsizce; sonra da o kurduğu hikâyeyi sürekli inşa etmeye, güncellemeye, daha nitelikli hâle getirmeye çalışır.
İnsan neyle var olur? Bu hikâyeyle başladığında var olmak, mutlu olmak ne demektir — hepsi bu hikâye tarafından, yani sahte bir benlik tarafından tanımlanır hâle gelir. Bu sahte benlik tarafından tanımlanan hikâye sürekli ayakta tutulmak zorundadır. Hiçbirimiz gerçek varlığı tam olarak kavramıyoruz, idrak edemiyoruz; bir şeylerle tanımlamak zorunda kalıyoruz — egomuz böyle bir konsept oluşturmuş. Tekrar düşünün: bedeniniz yok, ilişkileriniz yok, hiçbir arzunuz, korkunuz, gerçekleştirmek istediğiniz hiçbir şey yok — ne hissediyorsunuz? Başka ne hissediyorsunuz? Hissiyat da yoktur belki. Bakın varlık neye indirgenmiş — birimizde hissiyata indirgenmiş; bir algı, bir his yoksa sanki varlık da yokmuş gibi gelir. Bütün bunlar bizde çok güçlü bir illüzyon olduğunu gösteriyor — çok güçlü ama aynı zamanda çok da zayıf bir şey; onaylandığı için güçlü, onaylanmadığında herhangi bir şey değil.
Uyku, Kaçış ve Bırakmanın Yolu
Uykuda bir varlık hissi yoktur, rüya görmediğiniz derin bir uykuyu düşünün — çok ilginç bir durum, değil mi? Kur'an'da "uyudukları zaman onların kendilerini alırız" mealinde bir ayet vardır; aslında biz uyuduğumuzda bir anlamda gerçek varlığımıza döndürülürüz bir şekilde. Çok fazla psikolojik kurgu, kaygı yoksa doğal bir uykuda hiçbir his yoktur, arzu duyan ben de yok, korku duyan ben de yok, bir hedefi olan ben de yok. Uyku aslında dinlendirici bir şeydir; insanoğlu bazen egonun getirdiği rahatsızlıktan kurtulmak için uyumayı seçer, çünkü uyuduğunda arzu duyan, korku duyan, kendini birilerine ispat etmeye çalışan ben yoktur — iyi ki uykudayken selfie çekemiyoruz, "beni kimse anlamıyor" diyen ben de yok.
Bazen de bu uyku bir kaçış olarak kullanılır — bir şeylerle uğraşmamak için. Aslında doğal olan bir şeyi kaçış için kullanabiliriz ama dikkat ederseniz orada bütün kurgusal benlik gidiverir, o yüzden rahat ederiz. Peki neyden kaçıyoruz? Arzu eden benden, korkan benden, tatmin olmayan benden, rahatsız olan benden bir kaçıştır bu. Peki onlar gerçek mi? Kaçtığımız şey gerçek değildir. Onun için arındırmamız gereken benlik aslında sahte bir şeydir, biz sahte bir şeyi temizleyeceğiz — çok zor bir şey değil aslında. Zorlaştıran şey nedir? Özdeşleştiğiniz şeye aşırı tutunmadır. İyi olma arzusunu bırakın, doğru insan olma arzusunu bırakın, kendinizi tamamlama arzusunu bırakın, yalnız kalma korkusunu bırakın, "yanlış anlaşılıyorum" rahatsızlığını bırakın. Bunları bıraktığınızda geriye ne kalır? Varlık kalır. Hiçbir şeye tutunmayın; kalan şey varlığınıza en yakın şeydir. Bunu gerçek anlamda devam ettirdiğinizde gerçek varlığı bulursunuz — onun var olmaya ihtiyacı yoktur.
Benlik illüzyonunun çok güçlü bir sahtekârlığı vardır: sürekli sizi var kılmaya, varlığınızı ispat etmeye zorlar. Bazen ego varlığını hissetmek için saçma sapan şeyler yapar — hareket eder, birine takılır, biriyle kavga eder, "hep başkalarının tercihleriyle hayat yaşıyorum, o zaman ben de bir tercihte bulunayım" der; "bu koltuğun burada olmasını istemiyorum" gibi bir mevzu çıkarır, çünkü var olmaya ihtiyacı vardır, var olmayı bir tercihte bulunarak irade etmek ister. Bazı çocuklar, gençler "bir şey yapıldı ama ben fikrimi söylemedim" diye atılır — sanki söylemese var değilmiş, orada bir irade, bir tercih olmasa sanki bir varlığı yokmuş gibi. Tercihte bulununca, iyi kötü tercihte bulunmuş olur. Bazen insan böyle durumlarda hırgür çıkarır — "beni dikkate almıyorsunuz." Sen kendini dikkate alıyor musun peki? Başkalarının dikkate almasıyla mı var olan bir insansın? "Kimse beni dikkate almıyor" demek zaten baştan problemli bir şeydir; sen kendini dikkate almıyorsun, kendi varlığına dikkat etmiyorsun, sahte bir benliği dikkat edilmesi gereken bir şey olarak görüyorsun.
