Ben Algısı, Özdeşleşme ve İbadetin Hakikati

Ben Algısı ve Yanlış Özdeşleşme

Geçen hafta insanın o ben algısı konusunda biraz konuştuk. Aslında bizler insanoğlu olarak düştüğümüz en temel tuzak, insanın kendisini "ben" olmayan bir şeyle tanımlamasıdır. Yani kişi kendisini ya bedenine, ya davranışlarına, ya düşüncelerine, ya duygularına, yapıp ettiklerine veya yapamadıklarına, ya da ilişkilerine, ilişkilerinin üzerinden hissettiklerine, yaşadıklarına odaklar. Mesela diyelim ki terk edilmiş bir insan olsanız, ne diyeceksiniz? "Ben terk edilmiş bir insanım" diyeceksiniz. Terk eden bir insansanız diyeceksiniz ki "ben terk eden bir insanım." Güçlü bir insansanız "ben güçlü bir insanım" diyeceksiniz, zayıfsanız "ben zayıf, güçsüz bir insanım" diyeceksiniz. Bütün bunların altında yatan şey, "ben" hissinin yanlış bir şeye monte edilmesidir.

Yani ben hissi bağımsız bir şeydir, herhangi bir şeyle özdeşleştirilmek için verilmemiştir insana; bir bilinç farkındalığına hizmet etmesi için verilmiştir. Biz bu dünyada yaşadıklarımızı bir farkındalıkla yaşayalım diye bize ben bilinci verilmiştir. Ben şahidim; ben şu deneyimleri yaşıyorum ve yaşadığım bu deneyimlere şahidim, bu deneyime şahitlik ediyorum. Bu olumlu bir deneyim de olabilir, olumsuz bir deneyim de olabilir. Onun için kutsal kitaplarda şu anlatılır: "İşte biz insanları hayır ve şer ile karşılaştırıyoruz" deniyor. Bunu daha çok "hayır ve şer ile imtihan ediyoruz" diye çeviriyorlar, ama aslında burada "hayır ve şer ile karşılaştırıyoruz" anlamı var. Bu karşılaşma içinde kişi, o kendisine verilen öz farkındalıkla nasıl davranacak, ne ölçüde o öz farkındalıkla davranacak? Buna yönelik bir deneyim yaşıyoruz. Yoksa kendimizi yaşadıklarımızla özdeşleştirmek için bu dünyaya gelmedik. Ve zaten insanoğlunun en temel hatası da budur.

Yenilgi, Başarı ve Özdeşleşmenin Tuzağı

Mesela diyelim ki sınava girersiniz, başarısız olursunuz. Dersiniz ki "ben başarısız biriyim." Bakın ne yaptınız? "Ben başarısız biriyim" -ne ile özdeşleşme oldu? Bir olguyla özdeşleşme oldu. Bir insan sizi sevmedi, "ben sevilmeyen biriyim" -ne yaptınız? Yani "ben" idrakini, "ben" bilincini, farklı şeylerin deneyimlenmesi için kullanacağınız bir farkındalık alanı olarak değil, özdeşleşme unsuru olarak kullanıyoruz. O ben bilincini bir şeye yapıştırıyoruz, bir şey olarak tanımlıyoruz artık kendimizi. Bu tırnak içinde hoş bir şey de olabilir, hoş olmayan bir şey de olabilir. Mesela kişi en dıştan baktığınızda kendisini mesleğiyle, başka şeylerle, bedeniyle, yaşadıklarıyla, olumlu veya olumsuz çeşitli olgularla tanımlayabilir.

Mesela diyelim ki bir mücadele içindesiniz, yenildiniz, "ben yenilmiş biriyim" dediniz; bu ne yapmış olduğunuz burada? "Ben" bilincini yenilgiye indirgediniz; yenilmiş birisiniz artık. Çünkü aslında siz bir yenilgiyi deneyimlemediniz, yenilginin kendisi oldunuz. Diyelim ki anne babanız size yeterince ilgi göstermedi, "ben ilgi görmeyen bir çocuğum" dediniz; kendinizi neye indirgediniz? Bir olguya indirgediniz. Halbuki o ben bilinci niye verilmişti? Farkındalıklı bir şekilde bir şeyi deneyimlemek için verilmişti. Dünyanın mahiyeti budur; dünyayı bundan başka anlayan insan büyük bir yanılgı içindedir.

Mesela mutluluk aramak, mutluluk aramak yanlış bir şey. Zaten mutlusun. Ama nerede mutlusun? Biz buraya mutluluk arayalım diye gelmedik, bir ilişkimiz olsun diye gelmedik, çoluk çocuğumuz olsun diye gelmedik; işte kendimizi ispat edecek bir şey yapalım diye gelmedik. Böyle bir şey yok. Bütün bunlar nedir? Sahte benliğin bir süre sonra kendi ürettiği kurgular. Sonra da biri der ki "sen hayatta ne başardın ki?" Sen de oturursun, "hakikaten ne başardım ya, Allah belanı versin, hiçbir şey başaramadım" dersin. Şimdi bu tuzağın nedeni ne? Sen kendini yanlış bir yere oturttun; "ben" dediğin şeyin bağımsız, özgür bir şey olduğunu unuttun, onu bir şeye bağladın.

Başarılı da olabilirsin, bu sefer dersin ki "ben başarılı bir insanım, sen benim kim olduğumu biliyor musun?" O da bir özdeşleşme. Bakın burada olumlu özdeşleşme, olumsuz özdeşleşme ayrımı yapmıyoruz; olumlu şeylerle de özdeşleşirsin, olumsuz şeylerle de özdeşleşirsin. Özdeşleşme konusunda iki insan arasında fark yoktur. "Ben başarısızım, Allah belamı versin" diyen de özdeşleşmiştir, "ben çok başarılıyım, sen benim neler yaptığımı biliyor musun" diyen de özdeşleşmiştir. İkisi de eşit düzeyde bir tuzaktır. Bütün kadim öğretilerin anlattığı şey, insanların bu özdeşleşme tuzağına düşmemeleridir.

Mesela "ben beceriksiz biriyim, ben bütünüyle bir hayal kırıklığından ibaretim, hayatta istediğim hiçbir şeyi gerçekleştiremedim, hayatımın neresine baksam fiyasko" -farz edelim hayatın neresine baksan fiyasko, bundan ne çıkarıyorsun? Sadece dersin ki "ben arda arda çok ilginç fiyasko deneyimleri yaşadım." Bu kadar basit. Hiçbir şeyden dolayı kendini kötü hissetmene gerek yoktur. Peki niye kötü hissediyorsun? "Tabii ki kendimi kötü hissediyorum" diyorsun. Tabii ki kendini kötü hissedersin, çünkü kendini kötü olan bir şeyle özdeşleştiriyorsun. Mesela hayatında bütün insanlar -atıyorum annen, baban, kardeşin, eşin, çocuğun vesaire- seni terk etti; bunda kötü olan ne var? Var mı kötü olan bir şey? Tabii açık açık söylemiyorsunuz bana, çünkü ne cevap vereceğimi biliyorsunuz değil mi, herkes korkuyor bu soruda ne cevap versek diye.

"Bu kişinin çok geçitsiz bir olumsuz olayı, ıslah olması gerekmez mi hocam?" Bak ilginç bir şey; mesela bir kişi öyle diyebilir: "demek ki ben gerçekten kötü bir insanım ki böyle oldu." Bunu bilebilir miyiz? Kesin böyle bir yargıya varabilir misin, bütün ilişkilerinde terk edildiğinde? Varamazsın, çünkü analitik ve rasyonel bir sonuç değil bu; ya meyve ağaçtan uzağa düşmez de deniyor. Bu sefer de oradan girersin değil mi: "ben aslında süperim de, ben çok iyiyim de, insanlar beş para etmez, o yüzden terk ediyorlar." Bu da yanlış olabilir. Bakın bunlar yanlış özdeşleşmeler: "kimse benim kıymetimi bilmiyor, ben çok süper biriyim ama kimse kıymetimi bilmiyor, anne babam bile bilmiyor." "Düzgün insanlar sürekli yalnızdır" diye paylaşanlar -aynen, "düzgün insanlar sürekli yalnızdır" diye oradan egonuz kendisini rahatlatmaya çalışır. Düşünün.

Dijital Benlik ve Simülasyon Korkusu

Bütün bunların altında yatan şey, ortada bir benlik kurgusu var; hayali bir kurgu, gerçek benliğimiz değil bu. Gerçek benlik bilinciniz unutulunca onun bir simülasyonu devreye girer, yani bir sahtesi. İnsanlar şimdi diyorlar "dijital bilmem nelere geçilecek." Biz zaten geçmişiz arkadaşlar, biz dijital benliğe zaten geçmişiz yani. Ne zaman geçmişiz? Çok uzun zamandır dijital bir benlik üzerinden yaşıyorsun. Senin kurduğun bu benliğin gerçekliği var mı? Yok. Bunu kim kurdu? Senin dijital zihnin kurdu. Sonra da işte millet korkuyor: "dijital işte, koronayla bizi dijital sürece sokacaklar" diye korkuyoruz. Ya senin bütün benliğin dijital bir simülasyon yani.

