Ben Algısı, Sıfır Noktası ve Ölümsüzlük İdraki

Kısa Özet

Bu sohbette insanın bütün kaygı, kıyaslama ve mutsuzluğunun kökeninde "ben" algısının yattığı; zihin, duygu ve eylem merkezlerinin kendilerine biçilen sınırları aşıp hakimiyet kurmaya çalıştığında insanın bunların tuzağına düştüğü anlatılıyor. Hz. Peygamber'in Hudeybiye'de "bilmiyorum" diyebilmesi ve Hz. Musa'nın asası örnekleriyle, insanın bu mekanizmaları yönetmesi gerektiği; kaplumbağa-tavşan meseliyle yarışmadan kendi potansiyelini gerçekleştirmenin önemi anlatılıyor. Sohbet, kendini ne sevmek ne de nefret etmek, "sıfır noktasında" durmak ve ölümün yalnızca biyolojik canlılığın bir sona ermesi olduğu, insanın hakiki varlığının ise ölümsüz olduğu vurgusuyla devam ediyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bütün kaygı ve mutsuzluk cümlelerinin başında "ben" vardır; asıl aranması gereken soru "bu ben nedir" sorusudur.
  • Zihin, duygu ve eylem merkezlerimiz kendilerine verilmiş sınırı aşıp bize hükmetmeye kalktığında onların tuzağına düşeriz; bunları biz sevk ve idare etmeliyiz.
  • Ne kendini sevmek ne de kendinden nefret etmek; insan "sıfır noktasında" durmalı, kendini ilahi tecellinin bir aynası olarak görmelidir.

Ben Algısı ve Bütün Problemlerin Kökeni

İnsanın en temel problemlerinden bir tanesi "benim" demesidir. Yani bir benlik çekirdeği üzerinden hayata bakmaya başlaması, ondan sonra da o benlik çekirdeği üzerinden hayata bakmanın getirdiği bütün sonuçları yüklenmesidir. Bu bazen mesela bir zihnimiz, yani düşünce merkezimiz odaklı bir problem oluşturabilir. Ne yaparsın? "Kendimi korumam lazım, tehlikeler karşısında tedbirli olmam lazım, önceden bir tedbir almam, ön almam gerekir" falan dersin. Veyahut "acaba geleceğim ne olacak, ben ne olacağım" dersin.

Hayatta kaygıyla, yetersizlikle veya herhangi bir olguyla ilgili kurduğunuz aslında bütün cümlelerin başında ne var? "Ben" var. Bu "ben" nedir? Bizi sordunuz mu, "ben nedir"? Bütün hayatın sorusu budur aslında; aranması gereken cevap da budur. Bu ben nedir? Mesela dikkat edin, uyurken ne kadar rahatsınız. "Ben" yok değil mi? Benim kaygılarım yok, zihin minimumda değil mi? "Nasıl durduracağız zihnimizi" diyorsunuz ya; bak, uyurken duruyor. "Uyuyorum, ben sürekli uyumak isterim" -tam uyuyabildiğinde evet öyle. Yani demek istediğim, aslında her şey o benliğin, o ben algısının, o ben düşüncesinin çevresinde şekilleniyor.

Mesela diyorsun ki "ben seviliyor muyum, ben değer görüyor muyum, önemseniyor muyum, fark ediliyor muyum" veya "ben hayatta ne yaptım, neyi başardım, neyi değiştirebildim, benim bu dünyada nasıl bir yerim var" -bütün bunların sebebi aslında bir ben algısı, bir ben düşüncesinin ürünü. Sonra mesela diyorsun "ben yaşıyorum", ondan sonra "ölmek istemiyorum" diyorsun. Şimdi ölüm korkusu niye vardır? Benlik yüzünden vardır, yani "ben" dediğin için var. "Ben yaşıyorum" demesem, "ben ölüyorum" derdinden de kurtulacağım. "Yaşayan ben" dediğim zaman, ben aynı zamanda "ölen" olacağım; çünkü "ben yaşayanım" dediğinde bu benim ne? Bir biyoloji değil mi, ve bir düşünce duygu bütününden oluşan bir özne. Eğer buysan zaten ölümden kork, işin zor. Ama başka bir şey varsa içinde -bak şimdi bu "ben" dediğin şeyin zaten bir başı yok mu? Bunun bir başı var, bir yerde oluştu; o zaman her başı olanın bir sonu var. Sen başı olmayan bir şeye doğru geri git; neyin başı yoktu?

Onun için mesela Budistler veya Hindu geleneğinde şey sorarlar: "doğmadan evvel, 100 sene evvel neredeydin" derler. Nasıl bir soru değil mi? Doğmadan 100 sene evvel neredeydin? Aslında neye vurgu yapmaya çalışır? Bedensel, maddi, biyolojik ve zihinsel varoluştan önce ne haldeydin? Var mıydın acaba? Çünkü bak bedenimiz sonradan oluşmuş bir şey, zihnimiz sonradan oluşmuş bir şey, benlik hissimiz sonradan oluşmuş bir şey.

Sonra bu oluşan benlik ne yapıyor? Sana bir yığın istek yükleniyor: "beni başarılı kıl" diyor, "beni sevilir biri haline getir, beni yeterli ve yetkin, beni her şeyi bilen haline getir, her şeyi bilmek istiyorum" diyor. Biz de ona demiyoruz ki "ne çok şey istiyorsun." Üstelik ne kadar gereksiz şeyler istiyorsun. Gerekli görüyor -tabii ki o gerekli görüyor. Şimdi çocuk da misket alsa, on tane daha gerekli görür; çocuk bahçesinde oynar, biraz daha oynamak ister, gerekli görür; iki saat çizgi film seyreder, üç saat daha seyretmek ister, gerekli görür. Biz de farklı değiliz; biz de gereksiz birçok şeyi gerekli görüyoruz. Tabii ki o kendine göre "gerekli" diyor bu. Ama gerçekten gerekli mi acaba?

Hatta sanki yaşamın temel bir taşıymış gibi, "bilmeden hareket etmeyeceğim" diyor. Ama mesela diyelim ki anne karnında bir döllenmiş yumurta, ne olacağını bilerek mi o hale geldi? Biliyor muydu ne olacak, nasıl bir yüz oluşacak, nasıl bir göz oluşacak? Bilmiyordu. Bak, o ana rahminde efendi efendi oturdu; ne kaygı var, ne korku var, ne gerilim var, ne "oldum olmadım" kavgası var. Anne karnında bir üçüz olsa birbirleriyle kıyaslıyorlar mı? Yok. Bütün problem bizde kaynaklanıyor. Öyle bir şey yok, doğal süreç içinde bir noktaya geliyor.

