Ben Bilinci, Habil-Kabil Kıssası ve Korkunun Kökenine İnmek

Ben Bilinci Farazi Bir Kurgudur

Allah'a dayanmaz, var olması gerekmez. Ebedi... oruçtaki farazi hatlar gibidir; sen oraya bir çizgi çekersin ama farazidir. Psikolojik ben bilinci de farazidir. Mesela bir çocuk bir oyuncak alır, bu kalemi gösterip "ben bir kalemim" der gibi — ona bir kişilik, bir kimlik oluşturur. Bunun bir gerçekliği var mı? Yok. İzafi benlik, psikolojik düzeydeki benlik bir varlık taşımaz, gerçek bir varlığa sahip değildir. Mesela hayvanlar veya bitkiler "ben" diyebilme imkanına sahip olmadığı için "ben" demezler. Bir ağaç meyve verdiğinde "ben meyve veriyorum" demez; o faaliyet işliyor ama oradan bir "ben" diyebilme potansiyeli olmadığı için öyle bir şey çıkmıyor.

"Ben" bir kurgudur. Bazı dillerde "vehmi özne" (kurgusal özne) diye isimlendirilir. Bu da ilahi bir kurgu; kötü bir şey anlamına gelmiyor, ancak kendini bizzat var bildiğinde, bizzat kendi gerçekliğinin olduğuna inandığında kötüdür.

Bediüzzaman'ın Şecere-i Tuba ve Zakkum Benzetmesi

Çok ilginçtir, Bediüzzaman 30. Sözde şöyle der: "ben, benlik" (ene), insanlık alemine dal budak salan Şecere-i Tuba ile bir zakkum ağacının, Şecere-i Zakkum'un halini ifade eder. Bediüzzaman o merumuyla bir şekilde Kur'an'daki o şecere, ağaç metaforuna veya sembolizmine bir tefsirde bulunuyor. Onu ene olarak görüyor. Yani "sen bu ağaca yaklaşma, bu ağaç benlik ağacıdır" diyor bir yönüyle. Bu benlik ağacı öyle bir ağaçtır ki bir dalı cennet ağacı Tuba'yı verir, öbür dalı ise zakkum ağacını verir. Bu "ben" diyebilme bilinci, "ben" diyebilme imkanı — eğer kendini var bilsen, bizzat bağımsız bir varlık olduğuna inansan, her türlü büyüklenmenin, tahakkümün, kendini beğendirmenin şeyleri çıkar. "Kuvve-i Şeheviye" dalında ilahlar çıkarmıştır — "bana tapacaksınız, beni yücelteceksiniz, beni öveceksiniz" der. Bunun en küçüğü nedir? Bir insanın övülmek istemesidir; en hafifi bu, en zirvesi ise sürekli kendisinin övülmesini, yüceltilmesini isteyen kişilerdir. "Kuvve-i Galibiye" dalında Şeddatları taklit eden zalimleri çıkarmıştır. "Kuvve-i Akliye" dalında da bir kısım yanlış, sahte filozofları ve insanları zihinleriyle spekülatif şekilde aldatan kişileri çıkarmıştır.

Olumlu noktada ise ne olmuştur? İşte peygamberleri, velileri, kamil insanları, müminleri çıkarmıştır. Onlar kendi benliklerine dayanmıyor. Necm Suresi'nde bir ayet var: "kendinizi temize çıkarmayın." "Ben iyiyim" dediğinde ne yapmış oluyorsun? Bir benliği avukat gibi savunuyorsun. Halbuki Hazreti Yusuf ne diyor? "Rabbimin rahmeti olmasa nefis kötüyü emreder" diyor, ona açık olduğunu ifade ediyor.

Dolayısıyla aslında "ben" bilinci, Bediüzzaman'ın ifadesiyle, yaratıcının mutlak benliğini idrak etmek için bize verilmiş bir imkandır. Mutlak olan ilahi beni idrak etmen için Allah sana bir ben bilinci vermiş; bu ben bilinci, ilahi isim ve sıfatları anlamak için bir imkan olarak insana verilmiş bir şey. Bunun bu vazifesi olduğunu unutup bizzat kendini var bilsen, bizzat varlık zannında bulunsan, onun üzerinden bir şeylere malik olduğunu, bir şeylerin sahibi olduğunu iddia etsen, o zaman bir sahteliğin tuzağına düşersin.

Soru: Bir ay önce sohbette Aniş Efendi'den bahsetmiştiniz — gerçek "ben" diyebilmek için otuz yıl uğraşmış.

Evet, içinde "ben" olmayan "ben" demek için otuz sene uğraşmış demek muhtemelen; kemale erdiğinde içinde "ben" olmayan "ben" diyebilme imkanına kavuşmuş, artık onu sadece insanlarla anlaşma yaparken, iletişim kurarken zorunlu olarak kullandığı bir kelime — çok ince bir şey. Bende de öyle bir tefekkür oluşmaya çalışıyor; bir okuyorum, bir süreç bu.

Soru: İzafi benlik nasıl Allah'ı anlayacak?

Ancak kıyas yapabilir ve o kıyasla da kendisinin yüce bir şey olmadığını anlayıp bu tuzağa düşmeden nasıl kıyas yapacak? Benliğin saf birimi, kıyaslama yaparak yaratıcının isim ve sıfatlarına dair bir marifet edinilebilir. O yüzden sufiler demişlerdir ki: nefsinin arifi olan, Allah'ın arifi olandan daha yüksektir. Kendini bilen, Rabbini bilenden daha üstünmüş. Çünkü Rabbini bilmek bir ilimle gerçekleşir; kendini bilmek bir iç idrak ve tecrübedir. Kendini bilirsen Rabbini zaten daha iyi bilirsin. Ama Rabbini bilmek bir ilimdir.

Nefsin Arifi Olmak ve Aynanın Saflığı

Tanrı'nın kendiliği senin benliğinde yansır aslında; ama o saf bir ayna olduğu zaman. Şöyle basit bir örnek vereyim: mesela sende öyle bir kendilik bilinci olur ki, sana karşı kötülük yapana onun bilinçsizliği nedeniyle şefkat duyarsın; sana kötülük yapmak istediği halde sen ona şefkatinden dolayı iyilikte bulunursun, lütufta bulunursun. Senin kendiliğinde bu var aslında, böyle bir imkan var. Her insan saf olarak bu ben bilincini yaşasa bunu idrak edebilir. Buradan insan Allah'ın kendisine isyan edenlere niye lütufta bulunduğunu, nasıl lütufta bulunduğunu anlayabilir. Mesela sana kötülük yapar ama sen bundan dolayı rahatsız olmazsın, onun süreç içinde belki 20, 30, 40 sene sonra kendi yanlışını fark edip değişeceğini bekleyebilirsin. Bir insan nasıl bekler bunu, ancak bu bilinciyle anlarsın.

Temelde insani düzeydeki benlik bilinci hem Allah'ın mutlak beninin bir yansıtıcısı, ayna gibi onun rahmetini yansıtır, hem de neyi yansıttığını bilir. İkincisi de ilahi beni anlamak için bir idrak melekesidir. O yüzden benlik çok kıymetli bir şeydir; bütün ilahi isimleri ve sıfatları idrak edebilecek, anlayabilecek, ölçebilecek bir niteliktedir. Ama kendini idrak etmediğinde, kendi varlığının mahiyetini anlamadığında da bir canavara dönüşür.

Mesela insanlar kendini var bildiği için aciz olmaya dayanamıyor: "sen var değilsin ki, acizliğimden rahatsız oluyorum" diyorsun ama kendini var biliyorsun, "ben varım" diyorsun; sonra "ben acizim ve bundan çok rahatsız oluyorum" diyorsun. Kendini var biliyorsun, sonra "insanlar bana yeterince hak ettiğim ilgiyi ve değeri vermiyorlar" diyorsun, rahatsız oluyorsun. Bütün bunların altında kendini var bilen bir benlik var. Kendini var bilen bir benlik, ister istemez kişinin kendisine de çevresine de problem oluşturacak bir mahiyete bürünür. Ama kendini var bilmediğinde sen sadece ilahi varoluşun bir yansımasısın, bu kadar. Yaratıcı sana kudret verdi, kudreti kullanıyorsun; vermediyse vermemiş, bu kadar.

