Balığın Karnında
Kısa Özet
Sohbette, Hz. Yunus’un balığın karnında yaşadığı deneyimin sembolik olarak hepimizin durumunu anlattığı; bizim de sınırlı, bedene ve psikolojik mekanizmaya dayanan bir bilincin (“balığın karnı”) içinden hayata baktığımız anlatılıyor. Konuşmacı, Yunus’un “La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü mine’z-zalimin” duasını üç parçaya ayırarak; istikbalin (geleceğin) yalnızca Allah olduğunu, dünyadaki kötülüğün göreceli ve geçici olduğunu, ve bütün olumsuz algıların kaynağının kişinin kendi gerçek kendiliğini sahte bir kendilikle örtmesi olduğunu açıklıyor. Sohbet, hangi “balığın” (hangi benliğin) içinden hayata baktığımızı fark etmemiz ve benliklere bakabilsek de benliklerin içinden bakmamamız gerektiği vurgusuyla sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Hz. Yunus’u yutan balığın, insanın kendi sınırlı, bedene ve geçmişe dayalı psikolojik benliğini simgelediği anlatılıyor. - Hz. Peygamber’in hicret sırasında mağarada saklanırken kendisi için değil yalnızca Hz. Ebu Bekir’in kaygılandığı; çünkü Peygamber’in kendi varlığını “tehdit edilebilir” bir şey olarak görmediği vurgulanıyor. - Dünyanın “ele geçirilmesinin” kanser hücresinin bedeni ele geçirip kendi de yok olması gibi kof bir kazanım olduğu anlatılıyor. - “Gerçek Kudüs” ifadesiyle, dışarıdaki toprakların değil kişinin kendi kalbinin işgal ve yağma altında olduğu vurgulanıyor. - Bir hırsızın bir bilgeyle karşılaştığında bile onun cüzdanına bakması örneğiyle, herkesin dünyaya kendi bilinç seviyesinin gözüyle baktığı anlatılıyor. - “Yalnızlık Allah’a mahsustur” sözünün, insanın asla gerçek anlamda yalnız olamayacağı (çünkü ikisinin üçüncüsü Allah’tır) şeklinde yorumlanması.
Balığın Karnında: Sınırlı Benlik Bilinci
Hz. Yunus’un, Kur’an’la bulan bir hayat deneyimiyle ilgili yaptığı duanın bizim hayatımıza bakan yönünü biraz konuşacağız. Çok bilinen yönüyle Hz. Yunus bir gemi yolculuğu, bir deniz yolculuğu yapıyor, denize atılıyor, bir balık onu yutuyor, o da balığın karnında bir dua ile Yaradan’a yakarıyor. Kur’an’ın bu anlamda kıssalarının hem bilinen ve zahiri bir yönü var, hem de her bir insanın hayatına bakan, işaret eden bir anlamı var. Birçok bilge Kur’an’ın kıssalarının işari, sembolik dediğimiz yorumlarını yapar. Orada balığın sembolize ettiği şey insanın bireysel ve psikolojik diyebileceğimiz benliğidir. Aslında biz hayatı tırnak içinde bir balığın karnında yaşıyoruzdur. Bu nasıl bir balık? Bu psikolojik benliğimiz. Kendimizi sınırlı, belli bir zamanda doğmuş, belli bir ailenin çocuğu olan, belli şeyler yaşayıp bunların sonucunda bir kısım düşünce ve duygulara sahip olan bir kişi olarak algılıyoruz. Aslında bu bizim balığımız; şu anda bir balığın karnındayız aslında, bilinç olarak bir balığın karnında yaşıyoruz. Yani sınırlı bir benlik bilincinin içinden bu hayatı yaşıyoruz.
Kendimizle ilgili birçok yargımız, birçok algı ve yorum çerçevemiz var; biz o çerçevenin içinde yaşıyoruz. Mesela kendimizle ilgili ne tür cümleler kuruyoruz? “Ben yalnızım, ben eksiğim, ben şanssızım, ben şu noktaya ulaşmak istiyorum, toplumda saygı, değer görmek istiyorum” — hatta “kendim olmak istiyorum” dediğimizde bile aslında kendimizle ilgili bir algımız ve bir çerçevemiz var. Biz o çerçevenin içinden hayata bakıyoruz, o çerçevenin içinden hayatı yaşıyoruz. Dolayısıyla bir balığın karnındayız ve o balığın karnında hayatı yaşıyoruz; sınırlı ve temelde bir bedene ve bir psikolojik mekanizmaya dayanan bir bilinç üzerinden hayatı yaşıyoruz.
