Ben Algısının Kaynağı ve Yaradana Nispetle Var Olmak

Kısa Özet

İsmail Acarkan bu sohbette “ben” dediğimizde aslında yaşadıklarımızın, korkularımızın ve arzularımızın toplamına verdiğimiz bir isimden bahsettiğimizi anlatıyor. Hz. Muhammed’in Kur’an’da hiçbir ilişkiyle değil doğrudan Allah’a nispetle (“Resulullah”) tanımlanmasını örnek göstererek, insanın da kendini başarı, eğitim, ilişki ya da statü üzerinden değil, Yaradan’a nispetle tanımlaması gerektiğini vurguluyor. Sohbet, “Allah bu kitaptan razı mı?” sorusuyla anlatılan bir anekdotla, gerçek referans noktasının insanların onayı değil ilahi ilkelere uygunluk olduğu fikriyle sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • “Ben” dediğimizde genellikle sözünü ettiğimiz şey aslında “benim öykümdür” — yaşadıklarımız, onlar karşısında hissettiklerimiz ve düşündüklerimizin toplamı. - Hz. Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir; O, Allah’a nispet edilmiştir — kendini tanımlamanın gerçek referansı budur. - Bir şeyin kendisi problem değildir (annen, baban, çocuğun, işin); onun üzerinden kendini tanımlaman problemdir. Bunu fark edip iptal etmek, ölmeden önce ölmektir.

Ben Hissi Nereden Kaynaklanıyor?

Evet, ben hissinin nereden kaynaklandığını kendimize mutlaka sık sık sormaya ihtiyacımız var. Yani ben hissi, ben düşüncesi ve o “bene” yüklenen şeyler ne şekilde oluştu ve ne şekilde oluşuyor ve şu an nasıl bir seyir izliyor. Çünkü bizler özellikle ilk çocukluk ve bir noktadan sonra da ergenlik döneminden itibaren işte “ben kimim, ben neyim” şeklinde bir algıya sahip oluyoruz. Tabii ki bu algımız ne ile bütünleşiyor? Çocukluk yaşantımızla bütünleşiyor. Çocukluğumda nelerle karşılaştım? İşte sevildim mi, onaylandım mı, takdir gördüm mü, sahiplenildim mi, yaptığım şey anlaşıldı mı, hislerim, düşüncelerim, duygularım fark edildi mi, niyetlerim doğru okundu mu, düşünce ve duygularım doğru anlaşıldı mı? Bütün bunlar aslında bizim benlik algımızı oluşturan bir yaşanmışlık demetidir. Ve biz çocukluğumuzdan itibaren, özellikle de dediğim gibi ergenlik dönemlerine yaklaştığımız süreçte, katılaşan bir ben duygusuna sahip oluruz.

İşte diyelim ki kimse beni sevmiyor, veya bunun tam tersi de olabilir; burada söylediğimiz şeyler mutlaka olumsuz olacak anlamına da gelmez. İşte tırnak içinde çok onaylanan, takdir gören, beğenilen, el üstünde tutulan bir çocuk da olmuş olabilirsiniz. O zaman da kendinizi çok değerli, çok takdir gören, istek ve ihtiyaçlarına duyarlı olunan biri olarak da algılamış olabilirsiniz. Ben mesela böyle örnekler de görmüşümdür. Sonra diyelim ki evlenmiştir, bir anda her şey tepetaklak olmuştur. Neden? Çünkü anne babası tarafından sevilen, takdir gören, bir dediği iki edilmeyen, onaylanan biriyken, işte 17-18 yaşında — veya fark etmez yaşı, 25-30 da olsa fark etmez — o yaşlarda evlenip evlendiği kişiden beklediği duygusal duyarlılığı, anlayışı alamayan, baskılanan bir süreç yaşayıp oradan büyük bir travmaya doğru giden kişiler görmüşümdür.

Yaşadıklarımız Üzerinden Kurulan Ben

Aslında bu bize neyi hatırlatmalı? Bu sorunun cevabını bulmak noktasında şu metni okumak istiyorum: “Siz kendiniz hakkında düşündüğünüzde ya da konuştuğunuzda, yani ‘ben’ diye başlayan bir cümle kullandığınızda, genellikle sözünü ettiğiniz şey yaşadıklarınızdır.” Mesela yaşadıklarınızı tamamen dışarıda tutarak kendinizi tanımlayabilir misiniz? En fazla bedene döneceksiniz bu sefer. Eğer mesela yaşadığınız hiçbir şeyin olmadığını düşünün; eğer yaşadığınız hiçbir şey yoksa kendinizi nasıl tanımlayacaksınız? Muhtemelen dediğim gibi en fazla bedene dönerek, beden üzerinden tanımlamak durumunda kalacaksınız. Biz “ben” diye başlayan bir cümle kurduğumuzda, dikkat ettiğimizde, bu noktaya geliriz aslında: ya yapıp ettiklerimiz, ya ilişkilerimiz, ya muhatap olduğumuz tutumlar ne oldu, bunlar bizde hangi duygu ve düşünceyi uyandırdı gibi noktalardan bir ben tanımı yaparız.