Ayna karanlıkta kalmaktan, ışığı yansıtamamaktan rahatsız olur mu? Olmadı. Işık yandı, ışığı yansıttı; ışığı kapatsak ne yapacak? Bir şey yapmayacak, "niye karanlıktayım, niye ışık yok" demeyecek. Ama insan egosu ne oluyor? "Ben varım" diyor ve "güçlü olmak istiyorum" diyor; aciz kalınca aciz olmaktan nefret ediyor. Neden? Çünkü kendini var biliyor. Öyle olunca bu sefer kendine bir şeyleri nispet etmeye başlıyorsun: "bir şeyler olmalı, bir şeyler olmamalı." Tabii ki normal bir anlayışla talep edebilirsin ama istediğin olmadığında buna karşı büyük reaksiyon göstermemen, istemediğin olduğunda bundan rahatsız olmaman gerekir. "Ben bundan rahatsızım, böyle bir şey olamaz, böyle bir şey istemiyorum" — bu ne zannediyor ki kendini, neyin peşine düşmüş?

Kötülüğünden kendini nasıl koruyabilir? Yaratıcının sana verdiği imkan ve kabiliyeti kullanıp koruyabileceğin ölçüde korursun; koruyamazsan onu da kabul edersin. Çünkü ben kendimi kendi adıma korumuyorum; bu varlığı, her neyse maddi manevi, Allah'ın verdiği imkanlar ölçüsünde koruyorum. Yoksa "ben kendimi korumalıyım" da bir tuzak, bu yük ağır çünkü ben kendimi nasıl zahiri olarak koruyabilirim ki? Ancak Allah'ın bana verdiği imkanla koruyabilirim; o imkanı kullanırım, o imkan kalmadıysa problem benim değil. Yaratıcı bana maddi anlamda fiziksel varlığımı koruma imkanı vermemişse, orada "Allah kahretsin kendimi koruyamıyorum" diyen kim? İmkan var, o imkanı verilmiş olan emaneti korumaya kullanıyorum; imkan yok, benim için bir sorun yok, çünkü kendimi korumak isteyen bir benliğe sahip değilim, o zaman bir problem ortaya çıkmıyor. Problemi ortaya çıkaran, müstakil bir varlığa sahip olduğunu zanneden benlik algısıdır.

O yüzden insan rahatsız oluyor: "beni yok sayıyor" dediğinde kendine bir varlık vehmediyorsun ve "beni yok sayıyor" diyorsun. Bunların hepsi o benlikten türeyen şeylerdir. Neyin neye sebep olduğunu anlarsak meseleyi kaynağında çözümleyebiliriz; bir şeyin kökünü anlarsak o köke gideriz, o kökü ortadan kaldırdığında bütün ağaç ve dalları ortadan kalkar. Biz sürekli dalları budamaya çalışıyoruz veya uygun bir iklim, uygun bir ortam arıyoruz; halbuki kökte bir problem var. Kadim bilgelikler o köke kadar inmişler.

Budist Bilgelik: Acının Kökeni

Budistler ne diyor? Dört tane temel ilke var: görünür düzeyde, ego düzeyinde acı gerçektir — acı vardır, ölümden, hastalıktan, yaşlanmaktan dolayı acı vardır. Acı aşılabilir; acıyı aşmak mümkündür, o zaman acı aşılmalıdır. Bunu nasıl yapıyor? Kökene iniyor, o en temel köke iniyor — acıya kaynaklık teşkil eden benlik algısına iniyor, olaylara değil. Ölümü öldürmüyor, yaşlanmayı ortadan kaldırmıyor, hastalığı ortadan kaldırmıyor; bunlardan dolayı acı çeken kim, bunu anlamak lazım diyor. Yani özneye gidiyor. O yüzden tekamül veya aydınlanma öznenin kategorik değişimidir, öznenin makyajlanması değil. Öznenin bilincinde kategorik bir değişim meydana gelmesi gerekir; maruz kalan benlik, şahit olan benliğe dönüşmelidir.

Maruz kaldığında kişi sürekli bir şeye maruz kaldığını hissedecek: bir şeye maruz kalmak isteyen, bir şeye maruz kalmamak isteyen, bir şeyi arzu edip elde etmek isteyen, korktuğu bir şey olduğunda bunun başına gelmemesini isteyen, sürekli bu ikilemde yaşayacak. O zaman acıya sebep olan ne? "Yaşlanmak istemiyorum, şunu istemiyorum, bunu istemiyorum" veya "şunu istiyorum, böyle istiyorum" — bütün bunların altında yatan ne aslında? Bir özne var değil mi, hepsinin, bütün cümlelerin başında gizli veya açık bir özne var. Kadim bilgelik diyor ki: bu öznenin üzerinde dur. Bu özne gerçek bir özne midir? Mesela toplumda itibar arayan bir özne var değil mi insanlarda, veya "şu olduğunda kendini iyi hissedecek, tamamlanmış hissedecek" bir ben algısı var. Bütün kadim öğretiler bize der ki: bu ben nedir, bu ben gerçek midir, bu benim kökenini araştır, gerçek bir şey mi bu yoksa kurgusal bir şey mi? Bütün öğretilerin temelinde yatan şey budur. Bunu değerlendirip üzerinde çalışmadıkça hiçbir kalıcı sonuç elde edilemez.

Tolstoy'un Kuyu Hikayesi

Bu söyleyeceğim şey birçok kadim bilgelikte geçen bir şey; bunu Tolstoy dünyada meşhur etmiş biridir. Bediüzzaman'ın kitaplarında da benzer bir sembolizm, mesel vardır. Tolstoy bunu Orta Asya'daki topluluklardan duymuş. Hikayede bir adam bir ormana gider; ormanda gezerken bir canavar, bir aslan onu kovalar. O da kaçar kaçar, bir kuyunun başına rast gelir; kuyunun duvarlarında bazı ağaçlar çıkmış, atlar içine, o dallardan birine tutunur. Sonra bakar ki bir siyah ve beyaz fare o tutunduğu dalı kemiriyor. Tabii canı çok sıkılır; yukarıda aslan bekliyor, aşağısı dipsiz bir kuyu. Dala tutunmuş ama iki fare — siyah ve beyaz — o dalı kemiriyor. Sonra bakıyor ağaçta bazı meyveler var, şekerli, ballı, güzel meyveler; "ne yapayım, bunları yemeye başlayayım" diyor, yemeye başlıyor. Fakat kaçınılmaz son: fareler dalı kemirecek ve en son düşecek.

Bu, anlatılan insan hikayesidir. O aslan insanın ecelidir; insan sürekli ecelinden kaçar. O kuyu insanın hayatıdır, ömrüdür. Tutunduğun dal senin ömründür, siyah ve beyaz fare — yani gece ve gündüz — senin ömrünü kemiriyor. En son, son gün ve gece bittiğinde o dal kopacak ve senin egona nispetle dipsiz bir karanlık olan, bir bilinmezlik olan bir meçhule gideceksin. Peki gerçekte hayat böyle midir? Bu benliğin algısıdır. İşte ölüm bizi kovalıyor, ecel kovalıyor, bir gün seni yakalayacak, kurtuluş çaren yok, bir hayatın var ama her gece ve gündüz o hayatı azaltıyor. Ama buna rağmen dünyada hoş, tatlı şeyler de var, hayat o kadar da karanlık değil; hayatın hoş şeylerinden istifade edebilirsin, biraz kendini rahatlatabilirsin ama son nihayet kaçınılmaz bir meçhule gideceksin. Egonun, benliğin tasavvuru budur.