O yüzden aslında hepimiz Hazreti Yunus gibi bir süreç yaşıyoruz. Bu süreçten dolayı dünyayı, hayat şartlarını zorlayıcı bir şey olarak görüyoruz. Geleceği belirsiz, karanlık, ne olacağı bilinmeyen bir şey olarak algılıyoruz. Kendimizin de ne durumda olduğunu tam olarak keşfedemiyoruz; gerçek kendimize dair objektif bilincimiz olmadığı için kendimizle ilgili birçok farklı yoruma zaman zaman düşüyoruz. Bazen kendimizi çok iyi, bazen çok kötü hissediyoruz; bazen her şey çok güzel diyoruz, bazen hiçbir şey yolunda gitmiyor diyoruz. Birçok arzunun, ihtiyacın, korkunun, beklentinin içinden hayatı algılıyoruz. O yüzden gerçek hayat, gerçek kendimizi bulduğumuz zaman açığa çıkacak.
Hayat: Olaylar Zinciri mi, Varlık Hali mi?
Hiç korkusu ve arzusu olmadan bir şey konuşabilen insan var mı? Yok değil mi? Neden? Çünkü aslında bir şeyin içindesin, bir şeyin içinden bakıyorsun. İhtiyaçlar, beklentiler, korkular, arzular, kendimizle ilgili yargılar, kendi değerimiz, farkında olunmayışımızdan kaynaklanan durumlar, hedeflediğimiz ve hayal ettiğimiz bir şeyi gerçekleştirememekten kaynaklanan hasretler… Herkesin içinde bir hasret var, herkesin içinde geçmişe baktığında bir pişmanlık var. Peki neden hiçbir pişmanlık olmadan geçmişe bakamıyoruz? Çünkü bir balığın karnındayız. Hatta rüya sembolizminde balığın bir anlamı da kişinin nefsidir, yani psikolojik benliğidir. Balık neyi sembolize eder aslında? Koskocaman, uçsuz bucaksız bir denizde bireysel varoluşu temsil eder; sınırları olan bir şekli olan bir canlıdır ve “bunun dışına çıkarsam yaşayamam” diye düşünür. Tıpkı bizim gibi; “benliğimizin dışına çıkarsak yaşayamayız” diye bir algımız var. Sanki arzu ve korkumuz olmazsa ölü balık gibi kalıvereceğiz diye düşünüyoruz, çünkü o denizin dışında da bir hayat olabileceğini bilmiyoruz.
Aynı zamanda kendi sınırlarımızın başka şeyler tarafından tehdit edilebilir olduğuna inanıyoruz; varlığımızın tehdit edilebilir bir nitelikte olduğunu düşünüyoruz. Mesela düşünün, peygamber hicret ettiğinde ve bir mağaraya saklandığında, orada Hazreti Ebu Bekir ne yaptı? Bir kaygı duydu, peygamber için kaygılandı. Peki peygamber kendisi için kaygılandı mı? Kaygılanmadı. Niye kaygılanmadı? Çünkü kendi varlığının kaygılanılacak bir nitelikte olmadığını, yani birisinin onu tehdit edebileceğini, ortadan kaldırabileceğini, ona zarar verebileceğini düşünmedi. Ama biz şimdi varlığımızı ne olarak algılıyoruz? Tehdit edilebilir, zarar görebilir, ortadan kaldırılabilir olarak görüyoruz.
Veya hayatı yaşadığımız şeylerle tanımlıyoruz. Yaşadığımız şeyler istediğimiz gibi gitmiyorsa “hayatım mahvoldu”, “hayatım boşa geçti” diyoruz. O zaman hayatı ne olarak algılıyorsun? Yaşanan olgular olarak algılıyorsun. Ama hayatın kendisini bilebilirsek, o zaman hayatın kendisi olduğumuzu anlayabiliriz. Mesela “Allah Hay’dır” diyoruz; bu, Allah olaylar mı yaşıyor anlamına gelir mi? Ben de Hay isem, onun Hay isminden bir tecelliyle yaşıyorsam, o zaman hayat olaylar ve deneyimler midir, yoksa daha başka bir şey midir? Ben aslında ne olursa olsun yaşayanım; yaşamımın içinden bir şeyler akıp gidiyor. Yoksa yaşamım yaşadığım olaylar zinciri mi? Burada iki farklı yaklaşım var: hayat yaşadığımız olaylar zinciri midir, yoksa bir varlık hali, bir bilinç hali, bir varoluş düzeyi midir? Eğer bunu ayırt edemezsek hayatı yaşadığımız olaylara indirgeriz — “hayat çok kötü”, “hayat çok güzel”, “hayat berbat”, “hayat boşa geçti” dediğimde ben hayatı olaylara indirgemiş oluyorum.