Dolayısıyla “ben” dediğinizde genellikle sözünü ettiğiniz şey benim öykümdür. Yani yaşadıklarınız, o yaşadıklarınız karşısında hissettikleriniz, o yaşadıklarınız karşısında düşündükleriniz ve onların üzerinden ürettiğiniz ben algısı. Bu sizin sevdiğiniz ve sevmediğiniz şeylerin, korkularınızın, arzularınızın “ben”idir. Yani bir kısım “sevdiğim” dediğiniz, “sevmediğim” dediğiniz, “korkuyorum” dediğiniz, “istiyorum” dediğiniz, “arzu ediyorum” dediğiniz şeylerin aslında toplamına verdiğiniz isimdir. O yüzden bizler neye “ben” dediğimize dikkat etmek durumundayız. Tabii akla ilk gelen şey şudur: e başka neye ben diyeceğiz? Herkes zaten öyle demiyor mu? Herkes aşağı yukarı böyle diyor. Ve bu ben aslında bazı açılardan kendince tatmin bulsa bile bazı açılardan tatmin bulmayacaktır. Veya bazen geçici bir tatmin yaşayacak, bazen de muhatap olduğu süreçler nedeniyle kendini haksızlığa uğramış, mahrum, mağdur, hak ettiği değeri bulamamış biri gibi algılayacaktır. Neden? Çünkü yaşadığımız olaylar üzerinden üretilen ben, psikolojik temelli bir bendir ve bu, arzulardan, korkulardan, beklentilerden aldığı veya alacağı veya almayı umduğu geri bildirimlerden ibaret bir şeydir.

Mesela ne olduğunda kendini değerli hissediyorsun? İşte okuyup, okuduğunda ne kadar okuduğunda değerli olduğunu hissedeceksin, üniversite, yüksek lisans, doktora, doçentlik, profesörlük gibi. Veya ne olduğunda gerçekten kendini iyi hissetmiş olacaksın? “Gerçekten birisinin bana özel olarak değer verdiğini, önemsediğini hissettiğimde kendimi çok tatmin olmuş hissedeceğim” falan gibi hikayeler üreteceğim. Peki bu benim, kaynağına baktığınızda, bu benin kaynağı nedir? Yaşananlar, yaşananlar üzerinden ortaya çıkan duygular, düşünceler, beklentiler, arzular, gerçekleşmediğini düşündüğümüz doğal haklarımız, karşılanmamış ihtiyaçlarımız gibi şeylerin toplamıdır. Ve biz bunlara ben diyoruz.

Öteki Üzerinden Var Olmanın Tuzağı

Peki böyle bir benin gerçek anlamda veya çevresindeki olaylardan ve insanlardan bağımsız bir varoluşu, bir değeri, bir tamlığı olabilir mi? İlişkileri üzerinden zaten şekillenmiş bir ben. O yüzden modern psikolojide çoğunlukla “insan ilişkileriyle vardır, insan öteki sayesinde vardır” gibi çok revaç bulan ama kadim bilgeliğe göre insan için tam bir tuzak anlamına gelen bir yaklaşım vardır. Yani ötekiyle var olmak. Bu eşiniz olur, çocuğunuz olur, arkadaşınız olur, anne babanız olur — öteki üzerinden var olmak, öteki üzerinden kendini tanımlamak; bu insanoğlu için temel bir tuzaktır. Psikolojik düzeyde — evet, psikolojik düzeyde insan bir geri bildirim bekler, bir muhatap ihtiyacı duyar. Ama bu psikolojik düzeyimiz için söz konusudur. Psikolojik düzeyimizin içinden baktığımızda kendimizi iyi, doğru, tatmin olmuş, mutlu hissetmek başkalarına bağlı bir şeydir; başkalarının bize olan tavrına bağlı bir şeydir.

Mesela “hayranlık uyandıran biriyim.” O zaman ne oldu? İçimdeki o ben tatmin olacak: “öyle bir şey yaptım ki herkes hayran kaldı.” Ee ne oldu? “Çok umutlu oldum” falan diye — aslında orada bir geri bildirim versen kendine ve oradaki “kendini çok iyi hisseden ben”in aslında ne kadar sahte bir şey olduğunu görebilsen, o zaman ona tutunmama becerisini kazanmış olacaksın. Ama psikolojik ben o kadar kuşatmıştır ki bizim varlığımızı öyle zannederiz. Yani bütün bunlar olmayınca “o zaman geriye ne kalıyor olabilir ki” dediğiniz bir nokta olur ve insan işte o noktaya dokunmaktan kaçınır. Yani o kişi için yokluğa temas etmek gibidir. “Çocuğumla kendimi tanımlamayacağım, anne babamla tanımlamayacağım, yaptığım işle tanımlamayacağım, bedenimle tanımlamayacağım” — ee ne kalıyor? Psikolojik benlik için ne kalıyor? Hiçbir şey. O zaman bu, temas edilmekten kaçınılası bir noktadır. O zaman tekrar gerisin geriye, karaya vuran bir dalganın tekrar denize dönmesi gibi, biz gerisin geriye bu benlik algısına tekrar dönüveririz. Ve onun tırnak içinde insafına kalır bir şekilde yaşarız.