Allah "beni dikkate almıyorsunuz" diyor mu? Kimse Allah'ı dikkate almıyor aslında, öyle değil mi? Allah'ın bundan duyduğu bir rahatsızlık yok. İbadet eden insan da Allah'ı dikkate aldığı için değil, ondan bir şey katmaya, kazanmaya çalıştığı için ibadet eder çoğunlukla; ama Allah'ın emrettiği bir şeyi yapmasan da Allah'ın buna bir rahatsızlığı olmaz. Bir insan düşünün: herkes ondan bir şey istiyor, ona bir yük bırakıyor — "biriyle kavgalıyım, şunu bir dövsene" diyor, başkası "benim şuna ihtiyacım var, yardım eder misin" diyor. O insan der ki: "Kimse benim gerçekten ne düşündüğümü, ne hissettiğimi dikkate almıyor" — millet onu ya jandarma vazifesiyle vazifelendiriyor ya da bir ihtiyaç giderme mercii olarak görüyor. Allah'ın sevgisini kazanmak için çabalayan insanlar da vardır ama sevgisini kazanmana gerek yok, onun farkında ol yeter; kendinin farkında ol. Bir insan gerçekten kendi varlığının farkında olsa "beni kimse dikkate almıyor" der mi? Bütün bunlar nereden çıkıyor — "beni kimse dikkate almıyor, beni kimse anlamıyor" ya da "hayatta çok şanssızım" dediğinde aslında neyin tuzağındasın, kendini ne olarak görüyorsun? İnsan niye şanssız olsun ki — kıyas yapıyor; neyi neyle kıyaslıyor? Dünyadaki herhangi bir geçici olguyla. Bu kıyaslama yüzünden kendini şanslı veya şanssız görüyorsun; peki bu kıyaslamaların içeriği gerçekliğe tekabül ediyor mu?
Sürekli sana bir şeyi dikte eden, sana çok farklı bir kendilik ve hayat hikâyesi üreten şey nedir, nereden geliyor? Bütün tuzakların başında, bize bizimle ilgili bir hikâye üretenin kim olduğunu sorgulamamak gelir; bunun en yanlış engelleyicisi de "insan kavramı"dır — "insan öyle değil mi" diyerek genelleştirip meşrulaştırırız. Elimizde kalan, sahte bir kendilik hikâyesidir. "İnsan öyle bir varlık değil mi" — hayır, insan senin şu anda sandığın varlık değildir. Herkes kafasındaki sesi onayladığı için, bu normal görüldüğü için, sen kafandaki sesle "kapışmaya" başlayınca şizofren gibi bir şey zannedersin; "kim bunu söylüyor" diye sorduğunda genelde cevap gelmez.
Burada dikkat etmemiz gereken şey şu: kendinle ilgili — "ben" öznesi üzerinden — bir hikâye uydurma ve zihninin uydurduğu hikâyelere inanma. Peki ne yapacağım o zaman? Şu anki bilincinle iyi, doğru, doğal olduğuna inandığın şeyleri yap. Bir hadis: "İnsan bildikleriyle amel ederse Allah ona bilmediklerini öğretir." Yani bildiklerinle, iyi, insani, doğal, fıtri olduğuna inandığın şekilde davran, başka bir şey yapma; ve şuna dikkat et — "ben" deyip zihninden geçen hikâyeleri onaylama. "Hocam ben gerçeği bulacağım" — bırak bunu, bunlarla uğraşma. "Çok şanssızım, çok olumsuz olaylar yaşadım, bunların benim üzerimde etkisi olmadı, ama şartlar hocam, insan bu şartlarda gerçeği bulabilir mi" — bütün bunlar "ben" hikâyesidir, asla bunlara onay verme. Kavga da etmeye gerek yok, çünkü kavga edecek bir varlık yok; kavga ettiğin şey hayali, korkan benlik hayali, arzu eden benlik hayali bir şey.
İnsan anlaşılmak istiyor, değer görmek istiyor, kendini geliştirmek istiyor — bunları bırakın, hepsi sahte kendilik tanımlamalarıdır, bir gerçekliği yoktur. Bunlar, kendi gölgesini gerçek sanan birinin durumuna benzer; o tanımları bırakın, o benlik hislerinin size hissettirdiği şeyleri bırakın. "Çok mutsuzum" — bu da bir hikâye, onu bırak; iyi, güzel ve doğru anlamda hayatta yapabileceğin ne varsa onu yap. İstediğin şeyi yapamayınca motivasyonun düşüyor — onu da bırak. Kur'an'da geçen bir ayette kişinin bırakmaya çalıştığı ve bize bir ısrarla "bırak" denilen şey var; onu da bırak, o benliği de bırak. "Tam bırakacağım, biri tetikliyor, bırakmayacağım" diyorsan — bunu da bırak, böyle tetiklenen benliği de bırak. "Tam aydınlanacağım, biri beni tetikliyor" — bırak, onu da bırak; "senin yüzünden aydınlanamıyorum zaten" — bu da bırak, bu da sahte bir hikâye. "İnsanlar seni rahat bırakmıyor, bu yüzden aydınlanamıyorsun, yoksa istemez miydim" — bu da bir hikâye, bırak bunu da.
