Ben Hikayesi ve Sahte Benlik

"Ben" Kavramı ve Hikaye Ürettiğimiz Benlik

Evet. Neyi konuşuyoruz? Bence böyle, bence şöyle... "Ben" kavramını biraz açabilir misin? On yıldır açıyoruz zaten. "Yeni bir şey yok hocam." Tabii tabii, yok tabii ki.

Ben kavramı, zaten ne olduğu, ne olarak algılandığı, nasıl yanlış kullanıldığı anlaşılsa birçok mesele açıklığa kavuşacak. Mesela dikkat ederseniz, çoğunlukla "ben" dediğimizde, biz bugüne kadarki hikayemize "ben" diyoruz değil mi? Hatta mesela "kendini tanıt" dediğimizde neye işaret eder bir insan? "Kendinizi biraz tanıtın" dediğimizde adımız, soyadımız, nerede doğduğumuz, ne zaman doğduğumuz, ne iş yaptığımız — bakın "kendinizi tanıtın" dediğimizde bunlar geliyor değil mi aslında?

Bu anlamda "ben" ve "kendim" kavramları insanlık dünyasında en yanlış kullanılan kavramların başında gelir. Ve yanlış kullanıldığı için de başımıza en büyük belayı açan kavramdır aslında. İnsanın "ben" demesi, "kendim" demesi — hatta bazı doğu bilgeliklerinde kişi bir manevi yola girdiğinde "ben" kavramını kullanmaması önerilir. Çünkü en düşük düzeyde bilinçli olduğumuz andan itibaren, yani daha bir iki yaşlarından itibaren, "ben" kavramı yanlış bir şeyin üzerine oturuyor. Neyin üzerine oturuyor? Bedenin üzerine, duyguların üzerine, düşüncenin üzerine oturuyor, ona "ben" diyoruz.

Yani mesela bir olay yaşanıyor, o olayın içinde bir "ben" üretiyoruz. Diyelim ki bir bebek düşünün, bir iki yaşında bir bebek, altını kirletmiş, annesinin ona bakmasına ihtiyaç hissediyor, ağlıyor. Diyelim ki annesi o an onu duymadı, anne mutfakta onu duymadı. Bunu ne şekilde tanımlıyor? "Annem beni duymuyor." Biraz daha ilerletirse "annem bana ilgi göstermiyor." Biraz daha bunu hikayeleştirirse, "ben, evet, annem beni sevmiyor, ben annemin seveceği biri değilim, ben hiç sevilecek biri değilim" veya "ihtiyacım olan sevgiyi ben hiçbir zaman bulamadım." Veya işte kardeşi olmuşsa, diyelim ki bir iki sene sonra annesi zaman zaman "sen dur biraz, kardeşinle ilgileneceğim" dediğinde, orada o çocuk bunu "beni reddediyor" diye hikayeleştirecek.

Yani ne olmuş oluyor aslında? "Ben" dediğim şey bir hikayedir. Bizim şu an kullandığımız "ben" bir hikayeden ibarettir. O hikayenin içeriği olan olayları yok farz edin, bir şey kalmayacak. O zaman bizim şu an kullandığımız "ben" bir hikayeden ibarettir. Hatta bazıları bu hikayeyi çok uzun anlatırlar, bazıları kısa geçiştirirler ama hepsi hikaye üretir. Bir bakarsınız bir insan çok, tırnak içinde, dertlidir, çok olumsuz şeyler yaşamıştır, bıraksanız 5-10 saat konuşabilir. Ama anlattığı şey nedir? Hikayedir.

Hani biz bazen deriz ya "sen hikaye anlatıyorsun" diye — herkes hikaye anlatıyor aslında. Hikaye anlatılabilir, fakat hikaye "ben" zemini şeklinde algılandığında problemdir. "Ben deneyimledim, oldu, olaylar" diye anlatabilirim ama bu benim hikayem değil. Benim hikayem yok. Kimsenin de aslında gerçekte, gerçek benliğinin bir hikayesi yok. Zaten aydınlanma, hikayesi olmayan benin farkına varmaktır. Gerçek aydınlanma, bir hikayenizin olmadığını idrak ettiğiniz noktada gerçekleşmiş olur.

Deneyimler vardır — bu, geçmişi unuttum, yaşanmışlıkları unuttum anlamında değil. O yaşanmışlıklar var, duruyorlar, hafızanızda duruyor. Ama siz o olayların üzerinden beni tanımlamıyorsunuz. Çünkü ben o değil. O yüzden "ben nedir, kendimiz neyiz" sorusuna tek bir cevap veremeyiz. Bakın bu çok önemli bir şeydir ve bütün karmaşa da buradan doğmaktadır. Yani bir bilge de, aydınlanmış bir insan da "ben" diyebilir. Ama onun "ben" derken ne anlattığı, neyi kastettiği ile herhangi bir insanın "ben" derken kastettiği şey birbirinden dağlar kadar uzaktır, yer gök kadar birbirinden uzaktır.

Ben Hikayesinin Kaynağı: Çocukluk Deneyimleri

Biz kendi şu anki bilincimize döndüğümüzde — hani uçmayalım, yerde ayaklarımızı basarak yol alalım — biz şu an "ben" derken neye "ben" diyoruz? Yaşadıklarımıza, düşüncelerimize, duygularımıza, hislerimize, yapıp ettiklerimize "ben" diyoruz. Mesela "ben ailede işte çok sevilirdim, sevilmezdim, ailede göz ardı edildim" veya "ailenin göz bebeğiydim." Bakın burada sadece olumsuz olaylar üzerinden hikaye üretmeyi kastetmiyorum, olumlu olaylar üzerinden de hikaye üretebilirsiniz. Hepsi hikayedir. Olay ayrı bir şeydir, o olay üzerinden üretilmiş olan "ben" ayrı bir şeydir.