Benlik Hissi Kim Tarafından Gasp Ediliyor?

Ama dikkat edin, bunu asla unutmamalıyız: psikolojik düzey insanın bir boyutudur ama asli boyutu asla değildir. Beden insanın kullandığı bir enstrümandır ama asla kendisi değildir. Ama psikolojik benlik üzerinden baktığımızda kendimizi ilişkilerimiz, işimiz, yapıp ettiklerimiz, düşüncelerimiz, duygularımız, bize yapılanlar, bizim hissettiklerimiz, bizim düşündüklerimiz, bizim yapabildiklerimiz ve yapamadıklarımız gibi bir hikayenin içinde buluruz. Hepimiz ya bunun içinden yaşayacağız ya da bunun bir deneyim olduğunu fark edip gerçek kendimizin bu olmadığından hareketle yol alacağız. Yani çok net ve kesin bir biçimde “ben bu değilim.” Peki “ben bu değilim” dediğimde bu annemi, babamı, çocuğumu, kardeşimi, eşimi, arkadaşımı, dostumu unutmak, yok saymak, dışlamak anlamına mı geliyor? Hayır. Ama ben bunların tanımladığı kişi değilim.

Hz. Muhammed için ifade edilen önemli bir cümle vardır Kur’an’da: “Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir.” Ama şunu da demiyor: “bir kısım kızların babasıdır” falan da demiyor. Ne diyor? “Muhammed Allah’ın Resulüdür.” Ne neye nispet edildi? Muhammed Allah’a nispet edildi. İster “Allah’ın Resulü” ol, ister “Allah’ın kulu” ol, hiç fark etmez; Allah’a nispet edilen bir durumda kendini tanımlamış olur. Hz. Muhammed hiç kimsenin babası değildir, hakikati itibariyle. Zahiri olarak çocukları olmuştur, evlilikleri olmuştur vs. Bunlar Hz. Muhammed’i tanımlamazlar; sizi de tanımlamadığı gibi. Ama kendimizi neyin üzerinden tanımlama hatasını çok defa tekrar ediyoruz. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren ilişkilerimiz, yaşadıklarımız üzerinden tanımlama hatasına düşüyoruz. O yüzden evet, bir bedenim var, dünyaya gelen ve dünyada insanlarla ilişki ve etkileşim içinde olan bir tarafım var. Fakat bunların ötesinde hakiki anlamda var olan ve varlığı tamamen Yaradan’a nispetle, ona referansla anlaşılabilecek olan bir varlık olduğumuzu hatırlamalıyız.

Ben bazen böyle ekstrem örnekler veririm. Mesela diyelim ki bir sabah gittiniz veya bir akşam eve gittiniz, eşiniz sizi diyelim terk etti, çocuğunuz sizi tanımıyor. Ne hissedersiniz? Veya diplomalarınız bir günde iptal edildi; atıyorum, harf devrimi oldu, Çince’ye geçtik, hiç bilmediğiniz bir alfabeyi okuyorsunuz diyelim; 15 sene 20 sene eğitim almışsınız ve eğitiminiz tırnak içinde boşa düşüyor. Mesela ne hissedersiniz? Sizin benlik hissinizde bir kırılma meydana getirir mi? O yüzden benlik hissinin kim tarafından gasp edildiğini anlamak durumundayız. Ne tarafından benliğim tanımlanıyor? Mesela yaşlıyım, gencim, fiziksel yapım — bunun üzerinden tanımlanan bir tarafı var mı? İlişkilerim üzerinden tanımlanan bir tarafı var mı? Başarıların üzerinden tanımlanan bir tarafı var mı? Sosyal statüm tarafından belirlenen bir tarafı var mı? Bunu anlamak için kendinize şu soruyu sorabilirsiniz: en temelde, merkezde ne olduğunda tırnak içinde “kendimi iyi hissediyorum”? O “iyi hissediyorum” dediğimiz şeyin mahiyeti nedir? Mesela iş hayatımda çok başarılı olduğunda, en iyi performansı sergilediğimde kendimi çok iyi hissediyorum. Üniversite diplomamı aldığımda, doçent olduğumu gördüğümde, çok iyi para kazandığımda kendimi çok iyi hissettim — atıyorum örnek yani. Veya bir insan size “sen benim için hayatımın en büyük şansısın, iyi ki seni tanıdım” dediğinde içeride bir şey kendini daha güçlü, daha iyi, daha dolu, daha var hissediyor mu? Oraya bir bakın; orası ne, o benim gerçek varlığım mı?