Mesele böyle bir benlik tasavvurunun algısının gerçek olup olmadığıdır. Bu özne bilinci acaba gerçek midir? Bunu insan sorarsa, gerçek beninin kaynağına doğru gidebilir. Gerçek ben nedir, ve gerçek ben diye bir şey var mıdır yok mudur? Bunun kaynağına gittiğinde orada başka bir bilinç, başka bir özne hali ortaya çıkar. O zaman kişi, tasavvufta anlatılan — hakiki bilgelikleri kastediyoruz burada — "bende benden içeri" dediği, Niyazi Mısri'nin "ben benlikten silindim" dediği ve bütün kadim bilgeliklerin beşeri ben ile Tanrı'nın üflediği ruhtan kaynaklanan ilahi ben arasındaki farkı görür ve o farkı idrak ettiğinde onun bilinciyle yaşar.

Tabii ki modern insan böyle bir şeyin olabileceğini dahi artık yadsıyor veya düşünmüyor. Gittikçe daha güçlü bir düşüş yaşıyoruz: herkes bu sanal alemde, bırakın bu alemin kendisi sanal, bir de sanalın sanalını üretip "ne kadar takip ediliyorum, ne kadar etkiliyorum, ne kadar kendimi gösterebiliyorum, nasıl bir imaja sahibim" — ne olduğu artık önemli değil, nasıl bir imaja sahip olduğu önemli. Bütün bunlardan türeyen bir cehalet var; insanların bütün dertleri toplansa, onun ne kadar gerçek olup olmadığı sorusu bütün soruların yattığı yerdir — ne kadar gerçektir. İllüzyonun kapsamlı olması gerçekliği değiştirmez. Benlik illüzyonu evrenseldir; kadim Hint bilgeliği buna evrensel illüzyon der. Kişinin egosu, sahte bir illüzyondur ve onun üzerinden hayatı bir tanımlaması, bir değerlendirmesi vardır. O yüzden kadim bilgeliklerin bütün çabaları öznenin değişimi üzerine kuruludur.

Hz. Muhammed'in vahiy almadan önceki özne bilinciyle vahiy aldıktan sonraki özne bilinci birbirinden farklıdır. Hatta Kur'an-ı Kerim'de Adem'in iki oğlundan bahsedildiğinde aslında anlatılan şey yine budur: beşeri ben ile ilahi beninin farkında olan insan ayrımı.

Habil ve Kabil: İki Bilinç Hali

Adem'in iki oğlunun hikayesini doğru anlasak bu farkı göreceğiz. Birinde beşeri bir ben var, hırslı, kendi benini sürekli öne çıkarmaya çalışan; sembolizm olarak açıyorum, Kabil çiftçi. Hangi noktaya gelmiş? Mülkiyet algısı noktasına gelmiş. İnsan yerleşik hayata geçince ne yapar? Bir şeyler artık onundur, "bu benimdir" demeye başlar; belli bir bölgeyi çevirir, "bu benimdir" der, oradan çıkan ürün de "benimdir" der. Öbürü hayvancılıkla uğraşıyor, o ilahi benliği devam ettiren bir insanı temsil ediyor. Bunun en güzel örneği Habil'in adağının kabul edilişi, Kabil'in adağının kabul edilmeyişidir. Kabil benlik tutkusuna kapılmış, hasadını yaptığı başakların en çürüğünü, en boşunu Tanrı'ya takdim ediyor, "Tanrı'nın da buna ihtiyacı yok ki" diyerek kendini rahatlatıyor. Ama Habil sürüsünün en canlı, en besili olanını Tanrı'ya takdim ediyor ve Tanrı Habil'inkini kabul ediyor, Kabil'inkini kabul etmiyor. Neden? Çünkü o gerçekten kendini adamamış.

Bütün dini geleneklerdeki kurban ritüeli şu anlama gelir: sen bizatihi kendine ait bir müstakil şey taşıyor musun? Taşımıyoruz; Tanrı'dan bağımsız sana ait bir şey var mı, yoksa yok mu? Onun için bütün dini kadim bilgeliklerde kurban vardır, tırnak içinde en ilkel denilen topluluklarda da vardır — aslında onlar ilkel değildir, belki bizimkiler daha ilkeldir. Çünkü sen bizatihi kendine ait bir şeye sahip değilsin. Kurban ritüeli bütün kadim bilgeliklerde süreklilik taşıyan bir şeydir, her yıl tekrarlanır; denmek istenir ki "ey insan, sen sana ait değilsin, sen kendine malik değilsin, sen kendi kendinin sahibi değilsin, senin emanetine verilen hiçbir şey senin mülkün değil, sen yaratıcıya aitsin — bunun farkında mısın?" Bunun farkındalığının ritüel göstergesi kurban ritüelidir. Şimdi kimse kendini kurban etmiyor değil mi, "ben benim, ben özgürüm" diyor modernizmin, aydınlanma felsefesinin etkisiyle; insan kendi vücuduna sahip, kendi varlığına sahip, Tanrı'dan bağımsızlığını kazanmış — bir de böyle şeylerle ego şişiriliyor. Sen neyin bağımsızlığını kazandın ki?

Habil'de kurban kabul edilmesi onun ilahi benlik bilincine sahip olduğunu gösteriyor. Sonra Kabil bu durumdan rahatsız oluyor ve Habil'e "seni öldüreceğim" diyor. Dikkat edin, Habil savunmaya geçmiyor. Benlik bilinci olan herkes savunmaya geçer, ya içe doğru kaçar ya dışa doğru saldırır. Habil'de bir savunmaya geçme yok. Kabil "seni öldüreceğim" dediğinde Habil'in korkan bir bilinci yok, hatta "eğer beni öldürecek olursan, öldürmek için elini kaldıracak olursan ben elimi kaldıracak değilim" diyor. Bu şu demektir: benim bizatihi beşeri bir kendilik olarak kendimi savunma refleksim söz konusu değil, böyle bir reflekse ihtiyaç da duymuyor. Burada bahsedilen şey kendini korumak-korumamak mevzusu değil.

Adem'in iki oğlundaki anlatılmak istenen şey, birisi beşeri benin tuzağına düşmüş, ilahi benini unutmuş, tamamen beşeri benin içine saplanıp kalmış kişi; diğeri ilahi benliğinin bilincinde olan kişi. Eğer biz ilahi ben bilincine sahip olsaydık, bizi öldürmeye gelen insana karşı içimizde hiçbir beşeri benlik temelli bir savunmaya geçmeyecektik. Allah bize kötüyle mücadele etmek konusunda bir sorumluluk verdiği için biz mücadele ediyoruz; eğer öyle bir sorumluluk yüklemeseydi buna gerek duymayacaktık, çünkü bizim için orada bir kayıp söz konusu değil. Fakat bizi kötülükle, karanlıkla, zulümle mücadele etme sorumluluğu da yüklediği için biz bu mücadeleyi veriyoruz, yoksa kendi benimiz adına yapmıyoruz.

Habil'de bir korku yok, gereksiz bir savunma refleksi de yok. En çok korkan insan aslında en güçlü refleksleri gösteren insandır; gösterilen refleks ya dışa doğrudur ya içe doğrudur, ya aşırı bir kaçıştır ya aşırı bir saldırganlıktır. Enneagramı bilenler için söylüyorum: en korkusuz tip sekizdir ama aslında en korkak tiplerden biridir gerçekte, en derinlemesine. Ama korkusundan o kadar çok korkuyor ki, o korkuyu yaşamamak için öfkeli ve saldırgan davranır. Sekizlere sorarım: "niye bu tepkiyi verdin, niye kızdın, niye öfkelendin, niye hemen cevap vermeye kalkıyorsun?" "Beni aciz düşürecek" diyor — işte bak, korkun orada. Aciz kalmaktan o kadar korkuyorsun ki, birinin sana tahakküm etmesinden o kadar korkuyorsun ki, o korkuyu yaşamamak için aşırı bir reaksiyon veriyorsun.