Benim niye bu kadar "ne olacak ne olacak" diye düşünüyorum? Çünkü biyolojik mekanizmamın yanında bir psikolojik mekanizmam var. Bu psikolojik mekanizmamın da bir kısım özellikleri, bir kısım aletleri var. Ne aleti var mesela? Zihin, akıl aleti var; düşünme aleti var. Eylem yapma aleti var. Bir de hissetme aleti var: bir şeyden hoşlanma, hoşlanmama, kendine yakın hissetme, uzak hissetme, çekim duyma, iticilik duyma gibi üç tane temel alet. Yapıp etme aletimiz, düşünme aletimiz, hoşlanma-hoşlanmama aletimiz. Biz bunlara aynı zamanda eylem, duygu ve düşünce merkezimiz diyoruz.

Zihnin, Duygunun ve Eylemin Sınırları

Fakat bunlar hâkimiyet alanlarını aşıp -yani kendileri için biçilmiş olan alanı aşıp- tam hâkim olmak istiyor. Mesela düşünce merkezimiz diyor ki "bilmek istiyorum, geleceği bilmek istiyorum; evlendim, mutlu olacak mıyım bilmek istiyorum." Niye bilmek istiyorsun? Bu bilinecek bir şey değil; ancak görünür veriler çerçevesinde buna dair bir kestirimde bulunabilirsin, bu da yüzde yüz bilgi değildir. "Tahmin ediyorum ki mutlu olurum -neden? İşte benim bu özelliklerim var, müstakbel eşimin de bu özellikleri var, uyuşuruz gibime geliyor." Tamam, "uyuşuruz gibime geliyor" dediğin anda evlenirsin, gelmiyor dediğin anda evlenmezsin. O zihin merkezinin şeyi bu kadardır; daha fazlasının arayışında olmasının anlamı yoktur. Ama o "istiyorum" der, "bilmek istiyorum." Düşünce merkezimizin ne böyle bir şansı var, ne böyle bir iddia ve tahakküm etme hakkı var. Ama biz ona o hakkı verince onun tuzağına düşmüş oluyoruz. "Bilmek istiyorum, e bilmek için artık şeylere mi giderim, hocalara mı giderim, medyumlara mı giderim" diye bir sürü uğraşırız. Halbuki gerek var mı? Yok.

Mesela peygamber Hudeybiye'ye, Mekke'ye doğru yol aldı, umre yapmak niyetiyle yola çıktı. Gittiler, bir yerde yolları kesildi. İmkân var mı? Yok. Tamam, yapılması en uygun anlaşmayı yaptılar ve geri döndüler. Hatta peygambere soruyorlar -ilginçtir oradaki hadise- diyorlar ki "sen umreye gideceğiz demedin mi, umre niyetiyle biz yola çıkmadık mı?" "Öyle çıktık" diyor. "Ama ben umre yapacağız dedim mi Allah'tan? Dememiş" -bunu yapacağız dememiş, "umre için yola çıkıyoruz" demiş. Bak öyle diyor peygamber. Ona diyorlar ki "sen umre yapacağız demedin mi?" "Hayır, umre yapacağız demedim, umre için yola çıkıyoruz" diyor. Bak, bilmiyor; ama ne yapıyor? Çıkıyor. Şartları uygun görüyor -görünür anlamdaki şartları. O görünür şartlar çerçevesinde yola çıkıyor. Ama 15 kilometre kala engelleniyorlar, o engeli kaldıracak şartlar da söz konusu değil. Yapılacak en uygun anlaşmayı yapıp geri dönüyorlar. Bak peygamber "ben her şeyi ya Rabbi, ben her şeyi bilmek istiyorum, yapabilecek miyiz yapamayacak mıyız" demedi. Eğer zihnim bana böyle bir şey soruyorsa ben ona derim ki "bilmiyorum." Bu kadar. Ben o bana verilen melekelerin benim üzerimde hâkimiyet kurmasına değil, onları doğru bir şekilde sevk ve idare etmeye yönelmeliyim.

Aslında orada Hz. Musa'ya ifade edilen şey de bu; asasını Allah gösterip diyor ki "bu nedir?" O da diyor ki "benim asamdır, işte onunla yaprakları silkelerim, hayvanlarımı sevk ve idare ederim ve ona dayanırım." "Bırak onu" diyor. Bırakınca yılan oluyor, korkuyor. Bak, bıraktığınız zaman psikolojik mekanizmanız sizi korkutur, rahatsız eder, engel olur, zarar verir. "Onu tekrar al" diyor; tekrar asaya dönüyor. Ne oluyor? Ona hizmet eden bir hale geliyor, onun emrinde bir hale geliyor. Bak sopayı kim idare ediyor? Musa idare ediyor; ama sopa seni idare ederse o zaman problem oluyor. Bak, sopayı bıraktığın zaman, yani senin sevk ve idarenden çıktığı zaman, o yılan olabilir, sana zarar verebilir.

Mesela duygusal mekanizmamız şunu diyebilir: "ben sevilmek istiyorum." Ben de ona derim ki "sevilirsen şükret, sevilmezsen de dert etme." Başka ne diyeceğim ona? Bana niye bir şeyi diretecek? Veya diyelim ki bir merkezim bana dedi ki "illa başarılı olmalısın." Ben diyeceğim ki "başarılı olmak için gayret ederim ama illa başarılı olacağım diye bana öyle şey yapma, beni zorlama, benim üzerimde baskı kurma; ben çalışmaya söz veriyorum, başarılı olmaya veya birinci olmaya söz vermiyorum." Bana niye böyle bir şeyi diretiyor? İşte bu mekanizmamız eğer başıboş bırakılırsa sana bunları diretir; çünkü onun ucu bucağı yok, her şeyi talep edebilir, her şeyi isteyebilir, benden birçok şey talep edebilir psikolojik mekanizmalarım. Eğer ben onları "ben" diye algılarsam işte orada hata yapmaya başlarım. "Ben" dediğim anda -duygu merkezime "ben" dediğimde, zihnime "ben" dediğimde- o beni sınırlayan ve kendine mahkûm eden bir noktaya gelir. Ben ona ihtiyacı olan şartlar ve imkânlar içinde ihtiyacı olan şeyleri karşılamaya söz verebilirim; ama onun her istediğini karşılamaya ne gücüm yeter, ne de söz vermek zorundayım, ne de onun peşine düşmeliyim.

İnsan psikolojisinin, insanın ruhsal özünün üzerine çıkıp onu örtüp hâkim olmasının böyle bir sonucu var. Mesela zihnimiz ne yapıyor? Bilmek istiyor, bilemeyince kırk türlü senaryo üretiyor, yüz çeşit spekülasyon üretiyor. Sonra biz bakıyoruz, "şu zihnimi durdurma imkânı yok mu" diyoruz. Bak sen ona başta zaten gaz vermişsin, sen onu tahrik etmişsin. Halbuki bırak, "bilmiyorum" de. Zihne verilecek en güzel cevaplardan bir tanesi "bilmiyorum." "Ne olacak, bilmiyorum" -ne kadar güzel bir cevap, bakalım ne olacak.