Hep hatırlattığım bir ayettir, tekrar yeri gelmişken hatırlatayım: “Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu” der ayette. Bunun karşıt anlamı, yani içerdiği asıl kastedilen anlamı nedir? Onlar Allah’ı hatırladı ve Allah’ı hatırladıklarında kendilerini hatırladılar. Bak, Allah’ı hatırladığında kendini hatırlıyorsun; Allah’ı unuttuğunda kendini unutuyorsun. O zaman sen nesin?

Hz. Muhammed’in Kimseye Nispet Edilmemesi

O yüzden dikkat edin, peygamber hayatında tırnak içinde zahiren çok şey kaybetmiştir. Mesela Hira’dan indiğinde ve kendisine gelen mesajı aktardığında en yakınları bile muhalefet etmiştir. Ama en yakınları ona muhalefet ettiği için kendini kötü hissetme gibi bir durumu olmamıştır. “En yakınındaki inanması lazım” dersin değil mi? Diyelim işte amcasıdır vesaire inanmayabilir. Veya işte Hazreti Nuh’un karısı inanmamış olabilir değil mi? Ama biz bir bakalım kendimize: mesela eşiniz, kardeşiniz, çocuğunuz, en yakınınızın size herhangi bir konuda inanmadığını düşünün, sizi onaylamadığını düşünün. Ne hissediyorsunuz? İçeride dönen hikaye neyin hikayesi? Hani ben bazen söylerim, bunu bana 30 yılı aşkın bir zaman önce, farklı bir bilinç düzeyinde olan bir insan söylemiş. Yani dedi ki, mesela eve gittin, annen baban kapıyı açtı, sana dediler ki “sen bizim çocuğumuz değildin, biz seni sokakta bulduk.” Mesela ne hissedersin? Zihninde, bilincinde ne döner? Mesela kendini değersiz mi hissedersin? Ve işte bazıları var ya, böyle işte 30 yıl sonra, 20 yıl sonra gerçek anne babasını buluyor falan, çok şey oluyor, farklı duygu durumu yaşıyor. Mesela dikkat edin, benlik hissiniz neyin üzerinden tanımlanıyor?

Mesela bütün hakiki kadim öğretileri alın: temel vurgu “sen kimsin?” Biz bazen bu tür kavramlar üzerinden böyle psikolojimizi anlamakla bunu karıştırıyoruz. “Sen kimsin? İyi tanı kendini.” Neyi tanıyayım? Ne yapıyorsun, ne ediyorsun, nasıl düşüneceksin, davranış tarzın — bunu mu kastediyor mesela Yunus Emre? Veya bilgeler veya işte Yunan geleneğinde “kendini bil” dediğinde neyi kastediyor? “Kendini bil” dediğinde işte “nerede ne yapıyorsun, nasıl düşünüyorsun, olaylara nasıl yaklaşıyorsun” — bunu mu kastediyorlar? Eğer bunu kastediyorlarsa bu aslında çok zor bir şey de değil yani; biraz enneagram bilginiz olduğunda çok daha rahatlıkla keşfedeceğiniz bir şey. O yüzden enneagram tipimizi bilmek de bize gerçek kendimizi bilmek bilgisini vermeyecektir. O neyi verecektir? Hangi hikayeyle özdeşleştiğini sana verecektir.

Enneagram ve Farkındalığın Sınırı

Bir beden olmadığım gibi bir mizaç tipi de değilim. Peki neyim? Bunların farkındalığı olduğumu idrak etmeliyim. Ben bunları fark edenim. Bunların farkındalığıyla gerçek anlamda var olan ve varlığı hiçbir başarıya, eğitime, ilişkiye, takdire, onaya ihtiyacı olmayan bir varlık — bu bir başarıyı, bir eğitimi, bir takdir görmeyi, bir çaba sarf etmeyi reddetmek midir? Değildir. Bakın bunları biz çokça karıştırıyoruz; biz bunu reddetmekten bahsetmiyoruz, bunların üzerinden kendimizi tanımlamamaktan bahsediyoruz. Ama dikkat edin, o düzeyde, yani psikolojik düzeyde, benlik algısı olarak bir tanıma ihtiyaç duyuyor. O zaman kendimi nasıl tanımlarım, kendimizin tanımı nasıl gerçekleştirilebilir? İşte başarı sertifikalarıyla, madalyalarıyla, aldığı takdirle, yaptığı işle, insanların kendisini tanımlamasıyla tanımlanan bir çerçeveyle. O çerçeveden baktığım zaman kendim çok yanlış bir yere konumlanmış oluyorum. Ve onun üzerinden orayı iyice kazmaya çalışıyorum: illa başarmalıyım, illa çok iyi bir eğitim almalıyım, mutlaka beni seven, önem veren, beni hatırlayan, beni isteyen biri olmalı. Ne yapıyoruz? Varlığımızı oluşturduğunu düşündüğümüz şeyi güçlü bir şekilde büyütmeye çalışıyoruz. Çünkü varlığımızı orada tanımlıyoruz. Ve onun üzerinden var olabileceğimizi düşünüyoruz — çünkü aslında derinde o bene baktığınız zaman var olmadığını, aslında kendisine de itiraf etmek istemeyen bir mekanizma bu. Zaten var olmadığını biraz düşünmeye başlayınca psikolojik olarak problem yaşadığımıza inanıyoruz.