Mesela bir şey yaparsınız, "ben yaptım" dersiniz, sonra onu yapan "ben" haline gelirsiniz. Onu yapan ben haline geldiğinizde kendinizi neyle tanımlamış olursunuz? "Bir şey yapan ben" olarak tanımlamış olursunuz. Peki onu yapamadığınızda ne olur? Bir gün gelip diyelim ki onu yapamadınız, o zaman "ben bozuldu, ben yaralandı, ben zayıfladı." Bunu her şey için kullanabiliriz.

Geçen biraz bahsettiğimiz mesela ilişkiler, çok güçlü bir ben hikayesinin enstrümanlarıdır. Çok güçlü bir ben hikayesinin en önemli enstrümanlarından birisi ilişkilerdir. Bu ilişkileri doğduğunuz ailenin içinden başlayın bugüne kadar — mesela ben hikayesinin önemli bir kısmı ilişkilerdir. İlişkileri kenara koyduğunuzda ben hikayenizin önemli bir kısmı ortadan kalkacaktır; onu o ilişkilerin üzerinden ürettiğiniz hikaye boşa düşecektir. Zaten öyle olması gerekir; gele gele, en sonunda hiçbir hikayesi olmayan gerçek bene bir gün döneceğiz. O bizim gerçek benliğimizdir. O zaman "ben" demeye hakkımız var aslında, her zaman hakkımız var.

Ama o gerçek benin yerine bir başka beni, başka benlikleri geçirdik. Onlara "ben" diyoruz, onların üzerinden kendimizi tanımlıyoruz, onların üzerinden varlığımızı, kendiliğimizi inşa ediyoruz. Sonra herkesin bir derdi oluyor değil mi? Ve diyoruz ki mesela "kimin derdi yok ki?" değil mi? Mesela "benim bir derdim yok" — bundan emin olabilirsiniz, beni tanıyanlar bilir, benim bir derdim yok. Ama birçok hayatımda yaşadığım süreçte bir kısım sorunlar olabilir, problemler olabilir, üstesinden gelemediğim şeyler olabilir. Bunlar benim sorunum değil, benim bir derdim değil. Bana etkileyen olaylar, bana olan olaylar var ama benim bir derdim yok. Yani ben gerçekten, benim bir derdim yok.

Herkesin Bir Derdi Var mı? Cennet ve Sahte Benlik Ağacı

Bu bize Kur'an'da neyle anlatılıyor? İşte, "biz Adem'i ve eşini cennete koyduk, dedik ki burada güzelce yaşayın, burada sizin için açlık ve susuzluk yoktur" — değil mi? Üzüntü yok, keder yok, bir zarara maruz kalma yok. Bu nedir? Gerçek ben düzeyidir. Ama "şu ağaca yaklaşmayın." O ağaç nedir bir yönüyle? Sahte benliğin ağacıdır. Ama sahte benlik ağacı neyin üzerinden şekilleniyor? Olguların üzerinden. O yüzden o yaklaşılmaması tavsiye edilen ağaç aynı zamanda değişen âlemdir. Yani sürekli değişen bu âlem aslında bir ağaçtır. O ağaca neyle yaklaşmaman gerekiyor? "Ben" algısıyla yaklaşmaman gerekiyor.

İşte şeytanın Adem'i kandırmak için uydurduğu hikaye zaten "ben hikayesi"ydi: sen mükemmel olamayacaksın, ebedi bir mülke sahip olamayacaksın. Aslında ne yaptı? O Adem'i bir hikayeye düşürdü, bir hikayenin tuzağına düşürdü. Biz bunu yapmıyor muyuz? Biz hep her gün bunu yapıyoruz. Hani bazen derler ya "şeytana gerek yok, insanlar birbirinin şeytanı." Bu anlamda birbirimizin maalesef şeytanıyız. Mesela işte "seni hayatta kim sevdi? Sevilmek istiyor musun? Bak sevilmek için şunları yapmalısın" — işte "bugüne kadar ne başardın? Başarılı olmak istiyorsan şöyle yapmalısın." Bunlar ne aslında? Birbirimize vesvese veriyoruz aslında, farkına varmadan, iyilik zannederek. Birbirimizi bir hikayeye düşürmeye çalışıyoruz. Mesela "sana bugüne kadar vefalı davranan kimse oldu mu? Bugüne kadar kimden vefa gördün? Bugüne kadar kim sana gerçekten değer verdi?" Ne biçim vesveseler veriyoruz değil mi birbirimize? "Ya işte sen bugüne kadar ne yaptın be, ben senin yerinde olsam neler neler yapardım." Hemen oturuyoruz, "evet, ya hakikaten çok şey yapardım ama şuraya bak, hiçbir şey yapmadım bugüne kadar" ne oldu? Birbirimize farkına varmadan vesvese veriyoruz, birbirimizi cennetten düşürüyoruz.

Birbirimizi Cennetten Düşürmek

Hepimiz birbirimizi cennetten düşürüyoruz. Eğer fark ederseniz bunun ne olduğunu, bunu çok iyi anlayabilirsiniz. Hepimiz her gün birbirimizi cennetten düşürmeye çalışıyoruz. En büyük kul hakkı da bu herhalde. Tabii. Bunu ileride daha da konuşuruz herhalde.

