Asli Tabiattan Düşüş ve Nefsin Oluşumu

Kısa Özet

Bu derste insanın ezeli olarak Tanrı'da bulunduğu birlik halinden, ikiliği ve göreceliliği deneyimlemek üzere maddi aleme "düşüşü" ve bu düşüşle birlikte asli tabiatıyla (özüyle, ruhuyla) irtibatını kaybederek nefsi/bireysel benliği oluşturması anlatılıyor. Bu irtibat kaybına yol açan üç temel faktör olarak bedenle özdeşleşme, çevrenin (özellikle anne-babanın) yetersizliği ve güvensizliği, ve aydınlanmamış/ahenksiz bir aile ortamı ele alınıyor. Katılımcıların sorularıyla acı, hakaret, ölüm gibi deneyimler karşısında özün etkilenmezliği ile nefsin tepkiselliği arasındaki fark; su, kılıç, uyku, ampül gibi metaforlarla; ders, gerçek huzur ve tatminin ancak nefis düzeyinde değil, özle -yani Allah ile- yeniden kurulan bağda mümkün olduğu vurgusuyla tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsan ezeli halde Tanrı'dayken ikiliği, farklılığı ve göreceliliği deneyimlemek üzere maddi tezahür alemine (dünyaya) indirilmiştir; geleneksel öğretilerde bu "cennetten düşüş" olarak adlandırılır.
  • Öz (ruh) doğası/tabiatı gereği acıdan da hazdan da etkilenmez; etkilenen, deneyimin içine gömülen nefis/bireysel benliktir.
  • Asli tabiatla irtibatın kaybına yol açan üç temel faktör anlatılıyor: (1) kim ve ne olduğumuza dair algımızın bedenle özdeşleşmesi, (2) bebeklik döneminde çevrenin -özellikle annelik yapan kişinin- ihtiyaçlara duyarsızlığından doğan güvensizlik, (3) kendi asli tabiatıyla ahenkli olmayan/aydınlanmamış bir aile ortamında büyümüş olmak.
  • Gerçek tatmin ve huzur nefs/psişik düzeyde bulunmaz; ancak özle, yani Allah ile kurulan bağda ve O'na duyulan ihtiyaç ile duada mümkündür.

Giriş: Asli Tabiat, Düşüş ve İkilik

Kişilik arasındaki farkla ilgili. Ve bunun nasıl şekillendiği, nasıl oluştuğu üzerine. Çünkü bütün bilgeliklerde ifade edilen şey, insanın ezeli haldeyken Tanrı'da olduğudur. İnsan Tanrı'daydı ve Tanrı onu tezahür ettirdi, görünür hale getirdi. Daha sonra onu, dünya dediğimiz -aslında tabii ki burada dünya ile kastedilen sadece yeryüzü değil, maddi tezahür alemine- indirdi.

Bunun temeli nedir geleneksel bilgelikte? Farklılığı, ikiliği ve göreceliliği deneyimlemek. Çünkü biz asli halimizdeyken ne artı ne eksi, ne yukarı ne aşağı vardı. O asli halimizde her türlü kutuplanmadan ve kutuplaşmadan azade bir halde yaşıyorduk. O düzeyde insan ikiliğin niteliklerinden ve bilgisinden mahrumdu; yani öyle bir şeyi duymuyordu. Fakat bu aleme indirildiğinde ikiliği deneyimledi. Deneyimlediğimiz bu alemde zorunlu olarak bazı negatifliklerle, olumsuzluklarla, eksikliklerle, kusurlarla karşılaşıyoruz. Yani burada ikilik, görecelilik bilgisinin deneyimi vardır.

Bu göreceliliği deneyimlediğimiz bu alan aslında bir düşüş alanıdır. İşte bütün geleneklerde ifade edilen "insan cennetten düşmüştür" ifadesi buna işarettir. Yani tekliğin, birliğin aleminden, ikiliğin, göreceliliğin alemine iniyoruz. O yüzden mesela diyelim ki sağlık var, hastalık var; acı var, keyif var; hareket var, sükunet var. Her şeyin zıddı ile bu dünyada bulunuyor. İşte Kur'an'ın da ifade ettiği "biz her şeyi çiftler halinde yarattık" denilmesi buna işaret eder. Bu bir deneyimdir.

Fakat kişi bu deneyim alanına indiğinde özünü de unutur. Çünkü zuhur alemindeki ikilik, aynı şekilde kişinin kendisinde de bir ikiliği oluşturuyor. Neyin ikiliği ama insanda? Öz ile kişiliğin, ruh ile nefsin ikiliğini tecrübe ediyor. Yani Tanrı'ya bağlı olan, Allah'ın bize üflediği ruh ile beşeri tabiatımızı, toprak olan tabiatımızı deneyimliyoruz. Burada da bir ikilik var: hem ruhsal boyutumuz var bizde, hem de nefs boyutumuz -veyahut da öz boyutumuz ve kişilik boyutumuz- söz konusu.

Yani kendimizde de bir ikilik söz konusu, alemde de o ikilik söz konusu. Bu bir deneyim alanıdır. Bizim asli tabiatımız, kendimizi geçmişin ve geleceğin etkisinden azade olarak tecrübe ettiğimizde ortaya çıkan haldir. Çünkü özün ne geçmişi ne geleceği vardır; o vardır. Ona geleneksel öğretilerde "ebedi bir şimdilik" denir. Yani zamanın ötesinde, zaman üstü bir varlık halindedir. Kendimizi geçmişin, geleceğin ve her türlü geçicilikten azade olarak tecrübe ettiğimizde olduğumuz şey, bizim asli tabiatımızdır.

Peki bunu deneyimleyebilir miyiz? Deneyimleyebiliriz. Deneyimledik mi? Çoğunlukla hayır. Zaten deneyimlesek bu, bütün geleneklerin ifade ettiği kurtuluşa denk gelir. Yani işte "inananlar kurtulmuştur" denilen şey, neyden kurtulmuş? İkiliğin, geçiciliğin düzleminden kurtulmuştur o. Aslında neyle kurtuluyoruz? Gene kendimizde var olan bir şeyle kurtuluyoruz. Geçmişten, gelecekten ve her türlü geçicilikten azade olan bir varlığımız var. İşte onu deneyimlediğimiz zaman, o bizim asli tabiatımızdır. Ruhsal boyutumuzdur, özümüzdür. Bu aynı zamanda bizim fıtri ve kayıtlanmamış bilinç halimizdir. Bu aynı zamanda bizim bebeklikteki halimizdir. Yani aslında ilk doğuş anındaki bilinç halimiz de buna tekabül eder.

Daha sonra bu kaybediliyor. Asli tabiatımızla irtibatı yitirme süreci evrenseldir. Yani her insan, asli tabiatıyla irtibatını dünyaya geldiği andan çok kısa bir süre sonra yitirmeye başlar. Bu gitgide artan bir şekilde şekillenir; o asli tabiatımızla bağımızı adım adım yitiririz. Bir benlik geliştiren herkes bunu yaşar ve bu süreçten geçer. Ancak peygamberler ve bazı veliler bundan hariç olarak yaşamışlardır.

Hakiki tabiatımızla irtibatın fiilen kaybı, aslında bizim bireysel benlik anlamındaki nefsimizin de oluşmasını netice verir. Yani öz ile ne kadar irtibatımızı yitirirsek, nefsimiz o boşaltılmış alanı bir nevi o kadar doldurur hale gelir. Genellikle bu irtibat kaybından, geleneksel bilgeliklerde bir cehalet ve karanlıkla neticelenen "uykuya dalma" olarak bahsedilir. İşte "insanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar" denir. Dolayısıyla şunu da ifade edebiliriz: aslında insanın dünyaya gelmesi, bir nevi bir uyku haline geçmesi gibi bir şeydir. Bu uyku halini yaşar. Dolayısıyla nefsin şuur tarzı, bilinç tavrı -bireysel benlik anlamındaki nefsin bilinç hali- bu yüzden bir uyku haline benzetilmiştir. Bütün geleneklerde böyle. Peki bebekken uyanıktık, ama işte onu yitiriyor insan; o hali unutuyoruz.