Gerçek varlığın, ruhun bir hissiyatı vardır ama onlar çok farklı şeylerdir, açığa çıktığında anlayacağız; şu andaki hislerimiz egonun hisleridir, o yüzden egonun hislerine prim vermeyin. Ego, gerçek varlığımızın yerini almaya çalışan, almış gibi görünen, bizim onaylamamızdan dolayı almış olan sahte bir şeydir. Çocuklar evcilik oynarken oyuncak tencere, tava kullanır — gerçek değildir, gerçek mutfak eşyalarının plastikten bir simülasyonudur. Bütün kadim öğretilerin hatırlattığı şey budur: gerçek kendine dön. Dönmen için oyuncakların gerçek olmadığını idrak etmene ihtiyacın var. "Şunu yapınca kendimi var hissediyorum" — varlık bir şey yapınca hissedilen bir şey değildir; "kendimi değerli hissediyorum, bir şeyle" — o zaman bu gerçek bir değer değildir, sadece öyle hissedersin, ama hissettiğin yanıltıcıdır.
Doğru Niyet ve Gerçek Varoluşsal Değer
Bir dinleyici, doğru olduğuna inandığı bir yolda ilerlerken yanılma korkusunu dile getiriyor: "Ya yanlış yoldaysam?" Bunun cevabı: eğer yanlışsa ilahi irade sana bir şekilde onun yanlış olduğunu gösterir, merak etme, rahat ol. "Ey Rabbim, beni gerçekten gerçek anlamda doğru olan bir yolda yaşat" de; yanlış da yapsanız emin olun size doğru olan bir şekilde idrak ettirilir. İnsan yalnız bir varlık değil, "seni Allah bırakmış, buldunsa buldun, bulamadınsa geçmiş olsun" diye bir şey değildir bu; her an O'nun tarafından görülüp gözetiliyoruz. Merhametli bir şekilde yetiştirilmiş biriyseniz, bir çocuğu yanlış istikamette gördüğünüzde onu güzel bir şekilde doğru yola çevirirsiniz; o konuda da rahat olun. Sadece şunu deyin: "Ben gerçekten kendimi arıyorum, doğru olduğuna inandığım şeyi yapmaya gayret ediyorum; doğru olduğuna inandığım şey yanlış olabilir ama ben niyet olarak doğruyu arıyorum."
Bu noktada dikkat edilmesi gereken iki şey var: birincisi, hayatta karşılaştığınız olayları "ben bunu istiyorum, istemiyorum, bu niye oldu, niye olmadı" gibi benliklerle karşılamamak; ikincisi, insanlardan gelen olumsuzluklara takılmamak. İnsanın kendini bulmasına engel olan iki temel şey bunlardır. Yaşadığınız hiçbir olaya varoluşsal bir değer vermeyin; sadece "bunu doğal bir insan olarak nasıl karşılamalıyım" diye sorun ve öyle davranın. İnsanlardan gelenlere de "bunu hak ettim mi etmedim mi, insanlar beni çok üzüyor, kabalar, anlamıyorlar" gibi şeylerle tanımlamayın, çünkü bunlar benlik hikâyesinin başlangıç noktalarıdır. Öyle bir benliği hissettiğinizde sakin bir şekilde onu bırakın. "İnsanlar çok rahatsız ediyor" — bırak onu da. "İnsanlar çok kaba" — bırak onu da. "Güneş herhalde bırakmıyorlar" gibi düşünceler de bir arzudan kaynaklanır; ego "beni bırakmalılar" der, "bırakmamaları arzusunu" da bırak.
Sadece sakin, soğukkanlı, doğal bir şekilde bu insanlarla ilişkilerinizi tanımlayıp yaşamaya çalışın. Diyelim ki çaba gösterdiniz ama imkânınız yok, biriyle mecburen iletişim ya da ilişki içinde olmak zorundasınız — o zaman o durumu "olmasın" diye arzu etmeyi bırakın. "İnkânsız (imkânsız), denedim ben bunu" diyorsanız, bunu da bırakın; bu durumu kabullenmekle başlanır. Egonun çok güçlü dirençleri vardır. Mesela istemediğiniz bir şey oluyor ve "olmaz" diye direniyorsunuz — oradaki problem, arzu eden ve etmeyen benliktir. "İstemiyorum" diyorsunuz — onu bırakın, istemediğiniz şeyi "olabilir" deyin. Bakacaksınız ki aslında o kadar da fazla değilmiş ama istemediğiniz için size çok geliyor. "Sakındığın göze çöp batar, istemediğin ot dibinde biter" derler ama mutlaka bir yerde biteceği için biter; hayat bu. Sen o ego direncini kaldırdığında, yanlış olan bir şey bile olsa ondan o ölçüde etkilenmezsin. Bizi aşırı etkileyen ve rahatsız eden şey, o direnen benliktir.
