Arzu, Korku ve Ego - Yasak Ağacın Sırrı

Kısa Özet

Sohbette, yasak ağacın aslında kendisinin haram olmadığı, meselenin ona "nasıl yaklaşıldığı" olduğu anlatılıyor: Adem ve Havva o ağaca arzu ve korku üzerinden, yani ego bilinciyle yaklaşmışlardır. Egonun arzu ve korkudan ibaret olduğu, bu ikisi bırakıldığında insanın "cennet hali"ne, yani nötr ve dualitesiz bir bilince döneceği; bunun zaman ve mekânla değil sadece bilinçle ilgili olduğu vurgulanıyor. Teslimiyetin de bir ego tuzağına dönüşebileceği, gerçek teslimiyetin "teslim olanı da bırakmak" (terki terk) olduğu; Musa'nın asası örneğiyle benliğin gerçek mahiyetinin ancak ondan özdeşleşmeden kurtulunca görülebileceği; şeytanın da ancak ego zemin bulduğunda iş görebildiği anlatılarak, insanın arzu ve korkudan bağımsız, nötr bir bilinçle "selam yurduna" dönebileceği ile sohbet tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Yasak ağaç kendi başına haram değildir; asıl mesele ona arzu ve korku (ego bilinci) ile yaklaşılmasıdır.
  • Ego, arzu ve korkudan ibarettir; bu ikisi bırakıldığında egonun insan üzerindeki yükü ve baskısı azalır.
  • Gerçek teslimiyet, "teslim olan ego"yu da bırakmaktır (terki terk); çünkü Allah'a teslim olduğunu düşünen bir ego da yeni bir egodur.

Yasak Ağaç ve Yaklaşma Bilinci

Susuzluk ve acı çekmezsiniz, dilediğiniz kadar orada kalabilirsiniz; fakat daha sonra aldatıcı bir ses duyarlar. Bu, onlara bir teklifte bulunur: ebedi olmak istemez misiniz, bir mülke sahip olmak istemez misiniz, der. Ve o andan itibaren yaklaşmamaları gereken ağaca yaklaşırlar. Burada mesele yaklaşmak veya yaklaşmamak değil; oradaki yaklaşma bilincidir, temel problem oradadır. Çünkü o ağaç aslında yasak bir ağaç değildir; prensip olarak, ontolojik olarak, varoluşsal olarak yasak değildir. Oradaki ifade, bilinenin aksine, "nasıl yaklaşılacağını bilmiyorsan yaklaşma" anlamındadır, yoksa Allah'ın haram ettiği bir şey değildir. Sadece yaklaşma şeklinde bir tavsiye vardır ve buradaki mesele, nasıl yaklaşılacağını bilmiyorsan ona yaklaşma anlamındadır.

O yüzden bazıları "cennette yasak ağaç niye var, madem yasak diye haram diye oraya konmuş" gibi gereksiz bir teolojik tartışma yürütür. Oysa o, yaratılıştandır ve yaklaşılmaması tavsiye edilen tutum, ego bilinciyle yaklaşılmamasıdır. Oradaki aldatıcının tahrik ettiği, ortaya çıkarmaya çalıştığı, tetiklediği şey ego bilincidir; yani arzu ve korku üzerinden yaklaşmaktır. Çünkü orada şeytan, kişinin arzusuna ve korkusuna dair bir şeyle bulunuyor: "sen bir melek gibi olmayasın ve ebedi bir mülke sahip olmayasın diye sana bunu yasaklıyorlar" diyerek bir taraftan korkuyla, bir taraftan arzuyla tetikliyor.

Arzu ve korkuyla tetiklenerek yaşamak, düşmüş bilinçle yaşamaktır; arzu ve korku olmaksızın deneyimlemek ise doğal bilinçle yaşamaktır. İnsanoğlunun hayatının büyük bir kısmı ego bilinciyle yaşanır.

Ego Arzu ve Korkudan İbarettir

Korku ve arzularınızı bir kenara koyun; egonun elinde başka ne kalacak? Ego, korku ve arzulardan ibarettir; bir şeylerden korkar, bir şeyleri arzular. Onları elinden alın, geriye bir şey kalmaz. Bir şey olmak istemiyorsun, bir korku duymuyorsun; o zaman ego gerilemiş olur. "Her şey yerli yerinde" diyebildiğin zaman bir bakarsın ki egonun senin üzerindeki yükü, baskısı azalmıştır.

Mesela "anlaşılmak istiyorum" -istemeyiver. Buradaki istememek negatiflik anlamında değil, nötrlük anlamındadır: anlaşılmayı da bırak isteme, anlaşılmamayı da bırak, ona dair herhangi bir algınlığın olmasın, olduğu gibi bırak. O zaman bir bakarsın ki bir yükten kurtulmuşsun. "Kendimi ispat etmem lazım" -bırak onu, yükten kurtulmuşsun.