Mesela Musa-Hızır kıssasında ne yapıyor? Musa sürekli bilmek istiyor; bilmeyince, çözemeyince itiraz ediyor. Halbuki bırak, "bilmiyorum" de, süreç içinde açığa çıkacak, bileceğim, anlayacağım, göreceğim. Hayatta da bir şey yaşıyorsan şunu anla: sen bunun üstesinden gelebilirsin. Üstesinden gelemeyeceğin bir şey sana yüklenmez. O zaman o konuda da germeyeceksin kendini; "ya üstesinden gelemeyeceğim bir şey olursa" -hayır. Bir şey oluyorsa üstesinden gelebilirsin demektir. O konuda da gerilmemize gerek yok.

Dolayısıyla psikolojik benliğimizin bizi yarış atı haline getirmesiyle, "sen bu yarışı kazanamayacaksın, iyisi mi kenarda dur" demesi ikisi aslında aynı şeydir, ikisi arasında bir fark yok. Yani "ben yapamam" veya "ben bu yarışta geride kalacağım" deyip yarışı bırakmak da bir benlik mekanizmasıdır; en öne geçmek veya daha iyi olmak için yarışmak da bir ben mekanizmasıdır.

Yarış ve Kıyaslama Yanılgısı

Bakın hayatta hiçbir varlıkla, tabiatta en doğal halde yarışma yoktur. Doğal yarış olur bazen tabiatta; fakat hayatta hiçbir şey hiçbir şeyle yarışmaz, her şey kendi içindeki potansiyeli ortaya çıkarır. Ormanlarda hiç bir yarış gördünüz mü? İki aslan "ben senden daha hızlı koşarım" diyen iki aslan gördük mü? Yok, sadece o kendi potansiyelini açığa çıkarıyor; panter kendi potansiyelini açığa çıkarıyor, kaplumbağa kendi potansiyelini açığa çıkarıyor. Dikkat edin, uydurduğumuz masallar dışında kaplumbağa ve tavşan da yarışmıyorlar; o sembolik bir hikâye. Güçlünün zayıfı yemesi, o hayatın, o tabiattaki dengenin korunmasıyla ilgili bir şey; o tabiattaki denge yine ilahi bir organizasyonla işleyen bir yan.

Mesela biz "aslanlar topluluğu olarak bu Afrika'da çakal bırakmayacağız" diye bir şey yok değil mi? Yok. Ama aslan aç oluyor, o ceylanları veyahut bir kısım hayvanları avlıyor ve yaşıyor; veyahut kendine göre hayatiyetinin gerektirdiği doğal bir tutum var. Diyelim ki bir alan belirliyor, o alanı koruyor -ama "burada ben başkanlık sistemi kuracağım, burası benim yerim" falan diye korumuyor; sadece bir aslanın hayatiyeti için ona verilmiş içgüdüsel bir tutum var, o tutumu sergiliyor. Benlikle yapmıyor onu. Ama insanoğlunun dünyasına bakıyorsun, kıyaslama var, yarış var, kendini kötü hissetme var, aşağılık kompleksi duyma var, büyüklenme kompleksi duyma var. Bütün bunların sebebi ne? Ben düşüncesi, ben algısı.

Bunu yaptığın zaman kendine yük etmiş oluyorsun, rahatsız ediyorsun kendini. Hep sabah kalktığımızda hep böyle bir şeyler yapmak üzerine kuruluyuz; ama sanki böyle bir yük taşırmışçasına. Yoksa doğal olarak "sabah kalktım, ne güzel, dinlenerek kalktım, nefes alıyorum, yaşıyorum ve şu an bir şeyler yapacağım -işime gideceğim, şunu yapacağım, bunu yapacağım" -bak bu doğallıkta olması lazım hayatın. Yoksa "ben bugün biriyle yarışmayacağım, bugün biriyle kendimi kıyaslamayacağım, bugün illa bir yere gelmek için çalışmayacağım" -hayatın doğal akışı içinde yaşayacağım. Benliğimin bana yük olmasına müsaade etmeyeceğim; yük olduğu durumlarda "sırtımdan in" diyeceğim. Ne gerek var sırtımda yük yapıyorsun? Üstelik de onu da rahatsız etmiş oluyoruz; yani o da rahatsız olmuş oluyor. Burada aslında iki yönlü bir rahatsızlık var: bir, kendi varoluşumuzda bir rahatsızlık meydana geliyor; iki, nefs dediğimiz, benlik dediğimiz mekanizmada da rahatsızlık oluyor. O da rahat değil, o da huzurlu değil; o tahakküm ediyor, şunu bunu yapıyor ama o da rahat değil.

Onun için huzur İslam'dadır denmesinin nedeni ne? Huzur senin benliğini yaratıcıya teslim etmendedir. Huzur orada. Benliğini Allah'a teslim edin. Yoksa "huzur işte namazını kılıyorsa" -hayır, adam namazını kılıyor gene huzursuzdur. Huzur teslimiyet bilincindedir. Ben varlığımı yaratıcıya teslim ediyorum, o zaman herhangi bir başarı korkusu veya kaygısı, yeterlilik, yetersizlik hiçbiri yok. Hayatta kısır olduğu için üzülen, "tüh, anne olamayacağım, anneliği tadamayacağım" diyen bir dişi hayvana rastladınız mı? Yok. Neden? Çünkü benlikle bakmıyor ki; "ben" demiyor ona. Benlikle bakmadığı için benlik o anlamda bir yük olmaktan çıkıyor.

Bir başka zaman bu bahsi okuruz; diyor ki "sevdiğiniz nefsinizin hadsiz belasını çekiyorsunuz, çünkü hakiki bir rahatı da o sevdiğinize vermiyorsunuz." Yani şimdi bütün problem aslında benlik sevgisinden kaynaklanıyor. Hayatta "kendimi sevmiyorum" diyen insanlar da aslında kendini seviyorlar. Bunu nasıl anlayabiliriz? Birisi dese ki "ben kendimi sevmiyorum" -peki diyorum, bundan mutlu musun, rahat mısın? "Yok" diyor, "kendimden nefret ediyorum ama bu benim için rahatsız edici bir durum." O zaman sen aslında kendini sevememekten rahatsızsın; yani sevilebilir bir nitelik kazanmaya çalışıyorsun ama bulamayınca "kendimi sevmiyorum" diyorsun. Ama aslında orada bir kendini sevme ihtiyacı ve arzusu var; o kendini sevme arzusu ve ihtiyacı duyan benlik, dolayısıyla aslında kendini seven bir benliktir; bu aynı zamanda kendini sevecek bir nitelik bulamadığı için rahatsızlık duyuyor.

