Arzu ve Korkudan Özgürleşmek (3)
Dinin Çağrısı ve Bilinç Basamakları
O zaman dikkat etmemiz gerekiyor. Yani burada dinin anlattığı şey çok yüksek bir hakikattir. Çok yüksek bir bilinç düzeyidir ve bizi ona çağırır.
Ne midir? Kur'an'ın bir ayetinde, Fatır suresi 32. ayette, "Biz kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Kimisi nefsine zulmeder, kimisi orta yolu seçer, kimisi de hayırlarda öne geçer" buyrulur. Yani bakın burada da insanın o sürecinde bir basamaklanma olduğu söyleniyor. Yoksa burada bizim kastettiğimiz şey, mesela işte hac veya başka bir ibadette "bak sen böyleysen yapmış sayılırsın, değilsen hiçbir şey yapmamış sayılırsın" değil. Bunun nihai hedefi budur. Anlatabildim mi?
Nihai olarak din seni buna çağırıyor: Her türlü kurgunun ortadan kalktığı, her türlü arzu ve korkunun olabildiğince tam olarak gidebildiği bir durumdan hayatı okumamızı istiyor Allah. O zaman hayat normal bir hayat.
Cennetten Düşüş: Arzu ve Korkunun Kökeni
Bakın, hep hatırlatırım, tekrar hatırlatıyorum. Şeytanın cennette bulunduğu, cennette olduğu ifade edilen -o da bir konu, bazen konuşmuşuzdur- Cennetteki Adem ve Havva'yı kandırması neyledir? Arzu ve korku iledir. "Mükemmel olamayacaksın, ebedi bir mülke sahip olamayacaksın" -bu korku. "Ebedi bir mülke sahip olmak istemiyor musun?" -bu arzu. Arzu ve korkularını tetikledi. O yüzden cennetten düştüler.
Şimdi düşünün, siz içinizde hissettiğiniz o en güçlü arzu ve korkuları bırakın. Bir anlığına bırakın. Şöyle bir bırakın. Sonra bakın kendinize, ne kadar rahatsınız.
Tüm arzu ve korkular mutlak olumsuz mudur? Biraz önce dediniz ki yanlış arzu ve korkular vardır; egonun, psikolojik boyutun veya bedenin arzuları ve korkuları dengeli ve ölçülü olmak şartıyla meşrudur. Fakat referans değildir. Yani ne demek?
Arzu ve Korku Ne Zaman Meşrudur?
Diyelim ki normal psikolojimin arzu ettiği bir şey var. Olmadı. Olmadıysa olmadı, bitti. Mesela diyelim ki Hazreti Yusuf haksız bir şekilde hapse atıldı. Nefis ister tabii ki haksızlık düzeltilsin, değil mi? Bu doğal bir arzudur. Ama olmadı. Olmadıysa olmadı, bitti. Bunu diyebiliyorsan o zaman o arzu meşrudur. Onu diyemiyorsan, "ama olmaz ki böyle, bu kadar da haksızlık olmaz ki" diye başlarsan, o tehlikeli ve yanlış bir arzu boyutudur.
Olması veya olmaması, bu hayatın akışında olabilecek bir şeydir. Ben uygun bir gayret ederim. Ama arzu ettiğim bir şey olmadı, korktuğum bir şey oldu diyelim, ve bu durumda da bunu kendime dert etmem. O zaman o arzu yerinde bir arzudur. Yani o makul bir şeydir. Çünkü o seni yöneten bir şey değil. Yani arzun ve korkun tarafından yönetilmiyorsun. Anlatabildim mi?
Bişik düzeyindeki bütün arzu ve korkular sonuçta egolardan kaynaklandığı için aslında tamamı doğru değildir, ya da "düştüğü" demek doğrudur diyelim. Şöyle: onları kişi ruhsal farkındalığa ulaşınca, onlar onun yönettiği ve çok rahatlıkla yönettiği şeyler haline gelir. Artık o kişi o arzu ve korkular tarafından yönetilmez. Onlar, tıpkı bedenin susuzluk ihtiyacı, yeme içme ihtiyacı gibidir. Psikolojik olarak, diyelim ki sevilme arzusu var. Bunlar psikolojik ve bedensel boyutumuzun kendi doğal ihtiyacı veya korkularıdır. Ama sen onlar tarafından yönetilemezsin. Yönetiliyorsan o zaman bir problem oluyor.