"Hocam orada biraz sıkıntı oluyor." Şimdi kişi gerçek benliğinin ne olduğunu tam bilmiyorsa, veya onunla ilgili attığı adımın doğru olup olmadığından emin değilse, doğru yolda olup olmadığını da bilemiyor. Sonuçta biraz süptil bir alan bu; netlik olmadığı için, bir şey kazanıyorsa bile bunu net bir şekilde gözlemleyemiyorsun. Öbür tarafı da tam adını koyamadığın için nerede olduğunu bilemiyorsun. Bundan dolayı insanlar sanat gibi şeylere de biraz bu yüzden yöneliyor. İşte o da hani deyim yerindeyse simüle, dijital bir benlik algısının asıl korkusu. Biz ne diyoruz bu konuda? Acele etmeyin, henüz kim olduğunuzu bilmiyorsunuz, ama korkmayın, siz bir kimsesiniz.

"Ben bir kimse değilim, eyvah" -hemen dijital benlik ne yapıyor? Bir şey arıyor kendine: "gerçek benliğimi bulamadım, o zaman olanla idare edeyim" değil mi böyle? "Gerçek kendimi bulamadım, ee ne yapacağım, o zaman bir şeye tutunayım." Çünkü o sahte benlik bize ne diyor? "Bir şey olman lazım" diyor, bizi hep bir şey olmaya yönlendiriyor. Biz de hep bir şey olmaya çalışıyoruz. Bir şey olmaya çalışma, acele etme; zaten sen varsın, Allah sana "ol" demekle var etmiş zaten, sadece onu bulacaksın. Sahtelik burada; öyle bir dijital sahte benliğimiz var ki.

"Hadi tamam, İsmail Bey dedi ki sen duyguların değilsin, düşüncelerin o değil, ne kaldı elinde?" diyor. Hiçbir şey. "O zaman İsmail Bey saçmalıyor, veya güzel şeyler söylüyor ama hayat onun dediği gibi değil." Bakın ne yaptı, evet.

Beden ve Psikolojik Aygıt: At-Arpa ve Araba Örnekleri

"Hocam, siz insanı tarif ederken bir yönüyle bedeni, o maddi tarafı kolayca reddetmiyor musunuz? Bu tarifte söylediğiniz o zahiri tarafı sildiğimizde bir şeyi yok saymış olmuyor muyuz? Dolayısıyla insanın tarifini sadece beden ve devinimle mi yapacağız?" Evet, güzel bir soru, önemli bir şey. Burada belki benim vurgulamam gereken bir nokta. Bizim paylaştığımız -çünkü bu benim bir bilgim değil, bu kadim bir öğreti, kadim bir bilgelik ve bir hakikat- kadim bilgelik insanın beden ve psişik yapısını reddetmez. Öyle bir şey söz konusu olamaz. Beden vardır, psişik boyut da vardır; yani düşünce, duygu ve davranış aygıtımız da vardır, böyle bir örüntü de vardır. Bu asla reddedilmez. Fakat ben bunlar değilim, bunların dışında bir şeyim.

Hani çok güzel bir sözdür ama tabii ne kadar analiz edilip anlaşılabilir: "Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm" diyor. Şimdi burada et ve kemiği ifade etmiyor mu Yunus? Bunu inkar etmiyor değil mi, "ete kemiğe büründüm" diyor, bir bürünme var. Yani buna eski Hint geleneği "özü çevreleyen kılıflar" diye tarif eder; beden bir kılıftır, düşünce, duygu ve davranış aygıtımız bir kılıftır. İnsanın bedensel ve psikolojik yönü vardır, fakat bunlar onun kullanması için verilmiş enstrümanlardır. İnsanın "ben" diyeceği en temel şey özdür. Diğerleri peki nedir? Onun tarafından kullanılması için verilen araçlardır.

Mesela atınız, eğer bir süvariyseniz, bir araçtır değil mi? Hatta atınızın yemi bile -belki uzun bir yolculuğa çıkacaksınız, yem bulamazsınız- heybeye atın yemini de koyarsınız. "Ben at değilim, ne gerek var heybeye arpa koymanın" demezsiniz değil mi? Kullandığınız bir araç olan at vardır, o atın da ihtiyacı olan arpa vardır; bunu asla reddetmezsiniz. Ama kendinizi o olarak algılamazsınız. Bu bütün öğretilerin özüdür. Burada asla bir inkar yoktur. Allah kutsal metinde insanın bedenini, psikolojik boyutunu inkar ediyor mu? Hayır. Hiçbir kadim öğreti reddetmez; sadece onlar senin kullanman gereken araçlardır, onlar sen değilsin. Çünkü onları nitelikli bir araç olarak kullanmak yerine onlarla veya onların işlevleriyle özdeşleştiğinde, kendi kendine yanlış bir kimlik yakıştırmış olursun. Ben bunu hep hatırlatırım, tekrar hatırlatmakta bir mahsur yok.

Yaş, Beden ve "Gerçek Ben" Zaman Üstüdür

Ben ne diyorum? Diyorum ki insan "ben gencim" de dememeli, "ben yaşlıyım" da dememeli. Çünkü ben, gerçek ben, zaman üstüdür. Bizim yaş dediğimiz neyle ilgilidir? Bedenle ilgilidir; bedeninizin yaşı vardır ama özünüzün bir yaşı yoktur. Veya siz psikolojik düzeyde mesela işler olarak bir şey yapabilir bir durumda olabilirsiniz, yapamaz bir durumda da olabilirsiniz; orada şunu söylersiniz: "bedenim ve psikolojik aygıtım şu işi yapabiliyor, şu işi yapamıyor." Diyelim ki 70 yaşına geldiniz, artık hızlı koşamıyorsunuz; ama orada bakın "ben koşamıyorum" değil aslında bu. Şimdi siz ne yaparsınız, eğer öyle derseniz "ben koşamıyorum," beninizi -yani farkındalık ve şuur için verilmiş olan bir özneyi- bir olguya indirgediniz.

"Ben koşamıyorum" -veya diyelim ki felç oldunuz, bedeniniz yürüyemiyor, "ben yürüyemiyorum" diyorsunuz. Halbuki "ben yürüyemiyorum" değil bu; kullandığım beden yürüyemiyor. Şimdi bunu biraz daha iyi anlamak için çok basit bir örnek vereceğim. Arabanız bozulup istop ettiğinde "ben istop ettim" diyor musunuz? Demiyorsunuz. Diyen biri olsa ne dersiniz? "Kafayı biraz yemiş" ya da "iyice yemiş, ya da şu an çok gergin" dersiniz, "ben istop ettim" diyor değil mi? O kullandığın arabadır. Tıpkı bunun gibi, kullandığın bir enstrüman; işte araban diyelim ki Ferrari, 360 kilometre gidiyor; "ben 360 kilometre gidiyorum" dememek lazım diyen cahillik etmiş olur, o kullandığın aracın hız kapasitesidir. O hız kapasitesini kullanıyorsan dersin ki "araban 360 kilometre gidiyor." Ne zaman ki ona "ben" dersiniz, bunu insanlar çok yaşarlar; birçok şeyle özdeşleşirler.

Sarıya Boyanan Saç: Özdeşleşmenin Gündelik Örnekleri

Bakın tıpkı bu araba örneği gibi, aslında biz hayatımızda sürekli bunu yapıyoruz. Arabayı kırmızıya boyatıyorsun, "ben kırmızı oldum" mu diyorsun? Şimdi diyeceksiniz ki hangi cahil bunu der; ama saçınızı sarıya boyatınca niye "sarışın oldum" oluyorsunuz? O zaman gülüyorsunuz mesela değil mi, işte aynısı, arada bir fark yok değil mi. Saçınızı sarıya boyatınca sarışın oluyorsunuz, siyaha boyatınca esmer oluyorsunuz. İşte güzel bir elbise giyince güzel oluyorsunuz, uyumsuz bir elbise giyince "kombin olmamış, kendimi çok kötü hissediyorum" diyorsunuz. Farklı bir şey mi yapmış oluyoruz burada? İşte bunu yapmış oluyoruz. Ama bakın hiç farkında değiliz, çünkü evrensel bir illüzyonun içindeyiz.

Kimse bize "ya ne saçmalıyorsun, sen ne alaka, saçını sarıya boyattın, sen sarışın olmadın" demiyor. Kırmızı bir elbise giydiğinde kırmızı olmuyorsun; bedenin şöyle veya böyle olduğunda sen güzel ve çirkin olmuyorsun. Bak özdeşleşmeden konuşabilseniz, emin olun uzun süre dilsiz gibi olursunuz, çünkü her şeyimiz özdeşleşerek konuşulan bir şey haline gelmiş.