O yüzden bir insanın olgunluğunun bir işareti, kendisine yapılan eleştiri, suçlamadan dolayı bir tepkisellik duymamasıdır; dinlersin, dinleyebilirsin. Normal doğal bir insan kendisine küfreden, hakaret eden, tahakküm etmeye çalışan, üstten konuşan, kibirli davranan bir insana karşı çok sakin olabilir. Çünkü gerçek bir tehlike yok ortada. Tehlikelerin yüzde 99'u psikolojiktir, nesnel tehlike çok azdır. "Seni eleştirdi, niye bu kadar çabuk cevap yetiştirmeye çalışıyorsun ki, ne olacak?" Bu kadar heyecanlanmanın, reaksiyon vermenin nedenini bir düşünsene — altında yatan ne? Korku. Dolayısıyla benlik ne kadar güçlü ise korkusu ve arzusu o kadar güçlüdür. Bir insan ne kadar sakin davranabilir ama gerçek anlamda bu bir kayıtsızlık, pasiflik, kendini kapatma, izole etme, uyuşturma değildir; tam bir farkındalık ve şuurla bakıyorsun fakat bir reaksiyon vermeye ihtiyacı duymuyorsun. Diyelim ki biri sana küfür ediyor, senin cevabını da beklemiyor; dinle, ne olacak ki? Aslında hiçbir şey olmaz. Ama ego neyi üretiyor? "O lafı ona yedireceğim, beni ezebileceğini mi zannediyor, böyle bırakırsam üstüme daha çok gelir." Aslında öyle bir şey yok ortada, tamamen vehim, tamamen kurgusal korkular.

Kabil ve Habil'in Korkusuzluğu Üzerine Sorular

Soru: Kabil'in korkusuzluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kabil'in korkusuzluğu aslında korkaklıktır. Adem'den sonraki mesajın kapıda yatmasına rağmen, o kadar rahat davranıyor. Benim yorumum: bir Adem vardı, onun iki tane çocuğu olduğu şeklinde almamak lazım; o insanlığın iki damarıdır. Yoksa o kıssayı tarihsel bir olay olarak ben değerlendirmiyorum, Kur'an'ın da bu şekilde tanımladığını düşünmüyorum. O insanlığın iki koludur, iki grubudur, iki bilinç halidir. Hepimiz Ademoğluyuz, hepimiz zaman zaman Kabil zaman zaman Habil olabiliyoruz, iyice Kabil olanlarımız var, Habil olanımız az. Bu süreçlerde gidip geliyoruz.

Tarih boyunca da bu iki damar devam edecektir. Ve bu çevirim dediğimiz insanlık tarihinin sonunda kim galip gelecek? Tırnak içinde zahiren Kabiller çoğalacak, güçlenecek, Habilleri ortadan kaldıracaklar. Peki bu Habil'in yenilgisi midir? Kur'an anlatırken diyor ki: Kabil kardeşini öldürdü ve o zarara uğrayanlardan oldu. Biz bunu nasıl doldururduk mesela: "Habil'e yazık oldu" deriz değil mi, veya "Kabil de cehennemin dibini boyladı" diye kızarız. Halbuki bak, Kabil burada kendini zarara uğratanlardan oldu. Habil'in bir kaybı olmadı, bir problem yok. Kabil kaybetmedi değil, gerçekten kaybeden Kabil'dir; görünürde Kabil kardeşini öldürdü ama Kur'an'ın bize anlattığı anlayış çok farklıdır. Kaybeden Kabildir, zarara uğrayan Kabildir; Habil kaybeden değildir.

O yüzden insanoğluna anlatılan bu meselede insan şuna bakacak: sen neyin hırslarını veya korkularını duyuyorsun? Enneagramda en korkusuz görünen sekizdir ama en korkaklarından biridir; hepsi korkak, arada bir fark yok ama korkusuz gibi gözükür. Sekizin korkusuz gibi gözükmesinin nedeni o kadar ileride karakol kuruyor ki sen onun korkusunu tetikleyemiyorsun, karakolu çok ileride. "En iyi savunma saldırıdır" diyor, o yüzden bize cesur gözüküyor; korkusu bir tetiklensin, o zaman görürsünüz — zavallı bir varlık.

Korkunun Kökenine İnmek

Korku, insanı gereksiz savunmalara sürükleyen en sahte duygulardan birisidir. Nesnel korku sizi nesnel bir tehlikeye karşı, nesnel bir şeye çağırır, karşılık vermeye çağırır, bu bir problem teşkil etmez. Fakat bizim psikolojik korkularımız çok. O yüzden psikolojik korkularımızı çözümlemeliyiz; önce açmalıyız — "ben nelerden korkuyorum? Ta dibine kadar gitmelisin. Neden korkuyorum? Şundan. Ondan niye korkuyorsun? Şu nedenle." Her türlü korkunun, her türlü arzunun köküne kadar inmek durumundayız. Yoksa bizi farkında olmadan korkular yönetir. İnsanların o kadar tartışmasının, kavgasının altında yatan şey çoğu zaman korkudur: "ben sesimi yükseltmezsem karşımdaki beni bastıracak, savunmaya geçmezsem tahakküm altına alınacağım, beni gölgeleyecek."

Bakın Habil'in hiçbir gereksiz tepkisi yok, kardeşine "zulmedenlerden olma" diye nasihat ediyor ama kendini savunma refleksine sahip değil. Psikolojide şöyle bir şeyden bahsedilir: ego, maruz kalmaktan korktuğu şeyi yaşamamak için, karşıdaki ona göstereceğinden önce kendisi gösterir. "O beni terk etmeden ben onu terk edeyim" — çünkü terk edilmek korkulan bir şeydir; "seni beğenmiyorum, hatta başkasını sana tercih ediyorum" demektir. Ego bundan korkuyor çünkü bu durumda değersizlik hissedecek; "o bana tahakküm etmeden önce ben ona tahakküm edeyim, o bana saldırmadan önce ben ona saldırayım, o beni ezmeden önce ben onu eziyorum, o beni yok saymadan önce ben onu yok sayıyorum." Bütün bunların altında yatan şey ne, bu kadar canhıraş bir şekilde kendimizi savunmamızın sebebi ne?

Biri sana "yalancı" der, sen de "ben öyle olduğumu düşünmüyorum, bu kanaate nasıl vardın" dersin — çok sakin. "Sen kime diyorsun" diye başlamana gerek yok, "sen önce kendine bak" diye başlamana gerek yok. Bütün bunların altında yatan şey korkudur.

Modern psikolojinin bakış açısı istatistiğe dayanır — "herkesin bir korkusu var" der. Kadim psikoloji ise ilkeye dayanır. Bütün insanların korkusu olması, "insanlık" dediğimiz mahiyetin korku odaklı olmasını gerektirmez. Kur'an'ın anlattığı iki oğulun ikisi de insan; biri insan da öbürü başka bir şey değil, ikisi de insan. Bütün insanların korkusu olması, insanlığın korku odaklı olması gerektirmez. Bir gün gelecek — yorumumuz istikametinde söylüyorum — Kabil Habil'i öldürüyor; bunun tarihsel anlamdaki yorumu, Kabilliğin Habilliği bir yerde bitirmesidir. Herkes korkusuyla yaşayacak, korktuğu için birbirine mesafeli, gardı almış, korktuğu için hemen reaksiyonlar hızlı bir şekilde ortaya çıkıyor.

Bir antisosyal psikopat aslında neyden korkuyor? "Bunları bir bıraksam, bir sakin olsam, bir normal dursam bunlar tepeme biner" — o antisosyal psikopatın korkusu bu. Biz onu cani görüyoruz ama aslında çok korkak; "durursam üstüme gelecekler" diyor, o yüzden durmuyor. Dolayısıyla yaşadığımız bu zamanda herkesin bir korkusunun olması gerçekliği değiştirmiyor. Herkesin korkusu olabilir, kamil insanlar hariç — kutsal metnin "Allah'ın velileri için korku ve hüzün yoktur" dediği insanlar hariç. Peki bu korkuları aşabilir miyiz? Temel soru bu. Korkumuzla devam edersek Kabil olacağız, korkumuz nedeniyle birilerine zarar vereceğiz veya birilerine vermemiz gereken doğal iyilik halini yansıtamayacağız. Şefkatini göstermekten korkuyorsun, samimiyetini, merhametini göstermekten korkuyorsun. "Suistimal edecekler" diyorsun. Korku iki şeye neden oluyor: bir tanesi kötü davranmana sebep oluyor, bir tanesi de sendeki doğal iyiliğin akışına engel oluyor.