*Hocam, peki asli tabiatımızdan uzaklaşmamızın sebebi nedir? Yani tam net sebebi bu ikilikleri deneyimlemek mi, tecrübe etmek mi? Hani hüzün, mutluluk, korku, güven gibi bu tür ikilikleri tecrübe etmek mi, günden güne bunun uzaklaşmamızın temel sebebi? Bunları tecrübe etmemiz git gide bizi özden uzaklaştırır; temel sebep bu mudur, yoksa bunun iki boyutlu bir sebebi mi vardır? Mesela bir zaman olgusunun içerisine gelmiş olmak ya da aynı boyut içerisinde olmuş olmak, ya da başka bir temel sebep mi ifade edebiliriz?*

Asıl ikiliksizdir, birlik halindedir. Fakat bu noktada o ikiliği -mesela zamanı, geleceği, geçmişi, artıyı, eksiyi, olumluyu, olumsuzu- tecrübe etmek ister. Bu aslında özün tabii bir ihtiyacıdır, veyahut da özün tabii bir isteğidir. Fakat bu aynı zamanda geleneksel olarak da günah olarak tanımlanmıştır. İşte Adem'in ağaçtan yemesi. Fakat bu niye günahtır? Çünkü aslında onu deneyimlediğin andan itibaren bir şuur kaybına uğrarsın; asli öz şuurunun kaybını göze almış oluyorsun. O yüzden Allah "o ağaca yaklaşma" demiştir.

*O zaman özümüzü dinlememeli miyiz hocam?*

Hayır, özümüzü dinlemeliyiz. Çünkü onu tecrübe etmek için bu dünyaya indik. Özümüzü dinlemeliyiz, fakat özümüzü unutmadan dinlemeliyiz. Bu tabii çok bıçak sırtı gibi bir şeydir. Çünkü öz o ikiliği deneyimlemek ve onun bilgisini edinmek ister. O yüzden Tevrat'ta buna "bilgi ağacı" da denmiştir. Neyin bilgisi? Aslında ikiliğin bilgisi. Fakat bu deneyimleme çok dikkat isteyen bir deneyimlemedir. Çünkü bunu deneyimlediğin anda nispi olarak özünle irtibatını da biraz kaybediyorsun. Dolayısıyla burada insan, kendindeki o ikili tabiatın da farkına varmalı. Çünkü aslında kendisi de ikiliye bürünüyor.

O zaman bu tecrübeleri okuyuş tarzında, insanın bunu tecrübe ederken algılayışı da iki farklı tecrübe şeklinde gelişiyor: bir, farklı bir benlik yapısıyla, özüyle tecrübe ediyor -belki o noktada bir zarar teşkil etmiyor- bir de nefsiyle tecrübe ediyor.

*O zaman birey nefsiyle tecrübesine yoğunlaştığı ve özü unuttuğu müddetçe mi bu bir zarar sebebi?*

Çok doğru. Nefsiyle tecrübe ettiğinde ve oraya sıkıştığında, eğer tecrübe ettiği şey negatif olan bir şeyse bu onu çok rahatsız ediyor. Tecrübe ettiği şey pozitif ise de bunu nefsiyle özdeşleştirdiği için orada da problem yaşayabiliyor; bu da hazza dalıyor ve yine özü kaybediyor. Dolayısıyla geleneksel öğretilerde şöyle bir ifade kullanılmıştır: bir ağaçta iki kuş, birbirlerine sarılmış veyahut da yan yana duran olarak tarif edilir. Kuşlardan bir tanesi ağaçta durur ama hiçbir şey yiyip içmez; o sadece müşahede eder, gözler. Öbür kuş ise ağacın meyvelerinden yer, yuva yapar ve çoğalır. Böyle ifade edilmiş. Yani aslında öz tabiatımız, ruh yönümüz, hiç etkilenmeksizin tecrübe ediyor ve edebilir. Ama nefsimiz o deneyimleri iyi-kötü, kahır-lütuf şeklinde deneyimleyecektir, yaşayacaktır.

*Peki hocam, bu sadece müşahede eden tarafın bu noktada etkilenmemesinin sebebi hakikatte durduğu nokta mıdır? Yani bunların kıymetsiz olduğunun idrakine varması mı? Ama tamamen kıymetsiz şeyler de diyemiyoruz, çünkü sonuçta bu aleme onu tecrübe etmek için gelmiş. O zaman hani hakikatte kendinin nasıl bir kaynaktan geldiğini düşünerek mi?*

Şimdi öz bunlardan aslında etkilenmez. Neden ama? -Ben onu merak ettim, neden etkilenmez?- Çünkü yapısı gereği etkilenmez. Tabiatı etkilenen bir tabiat değildir. Bunu çok basit bir benzetmeyle anlatalım, tam denk gelmez ama: mesela elimizde keskin bir kılıç olsa, diyelim ki en sert cismi bile kesen bir kılıç. Biz onu nereye vursak, o temas ettiği cismi bölecektir değil mi, kesecektir. Ama havaya vurduğumuz zaman hava bölünmeyecektir, değil mi? Bölünür gibi gözükecek ama bölünmeyecektir. -Bölünmeyen, yani- Evet, yani bölünmeyen bir tabiatı vardır. Ama diğer katı cisimler bölüneceklerdir. Dolayısıyla öz, negatiflikten ve pozitiflikten etkilenmeyen bir tabiata sahiptir. Yani tabiatı gereği etkilenmiyor.

*Ona bir değer atfetmiyor o zaman, öyle mi?*

Onun bilgisini ediniyor, etkilenmiyor. Bu, bir değer atfedip atfetmemek de değil; etkilenmiyor yani. Denize bir damla mürekkep attığımızda deniz çatlamaz, gibi. Yani tabiatı dolayısıyla etkilenmiyor. O öyle bir nitelikte ki, etkilenmiyor o ikilikten.

*O zaman neden bunları tecrübe etmek istiyor ki hocam? Siz başta öğrenemediniz mi -bilgisini ediniyor- dediniz?*

Bilgisini ediniyor, onun bilgisini ediniyor, etkilenmiyor. O yüzden Kur'an'da "size bir musibet isabet ettiğinde 'innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn' deyin" diye buyrulur -veya öyle derler, diye ifade edilir. İşte bu aslında bu demektir: ikilik düzleminde ve nefsinizin şuur düzleminde size bir musibet gelebilir, sıkıntı çekersiniz, hastalanırsınız, bir şeyi kaybedersiniz değil mi, malınızdan, canınızdan vesaireden birçok şeyden eksiltir Allah. Musibete maruz kalır o ikilik alemindeki değerler ve nitelikler. Ama ne diyor ayet? Diyor ki, öyle olduğunda "biz Allah'a aidiz ve ona dönüyoruz" derler. Yani ruha bir musibet gelmiyor; ruhun musibete maruz kalma gibi bir niteliği yok. Dolayısıyla ayet demiş oluyor ki, siz kendinizi nefsin algısına ve ikiliğin düzlemine bağlı olarak tanımlamayınız; bilinciniz o düzeye inmesin, veyahut da inse de hemen fark edin.

Yani diyelim ki hasta oldum; neyim hasta oldu ama? Bedenim hasta oldu. Yaşlandım; neyim yaşlandı? Bedenim yaşlandı. Ben yaşlandım mı? Hayır, çünkü benim özümün yaşla alakası yok, diyebilmek. Tabii ki bedenimiz doğar, büyür, ölür; bebeklik, çocukluk, gençlik, orta yaş, yaşlılık, ihtiyarlık vesaire -bir şey yaşıyor. Peki o ben miyim? İşte o ben değilim. Dolayısıyla o farklılığı, süreci, gelişimsel düzlemi tecrübe ederiz, fakat kendimizi o tecrübenin içinde hapsolmuş olarak görmeyiz. O tecrübe ettiğimiz bir şeydir. Evet, bir tarafım yaşlanıyor, büyüyor, ihtiyarlıyor vesaire, ama asli özüm ne doğar ne ölür, yaşlanmaz; o genç de değildir, yaşlı da değildir, zamanın üstündedir.

İşte o yüzden bütün geleneklerde insana denmiştir ki: "Sen cennetten düştün. Düştüğün yerin farkına var, ama geldiğin yerin de farkında ol." Sadece düştüğün yerin farkında olup o düşüşe takılı kalırsan, o zaman hayat zordur; iyi geçse de zordur. Çünkü uykuda iki çeşit şey görülür: ya kabus görürsün ya güzel rüya görürsün. Ama ikisini de uykuda görürsün. Dolayısıyla bu dünyada...