Ego Çipi ve Dijital Dünya Benzetmesi

Bundan daha komplike bir dijital dünya olabilir mi? Onun için ben bazı yorumcular "işte dijital dünyaya geçiyoruz, herkese çip bağlanıyor" derken diyorum ki: çip bağlamana gerek yok, herkes ego çipini bağlamış zaten. Bir benlik çipi var; onun üzerinden mutluyum, mutsuzum, değerliyim, değersizim diyorsun. Peki bunu size kim öğretti? Kimse öğretmedi aslında; o beden, o benlik çipini aldınız, yüklendiniz. Üstelik hiçbir araçla tespit edilemeyen bir çip bu, daha tehlikeli; hiç farkında değilsiniz. Onun üzerinden dikkat edin, hepimizin hayatı o çipin kodlaması üzerinden yürümüyor mu? Bütün konuşmalarımız o benlik hikayesinin üzerinden işleniyor mu?

"Peki hocam, bir kültür içinde doğuyoruz, o kültürden etkileniyoruz, her insan bunu aşamıyor, öyle bir sıkıntı da yok mu?" Şimdi diyoruz ki, hiç kimseden öğrenmedik mi? Aslında tabii ki biraz öğrendik, ama yatkınlığımız da var insanoğlu olarak.

Din Nedir? Sahte Benlikten Öz Varlığa Dönüş

İşte bütün kadim öğretiler neyi hatırlatıyor? "Bu illüzyonun, bu simülasyonun dışına çık." Din nedir aslında? Din budur: insanı sahte benlik kurgusundan gerçek öz varlık bilincine çağıran bir mesajdır. Güzel bir tarif oldu değil mi, dindarlığın böyle bir tarifi. Doğrusu şu anda söyledim, ilk defa böyle ifade ettim.

Yani şöyle diyebiliriz: din nedir? İnsanın sahte benlik kurgusundan hakiki öz varlık bilincine döndüğü ve dönüştürüldüğü bir süreçtir. Din de bunun mesajıdır; sana gerçek kendini hatırlatan bir mesajdır. Din budur. Onun için dindar olmakla olmamak bu anlamda çok önemli. Dindar olmak şu demek: benim şu anki benlik bilincim gerçek değil, ben gerçek benlik algısına ulaşmak istiyorum. O benlik ki zamana, mekana, olan olgulara bağlı değil.

Mesela şöyle düşünün, hayatınız boyunca olumsuzluklar olmuş olsun; gerçekten içsel olarak huzurlu musunuz, mutlu musunuz? Mutluysanız siz biraz dindar bir insan olabilirsiniz. Fakat yüzünüzde acı okunuyorsa siz mutlu bir insan değilsiniz, çünkü siz olaylar tarafından şekillendirilen bir kimliksiniz. Halbuki siz gerçekte olaylar tarafından şekillendirilen biri değilsiniz. Anlatabiliyor muyum?

Hüzünlü Kalp ve Neyin Sesi

"Hocam, 'Allah hüzünlü kalbi sever' diye Hazreti Ömer'in bir sözü var, nasıl anlamalı?" Allah özünü buluncaya kadar hüzünlü olan kalbi sever; yani özünü unuttuğu için hüzünlü olanı sever. Yoksa "sevgilim beni terk etti, işimi yapamadım, üniversiteyi kazanamadım" diye hüzünlenmek bu değil. Sonra bir de "acılar insanı olgunlaştırır" deriz, bu da yanlış bir şey.

"Yani hani dünyada olan haksızlıklar, zorluklar karşısında insan elinden gelen gayreti gösterir değil mi, dua eder, gayret gösterir; o kurban edebiyatı yapmak anlamında değil de?" Değil, değil; işte zaten gerçek, şımarmamak anlamında biraz. Oradaki şeylerin hepsi şudur: gerçek özünün farkına varıncaya kadar henüz hakiki bir bilinçte olmadığını bilen insan mahzundur. Yani sen biliyorsun ki henüz gerçek kendinin farkında değilsin, henüz gerçek anlamda kendi öz varlığının farkındalığını yaşamadın; hüzünleneceksen buna hüzünlenebilirsin, bu kutsal bir hüzündür ve kıymetlidir. "Niye hüzünlüsün? Henüz kendimi bulamadım" -bak bu güzel bir şey.

Mevlana'nın dediği nedir aslında bu? Mesnevi'nin ilk 18 beyti: sazlıktan, kamışlıktan koparılmış olan bir kamış, kaynağından koptuğu için üzgündür, hüzünlüdür. O yüzden neyin sesi bu yüzden hüzünlü bir sestir, çünkü kaynağından kopmuştur; o kaynağına duyduğu özlemin, hasretin etkisiyle hüzünlü bir ses verir. Ve kaynağına döndüğünde onun hüzünü geçer. Veya bir başka ifadesi, her ayrılık bizi üzer, çünkü ondan ayrıldığımızda üzülmüştük der.

Dolayısıyla burada asla insan dünyadaki herhangi bir olumsuzluğa, kayba aşırı üzülmemelidir. Tabii ki insani düzeyde yaşanan bir acıya üzülürüz, elimizden geleni yaparız, bütün gayretimizi gösteririz, ama onu kalıcı bir kayıp olarak görmeyiz. Mesela diyelim ki bir insanın bu dünyada hiç rahatı olmasın, ama kendi varlık bilincinde olsun; o insanın bir kaybı yoktur. Belki acımak, üzülmek gerekir dünyada yaşadığı bir olaydan dolayı kayıp içinde olduğunu düşünen insana. Bakın o insana değil, o haline üzülmek gerekir.

Kredi Kartından Habersiz Dilenci Örneği

Bir insan diyorsa ki "ben çok şanssızım, hiç gün yüzü görmedim," onun o düşüncesine üzülmek lazım, o duruma değil. Mesela bir çocuk vardır, anne babası ölmüştür, ama çocukla konuşsanız çocuk der ki "ben Allah'a aidim, benim anam da babam da aslında Allah'tır"; dersiniz ki "yahu bu ne kadar iyi bir çocuk, ne akıllı bir çocuk" değil mi? Hakikaten biyolojik annem babam öldü, ama benim hakikatte annem de babam da varlığımın kaynağı ve sebebi kimdir? Yaradandır, ben ona bağlıyım, ona aidim. O zaman siz o çocuğun biyolojik anne babasının ölümüne üzülür müsünüz? Üzülmezsiniz değil mi? Dersiniz ki onların kaybı bu çocukta herhangi bir eksiklik, kayıp hissi oluşturmamış. Ama anne babası öldüğü için kendini çok büyük bir kayıp içinde hisseden bir insanın haline üzülürsünüz, ama o olaya değil. İşte üzüleceğimiz şey budur.

O yüzden kamil ve arif insanlar biraz hüzünlüdür, ama hüzünleri kendilerine ait değildir; çünkü bizi gerçek özümüzden o kadar uzak gördükleri için mutsuz görüyorlar ki, ve aslında bunun çözümü o kadar basit ki, o yüzden hüzünlenebilir. Bu şuna benzer: bir insanın cebinde bir kredi kartı var, diyelim ki büyük bir parası var örnek olarak, ama cebindeki o kredi karttan habersiz, onunla karnını doyurabileceğinden, istediği yere gidebileceğinden habersiz. Oturmuş bir kenara dileniyor, "ne istiyorsun" dersiniz, "hiçbir şey istemiyorum, ölmek istiyorum" der. Niye? "İşte görüyorsun, aç susuz hiçbir yerim yok" der. Halbuki onun cebindeki kredi kartıyla ihtiyaç duyduğu her şey alınabilir. Şimdi siz onun durumuna mı üzülürsünüz, bilincine mi üzülürsünüz? Durumunda üzülecek bir şey yok aslında, ama bilincine üzülebilirsiniz. Dersiniz ki "cebinde bir kredi kartı var, onunla bütün ihtiyaçlarını alabilir ama bundan haberi yok."

İnsanoğlunun durumu budur. O yüzden kendimize şunu sormalıyız: ben neyin ihtiyacını duyuyorum da gerçek anlamda bu ihtiyacın karşılanabileceği kaynağın farkında değilim? Neyi arıyorsun, değer mi arıyorsun, sevgi mi arıyorsun, şefkat mi, kabullenilme mi, onay mı arıyorsun? Bütün bunlar sonsuzlukta, yaratıcıda hepsi var olan şeyler; hepsi onda var, cebinde bu var yani, senin bilincinde bunun kaynağı var. Allah'ın sana verdiği değerin farkında olsaydın, insanların sana verdiği değerin bir okyanusa nispetle bir damla olduğunu anlayacaktın. Allah insana özü itibariyle o kadar özel bir değer veriyor.