Bazı insanlar "takılmayı" sever, siz de gıcık olursunuz; "bana takılma" dersiniz, hâlâ takılır. Bırak takılsın; onun takılmasını ortadan kaldıramazsınız, ama "bana takılmamasını" arzu eden benliği bırakabilirsiniz. O zaman göreceksiniz ki onun takılması aslında o kadar rahatsız edici değildir; siz direnç koyduğunuz için rahatsız edicidir. Mesela iğne vurulmayı sevmeyen biri için her iğne bir probleme, bir azaba dönüşür; hâlbuki bedeni rahat bırak, iğne bedene girer, ufak bir ilaç bırakır ve biter. Ama iğne vurulmak istemediğin için kasılırsın, sıkarsın kendini, o iğnenin minimal etkisi sana on kat, yirmi kat hissettirilir.
"Değer yargıları, prensipli olmak kötü şeyler mi o zaman?" Bunların değer yargıları ve prensipli olmakla hiçbir ilişkisi yoktur — bu da egonun güzel bir oyunudur. "Kırmızı çizgi" dediğimiz şeyler çoğu zaman prensip değil, egonun kırmızı çizgileridir. Doğru-yanlış yargılar da ayrı bir şeydir; illa doğrular olsun, yanlışlar olmasın demek ayrı bir şeydir. Mesela "zulüm olmasın" derim ama maruz kalıyorum ve bunu değiştiremiyorum — kabul ederim. Bu, zulmü onayladığım anlamına gelmez, ego direncini bıraktığım anlamına gelir. Dışarı çıktım, hava çok güzeldi ama birden sel oldu, dolu yağıyor — içeride bir direnç oluşur: "nereden geldi bu yağmur, hele dolu, hem de bu mevsimde." Bu ego direncidir, bizi rahatsız eder. "Şu anda yağıyor, bunu engelleme gibi bir durumum yok" diyebilirim; bir çardağın altına girecek yer bulamazsam ıslanırım, onu da kabul ederim. Rahatsızlığa sebep olan dirençlerdir; egonun en hoşlandığı şey "istemiyorum ki" demek, buna bir de "prensiplerim, kurallarım, kendime saygım" diye güzel bir sos verip kemikleşiriz ve "hayat üstüme üstüme geliyor" deriz — yok öyle bir şey, hayat olduğu gibi akıyor.
İlkesel olarak bir şeyi doğru ya da yanlış bulabilirsin, ama hayata "hep doğrularla gelsin, asla yanlışlarla gelmesin" deme lüksümüz yok; en güzel şekilde karşılamak bizim lüksümüzdür. Kutsal metin "cahiller sana sataştığında selam de" der — bu, direnç koymamak, dirençsiz olmak, içsel bir huzur ve denge hâlinde olmaktır; savaşmaya gerek yok, savaşmak kendini yaralar. Bir bilgenin ifadesi vardır: kişinin kontrol edemeyeceği şeylerle karşılaşması durumunda bunlarla kavga etmesi, başını duvara vurması gibidir — kırılacak olan senin kafandır. Testiyi taşa vursan da testi kırılır, taşı testiye vursan da testi kırılır. Değiştiremeyeceğim bir şeye karşı niye direnç koyayım ki, bu gerçekçi bir şey değil. Mesela biri arkamdan sürekli kötü konuşuyor, bunu değiştiremiyorum, elimde değil; niye direnç koyayım? "Konuşsun mu hocam?" — ben "konuşsun" demiyorum, "git konuş, çok iyi yapıyorsun" da demiyorum; sadece "konuşuyorsa konuşsun" diyorum. Ego "ama konuşmasın, istemiyorum" der — işte seni rahatsız eden odur.
İstemediğin bir şey oluyor, o zaman çatışma var; "istemiyorum"u bırak. "İsteyim mi o zaman hocam?" — onu da bırak; ne isteme ne isteme, sadece "istememe" durumunu bırak. Çünkü istemediğin şey yüzde bir olsa bile çok büyük gelecektir, çünkü zihnin hep ona odaklıdır. Belki on yılda bir iğne vuruluyorsun ama iğne korkusu on yıl boyunca hayatında sürekli vardır — "iğne vurulmak istemiyorum"u bırak, o zaman iğne vurulman gerçek bir problem olmaz, "istemiyorum"u bırakmamak seni hayatta en çok zorlayan şeydir. Neyi istemiyorsan bırak — istememeyi bırak. Bak göreceksin, hayat daha doğal bir şekilde algılanacak. Çünkü hayat şu an sana doğal gelmiyor: "istemediğim ne varsa başıma geliyor, önüme çıkıyor, önüme dikiliyor" gibi geliyor; aslında öyle değil, o istemeyen benlik sana öyle hissettiriyor, sürekli o istemediğin şeye karşı bilinçli ya da bilinçaltından direnç ürettiriyor. O yüzden bir süre sonra hayat sana ağır geliyor.