Doymak Bilmeyen Canavar

Bir boşluğa düştüm; neden? Muhtemelen hedeflediğim bir noktaya ulaştın. Sonra baktın ki orada o hayal ettiğin dolu dolu varlık hissi yokmuş. Tekrar başa döneceksin. Tekrar ya da yeni bir hikaye üreteceksin. Neden? Çünkü o doymak bilmez bir canavardır; doymak bilmeyen bir canavardır. Çünkü ne versen öğütüyor, ne versen yutuyor. Bir de onun istediği şey kalıcı bir şey değil. Hani mesela diyelim ki “güzellik” dedin; e güzellik geçecek. Veya “Türkiye’de en iyi eğitimi almış biri” — bir gün yaşlanacaksın, senin yerine birçok akademisyen geçecek. Neyi varlığın olarak tanımlıyorsan geçici bir şey. Düşünün şu İstanbul kaç defa dolmuş boşalmış değil mi? Ne kaynana hikayeleri, ne anne çocuk hikayeleri var, değil mi? Neler neler vardır değil mi? Geriye kalan ne? O benlik hissimiz bunları o kadar büyütüyor ki, bunlara o kadar yapışıyor ki, sanki böyle varlık yokluk mücadelesi veriyormuşuz gibi oluyor bir şeyler yaparken. “Bu benim varlığım.” Neyin mücadelesini yapıyorsun? Daha doğrusu mücadeleyi yapan kim? Bir dönüp bir bakar mısın? Kim mücadeleyi veriyor? Kim neyin mücadelesini veriyor? Kim seni hangi hikayeye inandırıyor?

Ben böyle konuştuğum zaman bazen böyle, “ben sanki doğuştan olgunlaşmışım, olgun gelmişim” gibi bir kanaat oluşabiliyor. Arkadaşlar öyle bir şey yok. Benim birçok benlikle özdeşleşmem olmuştur hayatımda; birçok benlik. İşte başarılı olmak isteyen, bir şey ortaya koymak isteyen, sevilmek isteyen, takdir görmek isteyen birçok benlik. Hepsinin içinde dönem dönem yaşamışım. Ama onlar sahte; sahtelikten kast — mesela beden sahte midir? Değil. Ama “ben bedenim” sahte bir düşüncedir. Kendine makul ve meşru bir hedef koyarsın, o hedefe ulaşmak için çaba gösterirsin ama kendini o başarı veya hedefe ulaşmışlıkla tanımlamazsın. “E biz de az buçuk bir şeyleri yapabiliyormuşuz” falan diye böyle sahte bir mütevazilik de sergilemezsin. Çünkü bu sen değilsin. Bu dünya hayatının, Kur’an’ın ifadesiyle, geçici bir metadır. Bakın Kur’an bunu reddetmez. Ama bu senin gerçek varlığının referansı, senin gerçek varlığının temeli değildir.

“Hocam mesela şeyde özdeşleşmelerim oldu dediniz ya. Mesela işte bir yazar olsam, işte dünyaya iz bıraksam, klasik mesela yazarların öyle bir hedefi var gibi görünüyor ya. Siz de o noktada bir özdeşleşmeniz oldu mu? Olduysa nasıl geçtiniz onu?” Yani o kadar uçmadım da biraz daha ölçülü uçuyordum. Ama mesela kimsenin değinmediği, kimsenin yazmadığı bir şeyi yazmalıyım, veya kimsenin yazmadığı, kimsenin vurgulamadığı bir şeyi vurgulama egosunu hatırlıyorum. Dolayısıyla bakın bütün bunlar kendimizi yanlış bir şeyle özdeşleştirme tuzağıdır. Bakın bunların kendisi problem değildir; anlatabildim mi? Bunların kendisi asla problem değildir. İnsan evlenir, çoluk çocuğu olur, iş yapar, bir hedef koyar, o hedef istikametinde çaba gösterir. Bunların hiçbirinde bir problem yoktur, meşru olduğu ölçüde. Ama bunun üzerinden kendini tanımlıyorsan, bunun üzerinden kendilik tanımı yapıyorsan — işte burada okuduğumuz gibi aslında “ben” dediğimde ben bir hikayeden bahsetmiş oluyorum. Halbuki ben bir hikaye değilim. Ben hikayenin üstündeki farkındalığım, farkındalılık haliyim. Hikaye benim şahit olduğum bir şeydir, beni oluşturan bir şey değildir.