Bence hayat mükemmel geçiyor, her zaman mükemmel; çünkü hayatın kendisisin aslında. Hayatın kendisi olarak bir şeyleri yaşıyorsun, deneyimliyorsun; bir şeyler senin hayatının içinden geçiyor. O zaman hayat, farkında olduğun müddetçe her zaman güzeldir. Peygamber için hayat Mekke’yi fethettiğinde de güzeldi, mağarada saklandığında da güzeldi, dişi kırıldığında da güzeldi, bir kötülüğü ortadan kaldırmak için mücadele ettiğinde de güzeldi, insanlar ona teveccüh gösterdiğinde de güzeldi. Mesela eşin seni sevdiğinde de hayat çok güzel; seni sevmediğinde de aslında hayat çok güzeldir. Neden? Çünkü sen bir farkındalık halindesin. Eşin seni sevdiğinde “onda beni seven Allah’tır” diyerek meseleyi idrak edersin. Eşin seni sevmediğinde “eşimin sevgi kanalları kapanmış, ama ben gerçekten hem Yaradan’ın sevgisini hem kendi kalbimdeki o sevgi kaynağını idrak ediyorum” dersin. Hayat gene güzeldir. Ama öbür türlü hayat bazen güzeldir, bazen kötüdür.
Yunus’un Duası: Üç Parçalı Bir Cümle
Yunus Peygamber’in balığın karnında yaptığı bir dua var; kısa bir dua. Arapçası şu: “La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü mine’z-zalimin.” Bunu üçe bölüyoruz. Bir tanesi “la ilahe illa ente” — yani hiçbir ilah yok, ancak sen. İkincisi “sübhaneke” — yani sen aynı zamanda eksiklikten münezzehsin. Üçüncü olarak da “küntü mine’z-zalimin” — yani ben zalimlerden oldum, geçici olarak bir zulüm hali içinde bulundum; zulüm ne? Yanlış bir yere kendimi konumlandırdım, yanlış bir şekilde olayı algıladım, yorumladım.
İstikbal: “La İlahe İlla Ente”
Bir alim bunu şöyle yorumluyor: “la ilahe illa ente” sözü istikbalimize bakar. Ne demek? Mesela biz en çok neyi düşünüyoruz? “Ne olacak, ne olacak?” Hem dünya için hem ahiret için düşünüyoruz; “benim halim ne olacak, ileride ben ne olacağım?” İstikbale dair hep bir algı var. Peki “la ilahe illa ente” sözü nasıl istikbalimize bakıyor? Sen Yaradan’a yolculuk yapan, ondan kaynaklanan ve ona yolculuk yapan bir varlıksın. Dolayısıyla senin istikbalin ne? Yaradan; ondan başka bir istikbalin yok, dönüp dolaşacağın yer orası. Çünkü ondan başka bir yer yok. Tanrı’dan başka bir varlık boyutu yok ki başka bir istikbalin başka bir yere gitsin. “Her yol Roma’ya çıkar” derler eski Roma’da; her yol Allah’a çıkar — ister günahkâr ol, ister gafil ol, ister bugüne kadar isyankâr ol, ne olursan ol, istikbalin Allah’tır. O zaman şu geçici zaman diliminde ne olduğuna o kadar takılma.
Diyelim ki balığın karnındasınız, büyük bir balık sizi yuttu. Şimdi ego ne düşünür? “Ne olacak şimdi, ben ne olacağım?” Ama gerçek kendiniz olmadıkça bütün sorularınız ve bütün cevaplarınız problemlidir. Gerçek kendimi bilsem sonun ne olacak dediğimde? Gerçek kendim açısından Yaradan olacak; ona döneceksin. Bireysel ben olarak değil, bir beden olarak değil; gerçek kendim olarak sonsuza döneceğim. Onun için istikbal göklerde değil, hiçbir yerde değil; istikbal Tanrı’dadır, istikbal haktadır. Dolayısıyla benim sonum Allah olacak; bir şekilde ona ulaşacaksın, bir şekilde onun idrakine varacaksın. Bu kaçınılmaz bir süreçtir. O yüzden hiçbir istikbal karanlık değildir, hiçbir istikbal kaygılanılası bir nitelik taşımaz. Bakın, aradaki geçici süreç asıl istikbalimiz değildir; asıl istikbal sonsuz ve mutlak olandır. O yüzden şu dünyadaki geçici istikbalimiz önümüze koskocaman bir dağ gibi durmamalı: “ne olacak, ne olacak” — ne olabilir ve ne olursa olsun. Neden? Çünkü nihai istikbalin Yaradan’dır. İstikbalinizi sonuna kadar götürün; en son varacağınız yer neresi? Allah. O zaman hangi istikbalin kaygısını duymam gerekiyor ki?