Kıskançlık: Kaybetme Korkusu

Soru: Bir kadın veya erkek niye bu kadar kontrol eder?

Korkaktır. Kıskanmanın en temelinde yatan şey kaybetme korkusudur. Neyi kaybetme korkusu? Onu değil; onun üzerinden kendiliğe dair bir değeri kaybetme korkusu. Kutsal metinlerde ve bazen Türkçe'ye "kıskançlık" diye çevrilen kelime aslında farklı bir kelimedir — "gayret etmek" kelimesi de oradan doğar, "gayyur" kelimesi, yani birine karşı sorumluluk duyma çerçevesinde gösterilen koruyucu gayret. Bu başka bir şeydir, buna "kıskançlık" dememek gerekiyor; öyle çevirdiğimizde egolara yol açıyoruz.

Yusuf'un kardeşlerinin kıskançlığı da babalarının sevgisini kaybetme korkusuyladır; "Yusuf geldi, babamızın sevgisi ona daha çok meylediyor, biz de babamızın sevgisini kaybedeceğiz bu gidişle" dediler, "Yusuf'u ortadan kaldırırsak" diye düşündüler. Ya da birisi eşi üzerinden kendiliğini tamamladığını düşünüyor; onun gitmesi ne olur — benden bir şeyin gitmesi olur. "Benden ayrılamazsın" diyor adam çünkü yarım, eksik hissediyor; varlığı tamam değil, başkasıyla tamam, başkasının onu tercih etmesiyle varlık kazanmış. İnsan egosunun en sahte özelliğidir: birisi seni tercih edince kendini iyi hissedersin, ne kadar büyük bir yanılgı. O yüzden özgür bırakamıyorsun karşındaki insanı.

Bir anne örneği: çocuğu bir komşu kadını çok seviyor, teyze demeye başlıyor, sonra "anne" demeye başlayınca problem oluyor. Neden? Çünkü biyolojik anne annelik üzerinden varlığını inşa etmiş. Şimdi çocuk başkasına "anne" dese, "bu komşu bana senden iyi annelik yapıyor, ben onu anne kabul edeyim" dese ne dersin? Şimdi sen gerçek anlamda gayret sahibi bir anne olsan, bir analiz edersin: "hakikaten bu teyze benden çok daha şefkatli, çok daha merhametli, çok daha iyi bakıyor, ne kadar güzel bir şey, ben de yedekte kalırım" der, saygı duyarsın. Diyemiyorsan orada beşeri cehaletin oluşturduğu bir kıskançlık vardır. Her türlü kıskançlık sahtedir ve egonun zaafına, korkusuna dayanır. Bunu umursamazlıkla karıştırmayın — bir insanın eşine karşı gayreti olmamasını kastetmiyoruz; onu korur, sahiplenir ama onu kuşatmaz ve sınırlamaz.

Ve Kur'an'ın bize anlattığı şey: korkularınız olduğu müddetçe yanlış davranırsınız; aynı zamanda içinize yaratılıştan koyulan iyilik de yansımaz. Bütün tepkilerimizin altında yatanı bulmak zorundayız. "Diyelim ki biri biriyle alay ediyor, öbürü köpürüyor" — niye? Aptal yerine konulma korkusu var; birinin onu baskı altına alma korkusu var, birilerinin gözünde küçük düşme korkusu var. Bir sürü korku var; bütün o korkuları açtığınızda ne kadar kötü, sahte, aldatıcı bir zeminin üzerinde oturduğumuzu göreceğiz. Sonra "bunlara gerek var mı" diyeceğiz — hiçbirine yok. Bir korku üzerinden insanoğlu birbiriyle iletişim kuruyor; korkularımız olmasa iletişimimiz ne kadar güzel olurdu, birbirimize yaklaşımımız çok daha farklı olurdu. Çünkü kendi korkumuzun olmaması en temelde bizi sağlıklı kılıyor, aynı zamanda karşımızdaki insana da temiz bir psikolojik alan vermiş oluyoruz. Ama iki taraf da korkuyla tetiklendiğinde birbirini boğuyor.

Korkuların bir diğer boyutu da arzu. Korkular, varoluşun bize sunduklarına mütemadiyen davacı olmamıza sebep oluyor; korktuğun şeylerin bir kısmı başına geliyor, sen ne yapıyorsun? Hayattan, varoluştan hatta Allah'tan davacı oluyorsun, çünkü korku üzerinden deneyimliyorsun. Ama kutsal metinlere dikkat edin: "sizi hayır ile şer ile de karşılaştırırız" diyor; "nefislerinizden bir şeyleri eksilterek sizi bir şeylerle karşılaştırırız, sabredenleri müjdele" diyor. Nerede sabrediyorsun? Kendi ilahi doğanda kalma konusunda stabilsin, kendi ilahi doğanda kalırsan o problemlerin hiçbir problem değeri yok. Ama korku dolu bir benliğe sahipsen — "eşimin sevgisini kaybetmeyeyim, çocuğumun sevgisini kaybetmeyeyim, çocuklarımın başına şu gelmesin, benim başıma şu gelmesin" — bir sürü korkunu yaratılışa dayıyorsun ve diyorsun ki "ey yaratıcı, korktuklarımı biliyorsun, bu konuda beni sınama" — sahte bir şey. Halbuki sen ilahi benliğinin merkezine dönsen o zaman problem yok.

Allah Bazı Şeyleri Açıkça Yaşatacağını Söylüyor

Korkularımıza derinden baktığımızda daima bize sunulan hayat olgusunu görürüz. Bazen bu korkularımız çevremizde gördüğümüz şeylerden de kaynaklanır: "Allah korusun" dediğimiz birçok şeyden Allah bizi korumayacağını söylüyor. "Ecel konusunda bir yaş sınırı var mı?" Yok; "Allah geç de verir erken de verir" diyor. "Allah evlat acısı yaşatmasın" — yaşatır, diyor. "Allah gördüğümüzden eksik koymasın" — koyar, diyor. Senin bütün o korkularının büyük bir kısmını Allah açıkça "ben bunları sana yaşatacağım" diyor. Sen yanlış bir yerde duruyorsun; ben sana bir konum tavsiye ediyorum, sen o konumdan çıkıyorsun, yanlış bir yere kendini konumlandırıyorsun, oradan benimle iletişim kurmaya çalışıyorsun.

"Allah evlat acısı yaşatmaz" — yaşatır. Evlat acısını kim yaşıyor, evlat acısı yaşatmasını diyen kim? O nasıl bir benlik, nasıl bir kimlik? Biliyor ki öyle bir benliği olduğunu, o benliğin korktuğu şeyle yüzleşmesini istemiyor doğal olarak. "Dostun sana ihanet ediyor" — "hiç, ben..." "Çocuğum ihanet etti" — "hayır, asla, herkes yapabilir ama çocuğumun yapmasına dayanamam" diyor. O kadar korkak egolarımız var ki bazı şeyleri düşünmek bile istemiyoruz. Halbuki bu korkuyu duyan kişiyi tanımlamalıyız; ona "ben" dediğiniz anda film koptu demektir. Ona "ben" diyorsanız ve kendinizi o zannediyorsanız, zaten savaş başlamadan bitmiştir.