Hepimiz birbirimizi cennetten düşürüyoruz. Peki cennete çıkarmak için ne dememiz lazım? "Kendini hatırla" dememiz lazım. "İşte bana kimse değer vermiyor" — "senin değerin senin özündedir" dememiz gerekiyor. "Hiçbir şey başaramadım" — hayır, sen insan olarak var edildin ve eğer insan olarak kalmayı becerebilirsen en büyük başarıyı sağlamış olursun. Birbirimizi cennetten düşürmek yerine, düşmüş olduğumuz yerden cennete çağırmamız gerekiyor. "Bana hiç değer veren biri yok" — önemli değil ki. "Hiç kimse benim farkımda değil" — önemli değil. "Hiç kimse beni anlamıyor" — hiç önemli değil.

Ben ne diyeyim sana, işte "ya bir gün bulursun, biri seni anlar, sen de kendini o zaman anlaşılmış hissedersin, mutlu olursun" öyle mi diyelim birbirimize? Öyle dersek birbirimizi cennetten düşürmüş oluyoruz. Ve farkına varmadan bakın bütün insanların bütün hikayesi, bütün edebiyat, birbirimizi cennetten düşürme hikayesidir.

Ben de bir tanıdığımı davet ediyorum, yemeğe davet ediyorum, muhabbet ediyorum, ona kendimce bir şeyler vermek istiyorum. Ama geçen bir şey oldu: dedim ki "ben seni bir insan olarak seviyorum." Bana direkt şu cevabı verdi: "Senin sevgine benim ihtiyacım yok" dedi. Peki hangi bilinçle söyledi bilmiyorum yani, inşallah öyle yüksek bir bilinçle söylemiştir. Yoksa bir başka ben hikayesiyle, "senin sevgine ihtiyacım yok, zaten bu insanlar hepsi üçkağıtçı" gibi bir bilinçle de söylenebilir. Yüksek bir bilinçle de söylenebilir, ne güzel.

Gerçekten bakın, dedim ya, ne diyor Allah Adem'e ve eşine? "Cennete yerleşin, burada bir ihtiyacınız yok yani, bütün ihtiyaçlarınız doğal olarak karşılanıyor." Hani "ihtiyacım var, ne yapacağım, işte bulmaya çalışmam gerekir, ihtiyaç duyuyorum, mahrumum" — bakın hiçbir hikaye yok değil mi o cennette? Niye anlatılıyor ki bu size?

Eğer cennet Adem ve Havva diye iki insanın olduğu bilmem nerede bir yerse — yeryüzünde mi gökyüzünde mi? Arkadaşlar, cennet ne yeryüzündedir ne gökyüzündedir. Cennet sizin varlık halinizdedir, varlığınızdadır. Cennet de cehennem de varlığınızdadır, orada burada değildir. Mesela acı çeken insanın acısı nerededir? O anki varlığındadır, psikolojisindeyse, her neresindeyse oradadır. Cennet cehennem de varlığımızdadır, yoksa "yerdedir, göktedir" diye düşünmemize gerek yok.

İşte orada ne anlatılıyor bize bu kutsal metinlerde? Deniyor ki eğer siz gerçek öz kendinizde olursanız, cennette, muhtaç olmayan, bağımlı olmayan, kendi varlığında huzur bulan biri olursunuz. Hiçbir hikayenin figüranı, hiçbir hikayenin öznesi olmazsınız. Bakın dikkat edin, bizim konuşmalarımızın çoğu hep bir hikayedir. "Falan beni terk etti, falan beni bıraktı." Benim böyle bir tanıdığım biri var, size Facebook'unda paylaştığı şeyleri bir gün buraya asarım, bir görürsünüz, ilginç, çok şey — bir ego hikayesi yani. İşte "değerini bilmeyen insanlara değer verme, sonra seni değersiz kılarlar" falan böyle bir sürü hikaye. Böyle Instagram'larda çok paylaşılıyor değil mi bu hikayeler? Hepsi sahte. Ve kişi zannediyor ki "ben çok farkındalıklıyım." Tam bir sahte hikayenin ürünü olan şeyler bunlar. İşte "değer bilmeyenlere değer verme" falan öyle. Bakın hep hikaye kimle ilgili aslında? Başkalarıyla bağlantılı hikaye.

Şunu demiyor: "Ya benim gerçekte değerim nedir, bunu bilen var mı arkadaşlar?" diye Facebook'ta soru soran gördünüz mü hiç? Yok, değil mi? Aslında böyle bir soruya ihtiyacımız var: "Arkadaşlar, ben gerçekte kendimin değeri var mı yok mu bilmiyorum, kendini bilen bulan varsa bana bir cevap yazsın" diye sormamız gerekmiyor mu? Bunu sorarsak bir yere varabiliriz. Yoksa işte "değerini bilmeyen insanlara değer verme, kendini harcatmış olursun" falan böyle şeylerle biz ne yapıyoruz? Hikaye üstüne hikaye üretiyoruz. Hikayelerde bizim mutsuzluğumuz ve acımız oluyor.

Hatta bir insanın yüzüne baktığınızda bile ne kadar derin bir hikayesi olup olmadığını anlayabilirsiniz. Hakiki insanın hikayesi yoktur. Hani bazı insanlar var da, "işte böyle bir anlatmaya başlasam..." Ne anlatacaksın, bir baksana, bir düşün, ne anlatacaksın? Onlar senin varlığın mı? Sen misin onlar? Onlar senin deneyimlediklerin, onlar senin hayatta şahit olduğun şeyler, onlar senin hikayen değil. Çünkü senin bir hikayen yok. Ama eğer psikolojik düzeyde ben kavramına tutunursak — ki buna biz psikolojik ben diyoruz — psikolojik bene tutunursak o hep hikayeler üzerinden yaşayacaktır, bir hikaye anlatacaktır.