Cennette Adem'e ve Havva'ya "rahat edin, sıkıntınız olmayacak, açlık hissetmeyeceksiniz, güneş sizi yakmayacak" denmesi semboliktir. Egosuz bir şekilde hayata yaklaştığında rahat oluruz, cennette olmuş oluruz. İnsanlar cennette olmak istiyor değil mi? Girişi çok kolay: egonun arzu ve korkularını bırak, cennettesin. Egonun arzu ve korkularını tutarsan, yeryüzüne inersin -psikolojik benlik düzeyine inmek, cehenneme değil, yeryüzüne iniştir. Yani dualite düzlemine inersin: arzuların gerçekleşince biraz mutlu olursun, gerçekleşmeyince üzülürsün. Egonun arzu ve korkularını bırakırsak cennete dönmüş oluruz.

Dünyada bunu bırakmak mümkün mü? Bunun zamanı, mekânı yoktur; dünyada da olsan bırakabilirsin. Ama ego der ki "arzu ve korku olmadan yaşayamazsın, çünkü benim varoluş düzlemim bu; arzu ve korku olmadan bir eşya gibi olurum, bir arzum, bir korkum olması lazım." Sen bunları bırak dediğinde ego "iflas ederim" der.

Adem ve Havva o ağaca ego arzusu ve korkusu olmadan yaklaşabilirlerdi ve o zaman bir problem olmazdı. Mesela bir kedi anne olmak arzusuyla mı yavrularını doğurur? Hayır, doğal olarak işler. Bir su kütlesi "illa akacağım" diye mi ırmak olur? Hayır, bir meyil ortaya çıktığında akar; sonra buharlaşır, bulut olur, yağmur olur, tekrar ırmak olur ya da olmaz; bir derdi yoktur, çünkü bir arzu ve korkuyla güdülenmemektedir. Ama psikolojik benlik dediğimiz şey hep bir arzu ve korkuyla güdülenmek ihtiyacı hisseder. Peki sen o musun?

Teslimiyetin Ötesi: Terki Terk

Bir soru: "Ben bir arzu ve korku duymadığımda o zaman ne olacak, hiçbir şey yapmak istemeyeceğim" diye düşünülür. O hal, hiçbir şey yapmamak değildir. Farkındalık, bir ölçüde teslimiyettir ama teslimiyeti de aşan bir şeydir; çünkü gerçek anlamdaki varlığımızda teslim olan ile teslim olunan ikiliği de yoktur. "Razı olmak Allah'a, teslim olmak Allah'a" deriz -kim var ki kime teslim oluyor, kim var ki kimden razı oluyor?

Bir bilgenin sözü şudur: teslimiyet, egonun Allah'a teslimiyeti değildir; egonun bütünüyle Allah'a teslim edilmesidir. Burada teslimiyetin de bir incelik farkı vardır: arzu da kalmıyor, korku da kalmıyor, bütünüyle bir bilince teslim olunuyor gibi görünür ama buradaki incelik şudur: teslim olan bir ego artık orada yoktur. Sadece varlık kalır. Teslim olan bir ego da bir başka egodur. "Ben Allah'ın her takdirine razıyım, ne olursa olsun kaderine karşı çıkmam" diyen insanlarda bazen dinî muhtevalı bir ego türer. Bunun aşılması da teslimiyetin aşılmasıdır. Bazı sufilerde "şunu terk, bunu terk, onu terk, sonra terki de terk" denir. "Ben dünyayı terk ettim, dünya benim gözümde hiçbir şeydir" diye bakan biri orada da bir ego işletiyordur; sen neyi terk ettin ki, neyin egosunu sürdürüyorsun?

Gerçekte insan, ego üzerinden türeyebilecek mekanizmaların farkına varmalı, onu da aşmalıdır. Sufi gelenekte "terki terk" denilen nokta budur: "ben Allah'a teslim oldum" diyeni de bırak. Hiçbir şey deme; ego hep bir şey diyecektir, "ben neyim" diye. Hiçbir tanımlama olmasın, hiçbir şey olmasın; o zaman kelimelerin, kavramların, ikiliğin, dualitenin, tanımlamaların olmadığı saf varlığa dönersin. İşte o saf varlık, gerçekte sen olansın. Ego ise sürekli kendi varlığını devam ettirme arzusu içindedir ve bu arzu içinde olduğu müddetçe dinî argümanın bile o ego tarafından kullanıldığını görürsün, çünkü onu bırakmıyorsun. O ego, teslim olan ego, Allah'ın takdirine razı olan ego -onu da bırak, çünkü o da arada bir perdedir.