Uyku Metaforu ve Mizaç Farklılıkları

Nefsani düzeyde rahat yaşayan da uykudadır, sıkıntılı yaşayan da uykudadır. Sadece aradaki fark, biri kabus görüyor, biri tatlı hayaller görüyor. Ama ikisi de uyanacak.

*Ben anlayamıyorum. Neden insanlar nasıl güzel rüya görebiliyorlar peki, yani ne farkı var benden?*

Farkı şu: gerek mizaçlarının motivasyonları, gerekse yaşadıkları tecrübelerden pozitif yönde besleniyorlar. Yani düşün ki bir ailenin iki çocuğu olabilir; hatta belki senden çok daha zor koşulları vardır. Mizaç yapısı olarak baktığınızda içi sıkıntı dolu olabilir, ama onu ister mi? Yani kader mi o zaman?

Burada çok daha derin bazı sebepler olabiliyor, hani ona şimdi girmeyelim. Ama şu: diyelim ki kişinin mizacının motivasyonları noktasında eğer olumlu şeyler yaşamışsa -diyelim ki bir sekiz düşünelim, bu bütün istediklerini, bütün hedeflerini gerçekleştirmiş, lider olmuş, bir milleti kurtarmış, bir faaliyet yapmış ve zirveye çıkmış- mesela çok mutludur. Ve işte diyelim ki bir iki veya bir üç düşünelim, insanlar tarafından, toplum tarafından sevilen, takdir edilen, önemsenen, değer verilen biri.

*Tamam olur mu gerçekten?*

Evet, ama yüzde yüz değildir. Yani mutlak mutluluk yoktur -anlatabilir miyim- yani mutlak anlamda bir mutluluk yoktur, izafi bir mutluluğu vardır. Yoksa mutlak anlamda mutlu değildir. Ama nefs düzeyinde kendini mutlu addeder; ama hakiki ve mutlak bir mutluluk değildir bu.

Asli tabiatımızın şuurunu yitirme, benlik yapısının, yani katılaşmanın da oluşumunu başlatır. Farklı gelenekler bu görünüşte kaçınılmaz ve zahiren üzücü sürecin nedenini değişik yollarla açıklar. Fakat biz şunu bilmeliyiz: bu bize verilmiş olan bir durumdur. Başta bunun manasını kısmen anlatmaya çalıştık. Biz ya bu yabancılaşmışlığımızın ve ayrılmamızın üstüne gideriz, ya da ona karşı kayıtsız kalarak uyumaya devam ederiz. Yani ya asli tabiatımızla irtibatın fiilen kaybı dolayısıyla yabancılaşmışlığımızın ve ayrılmamızın farkına varırız, ona doğru bir yolculuk yaparız; ya da buna karşı kayıtsız kalıp "dünyadayım, böyle yaşıyorum, şunları istiyorum, bunları istemiyorum, şunları yapacağım, bunları yapmayacağım, işte şunu bekliyorum, bunu beklemiyorum" deyip uyumaya devam edebiliriz. Bu insanoğlunun önündeki iki temel noktadır.

Hani fark ediyorum, bazılarına anlattığım zaman diyor ki "evet, bu çok önemli, zor bir seçim." Yani hani ben aslında şunu demek istiyorum: "Ben böyle yaşamak istemiyorum" diyor -tamam, hani çok farkındadır, tamam, istemiyorum diyor- nasıl diyebiliyorlar? Çünkü şöyle: uyanmak biraz sıkıntılıdır ve zor bir süreçtir. Yani bunu normal uykunuzla da ilişkilendirebilirsiniz. Diyelim tatlı bir uyku durumundaysanız, uykudan uyandırılmak size o kadar hoş gelmeyecektir. Zaten kişi bazen ilahi bir inayetle uyandırılır; bu zorluklar, sıkıntılar, musibetler vesaire ile kişi uyandırılır.

Özle irtibatın kaybına götüren bir dizi faktör vardır ve bunlardan birincisi, kim ve ne olduğumuzla ilgili olarak bedenlerimizle özdeşleşmemizdir. Bu temel bir noktadır belki diyebiliriz. Bedenlerimizle... Bilişselliğin başlangıcı, yani bireysel benlik algısı anlamındaki bilişselliğin başlangıcı...

(Bu noktada kısa bir kesinti yaşanır: "Hoşgeldiniz. Selam söyle herkese." "Aleyküm selam." Katılımcılardan biri derse sonradan katılır ve "Asli düşüşten bahsediyorduk, ben geldim" diyerek derse devam edilir.)

Bedenle Özdeşleşme ve Bilişselliğin Başlangıcı

Bireysel benlik anlamında bir bilişsellik oluşur bizde -"ben bilinci" deniyor ya, modern psikoloji de ben bilinci, bireysellik, kimlik vesaireden bahseder. Bunun başlangıcı, hoşnutluk veren ve hoşnutsuzluk veren duyumlar arasında ayrım yapmayla ortaya çıkar; bu intibaların izlerini takip eden hafıza, bunları gelişmekte olan merkezi sinir sistemine tedricen kaydeder. Yani çocukluktan itibaren, belli bir noktadan itibaren, hoşnutluk veren ve hoşnutsuzluk veren şeyler olarak tanımlarız. Bu daha çok bedenimizle ilgilidir; mesela çocuğun aç olduğunda hoşnutsuzluk duyması, doyduğunda hoşnut olması; altını kirlettiğinde hoşnutsuzluk duyması, temizlendiğinde hoşnutluk duyması gibi.

(Burada kısa bir teknik/araya girme yaşanır: bir cihazın veya mikrofonun açılıp kapanmasıyla ilgili birkaç kısa cümle geçer, dersin akışıyla ilgisizdir.)

Bu intibaların tekrarlanmasıyla hafıza şekillenmeye başlar. İlk ayrım haz ve acı arasında yapılır ve hazzı arama, acıdan kaçma şeklinde oluşur. Fakat bu temelde tamamen bedenseldir. Daha ileri bir tefrik tedricen şekillenmeye başlar; içerinin karşısında bir dışarı algısı biçimlenmeye başlar. Bedenimizin içinden gelen duyumların toplamı, süregelen kendi duygumuzun temelini biçimlendirerek bir kimlik algısı olarak kaydedilir. Yani çocuk bir noktadan itibaren "ben ve o", "iç ve dış", "kendi ve öteki" ayrımını yapmaya başlar.

*Bu neyi anlatıyorsun şu an?*

Bu, insanın o asli tabiatını yitirmesi ve o yitirme sürecinde de eş zamanlı olarak benlik bilincinin oluşması; yani nefsin aslında bir anlamda oluşması. -Şeye benzettim ben şimdi, kimin, hani böyle yabancılaşma vesaire sözü, bir psikolog yorumu, adını hatırlayamadım ama biraz düşünsem böyle, işte bunu biraz fark etmişler değil mi- Öyle tabii ki.

Annelik yapan kişi tarafından dokunulmanın tekrarlanan tecrübeleri aracılığıyla, bedenin çevresindeki duyumların toplamı, bedenin sınırları algısına dönüşür. Hani bize dokunulduğunda ve o tecrübeleri yaşadıkça, aslında bedenimizin sınırlarını fark ederiz ve ayrı bedenler olarak kendimizi algılama süreci oluşur. Her bir insanoğlunun bedeni diğerlerinin bedeninden ayrıdır ve böylece çevreye derimizle temas etmenin tekrarlanması, ayrı ve münferit bir varlık olduğumuza dair bir ön algının oluşmasına neden olur. Bu ayrılık algısı, kendimizi nihai sınırları olan bir şey olarak tanımlayan tanımlama karakteristiğini ve temel inancını şekillendirir.

O halde kendinin farkında olan bilincin -yani bireysellik anlamında, sınırlılık anlamında kendinin farkında olan bilincin- başlangıcı, fiziki intiba ile başlar. Bizim kim ve ne olduğumuza dair algımız bedenle hale gelir; kim ve ne olduğumuzun tanımı bedenle özdeşleşir ve bundan dolayı da onun ayrı ve somut oluşuyla, bizi asırlar boyunca mistiklerin aktardıkları derin ruhsal tecrübelerin birliğiyle bir olan -her şeyin bir bütünlük olarak tecrübe edildiği- erken bebeklik bilincimizden koparır.