Hikayelerimizi Fark Etmek ve Deneyime Çevirmek

Onun için bizim şu bilinç düzeyinde "ben" dediğim şey yaşadığımız şeyler, arzuladığımız şeyler, korktuğumuz şeyler, beklentilerimiz, kırıklıklarımız, korkularımız, hayal kırıklıklarımızdır. Ve herkes hikayesini anlatmaya çalışıyor değil mi? Hepimiz birbirimize hikayemizi anlatmaya ve onaylatmaya çalışıyoruz. Veya hikayenin içinde birisinin bize çare bulmasını istiyoruz. O yüzden hep hatırlatıyorum: kutsal metinler asla hikayelerinize cevap vermezler, sizi hikayeleriniz içinde mutlu etmezler. Allah peygamberi hikayesi içinde mutlu etmemiştir. Zaten hikayesi de yoktu.

Evet, buyurun. "Tavsiye bir egzersiz var mı, ben deme?" Bunun çözümü, veya bu konuda çalışmak isteyen bir insan öncelikle yaşadığı olumsuz olaylarla bağlantılandırdığı ben hikayelerine dikkat etmeli. İlk yapılacak şey budur. Yani işte "ben mağdur oldum, ben sevilmedim, önemsenmedim, değer görmedim, istediğim şey hiçbir zaman olmadı, hiçbir zaman hak ettiğim muameleyi görmedim, işte şu olmadı bu olmadı" — insanın da zaten her istediği olmuyor ki, gibi ürettiğimiz, yani olumsuz olaylar üzerinden ürettiğimiz "ben" cümlelerine bakıp, bu cümlelerin bir ben hikayesi olduğunu ve gerçek olmadığını kendimize hatırlatacağız. Ve onları şuna çevireceğiz: "Böyle bir olaya şahit oldum ve böyle bir olayı deneyimledim."

Mesela: "babam hiç bana sevdiğini söylememiştir." Ben bundan bir hikaye ürettim mi, üretmedim mi? Farz et ki ürettim: "işte babam bana hiç beni sevdiğini söylemedi." Bakın şey yapmayacağım — "ya söylemediyse ne yapayım, işte idare edeceksin" — bu değil dediğim iş. Gayet sakin, objektif bir şekilde diyeceksin ki: "babam sevgisini ifade etmeyen biriydi, ben de böyle bir babalığı deneyimledim." Yani babamın böyle biri olduğunun farkındayım ve böyle bir babalık tarzını deneyimledim, buna şahit oldum.

Ha, çocukken belki şahit olamadınız, mağdur oldunuz veya maruz kaldınız değil mi? Çocukken şahit mi oldunuz? Hayır, çocukken şahit olamadık, çocukken de deneyimleyemedik maalesef, çocukken maruz kaldık. O yüzden zaten güçlü bir şekilde hikaye oluştu, maruz kaldık.

Mesela bir çocuk düşünün, beş yaşında bir çocuk size geldi, dedi ki "abla ben seni sevmiyorum," "abi ben seni sevmiyorum." Şimdi siz bunu bir deneyim olarak algılarsanız, çocuk işte ne yapacaksın, "sevmiyorum" diyor, beş dakika sonra gelir "seviyorum" der mesela. Çok fazla onu ben hikayesine dönüştürmezsiniz değil mi? Ama diyelim ki 20 yıllık eşiniz geldi size, dedi ki, sohbetin ortasında, "artık ben seni sevmiyorum, yarın boşanıyoruz." Şimdi buna maruz mu kalırsınız, şahit mi olursunuz? "Öyle mi hanım, Allah yolunu açık etsin, eyvallah, bir sıkıntın varsa benden yana kusura bakma, hakkını helal et, ödeyeceğim bir maddi manevi bedel varsa da hakça bir şekilde ödeyeyim" diyebiliyor musun? Bak şahit olabilir misin böyle bir şeye? Olamazsın. Olma imkânı var mı? Var. Ama biz çocukken bunlara şahit olabildik mi? Olamadık tabii ki, maruz kaldık. Annemizin tavrına maruz kaldık, babamızın tavrına maruz kaldık, kardeşlerimizin tavrına maruz kaldık, arkadaşlarımızın tavrına maruz kaldık.

Mesela "okulda beni kimse sevmiyordu" — bu yanlış bir ben hikayesi. Bunu hikayeden nasıl çevireceksin? "Okuldaki arkadaşlarımın bana yeterli bir sevgi halleri yoktu, ben de bunu deneyimledim" — "ben sevilmedim" değil, "beni kimse sevmiyordu" bu değil. Bakın, benlik hikayesine döndürdüğünüz anda kendinize hapishane üretiyorsunuz. Ve eğer buna tutulursanız, hayatınızda hiçbir zaman o hapishaneden çıkamazsınız. Neden? Çünkü değiştirebileceğiniz bir şey değil artık — geçmiş değiştirebileceğimiz bir şey değil. Geçmişi değiştirmeyeceğiz zaten, geçmişte ürettiğimiz ben hikayesini çözeceğiz.

Yani bu hikaye yok, bunu şey gibi düşünün: iplik var, siz bir halı üretmişsiniz o iplikten ama çok desenler bozuk yani, berbat. Hatta bir bakıyorsunuz en son halının en sonunda "ben şanssızım" diye bir yazı yazmışsınız, farkında değilsiniz. "Benim hayatım çok berbattı, ben hiç kimseden değer görmedim" — bir bakın öyle bir halı deseni üretmişsiniz. Ne yapacaksınız? Bakın ipliklerde problem yok, onun üzerinden bir halı ördünüz ya, problem orada. Yaşadığımız olaylarda, iyi kötü, bir problem yok. Onlar yaşanacaktı ve zaten yaşandı ve zaten yaşanmaya devam edecek — olumlu olumsuz. Onun üzerinden hikaye üretmek kötü.