Yanlışı Onaylamamak ve Sahte Benliği Fark Etmek

Bunu nasıl hissedebiliriz? O sahte benliği yavaş yavaş zayıflatarak, yani ona inanmayarak. Çünkü eğer yanlış bir şeye inanıyorsanız doğru şeyi bulma şansınız yoktur, değil mi? Yanlış bir şeye inanıyorsanız doğru şeyi nasıl bulabilirsiniz? Yanlış şey devam ediyor, yanlış şey kendini tekrar ediyor; eğer tekrar eden bir yanlışı siz devam ettirirseniz, onun tekrarlamasına müsaade ederseniz o tekrar edecektir. Ve hiçbir zaman siz doğru benliği bulamayacaksınız. Bütün mesele budur; bizim yapmamız gereken sadece budur: yanlış olan benliği onaylamamak.

Ama diyelim ki bir saat sonra buradan çıktıktan sonra "bilmiyorum, iki kilo fazla almışım, çok mu çirkin oldum" falan diye konuşuyorsanız, bu şu demektir: yanlış benlik onaylanıyor ve siz bunun farkında bile değilsiniz. Yanlış benliği onayladığınız müddetçe bir değişim olmayacaktır. Mesela içinizde bir benlik diyecektir ki "sen çok şanssızsın, işte sen şu olumsuz olayları yaşadın, bu yüzden çok şanssızsın." Siz de bunu onayladığınız anda burada dinlediğiniz konuşmanın hiçbir etkisi yok demektir size. Konu sizsiniz; hiçbir etkisi yok demektir. Neden? Çünkü gene siz yanlış benliği onayladınız.

Ben diyorum ki yanlış benliği onaylamayın. Bir şeye ömrünüz boyunca bugüne kadar hep "ben" dediniz; bunlar siz değildiniz, ama o olgularla tanımladınız kendinizi. İşte bunun farkına varın. Tek gerçeklik bu. İnsanlar hakikati arıyorlar, işte değişik enerjilerle, bilmem nelerle gerçeği arıyorlar değil mi, kendileriniz. Asla bunlarda kendini bilmek yoktur; siz orada bir kısım yeteneklere sahip olursunuz ama gerçek kendinizi bulamazsınız. Hatta bazen böyle enerji terapileri yapıp da egoları şişen insanlar vardır: "bak sana enerji gönderiyorum," "ben şuraya enerji gönderdim, buraya enerji gönderdim" -doğru, hep enerji gönderiyorsun, hep egoya enerji gönderiyorsun, egoyu güçlendiriyorsun. Yani rahmani bile olsa onunla özdeşleşen insan hatadadır, yanlıştır.

Nefs Kavramı ve "Ben" Sözcüğüne Dikkat

O yüzden bakın gerçek kendini bilmenin yolu, kendi olmayanı reddetmektir. Yani sen "kendin" dediğin sahte benliklere ret vereceksin. "Ben" ve "kendim" dediğimde bu cümlelere çok dikkat edeceğim; bunun da ilkesi budur. "Ben" ve "kendim" diye başlayan veya içinde "ben" ve "kendim" cümleleri olan cümlelere çok dikkat edeceğim.

"Bir yönüyle nefs diye görebilir miyiz?" Bir yönüyle nefs diye görebilirsiniz. Nefs kavramı "kendi" demek aslında, nötr bir kavram; yani neye atfedilirse odur. Ama ağırlıklı olarak insanların bildiği anlamda nefs diyebiliriz, ama ondan çok daha komplike bir şey. Biz nefs deyince çoğunlukla kötü düşünce, duygu ve davranışları anlıyoruz; sadece onlar değil. Kendini sınırlı, geçici olan neyle özdeşleştiriyorsan orada yanlış bir kendilik vardır. Mesela "ben çok yardımseverim" bile bir ego durumudur, nefs durumudur.

Ben hiçbir şeyle tanımlanamayandır; tanımlanmasına da zaten gerek olmayandır, zaten onun için verilmemiştir. Bakın biz "beni" al, şunu arkasına bir şey ekle, bana öyle getir diye verilmemiştir. Biz öyle yapıyoruz; sanki Allah bize bir ben vermiş, "al başına bir bela, ben arkasına bir şey ekle getir" gibi. Mesela "ben anne oldum, ben iş adamı oldum, ben profesör oldum, ben iyi bir insan oldum." Bırak, bunlar için verilmemiş bu. "Ben" bir gözlük gibidir; onunla gör diye verilmiş bu benlik bilinci, objektif olarak her şeyi gör ve sana verilmiş olan imkanlarla o deneyimleri yaşa diye. Yoksa "benim" arkasına bir şey tak diye verilmemiş bu.

Enerji Terapileri ve Egonun Şişmesi Üzerine

Buyurun. "Zaten gerçek kendini bulan tesbih kırmaz ki." Ama azdır böyle insan; tabii ki onlar arasında da bir fark var, bu zaten hayatta da böyle. Ama insanlar o kadar farklı ki. Diyelim ki "ben çok bilge biriyim" tırnak içinde, "çok şey biliyorum" ama henüz benliğimi aşmamışım; diyorum ki "ya ben çok şey biliyorum ama millet ona buna gidiyor, benim sohbetime gelmiyor; işte ben videoya birkaç şey yüklüyorum Allah rızası için, ama insanlar onu tıklamıyor da gidiyor Aleyna'yı tıklıyor." "Herkesin bir ego, bende bir ego yok" der gibi oluyor. Şimdi bakın bunlar nedir? Farklı özdeşleşmelerdir. Siz dersiniz ki "hakikaten adam haklı ya, 30 senedir okumuş, araştırmış, düşünmüş, maddi hazlarından feragat etmiş, şöyle olmuş, böyle olmuş, bir sürü ilim edinmiş, anlatacak adam yok yani." Siz de onunla özdeşleşirsiniz, onun ilmiyle özdeşleşirsiniz bakın. Ha şimdi böyle özdeşleşenle çok küçük bir şeyle özdeşleşen arasında tabii ki nisbi bir fark vardır, ama kategorik bir fark yoktur. Aynı sınıftalar yani, aynı okuldalar, farklı sınıflar; okuldan mezun olan yok yani, hepsi okulda devam ediyorlar.

Peygamberin Özdeşleşmemesi Örneği

O yüzden özdeşleşme kavramı ve kişinin gerçek kendini bilmesinden daha kıymetli başka bir hakikat yoktur. Bakın peygamber bir şeyle özdeşleşmiş mi? Dikkat edin, "her şeyle sınanmış" demeyeceğim, "her şeyle karşılaşmış" diyeceğim. Zaferle de karşılaşmış, yenilgiyle de. Ama zafer yaşadığında "ben müzaffer komutanım" dememiş; yenildiğinde de "ben yenilmiş biriyim" manasında bir şey yok. Veya insanlar ona çok inandığında "bak insanları nasıl da etkiliyorum, görüyor musun, ilim var tabii Allah vermiş" demiyor mesela. İnsanlar ona inanmadığında da bundan dolayı "ben insanları acaba inandıramıyor muyum" diye özgüven düşüklüğü yok, hayal kırıklığı yok, "hayatım bir hayal kırıklığından ibaret" yok. Çünkü bir şeyle özdeşleşmiyor.

Yaşadığın her şey bir deneyimdir; bu deneyimi yaşıyorsun, pasif bir özneysin değilsin -önemli bir şey bu- pasif bir özneysin değilsin, sadece gözlemleyen bir göz müsün değilsin, aynı zamanda aktif bir özneysin de. Ne anlamda aktif bir özne? İyiliğe, güzelliğe, hayra hizmet eden aktif bir özne aynı zamanda. Burada dikkat edeceğimiz şey şu: psikolojik boyutumuzda doğal dengesinde olmayan şeyler var. Siz eğer doğmuş ve diyelim ki 1,5-2 yaşına gelmiş biriyseniz bile, sizde doğal olmayan bir kısım tutumlar, duygular vardır; hele yaşınız ilerliyorsa mutlaka vardır. İşte bunları fark edip temizlemelisiniz.

Psikolojik Aygıtın Bakımı: Araba Metaforu

Bunu yine o araba örneğinden vereceğim. Şimdi bir arabanız var, diyelim ki on bin kilometre bakımına ihtiyacı yok mu? Var. Ama kimin on bin bakıma ihtiyacı var? Arabanın, sizin değil. Diyelim ki kayışı bozulmuş veya yıpranmış -arabanın. Fren balatası bozulmuş olabilir, artık freniniz tutmuyordur. Bunları hepsini analiz edip doğal ayarlarına döndüreceksiniz, ama bu gene siz değilsiniz, kullandığınız psikolojik aygıt.

Zaten bunlar sürekli olarak dengede tutulması gereken merkezlerdir; bir kere dengeledim, bırak, olmaz. Benim bir arkadaşım vardı, hayatta araba sürmeyi çok severdi, ama arabanın bakımı nedir bilmezdi. Bana gelir "araba bozuldu gene ya" derdi. "On bin bakımını yaptın mı? İşte 20 bin, suyuna baktırdın mı?" "Suyu nerede ki" diyor. Sonra baktırıyor, suyu bitmiş. Bu ne demektir? Bu, kullandığın aygıtın yapısını bilmemektir. İnsan da kullandığı aygıtın yapısını bilmelidir; duygu merkezini bilmelisin, düşünce merkezini, davranış-eylem merkezini bilmelisin, ve bunların ayarlarında bir bozukluk olmuşsa, ya da bilmediğin bir yönü yüzünden uygunsuz, uyumsuz davranıyorsan, bu merkezin yapısını anlaman gerekiyor.