Kendini Sevmek mi, Nefret mi? Ayna Meseli

Peki kendini sevmemenin alternatifi kendinden nefret etmek midir? Hayır. Ne seviyorum ne nefret ediyorum nefsimden -doğrusu budur. Çünkü nefs aslında fıtri halinde nötrdür. Ben kendimi, nefsimi sevmiyorum, kendimi sevmiyorum, kendimden nefret de etmiyorum ama; yani "kendimi sevmiyorum" dediğimde bu "kendimden nefret ediyorum" anlamına gelmez. Düşünün bir ayna nedir? Aynada herhangi bir görüntü var mı? Yok, görüntü yansıyor, onda bir görüntü oluşuyor; aynanın kendisinde o yok. Aynada bir görüntü oluşuyor fakat ayna onu kendine mal etmiyor. Şimdi kendine mal edip "ben mesela ne kadar parlağım, ne kadar ışıldıyorum" dese, bu bir yanılgıdır -bu parıltı senden değil diyorsun ona. O diyor ki "o zaman kendimden nefret ediyorum, ben karanlığım." Halbuki bak, bir uçtan bir uca kaydık değil mi?

Ne sende gözüken, sende ilahi tecelli, tezahür olarak yansıyan şeyleri kendinden bilip kendini sevme tuzağına düş, ne de "bende hiçbir özellik yok, kendimden nefret ediyorum, kendimde sevilecek bir şey bulamıyorum, kahretsin" deme tuzağına düş. İnsanoğlunun hayatta en çok ihtiyacı olan şey nedir biliyor musunuz? Sıfır noktasında durmak. Ya oraya gidiyor ya buraya gidiyor. Merkezde durma. Mesela kuzeyde misin, güneyde mi? Ne kuzeydeyim ne güneydeyim. Aşağıda mısın, yukarıda mı? Ne aşağıdayım ne yukarıdayım. Önde misin, arkada mısın? Ne öndeyim ne arkadayım, merkezdeyim. Kendini seviyor musun, nefret mi ediyorsun? Ne kendimi seviyorum ne nefret ediyorum. Ama ben ilahi tecellinin yansıması olarak, ilahi tecellinin yansıyabildiği bir ayna olarak kendimi görüyorum ve bende görüneni, bende yansıyanı seviyorum.

Bakın Bediüzzaman diyor: Allah'a duyulacak, Allah'ın zatına, isimlerine ve sıfatına duyulacak muhabbeti sen kendi nefsine sarf ediyorsun diyor. Bu yüzden de bunun belasını çekiyorsun. O bugünlerde milletin birbirine karşı kullandığı bir söz var, onu okuyayım: "gayrimeşru bir muhabbetin neticesi merhametsiz azap çekmektir." Şimdi gayrimeşru muhabbet ne? Bak işte bir kızı sevdin, kız da sana bir vefasızlık yaptı, çek acıyı -neden? Gayrimeşru bir muhabbetin neticesi bu değil, asıl bu da var da içinde en aslı ne, kendini sevmek. Bütün hataların başı kendini sevmektir; aşağılık kompleksinin nedeninde de kendini sevmek vardır. Bakın bunu unutmayın, bu ters bir şey gibi gelebilir ama iyi düşünün. Ben niye kendimi kötü ve eksik hissettiğimden dolayı rahatsız oluyorum? Öyle olmak istemiyorum, çünkü kendimi seviyorum. Diyorum ki sen iyi, güzel, başarılı, etkin, işlevsel, güçlü şöyle şöyle olmalısın; bunlar bende yok ki, hiçbir zaman da olmayacak, bunlar yaratıcıya ait şeyler. Fakat bende bunlar gözükebiliyor -işte tıpkı bir ayna gibi.

Bak, ayna kendi zatında, kendi tabiatında ne aydınlıktır ne karanlıktır; önüne ışığı koyarsın, ayna aydınlık olur; çekersin, karanlık bir odaya koyarsın, karanlık gözükür; ona kırmızı bir ışık yansıtırsın ayna kırmızı görünür, yeşil bir ışık yansıtırsın yeşil gözükür. Bizler de böyleyiz; mesela benim ne aşağılık kompleksi duymaya ihtiyacım var, ne üstünlük kompleksi duymaya ihtiyacım var; ikisi de hatalı, ortada duracağız. İşte insanın en zorlandığı şey de budur: ortada durmak.

Arzular var; Bediüzzaman'ın gene ifadesiyle "hadsiz arzuların, maksatların var" diyor, "bunlar bu dünyaya sığmaz" diyor. "Germeyelim bu hayatı, germe" diyor. Arzuların, isteklerin var mı? Var, olabilir mi, tabii ki olabilir. Ama bunları sırtına yük yapma, bunlarla gerilme; yani bunlar olmalı, olmazsa çok kötü olur, çok mahrum olurum, bunu yaşamazsam kendimi büyük bir eksiklik ve mahrumiyet içinde hissedeceğim -böyle deme. Bunu dediğin an işte o sana bir yüktür. Yoksa dersin ki "böyle şöyle şöyle arzuların, beklentilerin var, olursa olur, olmazsa problem değil." Benim gerçek varoluşum, benim kendi özüm ve özümle direkt ilgili, bağlantılı olan, kaynağı olan yaratıcıdır. Ben kendimi bak onunla tanımlayacağım; çünkü benim kaynağım da o, dönüşüm de o. Kaynağımı, geldiğim kaynağa ve döneceğim kaynağa göre idrak edeceğim. Ve her zaman söylediğimiz: ben ona aidim. Başka bir cümleye gerek yok hayatta kendimizi tanımlamak için: ben ona aidim.

Onun için işte Allah'ın "benim kulum, benim iki elimle yarattığım insan" demesinden daha ulvi ne arıyor ki insan? Ne arıyorsun? Hangi kariyer, hangi statü, hangi başarı, hangi hedef? Ne arıyorsun? Allah demiş ki sana, "seni iki elimle yarattım, ruhumdan üfledim." Daha ne arıyorsun? Hangi başarıyı arıyorsun, hangi hedefe ulaşacaksın? Hangi hedef gerçek anlamda bir hedef olabilir? Yok öyle bir hedef. Allah sana kaynağını da göstermiş, hedefini de göstermiş: kaynağım benim, hedefin de benim. Bu hayatın içinde sana bir şey çizmiştir; bir imkân ve kabiliyet skalasının içinde bir imkân belirlemiştir, sen onu gerçekleştirirsin hayatta, ama kendini onunla tanımlama. Kendini onunla tanımlamak senin en büyük handikapındır.