Bütün gelenekler şöyle der: biz hepimiz biriz. Çünkü özün farkındalığı, o birliğin algısını oluşturur; onlar onu görür ve derler ki aslında hepimiz biriz. Biz ne diyoruz? Hepimiz ayrıyız. Bedenlerimize bakıyoruz ve diyoruz ki hepimiz ayrıyız; ben, sen, o olarak tanımlıyoruz. Bu bizim geleneğimizdeki ifadesiyle: "müminler bir vücudun parçaları gibidirler." Onun için geleneksel öğretide denir ki, bir peygamber veya bir veli, kendisini bütün insanlardan sorumlu ve onlarla bir olarak algılar; kendini onlardan ayrı olarak algılamaz. Bu bütün geleneklerde ifade edilen şeydir.

Dolayısıyla bizim "öteki" diye tabir etmemiz, aslında kendi vücudumuzu, bedenimizi bir metafor olarak kullanırsak -baktığımız zaman el, ayak, baş, burun, göz, kulak vardır ama aslında bunlar tek bir bedendir. Ama ayrı ayrı olarak gördüğümüzde bunlar apayrı isimler alır ve sanki ayrı şeyler gibi algılanırlar. Kendimizi tek bir şeyin biricik tezahürleri, ya da tek bir kainat bedenindeki farklı hücreler olarak tecrübe etmek yerine, bedenlerimizle ve böylece de ayrılığımızla özdeşleştirdiğimizde, kendimizi ayrı, birbirinden koparılmış ve yabancılaşmış özneler olarak tecrübe etmeye başlarız. Bu tabii özellikle fiziksel merkezle çok daha ilişkili bir şeydir. O yüzden fiziksel merkez daha nesne odaklıdır, daha fizikseldir. Yani mesela bir şeye sahip olmak, ona fiziksel olarak sahip olmakla daha ilişkili bir şeydir. Fiziksel olarak bir şeyi kuşatmak, fiziksel olarak bir şeyi sahiplenmek, fiziksel olarak bir şeyi kendi varlığına katmak algısı çok güçlüdür. Aslında bu, bedenle özdeşleşmenin getirdiği bir tuzaktır.

İkinci Faktör: Çevrenin Yetersizliği ve Güvensizlik

Asli tabiatımızla irtibatı kaybetmede etkili olan ikinci faktör -önemli bu- bebeğin çevresindeki yetersizlik ve noksanlıklarla başa çıkmak zorunda olmasıdır. Bu noksanlıklar ve yetersizlikler, çevrenin -özellikle annelik yapan kişinin- bebeğin ihtiyaçlarına duyarsızlığını, ahengsizliğini ve çatışmalarını içerir. Burada bir yetersizlik ve noksanlık algısı oluşur. Bu ise bebeğin çevreye karşı bir güvensizlik oluşturmasını netice verir. Yani ihtiyacı var ve dışarıdan yetersizlik var. Bu temelde bir güven kaybı oluşturur; bir güvensizlik, bir kaygı meydana getirir. Çünkü bebekler ihtiyaçlarını sözlü olarak aktaramazlar; bu açıdan bir ahengsizlik büyük oranda kaçınılmazdır. Anne, bebeğin aç mı olduğunu, yoksa sancısı mı olduğunu veya altının kirli mi olduğunu tahmin edemez. Bazen fiziki olan bir sıkıntı bebekte, bundan kurtulma, hayatta kalma kaygısını devreye sokar ve bebek kendini acıdan korumak ve bunun sebebini uzaklaştırmak için alarma geçer. Bu tepki, bebeğin bilincinin tamamıyla özle bir olduğu ve ayrımın olmadığı o asli halinden koparır. Sıkıntı geçtiğinde bebeğin bilinci, ayrımın olmadığı eski haline döner. Fakat burada temel bir problem oluşmuş olur, ya da bu problemin çekirdeği atılmış olur. Yani çevre yetersizdir ve çevre sana güven vermez.

*Ne olursa olsun, bütün bebekler mi?*

Tabii olur. Fakat burada biz nefsin şekillenmesini merkezler ve mizaçlar açısından değerlendirirsek şu ortaya çıkar: aslında her birimiz farklı bir noktada yoğunlaşıyoruz, farklı bir nokta bizim özellikle dikkatimizi çekiyor. Diyelim ki zihinsel merkezliler kendilerini bu güvensiz ortamla daha çok özdeşleştiriyorlar ve buna daha çok dikkat ediyorlar. Fiziksel merkezliler o fizik ayrımlanma ve kopuşa -yani tek bir beden algısının parçalanıp birbirinden farklı bedenler, birbirinden farklı fizik özneler oluşması noktasına- daha çok odaklanır. Öbür noktada ise bir güvensizlik ve ihtiyaçların karşılanamaması dolayısıyla çevreye güvenememe, çevrenin onun ihtiyaçlarına cevap verememe algısı vardır. Bu, kaygı ve güvensizlik oluşturuyor. Bu güvensizlik aslında en temelde bir korkuyu ve çevrenin güvenli olup olmadığına dair sürekli bir kontrolü oluşturur -çevre güvenilir mi, güvenilmez mi, diye sürekli bir kontrol etme tavrı oluşur.

Bu tepki verme ve ferahlama döngüsü, çevreye bağlı olarak defalarca tekrar eder. Eğer kötüye maruz kalma ya da sert bir çalışma biçimi varsa, tepkisellik az ya da çok sürekli hale gelir. Aşırı bir travma olmasa dahi, bütün normal nevrotikler için çevre desteği konusunda az ya da çok bir tutarsızlık vardır. Yani çevrenin onun güvenini oluşturması, güven duymasını sağlaması konusunda az ya da çok bir eksiklik, bir tutarsızlık vardır. Ve kişi, nefsin -yani bireysel varoluş düzeyinin- ihtiyaçlarına odaklandığı için, o hiçbir şeyden etkilenmeyen ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayan özüyle irtibatını da yitirir.

Bunu şuna benzetebiliriz: hani bir söz vardır ya, "ağrım neredeyse sen oradasın" -mesela dişiniz ağrır, sanki her şeyiniz orada olur. İşte aslında düşüş böyle bir şey. Yani bizim özümüz kayıtlanmamıştır, sınırlı değildir, mutlaktır, sonsuzdur, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur; acının ve hazzın ötesindedir. Ama nefs halimizle bir şeyleri tecrübe ederiz. O asli halimiz ruhtur; nefs halimizle bir şeyleri tecrübe ederiz. Haz aldığımızda da, acı çektiğimizde de her şeyimiz sanki o olur. İşte orada kişi bir kuşatılma ile, bir kendini orayla sınırlandırma ile karşı karşıya kalır.

*Bundan şey olmaz ki, ağrısı varsa oraya odaklanmak zorunda değil mi, düşüş derken...*

Acı, Nefis ve Özdeşleşmemek

İşte aslında odaklanmayabilir. Ama bakın şöyle düşünün: dişiniz ağrıdığında, mesela objektif olarak düşünün, orada bir tane diş ağrıyor ve büyük bir bedende aslında küçük bir yer. Ama dikkat edin, biz onu nasıl algılıyoruz? Sanki bütün vücudumuz ağrıyor, değil mi? İşte bu çok iyi bir metafordur.

*Ama o ağrıyı önemsemezsen o kalbi de...*

İşte bu, bu önemsememek değildir; metaforik olarak şunu yapıyoruz: bu, o deneyimi önemsememek değildir, yani nefsin hazzını ve acısını önemsememek değildir. Fakat onun içine gömülmemektir. Bu ise çok zor bir şeydir, içine gömülmemek.

*Hocam, bazı geleneksel öğretilerde o noktada, o acıyı duyumsamamaya dair de iç çalışmalar var. Hani resmen odaklanıyor -yani odaklanmak çok basit kalıyor ama- o acıyı duyumsamıyor.*

Bu iyi bir şey. Şimdi kişi eğer ruhsal halindeyse, öz ile bağlantılıysa ve o an özdeyse, şuuru onlardan etkilenmeyebilir. Bunu mutlak olarak iyi-kötü olarak algılamamak lazım yani. Ama bu mümkün olan bir şeydir. Fakat dikkat edilmesi gereken şey şudur: bireysel benlik olarak tecrübe ettiğimiz şeylerin içine gömülmemeliyiz. Yani bireysel benliğimiz hazzı da acıyı da, sıkıntıyı da ferahlığı da tecrübe edebilir. Ferahlığı tecrübe ettiğinde mutludur, sıkıntıyı tecrübe ettiğinde mutsuzdur. Fakat onun içine gömülerek kendini bütünüyle o zanneder; yani bireysel benliğin bilincine hapsolur. İşte yanlış olan şey, geleneklerde ifade edilen şey budur.