Mesela bazı insanlar yüksek sesle konuşurlar; neden? Hayatının bir döneminde ayarı bozulmuş, diyelim ki onu duymamışlar, o da sesini yükseltmiş. Bazısı da bu gibi durumlarda sesini alçaltır biliyor musunuz? Mesela çocuk "anne, anne gel, anne beni duymuyor musun" der, en son "ben duyulmuyorum demek ki, benim sesim duyulacak bir ses değil" der, gittikçe sönümlendirir sesini, artık içten, alçak sesle konuşur. Çünkü seslendiğinde reddedildiğini düşünmüştür. Veya duyulmamıştır sesi, daha fazla yükseltir sesini ve bir süre sonra o ses yüksekliği kalıverir, artık yüksek sesle konuşur; halbuki gereği yoktur. Bir düğmeye basmışsın, sonra tekrar bastığında kapanmıyor, öyle kalmış; arabanın arka stop lambası devamlı çalışıyor gibi. Niye? Bizim de böyle arka stop lambalarımız devamlı yanıyor mesela; "bir şey söylüyorum hemen öfkeleniyorsun" -niye, çünkü öfke lambası devamlı yanıyor. Alınganlık lambası yanıyor, kaygı lambası devamlı yanıyor. "Dur kardeşim, bir sakin ol" -neden ama? Çünkü kaygı lambası devamlı yanıyor sende, ama farkında değilsin.

Peki bütün bunları düzenlemeden "ben özüme döneceğim" dersen olmaz; aygıtını düzeltmen gerekir. Çünkü o aygıt senin ayak bağın oluyor. Sen bir güzel gidiyorsun eğitimlere, sohbetlere, kurslara, kamplara, sonra üç gün sonra ayarını tırnak içinde bozuyorsun. Sonra diyorsun ki "ne güzel kampta ne kadar iyiydim." Tabii ki kampta kimse senin ayarına dokunmadı ki; güzel insanlarla çok güzel olursun. Şimdi hepiniz onaylayarak beni dinliyorsunuz; biriniz dese ki "arkada Allah belanı versin, boş boş konuşuyorsun, vaktimi de aldın," ben sakinliğimi muhafaza edemiyorsam, "teşekkür ederim arkadaşım, olabilir, özür dilerim, senin vaktini de almış olabilirim, bir daha gelme, hakkını da helal et" diyebilirim değil mi? Ama her hafta gelse de her hafta aynı şeyi söylese, ben de ona derim ki "niye kendine eziyet ediyorsun? Sadece onu söylüyorum, bu kadar."

Ayarım bozuluyorsa benim problemimdir, ayar bozukluğu. Ben kendi üzerimde çalışmalıyım; hangi ayarlarda problem var, bu ayarlar ne zaman bozulmuş, bunları nasıl dengeleyebilirim, bunlar üzerinde çalışmalıyım. Yoksa ne yaparsınız? Hepimiz az çok hatalıyız. Bu sefer ne olmaya başlar? Kendi hatanı görmemeye, karşıdakinin hatasıyla uğraşmaya başlarız. "Benim ayarımı niye bozdun, kim bozdu, sen bozdun" -karşındaki de insan, onun da hataları var. Ama insanoğlu en kolay yolu seçer: ya kendini aşırı suçluyor, ya dünyayı suçluyor, sonra da Allah'ı suçluyor: "beni buraya niye gönderdin, Allah belamı versin, ben yaşamak istemiyordum, bana sordu mu" diye bir de oradan bir giriş yapıyor. Veyahut da karşındakini suçluyor: "senin yüzünden" diyor.

İslam mı Verildi, Yoksa Öz Varlık Bilinci mi?

"Hocam, peki şimdi bu gerçek özümüzle deneyim yapmak için Allah'ımız bize mesela İslam dinini verdi değil mi?" Yok, İslam dinini vermedi yani -bütün kadim bilgelikleri biliyorsunuz, işte bu tüm kadim bilgeliklerin kurallarına göre bedenimizi, psikolojimizi, öz benliğimizi dengeli bir şekilde yaşama yollarını gösterdi bir bakıma değil mi, tekamüllerle; işte o denge usullerini oradan bulmak belki gerekebilir. Bakın burada bir şey yanlış anlaşılmasın; sonra burayı dinleyip "İsmail Bey İslam'a karşı çıkıyor" -biraz kasıtlı da söyledim onu.

Şimdi Allah insana öz varlık bilincini veriyor; zaten o senin özünde var, o bilinç senin özünde var. Onun için dedim: ekstradan bunu unutacağını da bildiği için sana dışarıdan hatırlatıcı gönderiyor. Bu bir zaman İslam olmuştur, bir zaman Hazreti İsa ile birlikte gelen mesaj olmuştur, bir zaman başka bir peygamberle. Onlar hatırlatıcıdır. Bakın Kur'an'ın bir diğer adı da zikirdir; yani hatırlatandır, unuttuğunu hatırlatandır. O yüzden öz farkındalıkla dünyaya geliyorsun, sonra onun bilincini kaybediyorsun, sonra sana Allah Musa'yla, İsa'yla, Hz. Muhammed'le hatırlatmalarda bulunuyor; mesaj hatırlatılıyor. Dışarıdaki mesaj, içeridekinin hatırlatıcısıdır. O yüzden din insanın özündedir, öz varlığındadır; o yüzden hatırlatıcı olarak geliyor bu. Onun hatırlatmasına kulak verirsen o zaman içeridekini hatırlarsın; artık sana dışarıdan mesaj verilmesine gerek kalmayacak bir noktaya gelirsin. Bu her insan için mümkün olan bir şeydir.

O yüzden bir dinle muhatap olmayan insanlar da özlerini iyi dinler ve bulurlarsa dinin istikametini bulabilirler prensip olarak. Belki bir Müslümanın kıldığı gibi namaz kılmayacak ama Yaradan'a bir yönelimi olacak; Yaradan'la kendini karşı karşıya hissettiği ve huzur bulduğu saatleri olacak. İster ona namaz deyin, ister başka bir şey deyin, içerik aynıdır. Namaz nedir? İnsanın aczini, fakrını idrak edip sonsuz kudretin kaynağı olan yaratıcıya teveccüh etmesidir. Özü budur, şekli değişebilir. O yüzden özümüzde her şeyin kaynağı vardır.

Ra'ina ve Unzurna: Kendi Ayarını Düzeltmek

Tekrar konuya döneyim, asıl önemli olan o nokta: biz gerçek anlamda kendimizi bulmak için kullandığımız aygıtı doğal ayarlarına getirmek zorundayız. Doğal ayarlarınızda değilseniz -tırnak içinde söylüyorum, yanlış anlaşılmasın- ben burada kimseye ayar veremem yani, öyle bir şey yok, öyle bir imkan değil. Bir peygamber de gelse size veremez, böyle bir imkan yok; siz kendi ayarlarınızı düzeltebilirsiniz.

"Hocam, Taptuk Emre'nin Yunus Emre'deki örneği gibi aslında, onun yolunda yetişiyor ama çok farklı bir boyutta." Aynen öyle. Ben her zaman hatırlatıyorum: peygamberin huzurundaki bütün müminler aynı derecede miydi? Hepsi Hazreti Ali mi oldu, hepsi Hazreti Ebu Bekir mi oldu? Olmadı. Neden? Peygamber değişmiyordu, ama peygamber bir hatırlatıcıydı.

Bakın Kur'an'da ilginç bir ayet vardır, Bakara suresinde geçer; hani orijinal tabiri kullanacağım: "ra'ina demeyin, unzurna deyin." Ra'ina ne demek? "Bizi güt" demek, "bizi yönet, ne dersen yapayım, yapma dersen de yapmayayım" -diyor ki böyle demeyin, çünkü bu insani, fıtri bir şey değil; sürekli birileri sana bir şey "yap, yapma" diyecek, bu değil. "Unzurla" yani, "bize nezaret et, bizi gözlemle, bizi hatırlat; bak burada biraz aşırıya kaçmışsın, burada öfkelendin ama bu çok doğru değil, karşındaki sana ters bir laf söyledi ama senin de verdiğin cevap pek doğru değil, daha ölçülü olabilirdin" -bu unzurladır, yani nezaret etmek, gözlemlemek ve tavsiyede bulunmak. Onun için ayette bu reddediliyor: "bizi güt" demeyin, "unzurla" diye.

Peygamber sizi bir yere götüremez, en kamil insan da bir yere götüremez; siz kendi ayarlarınızı görüp, fark edip, bunları dengelemek durumundasınız. Bir kişi dışarıdan sizi gözlemleyebilir, size nezaret edebilir; "nezarethane" diyoruz ya, gözlem yeri. Orada ancak biri sizi gözlemleyebilir ve eğer siz kabul ediyorsanız size geri bildirimde bulunur. O ayarları düzeltecek olan sizsiniz, başka kimse düzeltemez.