Sübhaneke: Dünyadaki Göreceli Kötülük
“Sübhaneke” ifadesi dünyaya bakıyor. Bu çok ilginç bir şey; çünkü dünyaya baktığımızda zahiri olarak tabii ki bir dualite var, bir ikilik var — iyilik de var, kötülük de var. Özellikle günümüzde ne yapıyoruz? “İşte pandemi oldu, şu oldu, bu oldu”; büyük komplo teorileri var — “dünyayı şöyle yapmaya çalışanlar var, böyle yıkmaya çalışanlar var, büyük planlar var.” Kaygılı insanları da çok evhamlandırıyor bunlar: “eyvah dünyamız batıyor, denizler kirlendi, uzayı bile ele geçirdiler.” Farz edelim ki bütün dünyayı ele geçirsinler; ne olacak, neyi ele geçirmiş olacaklar? Varlığı mı, sonsuzluğu mu, mutlak olanı mı ele geçirecekler? Dünyayı ele geçirecekler, o kadar. Bu maddi âlem, bu yaratılmış âlem, sonsuz ve mutlak olan karşısında ne kadar değerli bir şey ki? Ama bizim gözümüzde çok değerli gözüküyor değil mi? “İşte dünyayı ele geçirdim” — dünyanın mahiyeti, niteliği o kadar arzu edilesi bir şey değil ki.
Ayette şöyle bir ifade geçiyor: “Eğer insanlar küfürde birleşecek olmasaydı, Allah onların merdivenlerini gümüşten ve altından yapardı.” Zuhruf Suresi’nde geçiyor. Bu ne demek? Yani eğer insanlar gerçekten objektif bir bilince sahip olsalardı ve yanılmayacak olsalardı, biz inanmayanlara dünyanın bütün zenginliklerini verebilirdik; ama bundan dolayı insanlar gaflete düşüp dünyaya aldanıp Allah’ı unutacakları noktasına gidecekleri için biz böyle yapmadık diyor. Yani Allah’ın nazarında altının, gümüşün, dünyanın ne kadar bir itibarı olabilir ki?
Öyleyse şuna bakalım: dünyayı birileri ele geçirse, birileri dünyayı mahvetsin, bu ne kadar kaygılanılası bir şeydir, ne kadar büyütüyoruz bunu, dememiz gerekmez mi? Ben ölüm olum olmamasını önemsemiyorum diyorum. Farz edelim ki bütün bu komplo teorileri doğru olsun, ne olacak, ne ele geçirecek bunlar? Ben bunu şuna benzetirim: kanser hücresi, vücudu, insan bedenini bir yerden zayıf noktasını bulduğunda yerleşir, büyür, büyür, büyür; ne yapar? Bütün vücudu ele geçirmeye, bedeni ele geçirmeye çalışır. Ele geçirdiğinde ne olur? Bedenin ölümüne yol açar; ne olur sonunda kendi de ölür. Dünyayı ele geçirmek böyle bir şeydir. Kanser hücresi ruhu ele geçirmiyor ama; yıkıma uğrattığı şey bedendir; bedeni yıkıma uğrattığında da kendi de yok oluyor. Dünyayı ele geçirsen, her şey senin olsa, ne yapacaksın? Yiyeceğinden, içeceğinden daha fazlasını yiyip içebilir misin? Bu gibi şeylere çok kapılmamak, dert etmemek gerekiyor. Tabii ki insan adalet için mücadele eder, bu ayrı bir şey.
Hazreti Peygamber’in mağaradaki haline dikkat etmemiz gerekir: birileri bizi öldürmek için mücadele edebilir ve bizi de yakalayabilirler; burada dikkat edeceğimiz şey şu, ben o an kiminleyim? Peygamberin orada dediği şey ne? Allah bizimle, biz de Allah’layız. Yani orada mevzu dünya hayatımızın sonlanması, öldürülmemiz değil ki. Biz şu anda kimiz? Allah’ın üflediği ruhlarız, ruhani varlıklarız; biz bu halde Allah’layız, Allah da bizimle. Peki onlar bizi yakalasalar, ne yapabilirler? En fazla öldürebilirler; neyi öldürebilirler? Bedeni öldürebilirler. Kur’an ne diyor Hz. İsa ile ilgili? “Onu öldürmediler, asmadılar” diyor. İnsan tabii ki orada bütün insanoğlunu düşünebilir bu konuda; hepimiz aslında bir nevi İsa halindeyiz — hangi anlamda? Beden öldürülebilir, asılabilir; fakat ruh öldürülmez. İsa ne olarak tanımlanıyor Kur’an’da? “Allah’tan bir kelime ve ondan bir ruh” diyor. Sen de öylesin; senin o anlamda bir farkın var mı? Yok. O zaman sen niye kendini öldürülebilir görüyorsun? Hiçbirimiz gerçek anlamda öldürülebilir değiliz; ölenle öldürülemez olanı birbirinden ayırt etmemiz gerekiyor.