Mesela ben bazen böyle duyuyorum, işte diyor ki "dünyanın hiçbir kıymeti yok; nice peygamber gelmiş, hiçbirinin adını bilmiyoruz." Sen bilmesen ona eksiklik mi geliyor? O senin cehaletin. Allah peygamber olarak göndermiş, o da o vazifeyi yapmış, sonra kaynağına dönmüş. Senin gibi cahil mi ki dağlara taşlara adını yazsın, "adım kalsın" diye bir sıkıntısı olsun? "Ey insanlar, bakın dünyaya bir zaman ben gelmiştim, unutmayın beni" mi diyecek yani? Bakın biz nereden bakıyoruz, hakikatin bakışı nereden -bu bize anlatılıyor. Dolayısıyla ben hayatta benliğimin beni germelerine kapılmayacağım, ona mahkûm olmayacağım, onun tuzağına düşmeyeceğim -işte "yapamadın, edemedin, beceriksiz, seni kim seviyor ki, hayatta ne değerin var" -yok kardeş, daha doğrusu "yok" da demiyorum, "var" da demiyorum; diyorum ki boş konuşuyorsun, bu kadar gereksiz şekilde o kutuptan bu kutuba gitmeme gerek yok. Ben insanım, bu kadar insan olarak yaratılmışım, kaynağım belli, gideceğim hedef belli; aradaki hikâye öyle mi olmuş, böyle mi olmuş, varsın öyle olsun veya böyle olsun.

Allah'ın sana bu dünyada verdiği imkân ve kabiliyeti de en güzel şekilde tezahür ettirmen gerekiyor mu? Gerekiyor, bu ayrı bir şey. Ama bu konuda sen ne kendini biriyle kıyasla, ne kendine böyle hayali hedefler bulup o hedefe ulaştığında mutlu olacağını, ulaşamazsam mutsuz olacağını düşün. Yok, bunlar yanlış şeyler. Ama de ki, yaratıcı bana ne vermiş, ne imkân vermiş -en küçüğünden en basitinden en kıymetlisine kadar ne olursa olsun ne vermiş, bunları vermiş- öyleyse ben bunları en güzel, en doğru şekilde kullanayım. Bu kadar.

Başka hiçbir gerilime gerek yok. Başkaları seni gerer, onlara da prim vermeyeceksin. Ne yaptın bugüne kadar, ne yapılmışsa o yapılmış, o kadar. Kimsenin de kendi egosuyla seni tahrik etmesine, seni germesine, sana yük bindirmesine de müsaade etmeyeceksin. Bir anlamı yok bunun. Onun için hayat rahattır; kendine yük yapan insandır zorlaşan. O insanın "ben şöyle olacağım, böyle olacağım" veya "işte şunu yapamadım, ne kadar beceriksizim" demesi -bunların arasında bir fark yok yani.

Kaplumbağa ve Tavşan: Yarışmadan Yol Almak

Yarışanla, dikkat edin, hayatta yarıştan çekilen bir varlık da yoktur dünyada. Hayatta hiçbir varlık "yarıştan çekiliyorum" demez. Hani o hikâyede kaplumbağa yarıştan çekilmiş mi, "tavşan birinci gelecek" diye? Yok. "Ben kaplumbağayım, benim imkân ve kabiliyetim oranında ben bu yolu kat etmeye çalışacağım" demiş, bu kadar; başka hiçbir şey dememiş. Şimdi tavşanla mı yarışacaksın, mümkün mü onu geçmek? Yok böyle bir şey. Bak ne yarıştan çekilmiş -dikkat edin, o hikâye çok anlamlıdır. Oradaki kaplumbağa, yerinde kendi yerli sahibi. Tavşanla kavga etmiyor, "ben seni geçeceğim, göreceksin" falan yok böyle bir şey. Sadece diyor "ben hedefe doğru yol alacağım" -kafasında "acaba şu anda tavşan nerede, ne şanslıymış bu tavşan" var mı? Yok, öyle bir şey yok.

Kaplumbağa aynı zamanda arifin bir sembolüdür; onu da söyleyeyim. O, alt zemin ve üst zemin arasında dengede durur; onun üstü ulvi âlemi, semayı, gökyüzünü, manevi olanı temsil eder; o yere sürünen alt tarafı da yeryüzünü, maddi tarafını, somut tarafını temsil eder. O ikisi arasında çok güvenli bir hayat yaşar; üstü açık olursa olmaz, altı açık olursa o da olmaz. Ancak kaplumbağa bu anlamda bir sembol taşır; bu kadim bir semboldür, kaplumbağa.

O hikâyede bize ne anlatılıyor aslında? Bak diyor "yarışma." Biri seni tahrik de edebilir; tavşan gelip sana "sen beni geçemezsin, bak ben ne biçim hızlı koşuyorum, sen iki adım atarken ben yüz adım atıyorum" der. Kaplumbağa gerildi mi? Bak, yok bir gerginlik, bir hoşnutsuzluk da yok. Veya "sen tavşansın, tabii ben kaplumbağayım, bizim kaderimiz kötü, ne yapacağız" gibi böyle bir dert de yok. Bak hikâye orada boş bir şey değil, çok anlamlı, çok önemli bir hikâye. Orada kaplumbağa kendi kabiliyet ve imkânını en güzel şekilde kullanıp yol alıyor. Tavşanı geçtim mi, tavşan mı beni geçti, acaba şu an tavşan nerede, dur bir şey yapayım, kulis faaliyeti yapayım falan -yok, hiçbiri yok. Yol alıyor, devam ediyor, gidiyor, ne olacaksa onu tecrübe ediyor, bu kadar. Onun için uzun yaşıyorlar.

Sıfır Noktasında Durmak

Psikolojik benliğimizin, nefsimizin rahatı da buradadır; onu rahatsız ediyorsun, o da seni rahatsız ediyor, sürekli başında dolanıyor -"ne yaptın ne ettin, bak o ne yaptı işte, sen şanssızsın, senin kafan çalışmıyor, sen zaten baştan kaybetmişsin" falan demez mi? Der. Ama bak sen kulak asmayacaksın. Akıllıca kulak asmayacaksın, diyeceksin ki bunun bir anlamı yok, sen yanlış melodiyi çalıyorsun bana, yanlış yerden konuşuyorsun. Sürekli ona bu konuda bir doğru anlayış telkin ederek aslında onu da dengelememiz lazım. Yani orada asanın Allah'ın emriyle Musa'nın eline verilmesi bize niye anlatıyor bunu? Hikmetle, ilahi idrakle, anlayışla sen bu benlik sopasını kullanacaksın. O zaman ne olur? Sana hizmet eden bir konuma gelir; seni hiçbir zaman kontrolünün dışına çıkıp korkutmaz, zarar vermez, yük olmaz. "Sen ona binersin" diyor Bediüzzaman yine bir başka yerde. "Nefsin sana binmez, sen o nefsine biner ve gidersin" diyor.