Belki daha önce söylemişimdir. Benim bir yeğenim var, tip 2 enneagramda. Bir gün böyle yürüyoruz sokakta, bir yere gidiyoruz — daha, kaç yaşında, 10-11 yaşında falan en fazla yani. Bir kediyi sevmeye kalktı, kedi kaçtı. "Amca" dedi, "bu da beni sevmiyor." Anlatabildim mi? "Bu da beni sevmiyor." Bak geride nasıl bir hikaye var: "kimse beni sevmiyor, bu da beni sevmiyor." Kişiselleştirdi. Halbuki kedi belki orada yabani bir kedi olabilir, belki 5 dakika evvel bir çocuk onu tekmelemiş olabilir, belki o sokakta çocuklar kedilerin arkasına teneke bağlıyor veya taş atıyor olabilir, o da insanlardan ürküyor olabilir. Ama ne olarak aldı bakın hikayeyi? Ben hikayesi olarak aldı. Bak dedi, "amca bu da beni sevmiyor."

Şimdi biz de aslında hepimiz yaşanan olayları, yani yaşadığımız olayları, ben hikayesine döndürerek kodlamış durumdayız. İşte bu kodlamayı tekrar deşifre etmeliyiz. Böyle bir durum yok.

Ben Dili, Sen Dili ve Psikolojik Sınırlar

Modern psikoloji psikolojik "bene" odaklı zaten. Sen bir "ben," o bir "ben" üretti; "sen" diyerek karşı tarafı da bir "ben"e dönüştürüyorsun — ben bunu tamamen olumsuz da görmüyorum ama.

(Bir katılımcı:) Psikolojik bendeki durumunuzu ifade ediyorsunuz belki ama, tabii bu dilimize girdikten sonra — aslında sizin bahsettiğinizden dolayı da gözlemlediğim şey hep şu: ben de biraz şiddetsiz iletişimle ilgileniyorum ve normalde ailelerle bu konuda çalışıyorum. Orada da "ben dilini" kullanıyorsunuz, "sen dilini" değil ama daha çok olay üzerinden konuşuyorsunuz. Olayı...

Evet, biz "ben dili" de kullanmıyoruz, "sen dili" de kullanmıyoruz, "sen dili" de yok. "Sen dili" var mı, az önce bahsettiğim kedi olayında? Yani "kedi benden kaçtı" derken?

Aslında "benden" de kaçmadı değil. Neden biliyor musunuz? Nedeni şu: kedi benim yeğenimi tanımıyor, bilmiyor onu, onun iç dünyasını, merhametini, şefkatini bilmiyor. O yüzden "kedi benden kaçtı" demek de yanlış. Kedi kaçtı, sadece bu. "Kedi kaçtı." "Babam hiç sevdiğini söylemezdi." Bak "ben" yok yani, "sen" de yok. Ben de yok.

Modern psikoloji, psikolojinin içine kendini hapsetmiş bir sistemdir. Kendi içinde çözüm bulmaya çalışıyor. Yani dolayısıyla psikolojinin ürettiği çözümler nihai çözümler değildir. "O mevcut yapılan şey iyi nasıl olabilir? Mevcut yapılan, ama senin bana söylediğin bu söz bende kırılmışlık hissettirdi" — işte ben dili, sen dili. Ne yapacağım? "Bende niye kırılmışlık hissettirdi" diye soracağım. Ben şunu soruyorum: diyorum ki, güzel kardeşim, bu sende niye kırılmışlık hissettirdi — yani ben bunu sormayı öneriyorum. "İşte senin yaptığın bu davranış bende değersizlik hissi oluşturdu" diyorsun; ben diyorum bunu da geç, değersizlik hisseden kim ve bu gerçek ben mi?

Onun için bizim bahsettiğimiz şey psikolojik düzey değildir, yani psikolojik düzeyle sınırlı bir şey değildir. Biz psikolojiyi analiz etmeye çalışıyoruz ama biz psikolojik bir yol önermiyoruz, psikolojinin içinde kalmayı önermiyoruz. Çünkü biz psikolojiyle sınırlı varlıklar değiliz, bunu anlamamız gerekiyor. Ben-dili açısından da öyle, tabii dil açısından da öyle. Çünkü o dilin altında ne var aslında? Bak bir ben var, o ben de psikolojik. Ve sen de bu beni anla — anlatabildim? Sen böyle dedin, "ben kırılmışlık hissettim" — hani karşımızdakini suçlamıyoruz, egosunun damarını tahrik etmiyoruz, istiyoruz ki ama o da bu beni anlasın. Anlatabildim mi? Bu da psikolojik düzey ama daha kendi içinde daha dengeli bir dil. Ama bizim kastettiğimiz o benin de ötesine geçmek. Çünkü senin gerçek benin bu değil, senin gerçek benin bu değil. Onun için diyoruz buna psikolojik benlik ama biz psikolojik benlik değiliz, biz ruhsal bir varlığız.