İnsanın dert edilmesi gereken bir şeyler olabilir mi? Yok. Hiçbir şey dert edilmez, dert edilebilir bir şey yoktur; sadece hayatın içinde iyiliği, güzelliği seçmek, o istikamette gayret göstermek vardır — dert edilecek bir şey olarak değil, sonuç odaklı olarak değil. Mesela Peygamber Kabe’nin putlarla dolu oluşunu dert etmiş midir? Bence etmemiştir; sadece imkân ve şartlar içinde Allah’ın verdiği imkânlar ölçüsünde gayret etmiştir, bu kadar. Bakın Mekke’nin fethi çok sonrasında geliyor, rüyada müjde olarak çok sonrasında geliyor. Yani Müslümanlar ne Mekke’deyken ne Medine’deyken Kâbe’yi kurtarma derdinde değillerdi. Mesela biz bugün Kudüs’ü kurtarma derdindeyiz sürekli; “Kudüs bizim davamız” falan diyoruz. Peki gerçek Kudüs hangi işgal ve yağma altında? Gerçek senin ruhsal özün, Allah’ın “kalb-i selim” dediği; gerçek kalbin neyin işgali, neyin yağması, neyin örtüsü altında? Mesela Kudüs’ü kurtarsak ne olur, insanlık çok mu değişir, insanlık dünyası çok mu aydınlanır, huzur bulur, kendine gelir? Yok. Ama kendi kalp Kudüs’ümüzü kurtarsak o zaman ne olur? Ama bakın benlik ne yapıyor, hep dışa odaklanıyoruz; hepimiz Kudüs’ü kurtarma derdindeyiz, veya egomuzu zahiri olarak kurtarma derdindeyiz. Hepimizin bir kurtuluş hikâyesi var değil mi böyle? “Şöyle olursam, iyi bir evlilik, iyi bir eş, iyi bir iş, başarılı bir sonuç…” İşte bu benim mutluluk hikâyem; hepimiz böyle bir hikâyenin illüzyonu içindeyiz. Hikâyemiz gerçekleşirse tatmin olacağımızı zannediyoruz, gerçekleşmezse berbat. “Mevzu ahirete kaldı, teselli ikramiyesi” — sanki ahiret teselli ikramiyesi; bu dünyada mutlu olamazsam ahirette teselli olarak veriliyor, öyle bir şey yok halbuki. Bizim tek başarımız, tek hedefimiz kendimizi bilmeye dair çabamız sonucunda Yaradan’ın bize bahşettiği varlığımızdır. Varlığımızdan daha öte bir şey yok; o varlık her şeyi içinde barındırıyor. Ne arıyorsanız hakiki anlamda orada var: huzur mu arıyorsunuz, orada var; mutluluk mu arıyorsunuz, orada var; tatmin mi arıyorsunuz, orada var; kendini değerli hissetmeyi mi arıyorsunuz, orada var — gerçek nitelikleriyle var, sahteleriyle değil.
İnni Küntü Mine’z-Zalimin: Kendi Kendini Karartmak
“Ente sübhaneke” ne demek? Yani Allah her türlü eksiklik, olumsuzluk, negatiflikten münezzehtir. “Ey Rabbim, sen sonsuz mükemmelliktesin. Bu kötülükler görecelidir, hayalidir, kurgusaldır ve geçicidir; bütün dünya karanlıkla dolsa senin kalbin aydınlık içinde olur.” “İnni küntü mine’z-zalimin” ne demek? Bütün bu olumsuz algılarımın, mutsuzluğumun, kurgularımın nedeni benim gerçek kendimi karartmam sebebiyledir. Yani gerçek kendimi sahte bir kendilikle örttüm, onu kararttım; o kendisi kararmadı, ama onu örttüğüm için artık bana karanlık gözüküyor. Bütün rahatsızlıkların sebebi benim bilinçte arayacağım bir mevzudur, dışarıda aramayacağım. Ben gerçek kendime dair farkındalığı kaybettiğim için sahte bir kendiliği onun üzerine örttüğüm için durum böyle.
Diyelim ki bir insan beni yok sayıyor; kendimi değersiz hissediyorum. Ne yapacağım? Kendime döneceğim: kim değersiz hissediyor, hangi sahte benlik bana değersiz olduğumu fısıldıyor? Buna bakıyoruz. Ya da mesela insanlar samimiyete, dürüstlüğe, vefaya, sevgiye önem vermiyor. Tamam, önem vermiyor; peki sen bundan rahatsız mısın? Rahatsızsan, o zaman rahatsızlığının nedenini araştır; çünkü sen bir yerinden vefa, sevgi, iyi niyet, samimiyet bekliyorsun, bu beklentin gerçekleşirse mutlu olacağına inanıyorsun, gerçekleşmediği için de rahatsız oluyorsun. O zaman rahatsızlığının kaynağı kendi içindeki sahte bir benliktir. O zaman kendimi mutsuz, negatif, değersiz hissediyorsam, o anda gerçek kendimi neyin örttüğüne bakacağım; neyin örtüsü var o gerçek kendiliğin üzerinde?