Ölmeden Önce Ölmek

O yüzden daha önce de belki kısaca vurgulamışımdır: varoluşçuluk felsefesinde insan yaşadıklarıdır, yapıp ettikleridir, duyduklarıdır, hissettikleridir gibi ve hissedecekleridir. Çünkü bakın benlik sizi mevcut durumla da rahat bırakmıyor: “tamam da bundan sonra ne yapacaksın diyor, bir şey yapmalısın” diyor. Yapamazsan üzerine ağır bir travma gibi çöküveriyor: “şimdi ne yapacağım, yapabileceğim hiçbir şey kalmadı” diyelim. O zaman seni çökertiyor. O yüzden işte sufilerin “ölmeden evvel ölünüz” dediği şey aslında bu. Yani zahiren ölmeden önce bu benliklerin ölmesi gerekir. “Ben şunun, şu anne babanın çocuğuyum”, veya “ben şu çocukların annesi babasıyım”, “ben şu işi başarabilmiş kişiyim”, “ben şu noktaya gelmiş biriyim” — bunlar hepsi ölmeli. Zaten bunlar canlı değil arkadaşlar, bunlar sadece kurgu. Yani siz kendinizi öldürmeyeceksiniz; içerideki hikayenin üzerinden kendini tanımlayan benlik algısını iptal edeceksiniz. “Ölmeden hemen ölmek” dediğimiz şey bu yani. Çok kapalı bir mevzu değil aslında bu; doğru anlaşıldığında gayet net olarak, hiç de “işte sufiler böyle çok uçuyorlar, ölmeden evvel ölürsek böyle pasif oluruz, hepimiz bir dağın başına çekilelim” gibi bir şey değil.

Peygamberin ifadesini hatırlayalım: elinizde bir fidan varsa, kıyametin koptuğunu görseniz de onu dikin diyor. Şimdi böyle diyen bir kılavuzumuz var; bakın, kıyametin koptuğunu görseniz de dikin, neden? Çünkü o fidanın hakkı o anda toprağa girmektir. E ama kıyamet kopuyor. Kopsun, kıyamet kopuyor; senin elinde fidan varsa, önünde de toprak varsa, fidanı toprağa koymalısın. Ama bunun üzerinden bir kendilik üretmemelisin. Kendim Allah’la tanımlanacak bir niteliktedir. “Ben Allah’a aidim. Ben Allah’la varım. Onunla değerliyim. Onun koyduğu değer üzerinden değerli hissediyorum” diyebilirim. O yüzden zihninizde bugüne kadar yapamadığınız, bugüne kadar gerçekleştiremediğiniz veya bugüne kadar sınırlandırıldığınızdan veya engellendiğinizden dolayı gerçekleştiremediğiniz bir şeyler varsa onları fark edin ve onları bırakın. Çünkü onlar bizim enerjimizi yutan şeylerdir. “Çok sevdiğim bir insan vardı, evlenemedim. Okuyacaktım, okuyamadım, okutmadılar” — hepsi hikaye ve sen bunlara inandığın müddetçe ömür boyu senin enerjini yiyeceklerdir. “İşte kat sayı problemi oldu, şuraya girecektim ama giremedim” — o içinde büyük bir boşluk oluşturur. Bu tür enerji tüketici geçmişle ilgili arzularımız, heveslerimiz olur ve bunlar dipsiz bir çukur gibidirler. Neden? Çünkü değiştiremiyorsun. Değiştiremiyorsun. Ne yapabilirsin? “Annen baban seni anlamamış” — ne yapabilirsin? Değiştirebilir misin? Çocukluğa dönebilir misin? Hayır. Ama onun üzerinden üretmiş olduğun ben algısını silebilirsin. O zaman o olgular yaşanmış deneyimler olarak kalacaktır.

Bakın yaşadığımız deneyimlerin bizim varlığımızı ne arttırma ne eksiltme gücü vardır. O yüzden Kur’an der ki: Allah ölümü ve hayatı yarattı, ta ki — parantez içinde söylüyorum — hanginiz fıtratıma konulan şekilde en güzel surette karşılık verecek. Yoksa siz bir şey inşa etmeyeceksiniz, bir şey oluşturmayacaksınız; varlık inşası söz konusu değildir. Varlığın müşahedesi söz konusudur İslam bilgeliğinde. Varlığını fark et, kendini bil. Bakın “kendini inşa et” değil. Ama dikkat edin içerideki benlik hep bir şey inşa etmeye çalışıyor; bir şeyin peşinde. İçerideki hikaye bir türlü durmuyor. Çünkü yanlış bir yerden başlamışız; sahte bir yerden başlamışız.

Peki her insan bu sahte, yanlış benlik tanımlamasına girer mi? Girer. Bu da bir deneyim. Biz de kendimizi anne babamızın çocuğu olarak düşünüp “işte bana niye böyle davrandılar, niye böyle hareket ettiler, niye beni sınırlandırdılar” gibi bir tecrübe yaşayacakmışız. Bu kadar basit. Böyle bir tecrübe yaşamaktan korkan kim? “Keşke yaşamasaydım” diyen kim? “Yaşamasaydım her şey çok daha başka olurdu” diyen kim? Kim? Olmuş olanı değiştirmek isteyen kim?