Hint destanı Bhagavad Gita'da bir kişi vardır, savaş meydanına çıkar, kendisiyle aynı topluluktan olan insanlarla çatışmak zorunda kalır ve "ben çatışmak istemiyorum" der; ona "ya çatışacaksın ya da külliyen yenilmiş olacaksın" denir. Aslında orada anlatılan şey içimizdeki iyi benlerle kötü benlerin savaşıdır; insan sanki zahirde kendi kendiyle savaşıyormuş gibi gözükür ama aslında savaş kendinle kendin olmayan arasındadır. Eğer bir negatif düşünce veya duyguya "ben" dersen, zaten savaş bitmiştir, o kazanmıştır. "Ben kıskancım" — o zaman tezgahı topla kapat. "Ben kibirliyim, ben aciz olmaya dayanamıyorum" — o zaman bu dükkanı kapat, bırak, gelişmek, dönüşmek diye bir şey olmaz. Negatif bir benliğe, düşünceye, duyguya, davranışa, yaklaşım tarzına "ben" dediğin anda savaş bitmiştir.

Soru: Hastalığı sahipleniyoruz — "benim hastalığım" diyoruz.

Evet, "ben hastayım" demek büyük bir yanılgıdır. İnsan şunu diyebilir: nefsimde, psikolojik düzeyde şöyle şöyle düşünce, duygu ve algılar, davranış tarzları var ama ben bunları onaylamıyorum ve tercih etmiyorum, farkındalığım oranında bunlar üzerinden hareket etmemeyi tercih ediyorum. Bunu derse insan yolunu açık tutmuş olur. Ama negatif bir bene "ben" dediğin anda savaş bitmiştir, kazanan egodur. Bu, fark etmediğin bir zamanda sana bir post giydirilmesine benzer — bir ayı postu, bir aslan postu, bir tilki postu; sen kendini artık o zannediyorsun. Ona "ben" dediğin an, onun gerçek olmadığı konusunda bir yol alamazsın.

O yüzden insan neye "ben" dediğine çok dikkat etmelidir; hayatta en dikkatli kullanılacak kelime "ben" kelimesidir. Meşru olduğu bir alan yok mu? Var: "ben Tanrı'nın verdiği güç kadar güçlüyüm, vermediğinde acizim." Diş ağrısı örneği: "kullandığım bedenin bir parçası olan diş ağrıyor" — kelime önemli değil, senin ben bilincini, ben algısını nereye oturttuğundur önemli olan. Kadim öğretilerin verdiği örnekle ayna gibidir; aynaya ne gösterilirse, ne yansıtılırsa o yansıtılır. "Ben güçlüyüm" diyemem, "ben biliyorum" diyemem, "ben etkiliyim" diyemem, "ben sevilebilir değerlere sahibim" diyemem; ancak "Tanrı'nın verdiği sevilebilir değerleri üzerimde taşıyorum, onların maliki değilim" diyebilirim.

"Benim hayatım" dediğin anda ne oluyor? Benim hayatımın derdini duymaya başlıyorsun; "benim hayatıma karışma" diyorsun, hatta "Tanrı niye karışıyor, verdiği hayat bu, benim hayatım, karışmasın" noktasına kadar gidiyor ego. O hayatı kendine nispet ediyorsun, sonra "hayatım ne olacak" diyorsun, "ben ne olacağım" diyorsun. Bütün kadim öğretilerde, özellikle doğu geleneğinde, yedi başlı ejderha veya her kafası kesildiğinde yeni bir baş üreyen sembol aslında psikolojik benliği sembolize eder. Uyanmazsan sürekli onlar türer; bir başı kesersin başka bir baş çıkar. Uyanık değilsen, farkındalığın zayıfsa, "benim" üzerinden ürettiğiniz her şey size bir yük olarak döner. "Benim hayatım" dediğin anda bu artık sana bir yüktür; "benim çocuğum" dediğin anda bu sana bir yüktür.

Bir sufinin sözüdür: "içinde ben olmayan bir ben demek için otuz sene uğraştım." Senin nereden dayak yediğini bilmen gerekir, hangi taraftan eziliyorsun? Hayatta hiçbir insan hiçbir insanı psikolojik olarak mağlup edemez, mutsuz edemez. "Mutsuzsam sebebi benim" — burada "ben" derken o benlikler yani. Bakın Habil öldürüldüğü halde mutsuz değildir; böyle bir şey yok, "niye mutsuz olacağım ki?" Mutsuzluğun sebebi bir benlik tuzağıdır ve onun sorumlusu da sensin. Kendini değersiz hissediyorsan bunun nedeni sensin, kendini şanssız hissediyorsan bunun nedeni sensin, kendini mağdur hissediyorsan nedeni sensin. Ama "sen" derken kastettiğim, o benlikler; işte "ben" dediğim için bu literatürü kullanıyoruz — onu al, sakince kenara koy, boş bir şey zaten.

Teslimiyet ve Çocukluk Süreçlerinin Etkisi

Mesela düşünün, teslim olmak kavramı ego için ne kadar rahatsız edici geliyor. "Niye teslim olacağım" diyor; daha 5-10 yaşında çocuklar bile kafa tutmaya çalışıyor, "teslim olmayacağım" diyor. Halbuki senin orada teslimiyetini engelleyen şey nedir, bu kadar reaksiyonlara sebep olan şey nedir? Savunmacı ego bizi her türlü savunmasızlıktan korumak adına başa geçmeye çalışıyor. Aslında korkularımızın maksadı ne, gösterdiğimiz tepkilerin amacı ne? Kendimizi korumak — çok masumane bir şey değil mi? Kendimizi korumak isterken gerçek kendimize bir adım daha uzaklaşıyoruz.

Çoğunuz bilirsiniz, Hz. Ebu Bekir'le biri tartışıyor; Hz. Ebu Bekir gayet sakin, soğukkanlı, çok kısa ve doğru bir yaklaşımda bulunuyor. Peygamberimiz orada oturmaya devam ediyor ve tebessüm ediyor. Sonra Hz. Ebu Bekir biraz tepkisel davranınca peygamber oradan kalkıyor. Neden? Çünkü doğru değil; o savunmacılık doğru bir şey değil, peygamber rahatsız olduğu için değil, orada peygamber fıtratın temsilcisi olarak "bu fıtrata uygun bir şey değil" diyor. Korkularımızın neticesinde gösterdiğimiz tepkiler, kendimizi korumak için gibi görünse de aslında tam tersine işleyen, kendimizden bir adım daha uzaklaştıran şeylerdir.

Bunun arkasında elbette çocukluk süreçlerimize bakmak gerekiyor. Ebeveynlerimizin tahakkümü, aşırı beklentileri, yargılayıcılıkları, suçlamaları, yanlış hatalı davranışları olabilir. Sadece ebeveynle de sınırlı değil, hayatın geniş dairesinde yaşadığımız birçok olay olabilir. "Bu korkum benim nerede tetiklendi?" diye sormalı insan. Olayı bulursak, o olayı farklı bir bilinçle çalışırız, yepyeni bir gözle bakarız. Çünkü çocukluğumuzda yaşadığımız bir kısım şeyler bizde bir utanç duygusu veya başka hoşumuza gitmeyen duyguları tetiklemiştir; mesela yalnız kalma duygusunu tetiklemiş, bir korkuya yol açmıştır. Kısıtlanma yaşamışsak, kısıtlanmaktan doğan bir kısım korkularımız gelişmiştir: "asla beni kimse kısıtlayamaz" — neden? Kendini yetersiz hissetme korkusuyla, cevap verememe korkusuyla karşılaşmışsındır. Hissettiğimiz bütün duygular ve onların meydana getirdiği korkuları çalışmak zorundayız.

İnsanın en rahatsız olduğu şey savunmasızlıktır, herhangi bir durumda yetersiz, güçsüz, çaresiz kalmaktır. Burada şunu anlamalı: egonun, yaratıcının sana verdiğinden daha fazla yük yüklemesine karşı uyanık ol. "Asla çaresiz kalmayacağım, asla hiçbir durumda yetersizlik yaşamayacağım" — nereye gidiyorsun, böyle bir şey yok, sen süpermen değilsin, Tanrı değilsin. Çaresizlik yani bir çaremizin olmadığı durumlar olacak hayatta. Sadece şunu söyleyebiliriz: yaratıcının bana verdiği imkanları ben tam kullanabiliyor muyum, bu imkanları kullanırım, onun ötesinde hiçbir çarem kalmadıysa kabul ederim. "Çocuğum ölüyor, hiçbir çarem yok" — tamam yok yani. "Ben ölüyorum, hiçbir çare yok" — ego "mutlaka bir çaresi olmalı" diyor, çünkü bir şeyden korkuyorsun. Bir insan objektif bir şekilde imkan ve çare araması ayrıdır, çaresizlik korkusu üzerinden çare araması daha ayrıdır.