Örneğin yalnızlıktan mutsuzum. Bir söz vardır — insanlar bunu çoğunlukla yanlış anlar — “yalnızlık Allah’a mahsustur” denir. Sonucunda mantık şudur: yalnızlık Allah’a mahsustur, benim birine ihtiyacım var. Halbuki öyle değil. Yalnızlık Allah’a mahsustur demek, ancak Allah yalnız olabilir demektir; çünkü o tek ve mutlaktır. Sen yalnız olamazsın; çünkü birin ikincisi Allah’tır, ikinin üçüncüsü Allah’tır. Senin yalnız olmak gibi bir imkânın yok; yalnızlık insan için mümkün olmayan bir şeydir. “Yalnızlık Allah’a mahsustur” — o zaman birini bulayım hemen — oraya dönüştürüyoruz, bu yanlışlık. Halbuki sen öyle bir varlıksın ki her zaman Allah’lasın; yalnızlık hissedersen sana “yalnızsın” diyeni gör, o kendini nasıl algılıyor? Çünkü yalnızlık, insan için sahte bir şeydir.
O yüzden baktım kendimi yalnız hissettim; bir de böyle denize bakıyorum, derin derinde dalmışım. O zaman neyi anlamam gerekiyor? Bir benliğin içinde boğuluyorum. Hani bize sorsalar, nereye daldım? Bir yere dalmadıysak, keşke dalabilseydik; hepimiz boğuluyoruz. Dalan insan bilinçlidir ve daldığının bilincindedir; bir denize dalıyorsundur, nereye daldığının da bilincindesindir. Sen dalmamışsın, boğuluyorsun. O zaman neye daldığıma bakmam gerekiyor; veya önce dalıyor muyum, boğuluyor muyum? Dalmak bilinçli bir tutumdur; dilediğin zaman karaya dönersin, daldığının ve yüzdüğünün de farkındasındır. Ama bizim yaşadığımız durum böyle mi? Biz dalmıyoruz, batıyoruz, boğuluyoruz; sonra “çok mutsuzum” diyoruz. Neden? Çünkü bir şey seni içine almış ve boğulmuş aslında. İşte orada neyi keşfetmemiz gerekiyor? Neyin içinde kendimi zannediyorum, ben hangi benliğin içine düştüm? Nasıl ki Yunus “hangi balığın içine girdim” — aynı şekilde bizim de kendimize sormamız gereken şey şu anda hangi benliğin içinden konuştuğumuzdur.
Hangi Bilinçle Bakıyoruz?
Şu anda bu hayatı hangi bilinçle algılıyorum? Bu soruyu sormaya ihtiyacımız var. Biz bir bilinci referans kabul ediyoruz, o bilincin referansıyla hayatı algılamaya çalışıyoruz. Bu şuna benziyor: bir çocuk geliyor buraya, “burada oyuncak yok, benim canım burada sıkıldı” diyor. Neden? Çünkü o çocuk bilinciyle bakıyor; o çocuk bilinciyle baktığında ne arayacaktır burada? Oyuncak, dondurma, şeker, salıncak arayacak. Bizler de bunun gibiyiz; arıyoruz, bulamıyoruz. “Çok kötü bir hayatım var” diyoruz; neden? Çünkü biz kendi oyuncaklarımızı arıyoruz, bulamayınca da mutsuz oluyoruz.
Mesela eğer bir sevgili, bir evlenme ihtiyacı duyuyorsam, kim olabilir? O gözle bakıyorum. Bir hırsızsa kimin cüzdanı dolu diye bakacak, değil mi? Güzel bir söz vardır: bir hırsız bir bilgeyle karşılaştığında onun cüzdanına bakar. Neden? Çünkü o hırsız bilinciyle bakıyor: ne götürebilirim, bana göre ne var buralarda diye o gözle bakar. Peki ben hangi gözle bakıyorum? “İşte ben mutlu olmak istiyorum” — güzel bir giriş; “insanlar samimi, iyi niyetli olsun istiyorum” — kötü mü bu, herkes tasdik eder. Ama sonra “ne biçim insanlar, insanlar samimi değil, ne biçim bir hayat, insanlar böyle olmamalı, ben çok rahatsız oluyorum böyle insanlardan” demeye başlıyorum. Nereden baktım bu dünyaya? Kendi mutluluk hikâyemin penceresinden baktım; oradan bakarsam bunları göreceğim. O yüzden özneye bakmak lazım. Peygamber Kâbe’ye hangi gözle bakıyordu? Bu gözlerle baksın, içinde bir sürü putlar vardı; o hangi gözle bakıyor? O kalbin gözüyle bakıyor. Kâbe sembolik olarak Allah için inşa edilen bir ev; o varlığın merkezini temsil ediyor, sonsuz ve mutlak olanı simgeliyor; aynı zamanda benim Yaradan’ın evi olan kalbimi simgeliyor, o gözle tavaf ediyor, o gözle o süreci yaşıyor. Ama şimdi ben ne gözle bakıyorum dünyaya? “İşte birçok isteğim olmamış, birçok beklentim karşılanmamış, hayatta birçok engelle ve sınırlamayla karşılaşmışım, hiç değer görmemişim, anlaşılmamışım” — bunları kim diyor? İçerideki bir ben diyor. Ben hangi gözle bakıyorum dünyaya? Bunun gözüyle bakıyorum; o zaman ben bir balığın karnındayım. O yüzden balık çeşitlerimizi tespit etmemiz gerekiyor; her yerimizde farklı bir balık çeşidimiz var. Şu anda hangi balıktan bakıyorsun?