Dualite Ötesi Varlık: Cennetli Halimiz

Kişi, arzu ve korkunun ötesindeki varlığını fark etmek zorundadır. Bu, kişinin Allah'a dönmesidir; âlemden Allah'a dönmektir, bir nevi cennetli halimize dönmektir. O cennetli halimizde dualite yoktur; dualitenin aşıldığı bir düzeydir bize anlatılan. Kur'an'da ve bütün kutsal kitaplarda anlatılan cennet hali, insanın cennette yaratılmışlığıyla ilgili anlatılan bütün olgular, aslında bize şunu ifade eder: sen dualite ötesi, ikilik ötesi bir varlığa sahipsin. Orada ne dünya var ne ahiret, ne olumlu ne olumsuz, ne günah var ne sevap; o düzeyde mutlak olan, sonsuz olan, varlık olan var. İşte sen orada gerçek anlamda huzur bulabilirsin.

Peki dualiteye nasıl yaklaşacaksın? Dualiteye arzu ve korkuyla yaklaşırsan hayat senin için zorlayıcı olur. "Eşim olsun, beni anlasın" -bırak o arzuyu; olursa anlar, anlamazsa da problem değil. Arzusuz ve korkusuz yaklaştın. "Ya beni anlamazsa" dersen, bir korku üretmiş olursun ve o korku üzerinden yaklaşırsın. İşte Adem, uyarılan ağaca arzu ve korkuyla yaklaşmıştı. Peki sen hayata nasıl yaklaşıyorsun? Ömrün boyunca o ağaçtan yiyorsun; her dakikan o ağacın dibindedir. Sürekli yanlış bir şekilde, arzu ve korku üzerinden yaklaşıyoruz. O yüzden hayat bize problematik geliyor; şikayetlerimiz, alınganlıklarımız, hesaplarımız, beklentilerimiz, sitemlerimiz bundandır. Çünkü bütün bunların altında yatan bir arzu ve korku var. O arzu ve korkuyu aşarsan, ne sitemin kalır, ne alınganlığın, ne şikayetin; sadece olgular kalır. "Şu anda böyle bir durumu tecrübe ediyorum" dersin, bu kadar.

Ama arzu ve korkunun penceresinden bakarsan hayat zordur. Tevrat'ta geçer: "erkek zorluklar içinde çalışacak, kadın sancılar içinde doğuracak." Ne demek bu? Sen ego ile bu hayata yaklaşırsan zorluk, sıkıntı, acı, sancı, olumsuzluk yaşarsın. "Buna dayanılmaz" dersin; sana bunu dedirten şey psikolojik benliktir, onun atmosferi arzu ve korkudan oluşur. O arzu ve korku birçok çelişkiyi, çatışmayı, gerilimi meydana getirir. "Eşim beni terk etmesin" diye korkuyorsun -korkma; terk ederse edersin, canı sağ olsun diyebilsen yük gitmiş olur. Ama korkuyorsan o korkuyla yaşarsın, seni gergin tutar. Bu korkmamak anlamında bir şey değil; bahsettiğimiz nötrlüktür. İnsan egosu nötrlüğü anlamakta zorlanıyor. Mesela bir kedi anlamamak ister mi, istemez mi? Nötrdür; hamile kalır, yavrular doğurur, "istiyor muydun, istemiyor muydun" desen "nötrüm" der. Hayat bizi böyle bir yerden bakmaya öğütlüyor ama biz, psikolojik olarak arzu ve korkuların ikileminden enerji aldığımızı zannediyoruz.

Mevlana'nın ifadesiyle dünya gaflet üzere ayakta duruyor. Bugün sanal âlem ne üzerine ayakta duruyor? Kendini beğendirmek, ilgi çekmek, dikkat çekmek, onay aramak, egonun kendini gösterme ihtiyacı. Bütün arzuları ve korkuları alsanız Facebook çöker.

Gaflet Üzere Ayakta Duran Dünya

Dünya gaflet üzere ayakta duruyor -bu anlamdaki dünya. Bir de doğal bir varoluş anlamındaki dünya var, o hikmet üzere, ilahi denge üzere ayakta duruyor. Ama insanların gereksiz yere arzu ve korkularının tuzağına düşmesi en başta kendilerine büyük bir yük oluşturuyor. "Sevilmek istiyorum" diyorsun, "değer görmek istiyorum" diyorsun. Biri sana "sevilmene gerek yok, sevilmeden de varsın" dese, "nasıl olur" dersin. Burada işleyen şey sen misin, yoksa sana kendini dayatan bir benlik mi?

Mesela "beni terk eder mi, etmez mi" sorusu on yıla yayılan bir süreç olabilir. Korkunun aslında hiçbir faydası olmadığını, terk edilmeye ya da edilmemeye bir yararı olmadığını fark ettiğinde insan o şeyi aşar. Bu sefer benlik kendine başka bir oyuncak bulmaya çalışır. Sürekli bir oyuncak ihtiyacı olan kimdir? O korku biter, başka bir korku başlar. Kocayı bırakırsın, bu sefer çocuğa odaklanırsın. Ego hep bir şeye sarılacaktır; sen onu, "senin geçerlilik süren bitti, artık seni dosyadan siliyorum" demediğin müddetçe o hep bir şeye bulaşacaktır. Elinden bir oyuncak alırsın, başka bir oyuncağa tutunur.