Bir kadın örneği: kocasıyla problemli, problemin temeli de kaynanası. "Kocam hep annesini dinliyor, biz annesiyle görüşmek zorunda mıyız" diye öyle bir anlatıyor ki sanki yan yana ya da aynı evde oturuyorlarmış gibi düşünürsünüz. Sordum: "Kaynananız nerede oturuyor?" — "Ankara'da." "Siz nerede?" — "İstanbul'da." "Yılda ne kadar görüşüyorsunuz?" — "Bayramdan bayrama, en çok yılda bir hafta on gün." "Peki kafanda kaç gün var kaynana?" — "365 gün." Konu burada kaynana meselesi değil, bu bir örnek; hepimizin kafasında böyle bir problem var. İstemediğin şey sürekli kafanda olan bir şeydir; olay bir kere olur, zihin onu her gün günceller — olmadı, biliyorum yine olacak, bu sefer bekler, olmasa da bekler, uydurur — çok problematik bir zihin hâlidir bu. Bir insanla karşılaştığında sakin ol, o anda doğal olarak nasıl davranman gerektiğini orada daha rahat görürsün; ama sen direnç koyan bir benlikle o anı karşılıyorsun, o yüzden "cahiller size sataştıklarında selam deyin" deniyor — siz selamette, huzurlu, sakin olun, arzu ve korku düzeninden çıkın; orada çok doğal bir cevap verirsiniz, sakin, doğal, dengeli. Ama direnç koyan benliğiniz yüzünden çok reaksiyoner davranıyorsunuz.
Direnç, egoyu besleyen en temel güçtür. Egoyu zayıflatmanın en temel yolu bazı ezoterik okullarda uygulanır: "istediğini isteme, istemediğini iste" — onu zayıflatmak için zıttına bir mekanizma uygulanır, o yönüyle zayıflamaya başlar. Bizim düştüğümüz tuzak ise tam tersidir: istemediğimizi istemiyoruz, istediğimizi de istiyoruz. Peki istediğin oluyor mu her zaman? Olmuyor. İstemediğin hiç karşılaşmadığın bir şey mi? Hayır, karşılaştığın bir şey. Sen bu iki direnç noktasında kalıyorsun ve orada ego güçleniyor; "benim varlığım böyle, ben bununla varım, eğer istemediğim bir şeye dair vazgeçersem kendim olmayacağım" gibi çok güzel bir sahtekâr cümle vardır. Sen zaten şu an kendin değilsin, sahte bir şeyi kendin diye tutuyorsun. Bu, insani ilkelerden, prensiplerden vazgeçmekle ilgili değil; kastettiğim şey bu değil.
Bir genç örneği: ders çalışması lazım ama "istemiyorum" diyor. Ona diyorum ki "istememe hissini bırak"; "ama istemiyorum ki" diyor. "İstememe hissini bırak ve ders çalış" diyorum. Bu, "artık istemiyorum, önüme gelse de istemiyorum" tepkisi değil; sadece istemeyi sakince bırakmak. Kötü bir evliliği olmuş, boşanmış bir kişi örneği: "beni anlayan birini bulacağım, çok istiyorum evlenmeyi" diyor. Dedim ki "istemeyi bırak" — "evlenmeyeyim mi o zaman?" Hayır, bunu demiyorum; evlenmek istemeyi, böyle hırsla istemeyi bırak, akışında bırak. "Evlenmek güzel bir şey, evliliğin bana psikolojik olarak iyi geleceğine inanıyorum" de, ama o isteğin tutkusundan kurtul, akışında bırak; önüne çıkacaksa çıkacak, çıkmayacaksa çıkmamış olacak, rahat ol.
Bazen "bir şeyi çok isteyince zaten gelmiyor sanki" diye bir gözlem paylaşılıyor — ama bu yüzde yüz doğru değildir, aşırı bir genelleme olur; "istemeyince olur mu" diye bir ego da üretilebilir ("bir yıldır istemedim ama gene olmadı" — zihin bunun üzerinden yeni bir kimlik üretir). "O olabilir, olabilir yani" — o şeyi de doğasına bırakıyoruz süreci. "Bir şey istiyorum, makul ve meşru mu — makul ve meşru, tamam istiyorum ama akışına bırak"; olursa iyi olur, meşru ve makul bir şeydir; olmazsa da orada durmayın, o yanlış bir yerdir. Bir şeyi istemiyorum diye de diretmeyin, çünkü o da hayata karşı sizde bir direnç güçlendirir ve hayat o direncin yüzünden size ağır gelmeye başlar. Hiçbir gün kafanızda tutmayın, beş gün karşınıza çıksın, güzel karşılayın, problem yok.
Korkular, Fobiler ve Egonun Mühendisliği
Hasta olmaktan korkuyoruz — mesela korona döneminde — ve bunu 365 gün kafamızda tutuyoruz. Hasta olacaksan olacağın gün hasta olursun; niye bunu 365 gün kafanda taşıyorsun? Çünkü çok korkuyorsun. "Hasta olmak istemem, ama asla istemiyorum, olmaz inşallah" diye kendini germene gerek yok; o zaman 365 gün o korkuyu yaşarsın, hiç hasta olmasan bile hasta olma korkusuyla yaşamış olursun. Neyi tercih ediyorsun? "Maske takmayalım mı hocam?" — gereksiz dirençleri görmemiz ve kimin tarafından üretildiğini görmemiz gerekiyor; bu, iyi ve güzel bir şeyi tercih edip gayret etmemek değil, kötü ve yanlış bir şeyden kaçınmamak da değil. Ama "istemiyorum, ama istemiyorum" demeleri bırakın.