Başkasının Yanlışına Odaklanmak ve Öğüt Vermenin Anlamı

O yüzden hepimizin ihtiyacı olan şey, bu ayarları fark edip onları düzeltmeye çalışmaktır. Ve bunu yaparken kendimize yanlış yaptıklarımız konusunda meşrulaştırıcı bir sebep bulmamaktır. Çünkü bulmaya çalıştığınız anda bulursunuz; bulduğunuz anda da kendinizle ilgilenmezsiniz artık, başkalarıyla meşgul olursunuz. "Beni sen kaygılandırıyorsun, sen üzüyorsun, sen acı çektiriyorsun, sen huzursuz ediyorsun, sen mutsuz ediyorsun, benim kendimi değersiz hissetmemin nedeni sensin" -muhataplarınıza odaklanırsınız. Bu gelişiminizi anında keser, çünkü odağınız siz değilsiniz, başkası olmuştur.

Zihninize dikkat edin, neyle uğraşıyor? Biriyle mi uğraşıyor, içerideki mekanizmayla mı uğraşıyor? "İşte tamam da ama o da öyle dememeliydi" -o başka bir konu, oraya girme yani, o ayrı bir mevzu. Çünkü bunu biz kişinin yanlış benliklerini meşrulaştırmak için başkalarının yanlışına odaklanma diyoruz. Başkasının yanlışı senin yanlışını meşrulaştırmaz; onun yanlışı onun yanlışıdır, o yanlış da yanlış olmaktan çıkmaz. Ama bu senin alanın değil, o senin üzerinde çalışacağın bir alan değil; o konuda ancak muhatabına hatırlatmada bulunursun: "benim kanaatim sen bu konuda biraz aşırılığa girdin gibi, bu konuda çok makul, uygun davranmadın gibi geliyor." Ama bu senin alanın, o kadar. Sen kendi alanının üzerinde çalışmak durumundasın.

"Öğüt vermek için mi hocam?" Öğüt de olabilir. Öğüt Türkçe'de artık millet, kimse öğüt almak istemiyor, o yüzden yanlış bir anlama bürünmüş. Aslında öğüt ver; karşımızdaki insana duyduğumuz saygının gereği olarak ona bir hatırlatmada bulunuyoruz. Mesela diyelim ki ben şimdi birinizin sırtında bir akrep görsem uyarmam değil mi? "Bak sırtında akrep var, onu şey al" değil mi, sırtından gider. Veya diyelim ki tehlikeli bir yerde oturuyorsun, "bak bir şey oradan düşebilir" -öğüt dediğimiz budur.

Bizim anladığımız yanlış çarpıtılmış algıdan farkı şudur: birine bir şey söylediğinde ondan beklentin yoktur. Öğütte bizim toplumumuz öğüt deyince beklentili bir şey anlıyor; "öğüt veriyorum, veriyorum, dinlemiyor" falan diye böyle şey yapıyoruz. "Ya bak sen verdin mi öğütü? Tamam, senin işin orada tamamlandı." "E ama dinlemiyor." "Sen dinlesin diye mi veriyorsun? O onun alanı; dinlerse de onun alanı, dinlemezse de yine onun alanı. Sen doğru olduğuna, inandığın ölçüde doğruyu söyle, bu kadar." Öğüt işte budur, benim kastettiğim bu. Yoksa karşıdakinden karşıdakinin değişmesini bekleyerek verilen öğüt öğüt değildir.

Özdeşleşmeyi Fark Etme Yöntemi: Murakabe

Buyurun. "Hocam, özdeşleşmemizi keşfettikten sonra buna tutulmamak için tavsiye edeceğiniz bir yöntem var mı, yoksa yöntemi biz mi keşfedeceğiz bunu?" Yöntem çoktur, çok çok yöntemler üretilmiş tarih boyunca. Bunun en temeli İslam tasavvufunda "murakabe" denilen, biraz Türkçeleştirirsek "gözlemleme" diyebileceğimiz yöntemdir. Özdeşleştiğin benliği karşına al ve onu gözlemle; ona "ben" demeden gözlemle. Bakın gözlemlemen için ondan bağımsızlaşman gerekir, sanki başka bir insanı gözlemliyormuş gibi. Çünkü özdeşleştiğin anda savunmaya geçersin.

Mesela diyelim ki bir söz söyledin, hadi beraberce düşünelim: bunu diyen benlik nasıl bir benlik? Alıngan mı, öfkeli mi, kendini ispat etmeye çalışan mı, kendini mağdur görüp mağduriyetine karşı savunma üreten benlik mi, nasıl bir benlik? Mesela bir insan dese ki "ama ben orada çok haklıydım" dediğin anda bitti, gözlem bitti artık; gene özdeşleşti. Tamamen onu analiz edebileceksin orada: nasıl bir benlik vardı, o benliğin duygusu, o benliğin düşüncesi, o benliğin davranış tarzı, o benliğin korkuları, o benliğin arzuları -bu kolay değil, hayatın içinde yapmamız gereken bir şey bu. Bu konuda bir insan sana "özdeşleştiğin noktalarda burada çok özdeşleştin" derse veya diyebilecek bir muhatabın varsa, o zaman o bir yoldaşın olmuş olur hayatta.

"Peki hocam, bir kutsal bağa işaret etmeden bir yöntemle de geliştirilebilir mi?" Kutsal öze işaret etmeden geliştirilebilir. Kişi en son hangi duruma gelir? Hani sirklerde ipten ipe atlayan akrobatlar vardır ya böyle; bütün ipleri bırakıp tutunacak hiçbir ip bulamayana benzer o zaman. Orada kişilik bölünmesi dediğimiz bir probleme bile yol açılabilir. Tamam, psikolojik düzeydeki hiçbir düşünce, duygu ve davranışla özdeşleşmiyorsun, o zaman benliğin dolayısıyla bütün zemini kayboldu; o zaman şu soru var: sen nesin? En azından teorik olarak sen spiritüel bir varlıksın bilinci olması lazım ki o bütünlük ve sürecin tamamlanması gerçekleşsin.

Bir yere kadar gelir; özdeşleşmeme konusunda çalışabilir, bir yere kadar gelir. Ancak oradan ilerlemesi için kutsal olana, sonsuz ve mutlak olana inanması gerekir. Çünkü orayı bıraktığında gerçek doğal bağını bulması gerekir. Ama o doğal bağını kabul etmiyorsa, yani zihinsel direnç varsa, problemdir. Ama zihinsel direnç yoksa, inanmıyorsa bile inanacak bir farkındalık açılabilir ona; mümkün yani, teorik olarak da bu mümkün. Ama zihinsel direnci varsa, spiritüel olana, soyut olana, mutlak olana dair hiçbir inancı yoksa, tamamen materyalist kabul ederse kendini, o zaman orada zihinsel direnç vardır. En azından o insana şu denir: materyalist olabilirsin ama materyalist olma konusunda dirençli olma, açık ol; "materyalistim ama metafizik bir şey olabilir, bilmiyoruz" dersen daha uygun olur. Ama diretiyorsa "yoktur" diye, o zaman o onu engeller.

Kendini Gözlemlemek: Doğru İfade Nasıl Olmalı?

Aslında biz burada dikkat edin, "kendimizi gözlemliyoruz" diyoruz ama kendimizi gözlemlemiş olmuyoruz; kendimizin yerine geçen duygu, düşünce ve davranış kanıtlarını gözlemliyoruz. Aslında o kendini gözlemlemek değil hakikatte; ama kendimiz diye özdeşleştiğimiz için biz o "kendini" bazen kullanıyoruz. "Kendini bir gözlemle" diyoruz; kendisi bir şeyle özdeşleştiği için onu kullanıyoruz. Aslında orada bizim daha doğru söyleyeceğimiz şey şudur: "kendin olarak zannettiğin benliği gözlemle" dememiz daha doğru olur.

"Hocam, bahsettiğiniz öğrendiğim modeleyin daha var hocam. Hocam, şimdi biz kendimiz olarak özdeşlendiklerimizi gözlerken tamam mı, bazı farkındalıkları vardı, o bizim özverimiz o zaman dilek geliyor mu?" Onlara, evet güzel bir şey. Bunlara kafa yormayacaksınız, bunlara kafa yormak da bir özdeşleşmedir. Benlik şey yapar: "tamam ben bunlarla özdeşleşmeyeceğim ama benim bulacağım şey nasıl bir şey?" -onlarla kafa yorar, gereksiz bir meşguliyet olur bu. Böyle şeylerle uğraşan bazı insanlar vardır; gider spiritüel metinler okur okur okur, "işte ruh böyleymiş, bilmem ne böyleymiş" der. O aydınlanmaz, sadece aydınlanma ile ilgili bilgiler edinir. O yüzden bunlarla ilgilenmeyin.