Gerçek Ben Ruhtadır

Gerçek ben orada yatıyor. Hani vardır ya böyle Buda'nın yatar pozisyonları vardır, heykelleri vardır. Aslında o nedir biliyor musun? Yani bak içindeki öz sakin sakin, huzurlu yatıyor yani. Onun bir sıkıntısı yok, problemi yok, gerginliği yok, bunalmışlığı yok, travması yok. O içinde yatıyor böyle sakin. İçinizdeki Buda yatıyor arkadaşlar, hepinizin içinde yatıyor ve çok sakin. Onların kendi dillerinde söylemek istedikleri şey bu aslında. Ne kirası var, ne faturası var, ne değersizlik hissi var, ne anlaşılma ihtiyacı var, ne bugüne kadar anlaşılmadığından dolayı bir travması var, ne şanssızlık algısı var, ne yetersizlik hissi var, ne aynalanma ihtiyacı var, ne ayna nöronlarına ihtiyacı var — yok, öyle bir ihtiyacı yok.

Ama biz takılmışız psikolojide. "Ayna nöron, ayna nöron, mutlaka birisi seni aynalamalı, aynalamazsa olmaz, ne yapayım ben şimdi, ayna mı arayayım kendime yani? İşte ben çok değerliyim, bilgiliyim, e biri de benim bilgili olduğumu anlasın, anlamazsa ne yapacağım ben?"

Hani bilişsel davranışçı terapi eğitimi veren büyük bir psikiyatriste bizim bir arkadaş sormuştu: diyelim ki birisi dedi ki "ben sevilmeyen biriyim, ben sevilecek biri değilim" dedi, böyle bir ana inancı oluşmuş. E o ana inancı nasıl çözümleyeceksin? "Ya bugüne kadar hiçbir kişi seni sevmedi" — "hakikaten" diyor, "sevmemiş olabilir." Ne yapacağız o durumda? "Bugüne kadar hiç kimse sevmedi, bugün de sevmiyor." Ya şimdi biz bu kişinin ana inancını nasıl değiştireceğiz? Psikiyatrist demiş ki, "mutlaka biri sevmiştir" demiş. Yani şimdi biz bunun peşine mi düşeceğiz — sever sevmez, yani biz bunun peşine mi düşeceğiz? İlla beni biri anlasın, o zaman mı rahat edeceğim? İlla biri bana kendimi değerli hissettirsin, o zaman mı değerli hissedeceğim kendimi? Peki ne yapacağız bunlarla? Egonun tuzağına bizi buraya soktuğu tuzak bu.

"Hocam insan öyledir işte, insan değer arıyor, anlaşılmak istiyor, önemsenmek istiyor, insan böyle değil mi?" Değil. Zaten bütün kavga burada kopuyor. "Ya öyledir" diyeceğiz, o zaman burada konuşmamıza gerek yok. Herkes kendine de verecek, onu anlayacak, birini arayacak — zaten yaptığımız bu değil mi? Herkes dilenmiyor mu arkadaşlar? Hepimiz dilenmiyor muyuz? Hepimiz dilenci değil miyiz yani hayatta? En zenginimiz dahil, konu para değil zaten, konu psikolojik. Hepimizi dilendiriyorlar. Neden? Çünkü ego eksik, ego boş.

Dilencilik ve Ego

"Çok şey öğreneceğim, millete bir şeyler anlatacağım, egomu rahatlatacağım, beni dinlemeye gelecekler" — dilencisin sen. Sonra da alttan alta sistem yapacağım: "arkadaşlar niye gelmiyorsunuz, hepiniz Şeyma Subaşı'nı takip ediyorsunuz, kaçınız beni takip ediyor, güzel güzel şeyler paylaşırken değil mi?" Hayatımız böyle geçiyor. Hepimiz dilenci pozisyonundayız. İyi düşünün, hepimiz dilenciyiz, farklı dilenciliklerimiz var. Kimisi daha sofistike dileniyor — işte böyle diyelim ki bir ilim sahibi olup birilerinin teveccühünü kazanmaya çalışıyor değil mi, bu da dilenciliktir. Hiç kimse onu dinlemezse çökecek.

Benim öyle tanıdığım bir profesör vardı, 5-6 dil biliyor. Adam şöyle derdi: "Türkiye benim kıymetimi bilmiyor." Diyemedim ki, sen bir dilencisin, önce sen kendi kıymetini bil. Önce sen Allah'ın senin kalbine koyduğu hazinenin farkına var. Türkiye senin kıymetini bilse de olur bilmese de olur, o seninle ilgili bir şey değil. Ama bakın, yanlış bir yerden başlarsanız: "Türkiye benim kıymetimi bilmiyor" — şimdi oradaki "benim"i alın, o ben ne? Okumuş, dirsek çürütmüş, saçı beyazlamış, mürekkep yalamış, eğlenmemiş, gezmemiş, tozmamış, kütüphanelerde dirsek çürütmüş. Ne için? Birileri onu dinlesin. Bu dilencilik değil mi? Bu dilencilik.

Peki insan dilenci midir? Değildir. İnsan dilenci değildir. İnsan yeryüzünde aziz bir misafirdir. Gelir, adam gibi misafirlik yapar, sonra güzel güzel "hadi bana eyvallah" der gider. Anlatabildim mi? İnsan böyle bir varlık. Böyle bir zat varmış — hani "varmış" dediğim çok eski bir hikaye değil, ismini de söylemeyeyim, 1980'lerde vefat etmiş birisi — öleceği içine doğuyor böyle akşama doğru, öleceği içine doğuyor, eve telefon açıyor, diyor ki "benim çeyizlerimi hazırlayın" diyor, gidiyor şöyle bir iş yerine bakıyor, "evladım hadi eyvallah" diyor çalışan kişiye, eve gidiyor, o gece de vefat ediyor. Çeyizleri de işte hani "kefenimi şunu bunu hazırlayın" diyerek — yani işte bakın böyle de ölebiliriz, böyle bir hakkımız var bizim değil mi, böyle bir hakkımız var şahit olarak. Bakın aziz bir misafir gelmiş, misafirliğini en güzel şekilde yapmış, sonra gitme vakti gelince de "hadi bana eyvallah" diyor, gözü arkada kalmıyor. Böyle de yaşayabiliriz. Bu hakkı niye kullanmayalım ki?