O bilince gelmeden o gözle bakmak mümkün değil elbette; ama şunu ayırt etmemiz gerekiyor, bu gerçek değil. Gerçek olmayanı tespit ede ede gerçeği buluruz. Kur’an bize Allah’ın velileri için bahseder; veli ne demek? Sen onunla dostsun, o da seninle dost — gerçek bir uyum ve bütünlük ilişkisi. Veli bu; gerçek kendini bulduğu için gerçek kendiyle yakın olan, Allah’ın yakınlığını idrak etmiş olan kişi. Onun için korku ve hüzün yoktur, diyor. Peki bu gerçekse, ben bunu gerçek olarak tanımlıyorsam, o zaman diğeri gerçek değildir, diğeri sahtedir. Bir peygamberden şunu duyar mısınız: “Ben istediklerimi gerçekleştiremedim, bir türlü kendim olamadım”? Böyle bir cümle var mı? Yok. Peki bu cümle bizde var mı? Çok.
Kendim Olmak İllüzyonu
O zaman ne yapacaksın? Kendim olmak diye bir kavramı düşünün; ne olduğumda kendim olurum? Hep onu bile olgusal düşünüyoruz değil mi — isteklerim olduğunda, ihtiyaçlarım karşılandığında, gerçekten anlaşıldığımda, hayallerimi gerçekleştirdiğimde kendim olacağım diyeceğim. O zaman bu nasıl bir kendilik? Olgusal bir kendilik; olgularla inşa edilmiş bir kendilik. Biri beni anlayacak, sevecek, önem verecek; hayatımda hayal ettiğim bir şeyi gerçekleştireceğim, diyeceğim ki tamam, şimdi kendim oldum. O zaman ben neyim? Olguların toplamı. Peki olgular kalıcı mı, değil. O zaman ben nasıl kendim olacağım? Kendim de sahteyim. Ulaşsan da, ulaşmasan da büyük bir trajedi; ulaşamayınca ömrün boyunca “bir türlü kendim olamadım” dersin, ulaşınca da “Allah Allah, fena olmadı ama gene kendim olamadım” dersin. Çünkü kendin o değil ki; kendin, gerçekte olduğun şey. Bir ilişkiye, anlaşılmaya, önemsenmeye, fark edilmeye, bir şey başarıp ortaya koymaya bağlı değil.
Bu şeye benziyor — mecazi olarak kullanıyorum — sana büyük bir saray yapılmış, uçsuz bucaksız, taç mahal gibi, fevkalade mükemmel, güzel, estetik. Sen onu unutmuşsun; kendine imarı da olmayan bir yerde küçük bir arsa bulup bir gecekondu inşa etmeye çalışıyorsun. Ne kadar trajik bir şey değil mi, ama işte insanoğlunun durumu bu. Tanrı diyor ki: “Sen bendesin, kendini bulmak istiyorsan bana dön. Gerçek sen bende; çünkü ondan kaynaklandım, onun sonsuz ilminde ve kudretindesin, sen ondasın.” Sen bunu unutuyorsun; kendine ilişkilerin içinde, dünyevi hedeflerin içinde, hayallerin, kurguların içinde bir “kendin olma” hikâyesi üretiyorsun. Bu gerçekten çok trajik bir şeydir; onun için insan yetim bir varlıktır.
Hangi Benlikten Bakıyorsun?
Bu bilince gelmeden o gözle bakılabilir mi, tabii ki bakamayız; ama gerçek olmayanı tespit ede ede gerçeği buluruz. Yoksa ne yapayım? Hani bazen dersin ki “sen şununla niye arkadaşlık yapıyorsun?” — “başka arkadaş bulabildim mi ki, bunu bırakayım.” Birini bulmadan öbürünü bırakamaz; benlik seni tekrar o tuzakta tutuyor.