Diyelim ki öleceksin, eğer bir ermiş olsan ölüm karşısında mutlaka bir çare arayışına girmezsin, sadece "acaba ecelin şu an mıdır" diye düşünürsün, elinde imkan varsa kullanırsın, bütün imkanları kullandın, artık ölüme karşı bir çare aramazsın. Bazen bir hastalık şifa bulur, bazı hastalar gene şifa bulmayacaklardır çünkü hastalık kavramı her zaman olacaktır; mutlak olarak bu dünyada ölüm, hastalık, yaşlanma ortadan kalkmayacak. Şifa vermek, Allah'ın verdiği imkanlarla olur; Allah şifayı takdir etmemişse yapacak bir şey yoktur, şifası hastalığıdır belki. O son noktayı insan kabul etmediği müddetçe korkusu her zaman tetiklenebilir.

Sonuna Kadar Gitmek: Korkunun Kökünü Bulmak

Habil'in temel özelliği ölümden de rahatsız olmamasıdır; Kabil onu öldürebilir ama bir korku konusunda bir direnci yoktur. "Asla böyle bir durumu yaşamak istemem" dediğin anda korkun filiz verir. İnsan en nihai noktada sonuna kadar o korkunun izini sürmelidir.

Soru: Hocam o son anda bile bu ortaya çıkabiliyor. Babamda görmüştüm; hem mizahçı hem de hakikat ilmiyle ilgilenen biriydi. Kanserde son safhaya gelince "yapılacak hiçbir şey mi kalmadı" diye bir tepki verdi; oysa daha önce teslim olmakla ilgili konuşmuştuk.

O zamana kadar öyle bir yüzleşme yoktu, orada yüzleşiyor insan. Bir korkuyu aşarsınız, onun daha kökünde başka bir korku ortaya çıkabilir; sonuna kadar gitmelisiniz. Sonuna kadar gidilmedikçe orada korkunun kökü durur. Ama bu ciddi bir tekamül isteyen bir şey; yaşamaktan kastettiğim, bunu fark edip üzerinde çalışmaktır. Fark et ve bunun üzerinde çalış; yanlış bir benliği onaylama, negatif benleri onaylamama — temel şey bu. Nefsin arınması denilen şey de biraz budur: negatif bir benliği onaylamamak, onu kendi varlığında muhafaza etme tuzağına düşmemek.

"Ne yapalım insanız" diye çok meşhur bir kavram var; insanlar o torbaya her şeyi dolduruyor ve en son ucube bir insan çıkıyor ortaya. İnsan denen varlıkta potansiyel olarak her türlü negativite imkanı vardır, bu ayrı bir konudur. Ama o negatif potansiyel imkanları "insan" olarak tanımladığımızda biz asıl o ruhsal boyutumuzu inkar etmiş, yok saymış, kendimizi ondan mahrum etmiş oluyoruz. Ben kendi işimde küçücük bir sivilceyi, ayağımda küçücük bir tırnak batmasını bile önemsiyorum, çözümleyebilir miyim diyorum; peki psikolojim konusunda bu özeni niye göstermiyorum? Bedene bu kadar özen gösterirken psikolojime dair bu özensizlik neden? Psikolojinde var olan bir gayri tabii durumu niye dikkate alıp üzerinde çalışmıyorsun? Fark edilmeli, hem fark olunmalı hem de onu değiştirebileceğini bilmeli. Sonuna kadar o düşünceyi takip etmek, devamlı negatif düşündüğünün farkına vardığında onu yakalamak lazım ve onunla kendini özdeşleştirmemek lazım. "Ben çok kötümser biriyim" — bak, bitirdin kendini. "Benim zihnimden sıklıkla kötümser düşünceler geçer ama geldikleri gibi giderler" demek daha doğru.

Dikkati alınma, kabul görme, takdir edilme, şefkat görme, olduğumuz gibi olmamıza izin verilmesi yönündeki birçok psikolojik gereksinimden birisi eksik kalmışsa, bu durum bir kısım sonuçlara yol açar. "Bir daha asla böyle bir duruma düşmeyeceğim" — bu bir korkuyu tetikliyor veya bir kısım arzuları tetikliyor. Eksikliğini hissettiğimiz şeye aşırı bir biçimde ihtiyaç duyuyoruz: sevilmemişsen sevgiye aşırı ihtiyaç duyarsın, güven hissetmemişsen aşırı bir hayal kırıklığına uğrama korkusu yaşarsın, kabul edilmemişsen aşırı bir kabul görmeme korkusu yaşarsın; bunları aşırı bir biçimde telafi etmeye çalışırsın. Eğer bu korkuyu güçlü bir şekilde yaşarsa insan psikolojisi dipsiz bir kuyu gibi olur, bir türlü dolmaz.

"Kocan seni seviyor, yirmi yıldır başının üzerinde tutuyor ama ya bırakırsa" — bu ilişki bile sana bunu niye düşündürüyor? Çünkü terk edilme korkun, aşırı bir korkun var. Korku tatmin edilebilen bir şey değildir, çünkü gelecekte olma ihtimali vardır, gelecekte olma ihtimali olan bir şey hiçbir zaman tatmin olmaz. Bir insan bir konuda korku duyuyorsa o konuda dipsiz bir kuyuya sahip demektir, o kuyuya ne atarsan dolmaz. "Tamam seviyor, hiçbir sıkıntım yok ama ya olursa" — bunun cevaplanması, tatmin edilme imkanı yoktur.

Diğer bir sonuç ise insanın umudunu kaybedip kendini korkuya bırakmasıdır: geri çekilir, korktuğu şeyi yaşamamak için, korktuğu şeyle yüzleşmemek için hayatın kenarında yaşamaya çalışır, hayatın uzağında yaşamaya çalışır, insanlara karşı daha mesafeli olur. Bir insanın sunum yaparken rezil olma korkusu yüzünden hiç sunum yapmaması gibi; ego kaçınma davranışı sergiliyor. Aldatılmamak için evlenmiyor, suistimale uğramamak için ortaklık yapmıyor. Olabildiğince hayattan kaçınarak hayatı süzdükleri için, korku çok kötü bir kılavuzdur. Kur'an'ın anlattığı o kıssa insan için gerçekten bir tercih yapma durumunu ifade ediyor: ya Kabil gibi korkunla ve korkunun seni yanlış yola sevk etmesiyle, iyiliği ortaya çıkmaktan engellemesiyle yaşayacaksın, ya da Habil gibi olacaksın — hiç korkmaya gerek yok, hiçbir anlamı yok, emin olun korkulardan korkmamak gerekiyor, boş şeyler çünkü, gerçekten boş şeyler, hiçbir anlamları yok.

Mesela bir sosyal gruba girdin, "beni yok sayarlar" — saysınlar, ne olacak? "Kimse yüzüme bile bakmadı" — ne olacak, görünmez adam gibi olduğunu düşün, ne olacak yani? Ben de bunları yaşadım; bende mesela güçlü bir sosyal fobi vardı, insanların önüne çıkmak, bir şey konuşmak konusunda. Sonra baktım bu sahte bir korkuymuş; insanlar sizi yemez, sahte bir korku.

Soru: O süreçler geçtikten sonra korkunun o konuyla ilgili yersiz olduğunu düşünüyoruz. Mesela iş yerinde müdür gelecekse toparlanıyorsun ama olay bitince düzgün iş yapan için gerek yok, öyle değil mi?