Ama şimdi o benliğimiz bizi sürekli şey yapıyor, rahatsız ediyor; ya bize hedef gösterip zorluyor, veyahut tam tersi bize olumsuz geri bildirimlerde bulunuyor: "sen cahilsin, yapamazsın, yetersizsin, yeteneksizsin." İkisi arasında bakın hiçbir fark yok. "Hayal et, gerçekleşir, istiyorsan yaparsın" diyen benlik de aynı düzeyde bir benliktir; "kahretsin, ben hayatta hiçbir şey başaramam, beceriksizliğe tekiyim" diyen de aynı düzeyde bir benliktir. Bunların arasında en küçük bir fark yok. İkisi de aynı noktadan konuşuyorlar. Biz de ikisine diyoruz ki "ne yetersizim diyorum, ne beceriksizim diyorum, ne de ben her şeyi yaparım diyorum." İkisini de demiyorum, ortada duruyorum. Onun için arifler sessizdir. Bir arife desen ki "yapabilir misin?" Yapabilirim de demez, yapamam da demez; yapabilirim dememesi yapamam demesi anlamına gelmiyor.

Oradaki incelik de şudur: mesela Allah peygambere vahyi ilk verirken ne dedi? "Ben bilmem" dedi. Ama bak, "ben beceriksizim, yeteneksizim, zaten kafadan şanssızım, babam ölmüş doğmadan, annem 6 yaşında gitmiş" -böyle bir şey değil bu. "Ben, kendimden kaynaklanan bir şey yok, ben bilmem" -o zaman Allah diyor ki "oku, yaratan Rabbinin adıyla oku" -yani "benim ile oku"; "benim tecellimle, benim sende yansıtacağım ilimle, idrakle, güçle, kudretle, anlayışla, yetenekle yap, eylemde bulun, idrakini yansıt -ama benimle." Orada peygamber ne diyor? "Ben yapamam" diyor, "ben bilmem" o anlamda. Yoksa buradaki "ben cahilim, ben hiçbir şeyden anlamam, ben kim, peygamberlik kim" -böyle bir negatiflik de yok burada. Ama bizim egomuz ya pozitifte at koşturup kibirlenecek, ya negatiflikte çöküntü yaşayacak. Ona da gerek yok, ona da gerek yok. Sıfır noktasında dur. İşte peygamberin durduğu nokta orası. "Onun ile yapabilirim" diyor, "onun ile bilebilirim, onun ile anlayabilirim." Bak, Allah, sabah uyandığında bir güç hissediyorsun değil mi -demek ki Allah sana orada bir güç vermiş, kuvvet vermiş; düşünebiliyorsun, kâinatı müşahede edebiliyorsun, görebiliyorsun, duyabiliyorsun -demek ki bir şey yapabiliyorsun. Ama neyle yapabiliyorsun? Onunla yapabiliyorsun. Ne "yapamam" diyorsun, ne "yaparım" diyorsun; onun ile yapıyorsun. Tıpkı bir ayna gibi. Ayna diyor mu "bende hiçbir şey yok"? Yok, diyor ki "bende ne gösterilirse onu gösteririm."

Bu, egonun pasivitesini ortadan kaldıran bir şey; egodan kaynaklanan o eksik, yetersiz, olumsuz algıdan kaynaklanan pasifliği, o pesimizmi de kaldıran bir şey. Öbür tarafta da egonun "ben yaparım, ederim, şöyle keserim, böyle asarım, sen benim kim olduğumu biliyor musun, herkese ispat edeceğim, en iyisi benim" gibi kibir ve büyüklenme tuzağından da kurtuluyorsun. Çünkü bak, ikisi de aynı putun meyveleri; ikisi de benlik putundan kaynaklanıyor. O zaman varlıkla eş zamanlı hareket etmiş oluyorsun; onun ile Allah ile yaşıyorsun, onun ile varsın, onun ile biliyorsun, onun ile yapıp eyliyorsun, eylemde bulunuyorsun, faaliyette bulunuyorsun. Yapabildiğinde Allah senin ile güzel bir şey yaptığı için müteşekkir oluyorsun; olumsuz bir şey yaptığında kendi nefsinden bunu bilip "yanlış yaptım" diyorsun ama "ben kötüyüm, şuyum buyum" deyip negatifliğin tuzağına düşmüyorsun; Allah seninle güzel bir şey yaptığında da onu kendine mal edip kibir tuzağına düşmüyorsun.

Sıfır noktasında durmaktan daha iyisi yok. Bakın sıfır nedir? Yanına bir koyarsın on olur, öbür tarafına koyarsın -0,1 olur. Rahat, sıfır; hiçbir derdi yok. Hani "biri şu tarafıma gelsin de bir şu tarafıma gelsin de on olayım" derdi de yok, "ya niye öbür tarafa geldin, 0,1 oldum" derdi de yok. Başına eksi koyarsan da dert etmiyor, artı koyarsan da dert etmiyor; hiçbir gerilim yok. İşte bu huzur noktasıdır. Onun için insan duygusal olarak da, düşünsel olarak da ne gereksiz yere fazla negatifliğin, ne gereksiz yere benlik odaklı pozitifliğin tuzağına düşmeli.

Ama biz niye temelde pozitifiz? Çünkü varlık mükemmeldir ve pozitiftir hakikatte; çünkü varlık esastır kâinatta. Dolayısıyla biz her zaman benliğimizden dolayı değil ama yaratıcıdan dolayı olumlu düşünüyoruz; çünkü diyoruz ki "Allah dilerse olur." Dolayısıyla biz benliğimize dayanarak değil, yaratıcıya dayanarak pozitif yerde duruyoruz. Yoksa benliğimize dayanarak pozitif yerde durmak da handikaplı bir şeydir. Adam mesela çok başarılı, bir gün bir başarısızlık darbesi yiyor -narsizmi çöküyor, zedeleniyor değil mi. Ama mesela düşünün peygamberlerde veya kâmil insanlarda böyle bir şey var mı? Yok. Mesela yenildiği için peygamber içini mi yemiş? Zahiren yenilmiş Uhud'da. Ama egosu olmadığı için, o defalarca emri hatırlattığı elli okçu emrini unutup o tepeyi terk edip yenilgiye sebep olduklarında, onlara karşı bir öfke, kızgınlık, "sizin yüzünüzden Allah kahretsin, üç kuruşluk adamlara bizi rezil ettiniz" -yok böyle bir şey. Bunlar çok önemli şeyler. Tepkisi ne var orada? Herhangi bir tepki görmüyoruz, okumuyoruz; zaten oradaki insanlar yaptıkları şeyin farkına varıyorlar.