Benliklerinize bakabilirsiniz ama benliklerinizden bakmamalısınız. Benliklere bakabiliriz, istediğimiz kadar gözlemleyebiliriz, analiz edebiliriz; diyebilirim ki “içimde şöyle bir benlik var, diyor ki bana: İsmail, sen çok yanlışsın, kimse seni anlamıyor, keşke seni insanlar anlayabilseydi.” Ne kadar ilginç bu benliği gözlemleyebilirim, ama bu benliğin içinden yaşamamalıyım, bu benliğin içinden hayata bakmamalıyım; ama bu benliğe bakabilirim. Biz bazen çocukları dinleriz; çocuk size uçuk, kaçık, fantastik bir hikâye anlatır — “baba, bu karınca beni yiyecek, apartmandan daha büyük bir karınca var” — siz o hikâyeyi dinleyebilirsiniz, ama onun gözüyle bakmazsınız. Onun için kendimize her zaman sormamız gereken nedir? Ben bir benliğe mi bakıyorum, bir benlikten mi bakıyorum? O ayrımı yapabildiğimizde balığın karnından çıkmış ve daha objektif bir yerden hayatı algılamış oluruz. Aksi takdirde hayatımız o benliğin penceresinden yaşanır.
Senin ömür boyu dert ettiğin şey, gerçekte bir dert mi? “İşte ebeveynimin beni anlamaması” — dert değil mi? Değil. Kimin için dert? Bir benlik için dert. “Hakkımın yenmesi” dert değil mi? Değil — hakkımı yiyen nasıl hazmedecek, o düşünsün; ben niye düşüneyim ki? Biri benim hakkımı yiyince ben niye düşünüyorum? “Ama olmaz, hakkımı almalıyım, eğer ben o hakkı alsaydım hayatım çok başka olurdu” diyen bir benliğin içinden bakıyorsam, o zaman hakkımın alınması problem olur değil mi? Peki bu doğruysa dünya başka türlü olurdu, çok güzel; işte buna karar vermek zorundasınız, doğru mu değil mi? Bunu ben size söylemeyeceğim, çünkü onu siz görmek zorundasınız; ben diyebilirim, “o benlik doğru değil, o sahte” diyebilirim, itimat edersiniz veya etmezsiniz. İtimat da etseniz, ulaşmanız gereken nokta o benliğin sahte olduğuna sizin ikna olmanızdır. Yani dünyada hangi haksızlığa uğramamış biri çok mutlu olmuş ki? Farz edelim bana haksızlık yapan insanlar gelip hakkımı bana iade ettiler; ne olacak? Sakince düşünün, hemen “iyi olacağım, mutlu olacağım” demeyin; bir sakin olun. Bugüne kadar size haksızlık yapan herkesin dizilip bütün hakkınızı size iade ettiğini ve hepsinin özür dilediğini düşünün — ne olacak? Acele etmeyin. Tamam öyle bir şey oldu, ne olacak? Sakince düşünün; o zaman o benliğin sahteliğini göreceksiniz.
_(Katılımcı: Bazen bu farkındalığı yakalayabiliyoruz ama bu uzun sürmüyor, kısa bir süre sonra tekrar eski halimize dönüyoruz. Bu nasıl sürekli hale getirilir?)_
Tabii ki. Sahteliği fark edip iptal ederek, sahte benlikleri fark edip fark ettikçe onlara katılmayarak. Bu sürekli hale nasıl gelir? Sahteliği fark edip iptal ede ede, sahte benlikleri fark ettikçe onlara katılmaya devam etmeyerek.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Hz. Yunus’un balığın karnındaki duası, Arapça aslıyla doğrudan aktarılıyor: “La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü mine’z-zalimin” (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir; bilinen adıyla Enbiya Suresi 87. ayettir, ancak bu numara anlatıcı tarafından zikredilmediği için metne eklenmemiştir). - “Eğer insanlar küfürde birleşecek olmasaydı, Allah onların merdivenlerini gümüşten ve altından yapardı” mealinde bir ayete atıf yapılıyor; anlatıcı bunun Zuhruf Suresi’nde geçtiğini belirtiyor (ayet numarası metinde verilmemiştir). - Hz. İsa hakkında “Onu öldürmediler, asmadılar” mealinde bir ayete atıf yapılıyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). - Hz. İsa’nın “Allah’tan bir kelime ve ondan bir ruh” olarak tanımlandığı bir ayete atıf yapılıyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). - Not: Metinde ayrıca “Allah’ın gözünde dünyanın bir kıymeti olsaydı ona kâfirlerden bir yudum su bile içilmezdi” sözü geçmektedir; ancak anlatıcı bunu açıkça “zayıf kabul edilen bir hadis” olarak nitelendirdiğinden (ayet değil), bu liste dışında tutulmuştur.