Bir Dinleyici Sorusu: Bu Bir Kurgu mu?
Hocam, acaba bütün bu anlattıklarınız bir kurgudan mı ibaret? Bir kurgudan mı ibaret? Ziyadesiyle öbür dünya değil miyiz, ahiret dünya alemi için veya bu bedenden sonraki yaşamamız için yapılması gerekenler gibi mi oluyor? Şöyle bir duygu hissi var da ondan dolayı diyorum. Mesela buradaki gerçekliği ne kadar kendimize yüklersek, öbür dünyada cennet veya cehennem olarak bu illüzyon dediğimiz görüntüleri, bu beden formunun dışarı çıkıp yine o formda aynı sevdiklerimizle sonsuza kadar yaşama halini yaşamamak için, bu dünyada o görüntüleri hissedip bırakmamız gerekiyor.
Aslında bir olay yaşadım. "Bu korkuları ve arzuları bırakayım" dedim ben. Sizden aldığım şeylerle ilgili. Gün içinde ticaretle uğraşıyoruz. Ticaretteki bütün tabanın yıkıldığı bir durum söz konusu oldu. Bir boşluk, bir şey; o korkuyu şimdi hissettim. O korkuyu ben mi bırakmışım? Gece rüyamda çek ödenmemiş diye gördüm. O korkuyla uyandım. Öyle böyle değil, gerçekten uyandım rüyada. "Rüyaymış" dedim, yatıştım, devam ettim. Gün içinde aynı korku, aynı his geldi. Çünkü olanları normalde şey yapmıyorum, yani beklediğim veya beklenmeyen bir şey oldu, aynı korku geldi. "Ulan bu aynı korku, rüyadaki korkuyla aynı" dedim.
Şimdi ben -pardon, önce rüyada oldu, rüya bittikten sonra yine gün içinde oldu- bu hissi daha da hissettim ve dedim ki "bu gerçek olamaz, uyanmam gerekiyor." Gün içinde de aynı korku hissi oldu. Dedim ki bu da mı büyüdü, çünkü bir haber karşılığında oldu, gerçek bir olay. Yani aslında bu hislerden kurtulup -uyku ölümün kardeşidir derler ya- uyanıklıktaki birazcık olayı anlamaya çalıştığımız zaman orada görmeye mi başlıyoruz, yoksa sonsuza kadar bu korkularımızı devam ettirmek için mi bunları yaşıyoruz?
Egonun Uyku Metaforu ve Gaflet
Şimdi o korkuları ve arzuları bırakmak gerekiyor. Bunu niye yapıyoruz? Aslında egonun bizi düşürdüğü uykudan kurtulmaya çalışıyoruz. Diyorum ki, şimdi birçok korkuların ve arzuların atmosferinde biz bu günlük hayatı yaşıyoruz. Aslında bu egolarımız tarafından uyutulmuşuz. Yani o Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalı aslında bunu anlatıyor. İşte bir cadı var, prensese bir elma veriyor; elmayı ısırdığı anda o arzu ve korku elmasıdır. Onu ısırdığı anda bayılıyor. Yedi tane küçük cüce var, onu hayatta tutuyorlar ama uyandıramıyorlar. Bizim de bu beş duyumuz ve basit melekelerimiz bizi hayatta tutuyor ama bizi uyandıramıyor. Bizi uyandıran şey prensin öpücüğüdür. Yani ruhun dokunmasıdır, deyim yerindeyse, bize. İşte biz o uykudan uyanmaya çalışıyoruz. Yani korku ve arzu tarafından şey yapılan, dokunulmuş olan rüyanın dışına çıkmaya çalışıyoruz. O yüzden birçok kadim gelenekte bunlar gaflet uykusu, uykudan uyanmak, kendini bilmek, kendini bulmak, kendine uyanmak gibi şeylerle tanımlanır.