"İnsanlara faydalı olmam lazım" -bırak "lazım"ı; faydalı olacaksan olursun, ama "lazım" değil. Ego bu sefer kendine daha yüksek bir şey bulduğunu düşünür ve onun üzerinden hareket eder. Kılıflar çoktur, çünkü ağacın dalları fazladır; bir dalı bırakırsan başka bir dal sana verilir. Mükemmeliyetçilik de bunlardan biridir: sürekli bir şeyi daha iyi, daha mükemmel, olması gerektiği gibi yapmak. Orada mükemmellik arzusu, aynı zamanda eleştirilmeme arzusu, aynı zamanda yargılanma korkusu vardır. Bunların hepsi egodur -insanlara faydalı olmak arzusu dahi.

Bir şeyin kendisi iyi olabilir ama ona arzu duyuyorsan o arzu kötüdür; arzu etmeden yap. İyilik yapmak güzeldir ama iyilik yapma arzusu duyduğunda, sonra ego der ki "sen yaptın, başkası yapmadı, sen iyi bir insansın." Karşıdaki bunu görmüyorsa "olsun, Allah görür" der, egoyu Allah ile sarmaya başlarsın. "Allah benim iyi olduğumu biliyor" -o bilinmek isteyen kim? Onu düşün. Gerçek mi o? Bebekken var mıydı? Olsaydı hatırlardın; demek ki yokmuş. Bebekliğimizi çok hatırlamayız çünkü orada bir ego hatırası yoktur, doğal bir akış, doğal bir varlık vardır. Ama sen sürekli bir ego üretiyorsun. İkilemi bıraktığın zaman rahatlayabilirsin; başka bir yolu yok.

Musa'nın Asası: Benliğin Sembolü

"Olmam lazım, yapmam lazım, böyle olmalı" dediğinde bir dur; bu kimin düşüncesi, kim böyle düşünüyor? "Ben" diyeceksin; o sen misin, otur bir düşün. Bütün hayatın sırrı budur. Sen sensen, işin zor; ömrün boyunca Tevrat'taki ifadeyle acı çekeceksin, sancı çekeceksin, zorlanacaksın. Sen değilsen, hayattaki en büyük sırrı yakalıyorsun demektir.

Musa'nın asası bunu temsil eder -en temel yorumlardan biri budur. Musa'nın asası psikolojik benliği temsil eder. Allah ona "bu nedir" diye sorar. "Benim asamdır, ağaçları silkelerim, hayvanlarımı yönetirim, otlatırım, ihtiyaçlarımı görürüm" der. Allah "bırak" der; bırakır, yılana döner ve Musa ürker. Sonra Allah "şimdi tut" der, tekrar asaya döner. Bu, psikolojik benliktir: eğer onu yönetemiyorsan, manasını ve hikmetini kavrayamıyorsan o bir yılandır; sen farkında değilsindir, elinde asa tuttuğunu zannedersin ama yılan tutuyorsundur. Özdeşleşmeden kurtulduğunda onun tam mahiyetini görürsün; elinde tuttuğun müddetçe sana asa gibi görünüyordu ama özdeşleşmeden kurtulup onu bıraktığında gerçek mahiyetini görürsün.

Bir düşünün: bana acı veren nedir? Olaylar mı, insanlar mı? Hayır, bunların hiçbiri değil. Öyle bir cevap verirseniz hayatta hiçbir şey anlamamış olursunuz. Sana acı veren, senin benliğinin arzu ve korkularıydı. Eğer bir şeyden korkacaksan, bunlardan kork. Yoksa insanlardan korkmaya gerek yok; beni aldatacak bir insandan o kadar korkmam, dikkat ederim, bu ayrı bir konu. Ama "kimse beni aldatamaz, hiçbir şey kaybetmemeliyim" gibi bir ego zararlıdır. "İnsanlar beni sevmeli, eşimin ilgisini hiçbir zaman kaybetmemeliyim" -bunu diyen kim? Bunları arzu ve korku olmadan da tecrübe edebilirim. O zaman hayat gerçekten hayattır; arzunun ve korkunun ikileminden değil, nötr bir noktadan yaşanan hayat gerçek bir hayattır.