*Bir şey soracağım: bu düşenler, o tekrar yükselme aşamasında sürekli gidip gelirler mi, yoksa bir arınır -nefislerinden arınırlarsa- bir daha düşmez mi genelde? Yani olması gereken süreç ne?*

Öyle bir nokta var: arınıp hiç düşmeme noktası var. Yani geriye dönüş ihtimali olan bir süreç var, geriye dönüş ihtimali kalmamış bir süreç -bir nokta- var. Ama önce o geriye dönüş mümkündür; iniş çıkışları yaşar bir süreçte.

*O acıyı hissetmemek için özünün farkındalığının çok güçlü olması mı lazım dediniz?*

Biz özün farkındalığını yaşadığımızda ve özle irtibatımızı kurabildiğimizde, kendi bilincimizi özde konumlandırdığımızda, o acı yaşanmaz.

*Bedenden ayrılmak gibi bir şey mi?*

Bedenin tecrübesi seni etkilemez; ruhun sıkıntısı yoktur. O stres de bedenin sıkıntısıdır. Tabii ki bedenin ve psikolojik düzeyimizin, zihnimizin, duygusal merkezimizin vesairenin bütün sıkıntısı vesairesi onlara aittir.

*Ama ruh dinlenilmediği için, yani onu yok saydığımız için sıkılmaz mı?*

Aslında bütün sıkıntının nedeni, ruh ile öz ile olan irtibat kaybımızdır. Yok, denemem; yanlış anlaşılan bir şey bu. Yani ruhun bizzat kendisinin sıkıntısı değil; ruhla irtibatımızın olmamasından ileri gelen sıkıntı anlamında kullanabiliriz bunu. Dolayısıyla ruhsal hastalık yoktur, psişiktir bütün rahatsızlıklar, zihinseldir. Burada şunu da anlamak lazım: bazen psikolojide bu karışır, zihin ruh değildir. Zihin, akıl aynı şekilde kullanılıyor; yani daha çok bu psikoloji düzeyine aittir.

O yüzden mesela bazen savaşlarda, o ruh halinde savaşanlar -hani bacağı ayrılmış, kanlar içinde kalmış, acı hissetmiyor falan derler- o an mutlaka bir ruhsallaşma yaşanıyordur. Tabii, yani anlık da olsa belki; bir anlık da olsa daha bir hal yaşanıyordur. Çünkü normalde onu duymaması mümkün değildir -ne de mesela o mermiyi kaldırırken hani-

*Demek ki bir ruhsallaşma yaşıyor, yani beden şeyini aşıyor orada.*

Mesela bir Hintli ermişe bir batılı soruyor: "Şimdi bir kılıçla kafanı koparsam ne olur?" diyor. "Bir şey olmaz" diyor, "sadece bedeni terk ederim" diyor.

*Ayrı bir algı değil mi bu?*

Bambaşka bir şey; algı derken ayrı bir varoluş düzeyinde adam. Yani "sen bana bir şey yapamazsın" diyor. "Senin bana yapıyor olduğun şey, senin bana yapıyor olduğun şey değildir. Çünkü sen beni görmüyorsun, sen sadece bir beden görüyorsun ve diyorsun ki bunu öldüreyim mi öldürmeyeyim mi. Ben ise o beden değilim; ama şu anda o bedenle ilişkiliyim. Dolayısıyla sen beni öldüremezsin." Dolayısıyla bir ruhaniyi öldürmek mümkün değildir, çünkü o öldürülemez yani.

Şimdi burada aslında birlik ve bütünlüğe dair meydana gelen bir kayba tepki verir insan. Eğer bu tepkisellik baskın hale gelirse, çocuğun gelişimi asli var olmanın daimiliği üzerine değil, tepkisellik üzerine kurulu olacaktır. Yani asli varlığının o daimiliği, bütünlüğü, bozulamazlığı, zarar verilemezliği üzerinden değil de, geçici tabiatının etkileniminin tepkiselliği üzerinden kişi gelişecektir. Çocuğun gelişimi güvensiz bir çevreye tepkisellik üzerine kurulu olduğunda, o varlıktan kopukluk içinde gelişecektir. Ve böylece en çok gelişen de onun benliği olacaktır; çünkü benliğini koruma çabası içine girecektir.

*Evet, benliğini koruma çabası içine girecek ve sürekli tabii; sürekli irrite edilen bir şeyin sürekli kendini beslemesi, tepki vererek sürekli orada olması.*

Evet. Şimdi eğer çocukluğunda ne kadar az problem yaşamışsa, normal şartlarda daha kolay geçebilir denebilir; ama bu mutlaklaştırılamaz. Yani eğer bireysel benliğinin yaşadığı sıkıntılar ve travmalar konusunda farkındalığı olursa, bu farkındalık onu ruhsallığa götürebilir ve güçlü bir şekilde götürebilir. Buna karşıt olarak, kişi çocukluğunda çok pozitif şeyler yaşamışsa ve halen de yaşıyorsa, ruhsallığa ihtiyacı olmadığı yanılgısına düşebilir. İşte aslında ruhsallığa iştiyak duymak, belki bizim geçici benliğimizin ne kadar çürük olduğunu, ne kadar geçici olduğunu ve ne kadar acı çektiğini duymakla da mümkün olabilen bir şeydir. Yani bazen derler ki "bu insan çok acı çekmiş, o yüzden olgunlaşmış." Aslında neyin farkına varılıyor? O geçici tabiatın geçici olduğuna dair bir farkındalık. Artık onu önemsemeyerek ve önemli olanın nispeten farkına vararak, dolayısıyla olgunlaşmış oluyor.

*Ama genelde böyle işlemiyor işte, genelde bu asırda böyle işlemiyor çünkü maneviyata dair bize ufuk olan kültür, gelenek gitgide uzaklaşıyor.*

Evet. Orada kişi daha tepkisel, daha çatışmacı oluyor. Bu olgunlaşmak neticesi değil yani; o da biraz içe dönük olsaydı daha böyle olurdu. Hemen alınmış oluyoruz, ama onunla karıştırmamak gerekir. Çevreyle ne kadar bir bütünlük varsa çocuğun gelişimi de o kadar sağlıklı olur; çevreyle ne kadar az bütünlük, birlik, beraberlik algısı varsa, çocuğun gelişimi de o kadar çok tepkiselliğe dayalı olur. Bu da aslında güvenilmez çevreyle bir başa çıkma girişimidir.

Çocuk, bu itimada layık olmayan çevreyle başa çıkacak mekanizmalar geliştirir ve bu mekanizmalar, gelişmekte olan benlik duygusunun ve bilincinin temelini oluşturur. Bu durumda çocuğun bilincinin gelişmesi güvensizlik üzerine kurulur ve böylece güvensizlik, onun benlik gelişiminin temelinin bir parçası olur. Çocuğun bilinci, benliği içinde yetiştiği çevreyi içselleştirir ve daha sonra bunu dünyaya yansıtır. Yani çevreden aldığı o güvensizlik algısı kendi içinde hazmedilir; denir ki "evet, çevre güvensiz, tehlikeli, karşılık vermeyen bir çevre." Bir süre sonra da artık buna dair kesin ve değişmez bir tepki üretilmeye başlanır.

*Yansıtma yapıyor.*

Evet, yani onu kararlı ve değişmez hale getiriyor aslında. O ana kadar çevreden aldığı olguları tanımlıyor, değerlendiriyor ve karar veriyor; aslında bir noktada o çevreyi, dışarıyı donduruyor. Yani bu şuna benzer: senin önüne bir yemek gelmiş, tadına bakmışsın, yemek çok acı; ve sen gözünü kapatmışsın, kafanda şunu oluşturursun: "yemek çok acıdır." Senin önüne başka bir yemek geliyor, ona da artık acı muamelesi yapıyorsun. Burada bilincin donuklaşması söz konusudur. Mesela diyelim ki "insanlar güvenilmezdir" veya "insanlar menfaatçidir" veya "insanlar birbirlerini sevmiyorlar" diye oluşturursun; buna dair veriler almışsındır, sonra bu verileri kendi içinde işlersin ve donuklaştırırsın. Aslında bu, bilişsel terapide bahsedilen "şema"larla ilişkili bir şey. Bir şema oluşur; donuklaşmış, değişmeyen veya değişmeye oldukça dirençli bir algı oluşmuştur ve artık kişi bu algısını doğru kabul ederek çevreyle ilişki kurar. Tabii genelleme yapar ve onu sabitler aynı zamanda.