Özümüzü bulduğumuzda ne olacağız? Buna kafanızı yormayın, çünkü öz düşünülebilen bir şey değildir. Bunu geçen hatırlattım ısrarla; öz varlık düşüncenin nesnesi değildir, yani düşünülebilen bir şey değildir.

Sonsuzluğu Düşünememek: Düşüncenin Sınırları

Mesela ben size desem ki bakın çok basit, sonsuzu düşünün. Sonsuzu düşünebilecek yeryüzünde bir insan yok; sonsuz bir kabuldür, sonu yok. Ne demek sonu yok? Düşün, "sonu yok" -nereye doğru sonu yok, nasıl sonu yok? Bu basit gibi görülen bir şey ama düşüncenin konusu değil. Düşünceyle sonsuzluğu kavrayamıyoruz, çünkü düşüncenin nesnesi değil; düşünce sınırı olan bir şeyi tanımlayabilir. O yüzden öz varlığımız düşüncenin konusu değil; o yüzden üzerinde düşünmeniz sizi ondan uzaklaştırır.

Bu şuna benzer: suyun ne olduğunu bilmiyorsunuz ama biri size diyor ki "bak şurada okyanusu gösteriyor," ama siz suyu algılayacak algı melekesine sahip değilsiniz. Diyorsunuz ki "tamam oradaysa, o bölgedeyse, ben büyük bir ağ atayım, o suyu avlayayım, çekeyim." Suyu ağla çekebilir misiniz? Çekemezsiniz, balıklar gelir, su gelmez. O yüzden düşünmek üzerinden gerçeği bulacağını zannedenler hayatta hiçbir zaman bulamamışlardır. Çünkü düşünmek tanımlamaktır; sen bilmediğin şeyi nasıl tanımlıyorsun? Mecburen bildiklerin üzerinden tanımlayacaksın, ya da kendi zihnine göre tanımlayacaksın. O yüzden "Allah hakkında düşünmeyin," "Allah'ın zatını düşünmeyin" denir değil mi? Neden? Düşünürseniz daha da uzaklaşırsınız onu bilmekten, nedeni o.

Ya da çok basit bir örnek: diyelim ki çok değişik bir tropikal meyve tattınız; hangi insan hangi insana o tropikal meyvenin tadını tam olarak anlatabilir? Mümkün mü bu? Yok; ikram edeceksiniz, ya da kendisi gidip alacak. O yüzden bakın dünyada en basit bir tat meselesini bile düşünceyle aktaramıyoruz. Dolayısıyla ne ihmal etmek lazım, ne de yok saymak lazım; adım adım ilerlemelidir. "Ruh nasıl bir şey" diye çok düşünmene gerek yok. "Özü bulunca böyle mi olacağım" diye de düşünmene gerek yok; özü bulduğunda ne olduğunu anlayacaksın, o zaten apaçık bir şey.

Bunları bırak hepsini, sadece şunu bil: sen maddi, sonlu bir varlık değilsin; Kur'an'ın ifadesiyle Allah'tan geldin, ona aitsin, ona döneceksin. O zaman acele etme, sadece üzerine düşeni yap. Üzerine düşen ne? Psikolojik boyutunun ayarlarını düzelt, bu kadar. İki: kendini hayattaki hiçbir olgu üzerinden tanımlama, hiçbir olgu üzerinden bir hikaye üretme.

Mutluluk Hikayeleri ve Dijital Benliğin Yazılımı

Ben her zaman insanlara şunu hatırlatırım: bir mutluluk hikayesiyle kendinizi kandırmayın, ne olursa olsun. "İyi bir ilişki, iyi bir yazar olacağım" -bazen insanlar böyle gelirdi, artık gelen olmuyor herhalde bana; "nasıl yazar olurum, ben de işte 25 yaşında kitap yazmışım, nasıl yazar oldunuz, yazar olmak için ne yaptınız?" Ne yapacaksın, yazar olsan ne olur? Bir şey yok ki yani. Bakıyorum yazarlık da şunu anlatıyor: biri yazar olunca, millet işte kitap imzalatınca, bir şey yapınca insan mutlu oluyor, kendini gerçekleştirmiş hissediyor. Bak böyle bunun için yazıyorsan yazma zaten, bu yanlış bir şey. Hep bir şey üzerinden mutluluk hikayesi uyduruyor ego, sonra da o ego hikayesi kendini gerçekleştirmeye çalışıyor. Bunlar hepsi sahte şeyler.

Bakın dikkat edin, Kur'an'ın hangi yerinde "mutlu olmak için şunu yapın" diye bir şey var? Yok, bir mutluluk hikayesi yok. Mutlu olmak için size bir hikaye anlatıldığını gördünüz mü Kur'an'da, herhangi bir kutsal metinde? "İyi bir yuva kur, çok mutlu olacaksın" -var mı öyle bir şey? Yok. "Çoluk çocuğun olsun, çok mutlu ol" -var mı öyle bir hikaye? Yok, kutsal metinde öyle bir hikaye yok. O hikayeyi kim uyduruyor peki? Biraz modernize ederek söylüyorum, günümüzdeki kavramların uçuştuğu dönemde: bak dijital bir benlik var sende, kurgulanmış bir benlik, kendine göre bir yazılımı var değil mi.

Onun için dikkatle uyarıyorum bu konuyu: hep insanlar "ya işte bize çip takacaklar, yazılım olacak" diyorlar. "Ya kolsa ne olur, olmasa ne olur şu insana ya, hepsi çipli zaten" -ama çipi kendi yerleştirmiş, çıkarmak da elinde, devam ettirmek de elinde. "Ben bu mutluluk hikayesini onaylamıyorum, bak çip çıktı" -ama "yok, ben bu mutluluk hikayesini onaylıyorum, biri beni sevsin, bana değer versin, bir kitap yazayım, insanlar bundan faydalansın, Allah da benden razı olsun" -bak bu da hikaye, bu da hikaye.

Sadaka-i Cariye ve Sevap Beklentisi

"Hocam, sadaka-i cariye kavramı var ya, bununla nasıl ilişkilendireceğiz?" Kendini bilen insan Allah'a olan yolculuğuna bakar, yoksa "arkamdan çeşme akıyor da sevap geliyor" diye bakmaz; önüne bakar, arkasına bakmaz. O, insanları teşvik etmek için, hayra, iyiliğe teşvik etmek için söylenmiş bir şeydir. Doğrudur da, fakat biz sevap aramıyoruz ya. Bir noktaya gel ve orada şunu anla: orada sevap aramak eğilimi de kalmayacak. Anlatabilir miyim?

Kötü bir şey midir sevap aramak? Bir yere kadar doğrudur. Şimdi bakın her şey herkes için değildir, bu gözeylere bağlıdır. Mesela bir insan vardır Allah'ın verdiğiyle sevinir, bir insan vardır Allah'la sevinir; bir insan Allah'tan sürekli bir şey ister, bir insan da Allah'tan kendini bulmayı ister; bir insan cenneti ister -Allah bir lütuf, bir nimet olarak versin- ama ben "Allah'ın cemalini, onun sonsuz yakınlığını istiyorum, bana yakınlığını hissettirsin, cennet vermese de olur" diyebilir. Bunlar farklı düzeylerdir. O yüzden o hadislerin hepsini genelleştirmemek gerekiyor. Mesela ben arkamdan devam edecek bir şeyin arayışında mıyım, değilim; ben ilahi yakınlığı arıyorum. Benim için hani hatta Kur'an'da bazı ayetlerde denir ki "işte gerçek şey budur, nimet budur, gerçek başarı budur" gibi. Hatta Peygamberin bir sözü vardır: "Allah'tan en yüksek şeyi isteyin." Nedir? Onun yakınlığıdır. Bunu şey atmak lazım -yani onları asla gayrimeşru görmüyorum, doğrudur ama nihai nokta değildir.

Doğru Yolda Olduğunu Nasıl Anlarız?

"Hocam, kişi hakikati arama yolculuğunda doğru yolda mı, yoksa yanlış istikametli mi olduğunu nasıl anlayabilir?" Anlayamaz; onun kesin bir ölçütü yok. Ama şuna benzer: birisi matematiği yanlış öğrenmiş, nerede anlayacak yanlış öğrendiğini? Sağlamasını yapar. Sağlamasını neyle yapabilir? O hakikatlerle bildiğin şeyle. Şimdi kişi doğru yolda olup olmadığını nereden bilir? Eğer gerçekten hakikat dediğimiz yolda ilerliyorsa benliği zayıflar; artık "ben" diyecek bir yer bulamamaya başlar, çünkü idrak eder ki iyiliğin, hayrın, güzelliğin kaynağı O'dur. Artık "ben sana enerji gönderdim, ben seni kurtardım, ben olmasam ne yapacaktın" bunlar gider, yani psikolojik "ben" bilinci zayıflar. Ve kişi hiçbir neden olmaksızın huzurlu olur; dünyadaki hiçbir değişim onu mutsuz etmez, yani kendi namına mutsuz etmez -başkalarının acısına üzülmek ayrı bir şey, ama kendi adına değil. Mesela bütün insanlar ona sövse, bütün insanlar ondan nefret etse, herhangi bir mahsur görmez; "ben kendimde bir hatam var mı yok mu" diye bakar, varsa düzeltir, yoksa insanların taşlaması, sövmesi ona bir şey yapmaz, tesir etmez. Bunları rahatsızlıkla duymaz, negatif duygu taşımamaya başlar; içinde negatif duygu gitgide minimize olur ve yok olur, gibi şeyler olabilir.