Tanımlama İhtiyacı ve Öz Doğal Tanım

Bir insan bana çok hürmet ediyor, seviyor, sayıyor; bir başkası yok sayıyor, küçümsüyor. Aralarında bir fark yok mu? Var, ama onu egomla tartmıyorum, egomla tanımlamıyorum. Bir örnek: bir yemek yersiniz, diliniz, damak tadınız onu "acı, tatlı, hoşuma gitti, gitmedi, lezzetli, lezzetsiz" diye tanımlar. Mideye indiğinde bu tanımlar var mıdır? Yoktur; mide der ki "bu karbonhidrattır, bu yağdır, bu proteindir" -bu da bir tanımlamadır ama değerlendirir, olduğu gibi anlar.

Psikolojik benlik damak tadına benzer: sürekli bir tanımlama ihtiyacı hisseder, "bu hoş, bu hoş değil, bundan hoşlandım, bundan hoşlanmadım." "Böyle insanlardan rahatsız olurum" deme; o insanı tanımla, niye rahatsız oluyorsun? Ego sürekli kendine göre bir tanımlama ihtiyacı hisseder; havayı bile tanımlar, havadan hoşlanmaz. Hoşlanmasan hava mı değişecek? Bu tercih, korku ve arzu odaklı bir tercihtir; mesele bunu aşabilmektir. Acı, korku ve arzunun penceresinden bakarsak hayat bize çok acımasız, çok zor gelir. Ego yorumlama yapar, sürekli yorumlama yapar ve yorar. Öz ise doğal tanımlama yapar; kendi tabiatı vardır, o tabiat bağlamında yaşar, herhangi bir yargılayıcılıkla değil.

Cennetten Düşüş Her An Yaşanan Bir Bilinç Halidir

Çatışmaya, gerilime sebep olan şey, bütün kutsal kitaplarda anlatılan "cennetten düşüş"tür; temelde bize anlatılan budur. Adem cennette miydi, niye o meyveyi yedi, yemese ne olurdu -bunlar boş hikayeler değildir, her an bunu yaşıyoruz. Her an cennette olabiliriz, her an cennetten düşüyor olabiliriz, her an düşmüşlük halinde yaşayabiliriz. Bunun zaman mekân bağlamı yoktur, bu bilinç meselesidir. Adem'in cenneti neredeydi? Hiçbir yerde, yeri yoktu, bilinçteydi.

Dünyada rahat edebilir misin? Dünyayı yeryüzü anlamında kullanıyorsan ayrı bir konu; düşmüşlük içinde rahat edemezsin, düşmüş bir bilinçle rahat edemezsin. Ama yeryüzünde rahat edebiliriz, her yerde, yerden bağımsız olarak rahat edebiliriz, çünkü bunun bir yeri zamanı yoktur. İnsan ihtiyarlayınca biraz durulur mu? Hayır, bununla bir ilgisi yoktur; adam ihtiyarlıyor, arzu ve korkular hâlâ o kadar güçlü ki rahat edemiyor: "çocuklar beni terk eder mi, aramazsa ne olur" gibi kırk türlü şey çıkar. Zamanla mekânla hiçbir ilgisi yok, bilinçle ilgilidir. Hangi varlık öznesi olarak bu hayatı tanımlıyorsun?

Mutsuz olduğunuzda hemen şuna bakın: hangi arzu ve korkuların var, hangi arzular ve korkular tarafından tetikleniyorsun? Şeytan Adem babamızı aldatmışsa, İsmail'i, Ahmet'i, Ayşe'yi, Fatma'yı da aldatmıştır; hepimiz o baba ve analardan ibaretiz, hepimiz her an aldatılabiliriz. Bir kısım arzu ve korkuların kışkırtılması tarafından. "Seni hiç kimse sevmiyor" -sevilmek mi lazım, kim bunu söylüyor? "İyi bir hayat yaşaman lazım" -hangi hayat iyidir, niye iyi bir hayat yaşamak lazım? Mutluluk sürekli bir şeylere bağlıysa "şu olursa mutlu olacağım" noktasına bağlanır kalırsın.

O yaratılış ağacına herhangi bir arzu ve korkudan bağımsız yaklaşamıyoruz; halbuki söylenen şey, arzu ve korkudan bağımsız bir şekilde yaklaşmaktır. Fotoğrafı daha iyi göreceğiz diye yanlış filtreler uyguluyoruz; aslında direkt baksak fotoğraf net. Arzu ve korkularımız filtre oluyor; siyah beyaz, renkli, canlı, HD oluyor. Aslında gerçek fotoğraf nettir, ama o gerçek fotoğrafı hangi özne, hangi göz doğal olarak görebilir? Bütün mesele odur.

Kur'an'da evliyalıkla ilgili "onlar için korku ve hüzün yoktur" denir. Bu, bahsettiğimiz konuya işaret eder: o korku ve hüzün üzerinden bakmıyor artık, onu aşmış. "Evliyalık var mıdır yok mudur, bütün müminler Allah'ın velisidir midir" gibi teorik tartışmaların hiçbir değeri yok. Sen korku ve hüznü aştın mı? O zaman evliyasın.