Din Psikolojiye İndirgenemez

O yüzden din insanın psikolojisine iyi gelir. Ama din psikolojik bir olgu değildir. Din psikolojik bir olgu değildir; psikolojiden de kaynaklanmaz. Ama psikolojiye de şifa verir. Ve o anlamda özellikle son 100-150 yıldaki din psikolojisi, din felsefesi, antropoloji gibi alanlar aslında dini ya materyalize etmek ya da psikolojileştirmek fonksiyonunu görmek için önümüze konmuştur. Ve onların algısı da budur. İşin kötü tarafı şu ki, inanan birçok insan, yani okumuş olup da böyle belli bir entelektüel birikime geldiğini zanneden birçok insan da dini psikolojileştiriyor. Veya sosyolojik bir argümana dönüştürüyor. Onlar da dini kullanmış oluyor aslında değil mi? Yani orada böyle bir niyet yok, böyle bir art niyetten bahsedemeyiz; samimi olanlarından bahsediyorum. Fakat din burada psikolojiye indirgeniyor, sosyolojiye indirgeniyor, insanın arzu ve korkularının sonucunda ortaya çıkan bir şeye indirgeniyor. O yüzden buna bazı bilgeler “dinin psikolojileştirilmesi” diyorlar. O yüzden din bize psikolojik olarak da iyi gelir ama din psikolojiye indirgenilecek bir şey değildir. Din bize bedenden, maddeden, psikolojiden daha yukarıda bir şeyi işaret eder. Ve bizim varlığımızı da oraya nispet eder. Bakın kutsal metin o yüzden bize insanın varoluşunu anlatırken “onu şekillendirdim ve ruhumdan üfledim” der. Biz o “ruhumdan üfledim” hakikatimi idrak edinceye kadar kendimizi geçici ve değişken olan hiçbir şeyle tanımlamamalıyız. Bana hiçbir şey, kendi öz varlığımdan başka, bana hiçbir şey değerli olduğum idrakini veremez. Veriyorsa aldatıcı bir şeydir.

“Allah Bu Kitaptan Razı mı?” Sorusu

Yani peygamberde de böyle bir şey var mıydı? Peygamber seviliyordu, takdir görüyordu, kendisine insanlar inandı, Mekke’yi fethetti falan; o yüzden kendini daha değerli mi hissetti? Böyle bir şey var mı? Böyle bir şey olamaz değil mi? Ama bizi tutsak etmeye çalışan benliklere bakın. Onların mesela değer hikayesi nedir? Ne olunca kendini değerli hissediyor? Ve bu neye dair bir değerdir? Çünkü bakın değişkenlik düzleminde size değerlilik hissettiren şeyin karşıt kutbu değersizlik hissettirecektir. Ve bu sahte bir şeydir. Çünkü kendinizi onun üzerinden tanımlıyorsunuz.

Evet, son olarak şunu hatırlatayım. O bahsettiğim, farklı bir bilinç düzeyindeki birinin, benim hayatımda hiç unutmadığım birkaç sözünü hatırlatayım. 1991’de herhalde ilk kitabımı yazdığımda, o zaman dışarıda yaşayan biriydi. İşte o zaman bulunduğum eve geldiğinde, şöyle kitaba baktı ve çok ilginç bir şey söyledi. Kitabı böyle bir karıştırdı. Sorduğu soru şuydu: “Allah bu kitaptan razı mı?” dedi. Ben de afalladım tabii, yani şaşırdım. Hani insan “bu kitabı ne kadar zamanda yazdın, işte ne kadar satıyor, para kazanıyor musun” falan, hani böyle şeyler sorulur normal şartlarda; dedi ki “bu kitaptan Allah razı mı?” Ben de afalladım, “inşallah razıdır” dedim. Yani bakın, tek referans noktası bu. Yani hani bu kitap — eğer bu soruyu açarsak — bu kitap gerçekten Yaradan’ın senin varlığına koyduğu, fıtratına koyduğu niteliklere uygun mudur? Bakın şu yok yani: işte “Allah razı ve Allah’ın razı olduğu bir kitap yazdım, bu kitabı da insanlar okursa adam olacaklar” böyle bir şey yok. Diyeyim ki Allah razı ve o kitap hiç satmadı; bundan dolayı içinde bir eksiklik hissi var mı yok mu? Anlatabildim mi? Bunu ayırt etmeye ihtiyacımız var.