Burada egonun şöyle bir yaklaşımı var. Diyor ki: eğer bu arzu ve korkular olmazsa sen hayatı yaşayamazsın. Halbuki arzusuz ve korkusuz olarak da bu hayatı yaşayabilir insan. Çünkü egonun kurgusu şöyle: diyor ki "arzu ve korkun olmazsa böyle mal gibi olursun." Tamam mı? Böyle bir şey kuruyor bize. Halbuki böyle bir şey yok, o da bir ego kurgusu. Çünkü ego diyor ki "ben arzu ve korkuyla yaşıyorum." Egonun elinden arzu ve korkuyu alın, ne kalacak elinde? Hiçbir şey. O zaman diyor ki: ben ya arzu ederek motive olurum, ya korku duyarak motive olurum.
Tamam da bu, şey gibi; çocuğa "sana çikolata alacağım, hadi gel benimle pazara gidelim" ya da "benimle pazara gelmezsen sana yemek vermeyeceğim" demek gibi. Onun mekanizması bu. Ama ben o arzu ve korku mekanizması olmadan yeti sahibi bir varlık olarak hareket edemez miyim? O egonun bazı varsayımları var: "bana bir şey almazsam ben de bakkala gitmem" falan. Ne var aslında orada?
Real Hayatta Korku ve Cesaret
Peki bu hikayede arzusuzluk ya da korkusuzluk dediğimiz -diyelim ki o çek gerçekten ödenmedi ve ertesinde bir sürü mağduriyete sebep oldu- şimdi real hayatın içinde böyle bir durum var; biz bunu korkusuzluk diye mi addetmeliyiz, yoksa yeterince korku duymamak diye mi?
İnsan gerçekten aydınlanırsa, arzu ve korku duymadan -diyelim ki tüccardır- o çekin ödenmesi konusunda imkan ve şartlar içinde elinden gelen her şeyi yapar. İmkan ve şartlar içinde mümkün olan her ihtimali değerlendirir. Bu başka bir şey olur. Orada yine bir arzu ve korku yoktur, ama bir faaliyet vardır. Bu nedir? Saf eylemdir. Yani arzu ve korku olmadan eylemde bulunmak. O noktaya gelinceye kadar insan, arzu ve korkularını olabildiğince ölçülü ve dengeli halde tutmaya çalışır.
Oradaki yapmış olduğum uygulamayı hemen söyleyeyim arkadaşlar. O korku gelince, "ev gitti, araba gitti, yuva ayrı gitti" -bütün korkular düştü üstüme, bütün o bina üstümdeydi. Dedim ki: korku yok, arzu yok. Gelişmeler oldu, vadilerle ilgili karşı taraflar daha esnek hale gelmeye başladı. Boş bir hızla etti baktım, başka gelirler geldi o beklenen dışında. Yani vadiler oluşturmaya başladı. Bir baktım, korku yaklaşmış olsaydı daha farklı olurdu.
O yüzden yani arzu ve korkusuz olmak şu demek değil: "her işinde rast gidecek." Öyle bir şey yok. Eğer ego böyle bir kurgu üretiyorsa, bu da yanlış. Arzusuz ve korkusuz olmak, hayatı olduğu gibi, gerçekten ne ise öyle yaşamaktır. Bunu bize kazandırır ve burada bahsettiğimiz şey ahirete dair bir hesapla ilgili değildir. Anlatabildim mi?
Sonuç: Bozulan Doğaya Talip Olmak
Yani ben kendi şahsım adına söylüyorum: ahiret olmasa, cennet cehennem olmasa, ebedi hayat olmasa, ben yine bu dünyada arzusuz ve korkusuz yaşamak için kendi üzerimde çalışırdım. Çünkü bu doğal bir şeydir. İnsanın doğası aslında budur. Ve biz o noktayı yakalamaya çalışıyoruz.
Bozulan doğaya biz mi talip olduk? Bozulan doğaya biz talip mi olduk? Bozulabilme ihtimali olan doğayı deneyimlemeye biz talip olduk; böyle diyebiliriz.
Teşekkür ederim.