Allah'ın Dostu Olmak Doğal Haldir

O ikilemi aşan bir düzeyde olduğun zaman gerçekten Allah'ın dostusun; bu ekstra bir şey değildir. Allah'ın dostu olmak ekstra bir ego gerektirmez, bu bir kazanım değil, doğal bir haldir; senin doğal halin budur. Evliya olmaktan dolayı insanın kendine bir şey atfetmesinin anlamı yoktur; evliya, evliya olduğuna dair bir egoya sahip değildir. O, yaratılışın doğal haline dönmüştür, korku ve hüznü aşmıştır. Ego bu sefer "çok zor" der, orada da bir manipülasyon yapar. Zoru da kolayı da bırak; bu işin bir tekniği yoktur. Zikir mi, oruç mu -hiçbir şey yapma, arzu ve korkularını bırak, bu kadar. Bir zaman yok, bir teknik yok; bırak. Bıraktığını düşünen benliği de bırak, hepsini bırak; bir bakarsın rahatlayacaksın. Bu, insanın varlığının doğal bir çağrısıdır. İnsan doğal olarak arzu ve korkularını bıraktığında rahatlar ve bunu memnuniyetle karşılar, çünkü fıtri bir şeydir.

Biz neden bazen çocukluğa özeniriz? Çünkü çocukluk, arzu ve korkuların en az olduğu dönemdir. Çocukluğunda yediğin yemekten, yürüdüğün yoldan, oynadığın oyundan lezzet alırdın; çünkü arzu ve korku olmaksızın o halleri yaşıyordun. Şimdi yemek yerken bile bir sürü arzu ve korku vardır: "mutlu bir şey yaşıyorum ama ne zaman bitecek, biliyorum bu da bitecek." Korku, o tadı almanı engeller.

İki şey tarafından sıkıştırılıyorsun; o iki şeyi bıraktığın zaman erirsin, ferahlarsın. Zor mu kolay mı? Gene ego bir ikilem üretir; zoru da bırak, kolayı da bırak, ne zor ne kolay, doğal, doğal bir şey. Hangi olumsuz duygu ya da düşünce durumundaysanız kendinize bu soruyu sorun: "ağacın hangi dalına, hangi arzu ve korkuyla, yanlış bir şekilde yaklaştım?" Onu bulup bırakın; o zaman huzursuzluğun ortadan kalktığını göreceksiniz.

"Çocuğun oldu, mürüvvetini göreyim" -bırak, ne gör ne görme diyebiliyor musun? Hiçbir arzu ve korkunun kıskacına düşme. Örümcek ağı gibidir: bir sinek dokundukça yapışkanlığa daha çok bulaşır. Arzu ve korku da böyledir, aynı zamanda zayıf bir tuzaktır; bir dur, bak dur -o ağın dışında kalacaksın. Hem çok basit hem çok kompleks görünen ama aslında çok basit bir şey.

Arzu ve Korku Olmadan Eylem

Burada bahsedilen şey bir atalet, bir hareketsizlik, bir eylemsizlik, bir gayretsizlik değildir. Hayat doğal olarak mükemmele doğru gider ama mükemmeli arzu eden bir ego olmadan ilerler; bunu ayırmak lazım. Fıtrat, insan doğası güzeli, iyiyi, doğruyu sever, bu doğal bir akıştır; ama egonun arzusu ve korkusu olmadan bunu yapmak gerekir.

Bir aslan ya da kedi yavrusunu büyütür; "büyüyecek, beni koruyacak" diye bir arzusu yoktur, doğal olarak büyütür, imkân ve şartlar içinde korur, herhangi bir arzunun ve korkunun şeyi olmaksızın yapar. "Arzu ve korku olmadan eyleme geçilemez" diye bir şey yok; bu da egonun bir başka tuzağıdır. Ego orada ilk grev yapacak taraf gibidir: "o zaman ben de çalışmayacağım, bir şey yapmayacağım" der. "Sen benimle bir şey yapmayacaksın" demek gerekir egoya; "bana tabi olursan, Musa'nın asası gibi, Ashab-ı Kehf'in köpeği gibi seni kullanırım ama seninle bir iş tutmayacağım, senin arzu ve korkularınla bir iş yapmayacağım." Allah Musa'ya "asanı bırak" demiş; başkası dese muhtemelen bırakmaz. Bir bırakırsın, sonra onu Allah'ın emriyle, bir hizmetkâr olarak alırsın; bir efendi olarak değil.

"Niye konuşuyorsun" diye sorulsa, "anlamanızı istiyorum" değil; ne istiyorum ne istemiyorum, konuşuyorum. Faydalı olmak için konuşmuyorum, vakit ayırmıyorum size; doğal olarak gelişen, doğal olarak işleyen bir şey bu. Anlamadığınızı düşünürsem üzüleceğim ya da kızacağım -hiçbir şey yok; ben sohbet ediyorum, aklımda hiçbir şey olmuyor. Anladılar mı anlamadılar mı, kim ne kadar anladı -hiçbiri yok, o doğal bir şeydir.