Hayat, egonuzu mühendis veya planlamacı olarak kabul etmiyor; 6-7 milyar insanın egosunun arzu ve korkularıyla şekillenen bir hayat değil bu. Hayatın ilahi hikmetle işleyen bir süreci var; senin bütününü kuşatamadığın, tam olarak anlayamadığın, kısmen anladığın bir süreç. Sen nerede duruyorsun — kontrol mü ediyorsun, sürekli istiyorum-istemiyorum ikileminde mi yaşıyorsun? Bu, insan egosunun en sahte şeyidir. Bir yere gidersin, kapalıdır — "Allah kahretsin"; otobüse yetişemedin — "Allah kahretsin." Bunlar gereksiz. Yetişmek istiyorsan gayret et; yetişemedin mi isteğini hemen bırak, çünkü isteğin gerçekleşmedi, problem yok. Ama isteğini bırakmazsan problem olur. Bir hayvan avının peşine düşer, yakalayamadığında "yakalamak istiyordum" demez. İnmek istediği bir yerden inemezse "Allah kahretsin buraya kim inebilir" demez, sadece arar, nereden inebileceğine bakar; kediyi öteliyorsun ama kedi ısrarla geliyor, "Allah kahretsin bu hayvanı" demiyor içinden. Egomuz öyle diyor, hayvan demiyor; yoksa hayvanların çoğu depresif olurdu, kaygı bozuklukları yaşardı. Doğal hayatta depresif ya da kaygı bozukluğu yaşayan hayvan yok; yaşıyorlarsa insanlarla birlikte yaşadıkları içindir, insanların tabii olmayan tavırları bazen onları deprese ediyor, kaygılandırıyor. Tabiatta hayat doğal işliyor.
Hayatı zorlaştıran şey ego dirençleridir: ya "istiyorum-istemiyorum" dirençleri ya da korku — ya arzu üzerinden ya da korku üzerinden gerçekleşen bir problem var. Korktuğun şeyi bırak, akışında bırak, ve şunu sor: "Bu kadar korkmamı gerektiren bir şey mi?" Fobik rahatsızlıklar doğal olmayan korkulardır; mesela normal, saldırgan olmayan bir kediden korkan biri fobik bir problem yaşıyordur — kendi kafasında büyüttüğü, yanlış tanımladığı bir kediden korkuyordur. Burada iki şey var: kedi, o kişi için çok farklı bir noktada, kendisi de çok farklı bir noktada. Farz et kedi tırmaladı, ne olur? Bunu fark ettiğinizde "korktuğum şey o kadar büyük değil, ben sandığım kadar küçük değilim" dersiniz. Korku, egonun kendini korumak adına gerçekleştirdiği aşırı bir refleksdir; koruma refleksi o kadar aşırıya kaçar ki kişi hayatını daraltır, hayat gerçekliğinden çıkar. Hasta olmamak istiyoruz ama hasta olmaktan bu kadar çok korkarsak hayat çok rahatsız edici gelir, çünkü sürekli o korku tetiklenecektir; "hasta değilim ama çok korkuyorum" — bu gerginlik meydana getirir.
Egonun arzu ve korku üzerinden ürettiği dirençler, kişinin hayatı ve kendini doğal bir şekilde algılamasını engeller. Bütün mesele budur. Arzuya dikkat edin — "istiyorum, istemiyorum" ikilemi; korkuyorum, güvendeyim ikilemi de korku ikilemidir. Hayat sana asla arzunun tuttuğu şekilde gelmez, onu da bırak, rahat bırak kendini. Eğer o direnç noktalarını bırakmazsak sabah kalktığımızda egomuz bize şöyle der: "Hayat sana ne verecek ki şimdi, bugüne kadar istediğin neyi verdi ki bu sabah versin, üstelik istemediğin şeyler oluyor — keşke uyanmasam, keşke sabah olmasa, keşke ölsem, yaşamak istemiyorum." Bunu dedirten ne — hayatın kendisi mi, gerçek kendin mi, sahte kendin mi, yoksa korku üzerinden sürekli o korkuyla yaşamaktan bıkmışlığın mı? Sana korkuyla yaşamayı öneren kim ki? Şu tuzağa asla düşmeyin: "İnsan böyle bir varlık değil ki, insan korkar da, arzu da eder" — eğer böyle bir aldatıcı benlikle karşılaşıp onu onaylıyorsanız, o çok büyük bir sahtekârdır; size direkt saldırmaz ama sizi tatlı bir şekilde yolunuzdan alıkoyar, gerçek kendinizi görme imkânından mahrum bırakır. "Sen busun" der, "sen arzu ve korkular arasında yaşayan bir deney faresisin." Bazı insanlar "Allah bizimle oyun mu oynuyor" der — hayır, oynamıyor; sen kendi kendine bir oyun kurdun, o oyunun içinde yaşıyorsun ve bunu Allah'a mal ediyorsun.