Hani insanlar hep diyorum ya, insan haklarından bahsediyorlar — insan hakları bunlardır mesela: dünyanın olumlu olumsuz hallerinden gereksiz yere etkilenmeme hakkı değil mi? Kimse sana değer vermediğinde kendini değersiz hissetmeme hakkı. Kimse seni anlamadığında anlaşılmamışlık hissetmeme hakkı. Hiç kimse senin farkında olmadığında "kim benim farkında ki" dememe hakkı, kendi kendinin farkında olma hakkı — bunlardır insan hakları.

İnsan hakkı bir başka insanın bir başka insana vereceği bir hak değildir. Senin kendi kendinin kullanabileceği ve kendin kullanmadığında kendi kendini mahrum ettiğin bir haktır. İnsan hakları budur. Ve bu haklar hiç kimse tarafından engellenemez, hiç kimse bunlara engel koyamaz. Diğer haklar zahiri haklardır. Mesela işte düşüncemi ifade etme hakkı — olursa ederim, olmazsa hiç de problem değil. Ama tabii ki insanların düşüncelerini ifade etme hakları zahiri olarak doğal bir haktır, onlar zahiri haklardır. Asıl bahsettiğimiz şeyler içsel haklar, içsel haklarımız. Yeryüzünde dilenci olmama hakkımız var arkadaşlar. Niye bunu kullanmayalım?

Buyurun. Tabii. "Açık olmadığı..." Buyurun. Ne olur? Fayda verecekse söyle, fayda vermeyecekse söylemenin âlemi yok. Yani egomu mu tatmin edeceğim orada? Yok. Hani o insan, yani durup "ya hakikaten bunu hiç düşünmemiştim" diyecek biri olduğuna kanaat getirseydim söylerdim. Muhtemelen ona bu mealde bir şeyler söyleyecek olsaydım, "evlat sen daha küçüksün, büyüyünce anlarsın" veya işte "sen benim gibi insanların derdini benim gibi olduğunda anlarsın" falan derdi. O yüzden ben de demedim, anlamı olmazdı. Ama oradan kendimin aldığı derste bak dedim, bu çok sofistike bir dilencilik, çok ince bir dilencilik hali. Ve evet, yani kıymetinin bilinmediğinden dolayı kendini mağdur hissetme benliği. Nasıl bir insan, ne demek? Yani "kıymetim bilinmiyor" — ne kadar sahte bir şey ya. Ne yapayım, kıymetim bilinmeyince ne olacak? Kıymetimi bilince ne olacak? Bilmeyince ne olacak? Değil mi?

Mesela diyelim ki o insan ilmi kendi idrakini genişletmek için öğrenseydi bir problem olur muydu? Ama o niye öğrendi? Birilerine bir şey anlatacak, ego onunla kendini dolduracak, bir şeyler bilecek, çok bilecek, başkalarından daha iyi bilecek ve insanlar ona gelecek, o da ego olarak rahatlayacak.

Psikolojik Ben Sahte, Gerçek Ben Ruhsaldır

Şimdi bakın, gerçek ben ruhumuzdadır. Yani o gerçek ben bilinci — ama bu egoizm, bencillik, narsistlik, işte "ben" anlamında bir ben değil, varlık anlamında ben. Gerçek varlık. Biz bunun farkındalığını kaybettiğimizde boşa düşüyoruz. Ve psikolojik ve bedensel düzeyde sahte bir ben elimizde kalıyor. Yani bu neye benziyor biliyor musunuz arkadaşlar? Hepimize boş bir çuval verilmiş, "gidin bunu doldurun" diyorlar. Ama evimizde hazine var, ama onu unutmuşuz. Birisi de bize demiş ki, "git al bu çuvalı, git bunu doldur." Biz de bunu doldurmaya çalışıyoruz. Psikolojik ben böyle bir şey. Psikolojik ben sahte bir şeydir. Bakın psikoloji sahte bir şey değildir, psikolojik ben sahte bir şeydir. Psikoloji bir realitedir, bir olgudur ama psikolojik ben sahte bir şeydir.

Buyurun. "Bir de belki ya mutlu... kendimden dinliyoruz, biraz imanlı merkezli, tamir olan insanlar onlar mı daha iyi, biraz böyle onu çalışır, hani biraz daha şeyi Allah'tan dinle." Hani insanın kendi benliğini çıkardığınızda diye bir şey yok. Bakın benliği çıkarmıyoruz, benliği, benlik bilincini veya ben bilincini sahte yerden gerçek yere koymaya çalışıyoruz. Sahte bir yerde duruyor. Mesela diyelim ki "sen beni biliyor musun" diyen kaba bir dayının benliği nerede? Sahte bir yerde. "Kimse benim değerimi bilmiyor" diyenin benliği nerede? Sahte bir yerde. "Eşim beni çok seviyor, o kadar mutluyum ki" diyen kişinin benliği de sahte bir yerde. Anlatabildim mi? Biz ben bilincini sahte bir yerden gerçek bir yere koymaya çalışıyoruz.