Şeytanın Zemini: Ego

Ego bu anlamda insanın psikolojik mekanizması hizmetkâr haline gelir, efendi olma konumundan çıkar. Çünkü ego çok kötü bir efendidir; dünyadaki en kötü efendi egodur. Allah şeytanı yok etmiyor, "o sizin düşmanınızdır" diyor ama onu yok etmiyor. Eğer bir düşman olacaksa o, efendilik yapmaya çalışan, efendilik taslayan egodur. Şeytan onun vasıtasıyla iş görür; şeytan, ego olmasa iş göremez. "Senin ihlasa erdirdiğin kulların üzerinde benim bir etkim yoktur" demesi buna işaret eder; tutunacak bir dal yoksa şeytan nereye tutunsun? Zemin yok. Ego şeytana zemin açmış oluyor.

Allah insana "şeytanın adımlarını izleme, aceleci olma, gururlu olma, hırslı olma, öfkeli olma" der; bunlar negativiteye alan açar. Allah şeytanı niye yarattı diye düşünmeyelim; şeytanın bir mahsuru yok, sen niye ona oyun alanı açıyorsun? Oyun alanı açmazsan şeytan kuzu kuzu yanında durur, yapacak bir şeyi olmaz. Temel problem şeytan değildir Kur'an'a göre; eğer öyle olsaydı şeytanı nasıl yok edeceğimize dair bilgiler verilirdi. Öyle bir şey yok; "ona karşı dikkat et, seni tetiklemesin" deniyor.

Mevlana'nın dediği gibi, balığı oltaya takan, yeme duyulan arzudur. Eskiden Unkapanı'nda plakçılar çarşısı vardı, gariban Anadolu gençleri gelir, tanınmak, meşhur olmak arzusuyla kaset doldururlardı; simsarlar da bu arzu üzerinden onları aldatırdı. O arzu olmasa seni nasıl aldatacak? Kompliman yapılır, "çok güzelsiniz, yakışıklısınız" denir, kişi hoşlanır, övünür; o ego olmasa şeytan o ego üzerinden oyun oynayabilir mi? Oynayamaz. Oyunu bozmanın çaresi, o oyundaki özneyi kişinin kendisinin fark etmesidir; o zaman şeytanın oynayacağı bir alan kalmaz. Kim seni manipüle edebilir?

Arzu etmemek demek negatif anlamda arzusuzluk değildir; arzunun ve arzusuzluğun ötesinde durmaktır. Bahsettiğimiz şey negatif bir duygu durumu, bir reddediş değildir; deneyimlemek, dışarıdan gözlemlemek, buna karşı nötr durmaktır. Bir ağacı düşünün: meyve vereceğim arzusu yoktur, vermeyeceğim arzusu da yoktur, hiçbir tanımlama yoktur; kendi doğasını yaşar. Mevsim, şartlar, toprak, iklim uygunsa meyve verir, değilse vermez; çiçek açar, don vurur, yaprağını döker, dert yoktur, doğaldır. Buna nötrlük hali diyoruz; insana yakışan da doğal bir halde yaşamaktır. O zaman hayat gerçekten hayat olur, yoksa çekilmez, ağır, zor gelir.

Bütün bu tanımlamaların öznesi psikolojik benliktir, egodur; sana yük olan budur. "Bir şeyi devam ettirmek istiyorum" -bırak, ne devam ettirmek iste ne isteme, doğal ol. Doğanın gerektirdiğini yap; o zaman ikilemin tuzağından çıkmış olursun, Allah'ın "dön" çağrısı tahakkuk etmiş olur. Kişi Rabbine döner, salihlerin arasına katılır, dengenin, selam yurdunun içine dönmüş olur.

Selam Yurdu

Selam yurdu deriz, neresidir acaba? "Allah sizi Darüsselam'a, selam yurduna çağırıyor." Bir yer mi bu? Hayır, bir yer değildir; bu senin kalbindir. Orası selam yurdudur, orada hiçbir negatiflik yoktur. Bütün dünya bomba olsa, patlasa, senin o kalbindeki selamet en ufak bir şekilde etkilenmez; insanda öyle bir imkân vardır. Allah insanı selam yurduna çağırıyor, ego ise insanı dualitenin yurduna çağırıyor: "istediğin oldu mu, olmadı mı?" Bırak ikisini de kenara koy; diyebilirsen selam yurduna dönersin. Ama ego hep "istediğin oldu mu, ne kadar oldu, seviliyor musun, değer görüyor musun, takdir edildin mi, önemseniyor musun, eksik misin, tam mısın" diye seni sürekli bunlarla meşgul eder ve seni selam yurdundan çıkarır.