Güneş Tutulması ve Gerçek Varlıkta İkamet
Saf bilinç dediğimiz şey bir şeylerle takıldığında bozulma değil, örtülme yaşar. Ulaşmak istediğimiz şey bu saf bilinçtir; saf bilinç aslında bozulmaz, sahte bir bilinç tarafından örtülür. Geçen birkaç gün evvel güneş tutulması oldu, değil mi? Ay, dünyayla güneşin arasına girer; tam tutulma anında güneş görünmez hâle gelir. Ama o anda güneş karanlık mıdır? Değil, sadece bir şey tarafından örtülmüştür. İnsanın saf bilinçle olan ilişkisi de böyledir; saf bilinç her an var ve durur, dupduru, hiçbir lekesi yoktur, hiçbir bozulma, hiçbir dejenerasyon ihtimali yoktur; fakat onu perdeleyebilen bir durum vardır. Öz olana dair bir bozulma yok, sadece başka bir şeyin o özü perdelemesi var — tıpkı güneş tutulmasında ayın güneşe bir şey yapamaması, ama dünyadan bakıldığında onu örtebilmesi gibi.
Ben dünyadan bakıyorum, güneş tutulmasında güneş görülmüyor; ama şunu düşünürsem o tutulmadan kurtulabilirim: şu anda güneş bütün haşmetiyle tam, mükemmel ve eksiksizdir, ne bir kararma ne bir engellenme söz konusudur, kendi zatında tam ve mükemmel ısısıyla, ışığıyla hiçbir eksiklik içermiyordur. Ama dünyaya baktığımızda ay onun önüne geçerse bir perdelenme oluyor. O yüzden kendimize sormalıyız: mutsuzluk hissettiğimiz, acı hissettiğimiz, kederlendiğimiz noktada biz neredeyiz? Güneş tarafındaysak problem yok; dünya tarafındaysak problem var. Ayağını dünyaya basmaktan kurtul, güneşte olduğunu idrak et, bunu kendine hatırlat — o zaman ay perde olmaktan çıkar. Bütün kadim öğretilerdeki "her an kendini hatırla, her an gerçek kendini hatırla" öğüdü budur.
Peygamber hicret ettiğinde düşmanları peşinde bir mağaraya saklanır ve "hüzünlenme, Allah bizimledir" der. Yani "ben şu anda korkan bir benlik tarafında değilim, yakalanırsak diye korkan taraf değilim; ben gerçek kendimdeyim, benim gerçek kendim de Allah'la bağlantılı, o zaman ben Allah'layım" — dolayısıyla korkacağım, hüzünleneceğim, kaygılanacağım bir durum yok. "Şu an neredeyim, kendimde miyim, sahte benlikte miyim" diye yerimizi doğru tayin etmemiz gerekiyor. Bazen farkına varmadan onayladığımız için sahte benlik çok güçlü görünür; bunu fark etmek gerekiyor. Güneşi hissetmiyorsan bil ki dünyadasın ve güneşin önünde ay duruyor. Problem olan şey ay değil, dünyanın konumu ve senin orada olma durumundur. Sen doğru yerde olsan güneşten perdelenmezsin. O yüzden ne olursa olsun varlığında kal, evinde kal; maddi anlamda değil, gerçek anlamda kendi varlığında ikamet et. Mevlana'nın "pergelin bir ucu sabit, diğer ucu etrafı seyreder" dediği şey budur; sabit ucumuz olması gereken yerde değilse orada problem vardır.
Gerçek varlığında ikamet edersen dünyada deneyimleyeceğin hiçbir şey sana mutlak olarak üzüntü, keder ve korku vermez; asla şanssız değilsin, hiçbir korku ve arzu seni hapsedemez. Gerçek varlığını hatırlamaya çalış, egolara yenilme. "Ama şu an ben öyle değilim ki" — bunu kendine hatırlatman bile senin için kurtarıcı bir şeydir. Kâbe'nin putlarla dolu olmasının metaforik anlamı da budur: gerçek kendilik, yani Allah'ın evi olan gerçek kendiliğimize biz birçok sahte kendilik koyarız; o sahte kendilikler Allah'ın evini bozamaz ama onun gerçek anlamda idrak edilmesini engeller. Putlarla dolu olduğunda da Kâbe Kâbe'ydi; peygamber onu tavaf ediyordu.
Sahte Kendiliklerimiz, Yani "Put"larımız
Öz hiçbir şey tarafından lekelenmez, hastalanmaz, çürümez, hiçbir eksikliği yoktur. Kâbe putlarla dolu olduğunda da tavaf ediliyordu, o zaman da Allah'ın eviydi; ama Allah'ın evine putlar doldurulmuştu. Sahte kendiliklerimiz de böyledir. "Bunu istemiyorum" dersin, sonra onu mutlu etmeye çalışırsın — "tamam canım, üzülme, gayret edeceğim, seni korumaya çalışacağım." Bir put ürettiğinin farkında mısın? "İstemiyorum" putunu üretiyor ve sürekli onu mutlu etmeye çalışıyorsun. "Araplar putperestti, çok cahildiler" diye küçümsüyoruz — senin "istemiyorum" putuna bir baksana, sana nasıl işkence çektiriyor, onu nasıl mutlu etmeye çalışıyorsun. Çağrı filminde taştan putların önünde onları memnun etmeye çalışan insanları görürüz, "ne kadar putperest, ne kadar cahil" deriz — bu en karikatürize hâli; senin sofistike hâline bak: "istemiyorum" putun ömrünü ne kadar yıprattı, onu sürekli tatmin etmeye ne kadar uğraştın? "İstemediğin şey olmayacak, çok gayret edeceğim, kırılmak istemiyorum, seni insanlardan uzak tutacağım, hiç kırılmayacaksın" — sürekli o kırılmak istemeyen putu, ya da isteyen putu koruyorsun.