Kur'an'da ayette diyor ki "bir kısmınız dünyayı, bir kısmınız ahireti tercih ediyordu." Yani Kur'an'da orada ilginç bir şekilde "İslam'ı mahvettiniz, sizin yüzünüzden şu oldu bu oldu" demiyor Allah. Diyor ki sizin içinizde, o peygamberin emrini unutmanıza sebep olan dünyevi arzular vardı, o ganimetten pay alma arzusu; unuttunuz peygamberin size söylediğini. Sadece bunu hatırlatıyor, onlara kendilerini referans veriyor. Bu kadar. Çünkü Allah'ın "galip geleceğiz biz" diye bir derdi yok, peygamberin de hiç yok. Yani Allah, yenilme gibi bir durumu söz konusu değil. Allah'a tabi olan bir mümin de şuna bakıyor: ben Allah'ın -yani sonsuz mutlak iyi ve güzelin- bağlılığının ve ona yönelimimin gereğini yaptım mı yapmadım mı? Yoksa "galip geldim mi gelmedim mi, ezildim mi ezilmedim mi" -buna bakmıyor. Sadece diyor ki ben yaratıcıdan geleni doğru yansıttım mı? Onun derdi o; benlik derdi yok. "Ben bu savaşı kazanacağım" derdi yok. Allah'ın bana verdiği bu imkân ve şartlar içinde ben o imkân ve şartları gereğince doğru bir şekilde kullanıyor muyum, kullanmıyor muyum? Bu kadar. Yoksa "biz onlara galip geleceğiz, onları yeneceğiz, çünkü biz üstünüz" -hiç böyle bir şey yok. Onu bizim modernist insan zihni üretiyor.

Peygamberin böyle "biz galip geleceğiz, biz üstünüz" diye bir derdi yoktur. "İnanıyorsanız üstünsünüz" -nereden anlıyorsun bunu, galip gelmekle mi anlıyorsun? Ölen peygamberleri nereye koyacaksın, üstün değiller mi? Üstünlük senin kendi özündeki sonsuz ve mutlak olanı idrak etmendedir. Bütün dünya sana galip gelse de sen üstünsün. Ama senin kafan benlikle meşgul olup "ben mi galip geldim, onlar mı galip geldi" noktasındaysa, kusura bakma, istediğin kadar inanıyorum de, hiçbir zaman üstün olamayacaksın. "İnanıyorsanız üstünsünüz" bu şu demek: sonsuz ve mutlak yaratıcının farkındaysanız üstünsünüz demektir; çünkü sizin özünüz odur, ondan geliyor üstünlük. Ve bu üstünlüğün başka hiçbir olguyla bağlantısını kurmaksızın bunu idrak edeceksin. Yani inanıyorsan illa bu dünyada galip geleceksin, illa en çok sen tanınacaksın, illa iyi bilineceksin diye bir şey yok. İnanıyorsan yani inandığın hakikatin üstünlüğü seni üstün kılıyor. Bunu bir tarifle ifade edersek: bir ayna güneşe bakıyorsa aydınlıktır. Güneşe bakıyorsan aydınlıksın. Bu demek. İnanıyorsan, yani yaratıcıya dönükse, onun sendeki varlığını idrak ediyorsan ondan dolayı üstünsün. Neden? Çünkü ondan başka zaten bir şey yok; hani başka hiçbir şey yok ki ona karşı mukayese edelim. Hiçbir mukayese kabul etmeyen bir mutlaklıktadır. Sen de ona yönelikse, o zaman hiçbir noktada, hiçbir durumda, hiçbir şekilde, hiçbir şart altında yenilmemişsindir, alçalmamışsındır, mahrum değilsindir. İşte "inanıyorsanız üstünsünüz" bu demektir.

İşte insan belki neyi her zaman büyük bir murakabe, duyarlılık ve farkındalıkla gözlemleyecek: nefsim, yani Musa'nın asası elimden çıkmış ve o beni sürekli sevk ve idare mi ediyor, yoksa onu ilahi idrak ve şuurla ben mi yönetiyorum? Yani onun manipülasyonuna mı geliyorum, ben mi onu yönetiyorum? O sana kalkıp diyebilir işte "bak millet neler neler yaptı, sen hiçbir şey yapamadın." Diyeceksin bu yanlış bir yerden başladık.

Ölüm Korkusu ve Hakiki Varlık

Bunu kenara koyalım. Bana söyle yani, Allah sana ne verdi? Şunları verdi. Bak bunları gereğince kullanalım. Yoksa beni kalkıp birisiyle mukayese etme, beni birisiyle yarıştırma, birisiyle kıyaslayıcı bir tuzağa düşürme. Bunlar yanlış şeyler. Ben sadece şuna bakacağım: Allah şu anda bana ne vermiş? Bana hangi anlayış, akıl, idrak, yetenek vermiş, hangi gücü kuvveti vermiş, onu en güzel şekilde kullanacağım ve yansıtacağım. Bu kadar.

Gereksiz yere, işte mesela ne diyebilir? "Bak şu an yaşıyorsun ama öleceksin." Ben diyorum ki bende yaşayan Allah'tır, ben onunla yaşıyorum, dolayısıyla onunla bağlı olduğum müddetçe de yaşarım. Yoksa ben senin zannettiğin anlamda biyolojik bir ölümsüzlüğe zaten sahip değilim. Ben ölümün neyinden korkayım? "Bir gün öleceğim ve bundan korkuyorum" -ne kadar manasız bir şey. Ya kork ve titre, veyahut de ki "bu yanlış bir korku, korkmama gerek yok." İşte o Hz. Yunus'un dediği gibi, ölen benim biyolojik canlılığımdır; Allah'a bağlı olan, Allah'a yönelik olan, âşık olan ölmez. Dolayısıyla benim ölümden korkacak bir tarafım olmamalı. Ben buna yönelik olmalıyım. Eğer kendimi biyolojik olarak canlı olan bir varlık olarak telakki ediyorsam öleceğim, bunun lâ mucim'i yok, ister kork ister korkma. Ama ben bu değil de başka bir şeysem o zaten ölümsüzdür. Ben hayatın kendisiyim. Hayatın kendisi ölmez, bunu idrak edeceğim.