Evet, iş yerinde işini, aldığın görev ve sorumluluk çerçevesinde yapan biriysen, müdür gelmiş veya gelmemiş niye korkasın? Ama hata kusurun varsa o zaman kork, ayrı bir şey. Sen işini gücünü, aldığın sorumluluğu yerine getiren birisin, niye korkasın müdürden? İşi doğru bir yerden tuttuğumuzda gerçekten korkunun bir gerçekliği yok. "Kimse seni sevmeyecek" — olur, ne olacak ki? Bir deneyim yaşarsın bu kadar. Sevilmek üzerinden varlık üreten bir egoyu bulmak lazım: "sevilmem lazım, sevilirsem varım, sevildiğim ölçüde var ve değerliyim" diyen bir ego var, sahtenin sahtesi. Arzu bir korkuya, korku bir cehalete doğru seni sürüklüyor.

Soru: Sevilmeyen bebek üzülüyor, her türlü basınç sağlanıyor, sevgi verilmeyen bebek ölüyor. Bu temel bir sebep değil mi, en azından bir kişi sevmeli yani?

Şöyle: tabii ki çocuk psikolojik düzeyde doğal, olumlu, pozitif bir çevreye ihtiyaç duyar. Neden? Çünkü bir çocuğun negatif psikolojik durumları analiz etme yeteneği yoktur; kendisini sevmeyen bir anneyi "annem narsist, bencil" diye yorumlayamaz, bir çocuk bunu diyemez, o donanım söz konusu değil. Fakat belli bir ergenlik ve yetişkinlik noktasına geldiğinde artık o spiritüel varoluşunu ve bilincini idrak etme noktasına gelmiştir. Dünyada hiç kimse onu sevmese, bir kişi bile sevmese, onun için bir problem değildir; çünkü kendisinde ilahi kendiliği taşıdığının bilincine varır ve onu sever. Kendisinin ilahi değerlerle donanmış bir varlık olduğunun bilincindedir, kendisinin sevginin kaynağı olduğunu bilir ve dolayısıyla bir sevgi arayışı içinde olmaz; o zaman özgürce sevgiyi deneyimler. Onu seven insan da olur, sevmeyen de olur, hiç insan onu sevmese bir eksiklik hissetmez.

Soru: Böyle daha farkındalıklı biri var mı hocam?

Var tabii ki, var. Kendisiyle biraz fark etmesi lazım tabii ki. Spiritüel bilinç bir şey için uğraşmayı gerektirmiyor. Sprüter varlığın bizatihi değerlidir, vardır ve zaten sevginin kaynağıdır. Tanrı'nın sevilmeye ihtiyacı var mı? Yok. Sen de onun üflediği ruhu taşıyorsun. İnsan bir insana muhtaç bir varlık olarak yaratılmamıştır; temel referans noktası yaratıcıdır. Onu bulduğunda şey tamamlanmıştır. Yoksa o çemberi insanlarla doldurmak yanıltıcı, yanlış bir yaklaşımdır. Bunu idrak ettiğinizde insanlarla ilişkiniz beklentisiz, doğal bir deneyime dönüşür. Sizi seven sever, seven bir süre sonra sevmez, biri nefret eder, nefret eden sonra vazgeçer; bunlar sizin için doğal bir süreçtir, varlıksal bir tanım ve anlam taşımazlar.

Allah Kuluna Kâfidir

Allah peygambere söylüyor: "bütün insanlar senden yüz çevirecek olsa de ki Allah bana yeter." Yani benim asli referansım manasında. Bu bir jargon üretmek değil, bir hakikatin ifadesidir. Bütün insanlar senden yüz çevirse, dikkat et, Allah sana yeter. Bunun farkında ol; bu, "insanlara karşı umurumda değilsiniz" anlamında bir tepkisellik değildir, bir hakikatin ifadesidir. Kimin için Allah yeterse o insan insanlar için en hayırlı insan olma noktasına gelmiş olur. Onun için hakiki insan kendini Allah'a verir; "kendini Allah'a veren insan Allah'ı aleme verir" denilmiştir. Kendini Allah'a verirsen Allah'ı da aleme verirsin — ilahi bir sevgiyle seversin, ilahi bir şefkatle şefkat duyarsın, ilahi bir iyilikle iyilik yaparsın; insanlara kendi egonu bir şey olarak göstermezsin, "ben seni seviyorum" demezsin çünkü kendini vermezsin. Kendini Allah'a vermezsen alemden kendilik aramaya başlarsın, kendini de pahalı satmaya başlarsın.

Bunun en büyük temsilcisi Peygamberdir; kendini Allah'a verdiği için Allah'ı aleme verebilmiştir. İnsanlardan hiçbir şey beklememiştir. Sizden hiçbir şey beklemeyen, sizden hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olur insan. Peki peygamber niye hiçbir şey istemiyor? Çünkü ihtiyacı yok, çünkü Allah'tan bütün alacağı şeyi alıyor, oradan besleniyor. Öbür döngü ise "alemde seni mutlaka biri sevecek" diye bir psikolojik pansuman tedavisidir. Keşke hiç kimse bizi sevmese de biz ilahi sevgiyi tam olarak idrak edip içimizde hiçbir eksiklik hissetmesek, ne güzel bir şey olurdu; sonra insanlar bizi sevsin. İnsanların sevgisine muhtaç olmadığımız zaman insanlar bizi sevsin — o zaman algılayacağımız sevgi çok daha objektif olacak. Sizi seven insanları o zaman özgür bırakacaksınız.

Soru: Aşkı hariç tutabilir miyiz burada?

Tutku bahsinde kastediliyorsa, o gerçek aşk değil, onun da mutlaka bir beklentisi var. Gerçek aşk beklentisizdir.

Soru: Kendini Allah'a veren, Allah'ı aleme veriyor ya — Yunus Emre "hepsinden iyice bir gönle girmektir" diyor. Hangi gönlüne girmek? Allah'ın gönlüne girmek, avamın, halkın gönlüne girmek değil.

Evet, oradaki kendini Allah'a veren bir gönül; o zaman gerçekten yaşayacağız, gerçek anlamda korkular ve arzular tutsak etmeyecek.

Soru: Allah bir kulu sevdiği zaman Cebrail'e emreder, "kullarıma de ki, ben bu kulu seviyorum, siz de sevin" diye. Bütün insanların sevgisi büyük ihtimal o kişide kalır mı?

Bu, belli bir noktadan sonra olmuş; ilk zamanlar Allah şöyle de diyor olabilir: "bu kulum bana doğru geliyor, beni istediğini iddia ediyor; bütün alem ondan nefret etsin" de diyebilir. O yüzden bu uzun bir mevzudur.

İnsan temel referansının, temel bağlantı noktasının, kendi varlığının kaynağının ne olduğunu idrak ettikten sonra ancak hayatta gerçek anlamda insan olabilir. Gerçek kendi varlığının kaynağının sonsuz ve mutlak olan yaratıcı olduğunu idrak eden bir insan, o bilinçle insanlarla iletişim kurar. Yaratıcı ile olan ilişkiniz konusunda hiçbir pazarlığa girmeyin — "Allah beni severse bütün insanlar da beni sever" gibi düşünmeyin, onun hesabı çok farklıdır, çok değişik hesaplar var. Sizin tek düşüneceğiniz şey "Allah kuluna kâfidir." Bütün dünya size yüz çevirse, bütün dünya sizden nefret etse, sizi yok saysa, siz kendi içinizde en küçük bir eksiklik, mahrumiyet, kayıp hissediyorsanız yola devam etmemiş, henüz Allah'ı bulmamışız demektir; onu bulma yolculuğuna devam etmemiz gerekir. Yoksa "Allah'ı bulamadım, hiç olmazsa insanlardan bir şey bulayım" derseniz yolu terk etmiş olursunuz. "Allah kuluna kâfidir" — bu şu demektir: insan alemin dilencisi değildir. Allah seni aleme dilenci olarak yaratmadı, Allah insanı aleme mahkum yaratmadı demektir. Bu çok büyük bir bilgi ve çok kıymetli bir müjdedir insanlara.

Soru: Hocam, dört mizahçı olarak aşkı daha derinden yaşayabildiğimizi zannediyorum. Aslında bu bir gölge mi oluyor, tasavvurumuzdan daha öte bir türlü mü?