“Allah razı mı” derken neyi kastettiğini… Dediği şey şu aslında: yani bu ilahi ilkelere uygun bir şey mi? Aslında kastettiği bu. Yoksa bizim halk dilindeki gibi “Allah razı mı” değil aslında. Yani bu kitap ilahi prensip ve ilkelere uygun mu, uygunsa Allah razı olur; “Allah razı” dedi. Yoksa “ey kulum, güzel bir kitap yazdın, ben de bundan razıyım, hadi git bunu sat, bakalım bu milleti irşad et” böyle bir şey değil. Hatta günümüzde yaşayan bir alim şöyle der: sen herhangi bir şey yaptığında eğer Allah ondan razıysa, buna karşı bütün dünya karşı olsa bile bunun bir kıymeti yok; eğer Allah razı değil ama dünya alkışlıyorsa hiçbir değeri yok. Bu nedir aslında? İnsanın kendini doğru bir referansa bağlamasıdır. O yüzden iman kendimizi neyle tanımladığımız anlamına gelir. İman: “ben kendimi ne üzerinden tanımlıyorum?” Ben kendimi Allah üzerinden tanımlıyorum. Onun dışında hiçbir tanım beni tanımlayan bir şey değil. Ben anne değilim, baba değilim, eş değilim, arkadaş değilim, başarılı biri değilim. İşte hayatta da “bizi tanıyanlar var, Allah’a şükür” falan diyen biri değilim. Sosyal itibarım değilim. Bunların hiçbiri değilim. Bunlar olgulardır; bunlar beni tanımlayan şeyler değildir. Tanımladığını düşündüğüm anda işte kutsal kitabın ifade ettiği o meyveden, o ağaçtan yemiş olurum. Ve ne olur? Bir düşüş yaşamış olurum. O ağaçtan yemek, o ağacın nitelikleri üzerinden kendimi tanımlamaktır.

İspat Etme Çabası ve Gerçek Referans

Peygamberin bir sözüdür: “Benim bu dünyayla ne işim olabilir ki?” Yani ben bu dünyaya geldim ve geçiyorum, yapıştığım bir şey yok. Bu dünyayı kötü, itici, rahatsız edici gördüğüm anlamına da gelmiyor; ama geldim, gördüm ve geçiyorum. O ağaca yaklaşmak, o ağaçla kendini tanımlamaktır: ilişkilerin üzerinden, yaşadıkların üzerinden, dünyada geçirdiğin süreçler üzerinden kendini tanımlamaktır. Sen böyle bir varlık değilsin ki.

O, size arkadaşınızın sorduğu, düşündüğü — “Allah bundan razı mı” derken aslında onu ayrışma noktasında hayatımızın her alanında kullanabiliriz gibi sanki, değil mi acaba? Tabii. Fakat bu, yani gerçekten kendimizi Yaradan’la tanımlamak ve yaptığımızın ilahi ilkelerle onunla aynı rezonansta olup olmadığını anlamak demektir. Ve onun dışındaki hiçbir şey benim derdim olamaz. Benim derdim haline getiriyorsam, başıma büyük bir dert almışım demektir: insanların onayını, takdirini, bir şeyi başarmayı, bir şeyi ispat etmeyi. Ben hayatta çok büyük, gerçekten dramatik aldanışlar görmüşümdür. Yani ömrünün 30 senesini, 40 senesini birilerine bir şey ispat etmek için harcamış insanlar vardır. Neden? Çünkü birileri tarafından onaylanmamak senin içinde büyük bir yara meydana getirmişse, o zaman ego o yarayı tedavi etmen gerektiğine inandırır. Ve bir şeyi ispat etmeye çalışırsın. O, bir şeyi ispat etmeye çalışanı bulmadıkça sen orayı atlayamazsın. O şey sana der ki “ispat et.” İspat etsen ne olacak? İspat etsen hiçbir şey olmayacak; geçici bir tatmin yaşayacaksın. Sonra tekrar sana başka bir boşluk gösterilecek. O yüzden hiçbir aldatıcı sizi aldatmasın.

Bu anlamda kendimizi tanımladığımız ne varsa — bakın o şeyin kendisi problem değildir. O şey üzerinden kendini tanımlaman problemdir. Annen problem değildir, baban problem değildir, çocuğun problem değildir, işin problem değildir. Onun üzerinden kendini tanımlaman problemdir. Bunu fark edip onu iptal etmek, ölmeden önce ölmektir. Peki, teşekkür ediyorum.

Nasıl? Her birimiz farklı alanlarda ego düzeyinde ispata bir şeyleri çalışıyoruz. Ve bir şey ömrümüzü yiyor: “şunu ispat et.” Neyi ispat edeceğim diye bir geriye dönüp bakın. Kim size bir hikayenin kurgusunu veriyor? Ve siz neye inanıyorsunuz? İnsan neye inandığını bu anlamda bir baksın. Evet. Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): “Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu” (mealen atıf, Haşr suresine işaret eder görünmektedir, ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir); “Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir… Allah’ın Resulüdür” (mealen atıf, Ahzab suresine işaret eder görünmektedir, ayet numarası belirtilmemiştir); Allah’ın ruhundan üflemesine dair ayete atıf (mealen, ayet numarası belirtilmemiştir).