"İstiyorum ama istiyorum" — bir put daha; olması güzel olur ama "mutlaka istiyorum, olmadığında mutsuz olacağımı çok iyi biliyorum" — güzel bir put inşa ettik, yonttuk, önünde secde ediyoruz. "Tamam canım, istediğini yapmaya çalışacağım, seni mutlu edeceğim, merak etme" — secde ediyorsun ama farkında değilsin. Putperestlik ince bir mevzudur; farkında olmadığımız o putlara dikkat edelim, onları üreten biziz, sonra onların sahtekâr algılarının, hikâyelerinin mağduru da yine biziz. "Kendisini anlayan bir eş istemezdi" — ister ama "eşim beni anlamazsa asla mutlu olamam" dersen, işte bir put daha ürettin; bu sefer seni anlayan birini aramakla meşgul olursun. Onu kim üretti? Sen ürettin, şimdi onun kulu oldun.
Putperestler putlarından korkarlar; senin öyle putların yok mu? Korku üzerinden ürettiğin putlar — "asla bir evlat acısı yaşamamalıyım" gibi, ne güzel bir korku putu ürettin, seni ara ara korkutan, mükemmel bir korku putu; "aklıma getirmek bile istemiyorum" — önünde secde eder vaziyettesin. Elbette hoş olmayan bir şey istemem ama başıma gelmesinden de o kadar korkmama gerek yok; hayat önüme böyle bir durum çıkarırsa Yaradan'ın bana verdiği varlık ve değerlerle bunu karşılarım, bu kadar. Korkmana gerek yok, korku putlarına, arzu putlarına gerek yok; senin hayatını daraltıyorlar, o Kâbe'nin azametini, yüceliğini, aydınlığını idrak etmeni engelliyorlar. Korkma; tek yapacağın putları temizlemek, Kâbe yerinde duruyor, o yok olmadı. Kâbe'nin duvarları tarih boyunca birkaç defa yıkılmıştır ama Kâbe gene vardır; duvarları yıkılsa bile Kâbe ortadan kalkmaz, çünkü o duvarlar değildir. Öz varlığınız her zaman sizde, her zaman sizinle. Sadece onu engelleyenleri görün — bunun en büyük engelleri arzu ve korkulardır, dirençlerdir; hayatımızı daraltırlar, çekilmez hâle getirirler. Ama bunun nedeni dışarısı değil, kendi ürettiğimiz şeylerdir. Bir korku üretirsem o korku üzerinden hayattaki bir şeyden kaçınırım.
"Eşimin beni önemsememesinden korkuyorum, beni yok saymasından korkuyorum" — niye korkuyorsun? "İstemiyorum" — tamam, istemeyebilirsin, "arzu etmem böyle bir şeyi" diyebilirsin, ama korku putunu niye üretiyorsun? Çünkü varlığını yanlış bir yerde konumlandırıyorsun. Arzularımıza ve korkularımıza bu kadar sıkı tutunmamızın nedeni, kendimizi yanlış konumlandırmamızdır; kendini yanlış konumlandırdığın için bir şeye aşırı arzu ve korku duyarsın. Küçük yaşta bir çocuk, oyuncağı alınmadığında öyle ağlar ki kalbi duracak gibi olur; hâlbuki varlığı onda bitmiş, onun içinde yok olmuş gibi hisseder. İnsan öyle bir şey değil oysa. Bir bilgenin sözü vardır: "Dikkat et, dikkatle bas, batmaktan kork" — bir arzunun, bir duygunun, bir korkunun oyununa gelebilirsin, dikkat et. Sen güneşsin; küçücük bir ayın oyununa gelip gölgelenebilirsin, öyle algılanabilir. Nerede durduğuna dikkat et, şu an ben-bilincin nereye basıyor, dikkatle bas, batmaktan kork. Değişken olan herhangi bir duygunun, arzunun, korkunun içine gömülme, batma onun içinde; çünkü battığın an o senin varlığını yutmuş gibi görünür — gerçekte yutmuyor ama senin bilincin açısından öyle görünür.
Çok büyük hayaller kurduğun bir sevgilin var, bir bakıyorsun başkasıyla çıkıyor — "hadi bakalım, çık işin içinden" — "aldatılmaya mı yanarsın, inandığına mı yanarsın, kaderine mi yanarsın" diye bir sürü hikâye üretilir. Dikkat et, nereye basıyorsun, nereye batıyorsun. Olayı objektif bir şekilde algıla, analiz et; önce "ben kimim" diye sor, oradan başla. Hayata başkasından başlamayın; çok dikkat edin, hayata başkasından başlamayın. "Ben bunu hak etmedim" — oradan başlama, çok yanlış yaparsın. Önce "ben kimim" — oradan başla, kendi varlığına dön, sonra oradan analiz et. Bakacaksan hiçbir problem yok. Teşekkür ederim.