O halde benlikte gerçekliğe esaslı bir güvensizlik söz konusudur. Çevreyle olan bütünlükteki başarısızlık, temel güvenin yokluğuna götürür ki bu da benliğin bir faaliyeti olan tepkiselliğe götüren varlıktan kopukluğun sonucudur. Kişi sürekli ne yapması gerektiğine dair bir algı taşır; sürekli bir şey yapması, kendini koruması gerekmektedir. Eğer bir şey yapmazsa zarar göreceği algısı vardır. Mesela bir düşünelim: size sözel olarak hakaret eden birini düşünün. Bir zararı var mıdır? Hiçbir zararı yoktur. Peki niye tepki veririz?

*Ne anlamda? Sinir bozuyor derken nedir aslında orada, onu açarsak?*

Aslında bir zarar görme algısıdır ve biz ona tepki veririz. Bir süre sonra artık "bu insan beni küçümsüyor mu, küçümsemiyor mu, bu insan bana bunu niye söyledi, bu insan bana düşman mı" algısını taşımaya başlayabiliriz. Ve sürekli bir şey yapma gereği duyarız -bu zihinsel olabilir, sözel olabilir, fiziksel olabilir- bir şey yapma gereği. Bir şey yapmadığında da sanki zarar görme ve yok olma algısı oluşur.

*Bu neyin karşılığı acaba?*

Hareketsizlik ölümdür. Tepki vermemek ölümdür; yapması gerekeni yapmaması zarar vericidir.

*Temelinde bu mu var?*

Temelinde evet, bu vardır. Mesela geleneklerde anlatılır: işte birisi gelir, hakaret eder, hakaret eder, bilge der ki -yani birisi sana bir hediye verdiğinde o hediyeyi almazsan hediye kime aittir? Der ki, hediyeyi verene aittir. "Öyleyse dostum, hediyeni kabul etmiyorum" der. Mesela burada aslında ne var? Şu var: "ben senin dediklerinden bir zarar görmüyorum, bir zarar yok, sana zararı var; bu konuda da seni sevdiğimden dolayı uyarıyorum" -yoksa ona hiçbir şey demeyebilir. Bu onun için söyler, yoksa burada bir şey ispatlamıyor; hani "öyle bir laf ettim ki altında kalmadım, bak nasıl susturdum" gibi bir şey yoktur. "Bak ne biçim laf ettim, bravo, bir dahaki sefere ben de böyle diyeyim" falan değil yani. O hiçbir şey demeyebilir, hiçbir rahatsızlık da hissetmez; öyle bir süreç söz konusu zaten değildir. Ama burada onu uyandırmak için ve ona yardım etmek için bir ifade kullanılır.

*O zaman hocam, o kişinin şöyle bir bilinç yapısında olması gerekir herhalde: hani o kişiyle yaşadığı o süreçte, sebep-sonuç her ne olursa olsun, o kişinin o sözlerine maruz kalmaktaki durumsallıkla kendisini özdeşleştirmiyor.*

Tabii ki. Yani orada yine kendisini vaki gerçeklikten ayrı tutabilmek algısı var herhalde; "ben senin düşündüğün gibi değilim." Hem öyle, hem de o anda, o yaşanan an içinde, o hakarete maruz kalmış olan benden ibaret değil gibi.

*Tabii, hem ibaret değil hem öyle değil.*

Aslında hiç değil, hiç değil. Belki tam bağlantı yok ama hani Şems-i Tebrizi'ye Azrail gelmiş, "emir aldım, biliyorsun, ben Azrail'im, ne yapacağımı biliyorsun" demiş. "Vallahi" demiş, "üç beş kemik ve biraz deri var, onlar da senin olsun" demiş. Yani "sen bunu almaya geliyorsun, değil mi? Benim zarar görecek, etkilenecek, ölecek, yok olacak bir şeyim yok yani, ben o değilim."

Burada varlığımızı nerede merkezlediğimiz söz konusudur. Eğer nefste, bireysel benlikte merkezlenmişsek, kendimizi o algılıyorsak, tabii ki onun etkilerini ve sonuçlarını dikkate alacağız, değil mi? Ama o değilsek, mesela şöyle düşünün: düşünün mesela su, aslında çok ilginç bir şekilde her şeyle karışır, değil mi, her şeyden etkilenir. Fakat en sonunda her şeyden de arınır.

Su Metaforu ve Üçüncü Faktör: Aile Ortamı

Her türlü şeyle -birçok yol vardır arınmasının- yani düşünün, birçok şey gelir, işte kirli vesaire, her türlü kirlilik bulaşır, sonra buharlaşır ve tekrar saf su olur. Aslında bu bir nevi özle ilgili bir metafordur. Yani biz bu dünyaya geliriz, acı, keyif, zevk, ıstırap, sıkıntı, hastalık, sağlık -birçok şeyle etkileşim içinde bulunuruz. Ondan sonra tekrar aslımız neyse, asli halimiz neyse, tekrar döneriz. Dolayısıyla dünyada yaşadığımız hiçbir tecrübe, içinde hapsolacağımız ve kendimizi onunla tanımlayacağımız bir tecrübe değildir. Bir suya mürekkep damlattığında mavi olur, fakat su kendini mavi olarak görmez; onun rengi yoktur. Bir suyu bir kaba koyarsın, girdiği kabın şeklini alır, ama aslında özünde onun şekli yoktur, şekilsizdir. Ama görünürde bir şekil almıştır, görünürde bir renk almıştır.

Varlık ile irtibatı yitirmede etkili olan üçüncü faktör, içsel derinliklerimizle ahenkli bir şuura sahip olmayan bir aile ortamıdır. Tamamıyla aydınlanmamış bir ailede doğmadığımız sürece, kendilerinin nihai olarak ayrı münferit varlıklar olduğuna inanan bir anne baba tarafından büyütülmüş olmamız olgusu, bilincimizi yoğun olarak şekillendirir. Onlar, kendi asli tabiatlarıyla ahenk içinde olmamaları nedeniyle bizim gerçek derinliklerimizi algılayamaz ve değerlendiremezler; ve bize ayna tutamazlar. Burada da aslında bir ilişki kopukluğu meydana gelir. Kendi kendimizi anlamakta her birimiz bir diğerine ayna oluruz. O ilişkinin kopuşu, aslında duygu merkezinin kendisini varlıktan kopuk olarak algılamasının temelini oluşturur. O yüzden aslında sevgi arayışı bir ilişki ve birlik arayışıdır. Bunun yitirilmesi, insanda duygusal açlığı ve duygusal ihtiyacı doğurur.

*Bile seni... hani, aklını sadece kendisi için, seni sevdiğini biliyorsun. Ama bu bakış açısıyla bakmak da... Yani aslında mesele şu ki, bir insan için eksik düşündüğü değil.*

Çünkü hani hem -ermemişsen, insanları insan olduğu için sevebilecek düzeyde değilsen, özlerini göremiyorsun-

*Sadece o sahtelik ve yapmacıklık içinde...*

Biz ona sahtecilik ve yapmacıklık diyemeyiz tam olarak. Bir yanılgı olarak, yanılgının meydana getirdiği bir hal olarak tanımlayabiliriz. Çünkü aslında orada bir yapmacıklık yok tam olarak. Yani mesela diyelim ki duygusal merkezli bir insan seni sevdiği zaman, bu bir yapmacıklık değildir; bu aslında çok daha derin bir arayıştır.

*Seni sevmesi sahte aslında, hani bilerek yapılmış bir şey değil, bir yanılgı ama...*

Bak hem kendini zaten görmüyor hem seni görmüyor; dolayısıyla seni sevmesi sevmemesi diye bir şey düşünemezsin. Orada bir sahtelik yok, yanılgı var. Yani seni severken bile aslında kendi ihtiyacını seviyor. Ama bu tam bu anlamda bir fark ifade eder gibi. Mesela normalde karanlık bir yolda insan, atıyorum, bir kalemi yılan gibi görür ya. Ama onu gerçekten yılan zannederek algılar; çünkü ortam yeterince aydınlık değil, ve onu yılan olarak algıladığı için yılan zannederek yaşar, ta ki aydınlanana kadar.