"Burada 'mutlak doğru yoktur' cümlesini mi dinlemeliyiz değil mi?" Hayır, buradaki "mutlak doğru yoktur" değil de, yani şunu sordu: kişi kendisini test edebilir mi? O kolay bir şey değildir, çünkü kişi kendi kendini manipüle edebilir; referansları bilmez. "Demek ki bu yolla ilgili çalışmalar yapıyor ama yaptığı şeyler belki de daha yanlış bir şey" -oradaki yanlışlığı mı doğruluğu mu dediğim gibi anladım yani, yani mutlak bir referansı yoktur. Bu söylediğim şeyler bir ölçü olabilir insan için.

"Ben bir kurallar hocam, öğrettiler; o kurallar o ölçüyü verebilir mi?" Yok, vermez. Kişi o kurallara tamamen uyar ama aşırı megaloman bir benliği vardır; beş vakit değil on vakit kılıyordur, hacca defalarca gitmiştir ama aşırı bir egosu vardır. Orada kuralları uygulaması bir şeyi değiştirmez. Orada şunu anlamamız gerekiyor -kısa bir parantezle gelip bitireyim, uzamasın- ibadetler görüntüleri itibariyle insana bir şey kazandırmazlar.

İbadetin Formu mu, Hakikati mi?

Mesela bir insan hacca gitti; ee ne oldu, hacca gitti, ne yaptı? Vize aldı, bilet aldı, uçağa bindi, Mekke'ye indi, girdi, bir şey yaptı, "vay be" falan dedi, hafif bir şey hissetti, sonra yedi defa tavaf etti, sonra Arafat'a gitti, sonra kalabalık, sonra "pis Araplar" dedi arasında falan böyle, sonra geldi. Ne oldu şimdi? Bu hacı oldu, öyle mi? Birisiyle kavga etti; "ya işte hacca gitti" böyle bir şey yok arkadaşlar. Hac böyle bir şey olsa çok basit bir şey. Bunu küçümsemek değil, hac çok büyük bir ibadettir, çok mükemmel bir ibadettir, ve aslında nihai bir ibadettir bir nevi; seni nihai olarak Allah'ın yakınlığına götürecek bir ibadettir. Ama sen haccı işte Mekke'ye gitmek, Kabe'yi tavaf etmek, Arafat'a çıkmak, orada şu duaları okumak, oradan şuraya gitmek, sonra bir koyun kesmek olarak algılıyorsan, o zaman mevzu ayrıdır.

Namaz kılmayı da işte belli bir kısım fiziksel duruşlara, eğilince şunu okuyacağım, secdede bunu söyleyeceğim olarak algılıyorsan, sonra bir şey yok. Bilinç düzeyiniz, evet bilinç düzeyiniz ve o ibadetin manası, ruhu ne kadar idrak ediliyorsa o derece sen o ibadeti yapmışsın. O yüzden ibadet insanı aldatmamalıdır. Aslında ibadet aldatmıyor insanı, ibadetin formu aldatıyor insanı; insanlar anlamıyor. "Adam bu kadar hacca gitmiş nasıl bunu yapıyor?" Ya sen hacca gitmeyi bir fiziksel bir yolculuk olarak görüyorsan, evet adam belki beş defa hacca gitmiş ama hiç uğramamıştır. Hoşuma gider Muhyiddin Arabi'ye atfedilen bir şeydir: bir hacıya sorar, der ki "sen marifete erdin mi? Yani irfana erdin mi?" "Ermedim." "O zaman sen Arafat'a çıkmadın" diyor. "Sen nefsini Allah'a iade ettin mi, kurban ettin mi?" "Etmedim, koyun kestim" diyor. "O zaman sen gerçekte bir kurban kesmemişsin" diyor.

Çünkü bak ibadetlerin bir görünüm olan tarafı var, bir de hakikat veya mana tarafı var. Şimdi çiçek nedir gerçek anlamda çiçek? İşte belli bir şekli olan, kokusu olan, değil mi? Size yapay çiçek de getirebiliriz değil mi, yapay çiçek uzaktan aynı görünmüyor mu, gözüküyor. Peki gerçek çiçek mi? Değil. Ama öyle görünüyor mu, görünüyor. Şimdi ben namaz kılan insanı nasıl ayırt edebilirim ki? Ben edemem zaten, ama Allah ayırt eder. Sen de kendi bilincinde olabilirsen sen de ayırt edebilirsin. Namaza başladığın anla çıkış anının arasında bir fark yoksa -mesela birisiyle tartıştın, gerginlik oldu, kızdın, öfkelendin, "bir namaz kılayım" dedin, kıldın namazı, bitirdin, aynen devam ediyorsun onunla tartışmaya veya zihnindeki kavgaya- sen o zaman namaz kılmış değilsin. Bak namaz sende bir değişim meydana getirmedi.

O yüzden ibadetleri doğru kodlayın kafanızda; yanlış kodlarsanız ya ibadeti küçümsersiniz ya da ibadetin şeklini kutsarsınız, ikisi de yanlıştır. İbadet asla küçümsenemez, çünkü ibadetler çok yüksek manalar içerir. Ama ibadetin şeklini kutsarsanız, siz devamlı namaz kılan ama kendisinde hiçbir değişim olmayan biri olabilirsiniz.

"Hocam özür dilerim, şöyle dediğiniz mesela günümüzde ibadetler sadece şekle indirilmiş; mesela oruç ibadeti, halbuki oruç diyor ki Allah sizi güzele, takvaya, yani iyi insan olmaya göndersin diye. Ama topluma baktığında bende de daha içinde; kırk sene oruç tutuyoruz, sadece açlık olarak orucu tutuyoruz, belli saatler aç kalıyoruz, sonra dolduruyoruz, kırk yılın sonunda da sofra tam hazır olmazsa kızıyoruz. Kırk yılın sonunda insanda bir değişim olmuyor. Özür dilerim, geçen size şunu söylemiştim: kırk beş yaşında namaza başladı, ben dedim ki önce iman et sonra namaza başla; şu manada, yani gerçekten hangi Allah'a iman ediyorsun, bir öğren bu işin temelini, sonra yoksa senin namazın yıllarca devam eder, ben böyle algılıyorum, çok keskin girmişsin." Şöyle bakın, unutmayın bunu, hepimiz için bu söz konusudur.

Camide Yaşanan Bir Anı: Gözün Oynaması, Kalbin Sabit Kalması

İnsan bir şeyin manasını, anlamını, ruhunu, özünü kavramazsa yanıltıcı olur, boşuna yatırım olur hocam. Yani çok büyük bir mutlulukla bir namaza başlarsın ama sonra zayıflar. Neden? Çünkü orada bir ruh var, bir mana var, bir hikmeti var, bir hakikati var onun. Dolayısıyla umre, hac, namaz, oruç, bunlar için peygamber uyarmış bakın: "nice insan oruç tutar, ona sadece açlığı kalır; nice insan namaz kılar, ona sadece yorgunluğu kalır." Bu ne demektir? Her şey özü itibariyle anlamlıdır; şekil o özü hem hatırlatır hem onu korur, bu şekilde anlamak gerekir. Tabii, o şey hani soğutmak için söylemiyor, hatırlatmak için.

Evet, ölümdeki bir bayanın kabir taşını bastırıyorlardı ve camide genç bir hanımefendi geldi, kapalı. Tabii benim durumumu bilmiyor, namaza yeni başlayıp başlamadığımı da bilmiyor. Önümdeki bayana bakıyorum ki -ne yaptığını görmek için bakmak zorundayım- kadına doğru secde yapıyor gibi, gözüm oynadı biraz. "Namazda böyle mi bakılır, bak sen ne kadar çok bakıyorsun" dedi. "Hayır" dedim, "namaza yeni başladığım için önümdeki bayana bakmak zorundayım, ne yaptığını görmek için." "Öyle namaz kılınır mı kardeşim, sen mi Müslüman oldun daha çok, sen mi?" Buyur, Allah'ın evi, sevinirim.

Önemli olan -tabii bunu başka bir gün daha geniş analiz ederiz bu kavramları- önemli olan kalbin oynamayacak; gözüm oynayabilir, kalbim oynamayacak. Kalbin nereye sabit, nereye odaklı? Bu önemli. Dedim ya, bakın burada gerçek anlamda bir şeyi anlamak, bir şeyi idrak etmek özüyle olur, bunu bilmemiz gerekir. Evet. Hepinize teşekkür ediyorum arkadaşlar.