Sen hayatsın; hayatın kendisine ödünç verildiği bir varlık değilsin. Eğer hayatın kendisine ödünç verildiği bir varlık olarak kendini telakki ediyorsan, ödünç alınan bir gün geri alınır. Ama sen hayatın kendisiysen -ki bu senin yaratıcıya dönük olan tarafındır- o zaman sen hep yaşayacaksın, ama belli formlar içinde yaşayacaksın. Bu dünyada biyolojik bir elbise giyerek geldin; ama sen yaşamın, hayatın kendisisin. Bu dünyadan aldığın elbiseyi bırakırsın, yaşamaya devam edersin. Niye "şehitler ölmüyor" diyor? Bu ideoloji veya slogan meselesi değil. Şehit aynı zamanda şahittir; yani kaynağının şahididir. Şahitsen ölmüyorsun. Dolayısıyla varlığın, hayatın bizatihi kendisi olan bir varlıksın. O zaman senin için ölüm yoktur. Biyolojik tarafının bir başlangıcı var, bir bitişi var; nasıl ki elbisenin bir üretim tarihi var, bir de bitiş tarihi var, artık kullanılamaz hale gelir elbise, biter -bu beden de öyledir, bu biyolojik canlılığımız da öyledir.

Biyolojik canlılığımız kendine "ben" derse -işte bak ne yapmış orada Hazreti Yunus? "Ölen benim biyolojik canlılığım" diyor. "Ben biyolojik canlılıktan ibaret ve biyolojik bir canlı değilim" diyor. Biyolojik canlılık da bana şu an eşlik ediyor, fakat ben biyolojik canlı değilim, ben ruhsal canlıyım. Ruhsal canlılık ise herhangi bir maddi şeye bağlı olarak kesintiye uğramaz. Ama biyolojik canlılık kesintiye uğrayabilir. Ben biyolojik bir canlı değilim ki öleyim. O biyolojik canlılığın bana kendini benim öz varlığım olarak lanse ettiğinde işte ben o tuzağa düşmeyeceğim. Diyeceğim ki ben biyolojik bir canlı değilim, sadece biyolojik canlılık taşıyan bir mekanizmayı da kullanıyorum. Bu kadar. Yoksa ben biyolojik tarafıma bir zarar gelip o biyolojik canlılığım ortadan kalktığında ölmüyorum ki.

Bunu kim biliyor? Yaşayan biliyor. Yaşayan yaşıyor; bazen ölüme yakın deneyimleri yaşayan insanlar da yaşıyor, eğer merakınız varsa bununla ilgili bazı güzel eserler var, okuyabilirsiniz. Evliyalar, arifler, kâmil insanlar bunu zaten daha derinlemesine tecrübe etmişler. Bu bir spekülasyon değil yani; insan kendisi de bunu yaşayınca tam idrak eder. Yaşamıyorsan idrak edenlere teslim olacaksın. Onlar diyor ki: evet ölüm hakikatte yoktur, siz karanlığa, yokluğa, hiçliğe gitmiyorsunuz; ayrılık değildir ölüm. Ölüm gerçek kavuşmadır, nur âlemidir, gerçek hayattır, gerçek huzurdur. Bu dünya yükünden kurtulmaktır, bu sınırlı, size sınırlılık veren bu bedensel ve biyolojik kafesten kurtulmaktır demişler ve bunu bizatihi tecrübe etmişler.

Gidip gelen var mı diyorlar? Var tabii. Gidip gelen var. Başta peygamberler; miraç onların gidip gelmesidir zaten. Evliyalar da kendi idraklerince o miracı yaşarlar; onlar da gidip gelenlerden. Nefsi mi öldürüyorlar? Deneyin -tabii ki. Yani çünkü aslında bunu şuna benzetebiliriz: mesela bir su düşünelim, su donduğu zaman bir kütle, bir şekil kazanır; o şekil ortadan kalkar, sonra tekrar dondurulursa tekrar buz haline gelebilir. Bir veli, bir arif o tecrübeyi yaşar; yani bedensiz, maddesiz, cismaniyetsiz olmaklığın tecrübesini yaşar. O noktada benlik de yoktur, bu anlamdaki nefs de yoktur -yani o biyolojik ve zihinsel benlik manasındaki nefs de yoktur. O tecrübeyi yaşar ve dönmesi takdir edilmişse döner.

Neye Adaysın?

O yüzden insan neye aday olduğunu bilmeli. Neye adaysın? Mesela ne diyoruz, bir incir minnacık bir tohuma adaydır -ama neye adaydır? Koskoca bir incir ağacı olmaya, incir vermeye adaydır. O minnacık toplu iğne başı gibi çekirdek; ama işte iki dişinin arasında kırıp mideye de gönderebilirsin, ama aslında o ağaç olmaya adaydır. İnsan da böyledir. İnsan neye aday olduğunu bilmeli; kendini dünyanın dişlilerine kaptırmamalı o anlamda. Bu dünya hayatında da sana takdir edilen bir süreç, bir çaba, bir gayret, ilahi ilke ve prensipler çerçevesinde bir tecrüben vardır; o tecrübeyi de en güzel şekilde gerçekleştireceksin. Ama gerçek yolculuğunun parametrelerini hiç unutmayacaksın. Bu dünyaya ne için geldiğinin, bu sürecin ne anlama geldiğinin, neyi ifade ettiğinin her zaman insan ayırdında olacak. Dindar olmak dediğimiz şey budur.

Millet kariyer planlaması yapıyor değil mi? Allah zaten çizmiş senin kariyerini. "Seni iki elimle yarattım" diyor, "sana ruhumdan üfledim" diyor, "bana dön" diyor. Kariyer daha ne istiyorsun? "Ey mutmain olan nefs, bana dön" -ana hikâyemiz budur. Bu hikâyeyi hiçbir zaman kaybetmemek lazım. Nefis sana kırk türlü hikâye ürettirebilir; sana bir hikâye sunar, "bunun içinde oyna" der. Biri sana başka bir hikâye sunabilir. Yaşadığın toplum ve zaman sana başka türlü hikâyeler sunabilir. Sen hepsine karşı uyanık olacaksın, diyeceksin ki en iyi hikâye Allah'ın yazdığı hikâyedir; ondan başka zaten gerçek bir hikâye yok.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde açık sure adı/ayet numarası verilmeden şu ayet ve olaylara mealen atıfta bulunuluyor: - Adem'in yaratılışına ve "ruhumdan üfledim" ifadesine dair ayet (sure adı/ayet no belirtilmemiş). - "Oku, yaratan Rabbinin adıyla oku" ayeti (sure adı/ayet no belirtilmemiş; Alak suresine işaret ediyor olabilir ancak metinde açıkça belirtilmemiş). - Uhud Savaşı ve okçuların emri unutmasına dair, "bir kısmınız dünyayı, bir kısmınız ahireti tercih ediyordu" mealindeki ayet (sure adı/ayet no belirtilmemiş; Âl-i İmrân suresine işaret ediyor olabilir ancak metinde açıkça belirtilmemiş). --- ---