*Ama hani şimdi mesela bahsettiğimizde de şey var: aslında o karanlık odada kişi bilir ki kalem o, bunu böyle algıladığını da biliyor, buna rağmen böyle devam ediyor.*

Ama o da karanlık olduğu için iki tarafı da çok etkilemiyor aslında. Olayın farkında olsa da çok bir şey değiştirmiyor. Zaten yani onu kalem diyorsun, yılan olarak algılamıyorsun; yani sen de çok etkilenmiyorsun aslında, çünkü sen de öylesin.

*Sen de yılan göreyim, o da daha kötü.*

Evet, sen de öylesin, onlar da öyle.

*Bu kalem olduğunu bilerek hem korkuyorsun hem o?*

Ama sen biliyorsun ki o kalem.

*Hayır, şimdi burada tek taraf ben miyim? Diyorum ki normal bir çocuk olsa -bak mesela hiç farkında olmayan bir çocuk geliyor- o çocuk ondan cidden korkar, hani onu kalemde hiç algılamaz, direkt yılan der. İşte hani hiçbir şeyin farkında olmayan, hakikaten sadece onu sevdiğini zanneder, özü bilmez. Ama şimdi belki hani bizler şu an aldığımız şeylerle diyoruz ki, hani o kalem değil, bunun farkındadır. Bir geçiş noktası yani, değil mi? Böyle bir durum.*

Yani burada şuna benzetebiliriz: bir çocuk mesela kumda bir ev yapar, bir site kurar falan; ama sen şunu bilirsin, bu onun çocukluk algısıdır. Sen de onunla oynamaya devam edersin. Ama bak burada ne o sahtedir ne sen onunla sahte bir ilişki kuruyorsun, dikkat et. Anladın mı? Burada onun algısına hürmet ediyorsun, onun sürecine saygı duyuyorsun. Ama sen de kalkıp çocuk gibi kumda oynamıyorsun -anlatabiliyor muyum- ama o çocukla oynuyorsun. Anlatabilir miyim? Hem büyük bir şuurun var hem o çocukla çocuklaşabilen bir şuurun var.

Burada mesela sen de -değil, diyelim ki biri seni kendi için seviyor- eğer sen zaten ruhaniysen, o bireysel benlik algısının dışına çıkmışsındır; "beni seviyor mu sevmiyor mu, beni kendi için mi seviyor" algısında değilsin zaten. Ama işte sorun, senin de orada olmadığındır; bu bilgiyle bu yaşantı ağır geliyor. Ya bildiğin gibi yaşayacaksın ya da hiç bilmeyeceksin, gözü kör yaşayacaksın. Ama işte bu bir süreç, bu bir süreç, bu bir süreç.

Cadı Kazanı: Nefsin Özü Taklit Etmesi

Burada ilgi çekici bir cümle kullanılmış, üzerinde düşünelim beraber: "Her seferinde bir yön olmak üzere öz, nefsin bir parçası olarak bilinçaltının cadı kazanına sokuldukça, kendimizin bu değerli kısmıyla tedricen irtibatı kaybederiz."

*Değerli kısım derken özle mi?*

Evet. "Her seferinde bir yön olmak üzere, öz nefsin bir parçası olarak bilinçaltının cadı kazanına sokuldukça, kendimizi bu değerli kısımla tedricen irtibatı yitiririz." Tedricen neydi? Adım adım, derece derece.

Şimdi aslında ruhsal yönümüz -ben anladığımı söyleyeyim- ruhsal yönümüz mesela nedir? Bütündür, tektir, parçasal değildir, birey üstüdür. Mesela diyelim ki duygu merkezi ne der? "Bütünleşmek isterim" der. Ve dolayısıyla özün asli bir yönünü, asli bir niteliğini alır, onu nefse indirger ve der ki "bütünleşmek istiyorum." Ve bütünleşme isteği aslında ona bir tuzak haline gelir, veyahut da onun bir yanılsaması haline gelir. Sen zaten bütünsün. Dolayısıyla biz ruhun hakikatlerini, ruhun bir nevi asli yönlerini, nefsimiz ve bireysel benliğimiz üzerinden inşa etmeye çalışırız.

Mesela ruh ölümsüzdür, ama nefs der ki "ölümsüz olmalısın, öyleyse ölümsüz ol." Peki nasıl olacaksın, olamazsın; bu sefer ne yaparsın? Ölümsüz olma senaryoları üretirsin; mesela işte dünyada bir şey yaparak bir eser bırakayım, bir şey yapayım, bir kitap yazayım, bir buluş bulayım, ünlü olayım -mesela Tanrı tarafından bilinirim, Tanrı tarafından sevilirim, Tanrı tarafından önemsenir ve kabul edilirim. Nefs der ki "önemsenmeliyim, kabul edilmeliyim, sevilmeliyim; ne yapmalıyım, şunları yapmalıyım." Dolayısıyla özün asli yönleri, nefsin bir parçası olarak addedilerek bir nevi cadı kazanında yeniden üretilmeye çalışılır.

Şey gibi: hani "özgür ol" falan deyince, aslında hani özün özgür olması var, bir de "özgür ol" deyince şuna bağlanıyor: "sen özgürsün, istediğini yapabilirsin, bana ne karışıyorsun, ben özgürüm" deyip her türlü nefsin isteklerini, özün istekleri gibi göstererek istediği gibi yaşıyor. Mesela özümüz bütün kayıtlanmalardan özgürdür, değil mi, yani onlara bağımlı değildir özümüz. Ama nefs der ki, "özgür ol, bütün bağlardan, kayıtlanmalardan kurtul" -sahte bir özgürlük üretir.

Dolayısıyla işte insanın trajik durumu bununla özetlenebilir: özümüzün zaten sahibi olduğumuz, özümüzde zaten var olan şeyler, nefs tarafından elde edilmeye çalışılır; yeniden ve sahte olarak üretilmeye çalışılır. Bu yüzden de nefs düzeyinde -genelde kullandığımız anlamıyla kullanıyorum, nefs düzeyinde, psişik düzeyde yani- kurtuluş yoktur, huzur da yoktur, bulduğumuz bir şey de yoktur.

*Yani çıkmak isteyen insan şimdi bulduğumuzu zannettiğimiz durumlar vardır, kazanamıyor mu?*

Ne? Yani mesela diyelim ki bir duygu merkezinin sevilme algısı, bir fizik merkezinin "ben büyük şeyler yaptım, şunu elde ettim, buna sahip oldum" gibi mesela -psişik düzeyde hepsi bir yanılgı. Ruhsal düzeyde sen zaten öylesin; yani her şeye sahipsin, sonsuz olarak seviliyorsun. Ve eğer zihin merkezini referans alırsak, ilahi bir hikmet ve kudretle zaten korunuyorsun; yani kaygılanmana gerek yok. "Ne olacak, ne bitecek, ya şu olursa, ya bu olursa" demene gerek yok. Sen özün bir vasfını arıyorsun, özün bir yönünü arıyorsun, ama onu nefsin aletleriyle arıyorsun. Mesela diyelim ki zihin her şeyi bilmek istiyor -ya o, özün bir özelliği, her şeyi bilmek- ve o zaten biliyor, merak etme yani; sen farkında olmasan da biliyor.

*Özellikle Allah'ı mı kastediyoruz, kendi içimizde kim?*

İkisini de kastediyoruz. Çünkü onlar güneşle ışığı gibidir; ruh Tanrı'nın ışığıdır diyelim. Dolayısıyla burada zihnimize hapsolup "ne olacak, ne bitecek, her şeyi kurgulamalıyım, yapmalıyım, planlamalıyım" demenin manası yok.

*Biraz artık çok kader konusuna geliyor ama kader değil mi? Sen ne kadar bilirsen bil, yine de kaygılanıyorsan...*

Niye kaygılanıyoruz? Çünkü aslında bak, sonsuz bir ilmin ve sonsuz bir kudretin tam olarak farkında değiliz. Anladın mı, o yüzden kaygılanıyor. Bu, "Allah'ı biliyoruz, Allah da her şeyi biliyor" demek değil; bunu gerçekten tecrübe etmek, yani idrak etmek demek -evet, gerçek anlamda- yani zihinle değil. Burada yapabileceğin şey şu olur: bunu zihnine hatırlatırsın, kişi bunu zihnine hatırlatır.