Allah sizi karanlıklardan nura çağırıyor; şeytan insanı nurdan karanlığa çağırır. Şimdi burada biz ne diyoruz -kim bizi çağırıyor karanlığa, kimi çağırıyor? Bir ego seni alır: "sen şunu yapamadın, bak millet seninle aynı yaşta neler yaptı" diye seni bir şeye çağırır. Bir bak, kim çağırıyor, kimi çağırıyor? Eğer buna uyanmazsan, hele bu asırda seni karanlığa çağıranlar çok. Seni kim seviyor ki, hayatta hangi bir şeyi yaptığında "ben de şunu yaptım" diyebilesin; sürekli seni bir şeyler çağırır. Sen eğer uyanık olmazsan o çağrıya kulak verirsin. Onun için dışarıdan korkmayalım; dışarıdaki herhangi bir şeyden korkmaya gerek yok. İçeride düşman varsa orada problem var demektir; dışarıdaki düşman önemli değil. Eğer sen şeytanın adımlarına uymazsan, sende ona uyacak bir özne yoksa, bırak şeytan da kendi çapında oyalansın; onun da kendine göre âlemde bir vazifesi vardır.

İçerideki Zayıf Nokta ve Şeytanın Vazifesi

Seni çağıran, tetikleyen bir durum söz konusuysa, orada neyi görmelisin? Onun tarafından tetiklenen bir şey var, onu fark etmekle sorumlusun; şeytanın aslında bu alanda pozitif bir vazifesi de vardır, anlayana. Evdeki yaramaz, cahil, bilgisiz, kandırılabilen bir çocuk gibi düşünün: o çocuk ya senin ehlinden değildir, onu dışarı atarsın, ya da senin ehlinden bir terbiye ihtiyacı vardır, onu terbiye edersin. Hz. Nuh'un oğlu konusunda Allah "o senin ehlinden değildir" der o çocuk için; senin içinde olması, senden olduğu anlamına gelmez.

Kişi, hangi noktasının zayıf olduğuna, nereden sürekli dayak yediğine, nereden sürekli aldatıldığına, nereden sürekli tuzağa düşürüldüğüne dikkat etmelidir. Şeytan da bu işi görür: sana boşluklarını gösterir, nerede çatlak, nerede boşluk olduğunu gösteren bir varlıktır. O yüzden bize izin verilir; şeytan büsbütün şer olsaydı buna müsaade edilmezdi, o da izafi bir hayrı olan bir varlıktır, mutlak şer değildir. Sana nerede problem, nerede zaaf olduğunu gösterir. Herkesin şeytanı ayrı ayrıdır; ârifin şeytanı da vardır ama ârifin şeytanıyla senin benim şeytanımız çok farklıdır. Onu ariflere bırakalım, biz kendimize bakalım.

Mutsuzluğumuzun, huzursuzluğumuzun nedenini dışarıda aramamak gerekir. Bize dışarıyı arzu ve korku nesnesi haline getiren egoyu görmek lazım. Dışarıya arzu ve korku gözlükleriyle baktıran bir ego var; "kim bana dost, kim bana yardım eder, kim beni korur, kim beni sever, kim bana değer verir" -bırak, akışına bırak. O gözle âleme, hayata bakma; o gözle bakmana sebep olan egoyu gör ve onu devreden çıkar, onu onaylama. O zaman bakacaksın ki bir problem yok; üstelik problem olmadığı gibi, senin gerçekte aradığın ne varsa zaten içindedir. Sadece o perdeyi kaldırmakla çok büyük bir adım atmış olursun.

Sonuç: Öz Varlığımız Sınırsızdır

"On sekiz bin âlemde sen varsın" denir; öz varlığımız sınırsızdır, her şeyi kendi içinde taşır. Ama bu bireysel bir şey değildir, sınırlı bir varlık olan "ben" değildir. "Sen on sekiz bin âlemi taşıyorsun, bütün âlemler senin içindedir" denen sen, şu anki sınırlı sen değildir. O, sınırın fark edildiği ve o olmadığımızın anlaşıldığı durumda ortaya çıkar. Bütün âlem insan-ı kâmildedir ama insan-ı kâmil bir şahsiyet, sınırlı bir varlık değildir.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Evliyalık için "onlara korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de" mealindeki ayet (Yunus Suresi: 62) - "Allah sizi karanlıklardan nura, şeytan ise nurdan karanlığa çağırır" mealindeki ayet - Allah'ın "Darüsselam'a" (selam yurduna) çağırdığı mealindeki ayet (Yunus Suresi: 25) - İblis'in "senin ihlasa erdirdiğin kulların üzerinde benim bir etkim yoktur" dediği mealindeki ayet - Şeytanın adımlarını izlememeyle ilgili ayet --- ---