*O zaman hocam, bu durumu az önce verdiğiniz hakaret eden kişiyle ilgili örneğe yansıtırsak şöyle mi oluyor: mesela bir fizik merkezi, bu hakaret karşısında "benim varlığım ve onun varlığı, onun varlığı benim varlığıma saldırıyor, ben altta kalmam" bilincinden uzaklaşıp, "böyle bir ayrılık yok, tek bir varlık var" noktasında bir idrake ulaşmalı. Mesela bir zihin merkezinde ise, onun bana hakaret etmesinin arkasından herhangi bir şey gelse bile -bu benim fiziksel varlığıma zarar verse bile, bir tehlike söz konusu olsa bile- "bana hakikatte tam olarak zarar veremez" bilinciyle bakması. Yani her merkez, kendi çapında, kendi hareket sahasında bu şekilde okuyor, değil mi?*

Tabii. Fakat bahsettiğin bu noktalar aslında yine psişik düzeyde bir algıdır tabii ki. Bu gereklidir fakat yeterli değildir. Kişi ruhsal farkındalığa, yani öz ile irtibata geçtiğinde, bunun zaten böyle olduğunu -ne akıl yürütmesine gerek var, ne kendini zarar görmüyor olarak tanımlamasına gerek var- o zaten bunu tecrübe ediyor, bizzat tecrübe ediyor. Ben zaten o noktada çabalamalardan bahsetmiyorum; o durum, o hal üzerinedir. O hal değilse öyle algılamaz -zıttını ortaya koyduğumuz için.

*Evet, evet, o noktada aşama aşama bir bilinç haline gelmek.*

Evet. O yüzden aslında insanın nefs düzeyindeki arayışları gerçek anlamda tatmin edici olmayacaktır. Çünkü tecrübe ettiği alem ve tecrübe eden özne -yani neyle tecrübe ediyorsun alemi? Nefsinle tecrübe ediyorsun, yani psikolojik boyutunla tecrübe ediyorsun. Neyi tecrübe ediyorsun? Alemi, psikolojik boyutu tecrübe ediyorsun. Seni tatmin ettiği sürece olumlu, tatmin etmediği sürece olumsuz. Sana olumlu referans verdiğinde mutlusun, olumsuz referans verdiğinde ise mutsuz.

O yüzden dikkat edin, aslında burada ikili bir şey vardır ayette: "Kalpler ancak Allah ile mutmain olur." Burada hem kalbe vurgu yaparak -aslında buradaki kalp öz anlamındadır, yani merkez anlamında. Kalp Arapçada merkez olarak da kullanılır, veya bir şeyin en ortası, en merkezi noktası, can alıcı noktası diyelim. Demek istiyor ki, kalp ile baktığında ve Allah'ı müşahede ettiğinde, gerçek tatmin oradadır. Çünkü bunlar aslında zaten birbirinin şeyidirler. Hani kalbi ev olarak düşünürsek, yaradan o evin sahibi ve onu kuşatandır. Dolayısıyla...

Kalbin Mutmain Olması ve Sonuç

Bizim özümüz sonsuz ve sınırsızdır, mutlak olan yaratıcıyla doğrudan bağlantılıdır. Dolayısıyla bu dünyada nefs boyutumuzla tecrübe ettiğimiz her şey bir tecrübe alanıdır; tecrübe eder ve devam ederiz, takılmayız.

*Köprü diyor.*

İkna edici bir şekilde. Evet, o anlamda mesela kişi hiçbir zaman olumsuz düşünce ve duygulanımları -mesela hiç kimse tarafından anlaşılmadığını, sevilmediğini, yalnız olduğunu, dostu olmadığını ve bunun gibi şeyleri- nihai olarak ifade etmez ve öyle düşünmez. Çünkü bunlar nefsin göreceli tecrübesidir. Benim dünyada insani düzeyde bir dostum olmayabilir, fakat Tanrı ile biz zaten hep dostuz. Dolayısıyla dostsuz olmak özü itibariyle mümkün değildir. Çünkü bakın, biz aslında özü yitirmeyiz, sadece bağlantımızı yitiririz. Yani insanın öz ile bağlantısı kopar, yoksa öz her zaman vardır bizde; o bir yere gitmez, zaten bir yerden gitme yok, zamana ve mekana bağlı değil o. Sadece kişi kendisi açısından o bağı yitirir; yani farkındalığını yitiririz özün. Bilincimiz onun varlığının farkındalığını yitirir, yoksa o vardır. Onu biz kazanmıyoruz, onun farkındalığını kazanıyoruz aslında. Ve onu üretmiyoruz, onu var kılmıyoruz, onun farkına varıyoruz.

O yüzden kişi ne olursa olsun, zaman içinde yaptığı, yaşadığı şeyleri önemsememelidir. Nasıl ki bir ampul elektrikle irtibatını yitirdiğinde karanlıktadır, ama irtibatı tekrar kurulduğunda o yanar -çünkü aslında onun elektrikle olan yakınlığı hiçbir zaman kaybolmaz, sadece kendisi açısından farkındalığın yitirilmesi söz konusudur. O yüzden insan nefsi ile özü, ruhu arasında bir adım bile bir uzaklık yoktur. O bize bizden daha yakındır; işte o özdür. Aynı zamanda bize bizden daha yakın olan, onu fark ettiğimiz anda o bizim gerçek kurtuluşumuzdur. Mesela o zaman ne dost arar, ne insan arar, ne kendisini anlayacak birini arar; yani bunlar o düzeyde ihtiyaç, psikolojik ihtiyaç olarak söz konusu olmazlar.

Son olarak -geç kalmayalım- son olarak şunu ifade edelim: öz ile irtibatımızı yitirdiğimizde, öz ile farkımızı yitirdiğimizde, bir kayıp, bir boşluk, bir eksiklik hissederiz. Aslında bu her insanın az çok farkına vardığı bir şeydir: bir şeylerin eksik olduğu algısı, bir şeylerin kendisinde olmadığı ve o kendisinde olduğunda gerçekten tamam olacağı algısı. Aslında bu, bizim özle irtibatımızın kaybından dolayı nefs düzeyinde hissettiğimiz boşluktur. Ve nefs o boşluğu beyhude bir çabayla doldurmaya çalışır. Bu beyhude çaba bazen tatmin olmuş gibi gözükür, amaca ulaşmış gibi gözükür, bazen de gözükmez.

O yüzden modern psikoloji ile geleneksel öğreti arasındaki fark şudur: geleneksel der ki, sen dünyada tatmin olamazsın, psişik düzeyinle huzur bulamazsın; ama geçici olarak psişik düzeyinin talepleri karşılandığında mutluluk gibi gözükebilirsin. Ve modern psikoloji der ki, bu insan sağlıklıdır, işlevseldir, sorunu yoktur, normaldir. Geleneksel öğreti der ki, sen hastasın; çünkü sen henüz öz ile olan irtibatının farkında değilsin, senin sağlığın geçici bir sağlıktır der.

*Peki öz ile irtibatın kopukluğuna dair bir sıkıntı, bir sancı var ve nefis bunu beyhude bir çabayla buna ulaşmaya çalışıyor. O zaman nefis -nefis boyutuyla buna ulaşamayacağına göre, ama sorun da zaten özle olduğuna göre- o zaman burada kısır bir döngü var. Buradaki kısır döngünün kısırlığını ortadan kaldıran şey nedir?*

Tanrı'nın lütfu ve inayetidir. Bu da ihtiyaç ve dua ile çağrılır. Yani bizim tarafımızdan ona ihtiyacımız olduğunu hissedip dua etmek bizden; lütuf ve inayet ise O'nun tarafından.

Evet, bitirdik inşallah.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure adı ve ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmeden, anlam olarak şu ayetlere değiniliyor: "Size bir musibet isabet ettiğinde 'innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn' (biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz) deyin/derler" ifadesi; "Kalpler ancak Allah ile mutmain olur" ifadesi; ve "Biz her şeyi çiftler halinde yarattık" ifadesine kısa bir atıf. Anlatıcı bu ayetler için sure/ayet numarası zikretmediğinden burada da eklenmemiştir. --- ---