"Ben ihtiyarladım" diyen ve yaşını söylemek istemeyen bir kadına diyoruz ki, sen benliğini yanlış bir yerde tutuyorsun. Senin benliğin bedende değil. Sen niye yaşını söylemekten kaçınıyorsun? O bedeninin yaşı, senin yaşın değil. Sen beni bedende algılıyorsun — "işte yaşlandım, gençliğim gitti, işte yaşım 40, 45, 50, hayat elimden uçup gitti." Bunlar yanlış. Diyoruz ki ben burada olmamalı, ben ruhda olmalı, özde olmalı. Demek istediğimiz şey bu. Bu da hani dini literatür kullanmak istemediğim için böyle söylüyorum. Bu normal insan olmaktır yani. Anlatabildim mi arkadaşlar? Normal insan olmak aslında budur. O yüzden böyle bahsettiğimiz şeyler böyle ermişler, mükemmel insanlar diyeceğimiz kişilerin bilinç halleri değildir. Normal insanın bilinç halidir, hepimizin bilinç halidir, en doğal halimizde.

Çünkü o sahte benliğimiz bir de ne üretiyor? "Onlar peygamber, onlar evliya, onlar çok kâmil insanlar, biz neyiz ki? Sen nesin? Psikolojinin çöplüğünde dilencilik yapan birisin." Neden? Buna mahkûm değiliz ki. "İnsan sevilmek istiyor." Yok kardeşim, bak insan sevilmek istemez. Ama sevilmeye de açıktır, bu ayrı bir şey. İnsan sevilmek ister — insan sevilmeye muhtaçtır. Yok, insan sevilmeye muhtaç değil aslında. Ama insan sevilmeye açıktır, değil mi? Biri sever, sen de sevilmiş olursun; sen de seversin, saygı duyarsın, şefkat edersin. Bakın muhtaçlık duygusuyla bir şeye yaklaştığınızda, o cennetten düşmektir.

Arzu ve Korkuyla Deneyimlememek

Yaradan'ın insanoğluna, yani Adem'e, Havva'ya, yani insanoğluna söylediği şuydu: bu âlemi korku ve arzu ile deneyimlemeyin. Korku ve arzu ile bu hayatı yaşamayın. Mesela anne mi oldunuz? Şey korkunuz olmasın: "bu çocuk bana bakacak mı, bu çocuk bana saygılı olacak mı, bu çocuk benim sözümü dinleyecek mi?" Bu korku ve arzuyla bakmayın. Allah size bir çocuk hediye etmişse, elinizden geldiğince imkân ve şartlar içinde maddi manevi bakın, bu kadar. Arzu da duymayın, korku da duymayın. "Ya bana isyan ederse, ya isyankâr olursa, işte sözümü dinleyecek mi, acaba büyüyünce bana bakacak mı" — bakın bu ne? Arzu ve korkuyla deneyimlediniz demeyeceğim, deneyimleyemediniz; arzu ve korkuyla maruz kaldınız. Arzu ve korkunuz olursa maruz kalırsınız.

Benim yakından tanıdığım bir kişi vardı, bir yolculuk yapmış, susuz kalmış, neredeyse 18 saat su içememiş artık, her nedense. Böyle inmiş, gidecekleri yere birkaç yüz kilometre kala inmiş, bir su şişesi görmüş, içmiş. Tabii o su şişesinin içinde gaz varmış, birisi gaz koymuş şişeye, ağzı açık, görmemiş, dikkat etmemiş. O susuzlukla kafaya dikmiş. Neden? Çünkü bir arzu ve korkuyla yaklaştı. Eğer arzu ve korku olmadan bakabilseydi o şişeye, alırdı, şöyle bir bakardı, bir koklardı, "bu gazmış" diye bırakırdı. Ama böyle yapamadı. Neden yapamadı? Çünkü arzu ve korkuyla baktı — aşırı bir susuzluk arzusu, onun ürettiği bir arzu ve susuz kalma korkusuyla baktı. Onu deneyimleyemedi ki, maruz kaldı ona.

İşte biz arzu ve korku olmadan bir şeyi deneyimlemeliyiz. Ben bazı insanlar görürüm: "işte şöyle biriyle tanıştım, beni çok seviyor, işte bana çok değer veriyor" falan, bakıyorum bir arzuyla yaklaşıyor duruma — yani işte biri bana değer vermeli, biri beni sevmeli, biri beni anlamalı, buldu ya, tak yapışıyor. Sen kime yapışıyorsun? Hiç düşündün mü? Yok, düşünmedin. Neden? Çünkü arzuyla yaklaşıyorsun ve bir korkun da var: "acaba hiç kimse beni sevmeyecek mi, ömrüm yalnız mı geçecek?" değil mi? Şimdi o arzu ve korkuyla bakarsan sana bir gül uzatana yapışırsın, sana güzel sözler söyleyen, senin psikolojini okşayan birisini tercih edersin. Neden? Çünkü arzu ve korkuyla yaklaşıyorsun. Halbuki ona diyebilirsin: "teşekkür ederim, güzel bir sevgi anlayışınız var, sağ olun, üstü kalsın." Ama arzu ve korkuyla bakıyorsan objektif görebilir misin? Göremezsin. Kendini de göremezsin, karşındakini de göremezsin. Kendindeki aşırı arzu ve korkuyu da iyi analiz edemezsin, karşındaki insanın psikolojik durumunu da, bilincini de analiz edemezsin.

Şimdi bu dualite ağacına, benlik adına yaklaşıyoruz. Peki biz Allah adına yaklaşamıyoruz. Allah adına yaklaşmak için ruhta olman lazım, spiritüel boyutta olman lazım. "Her yaptığım işe diyelim ki besmele çekiyorum." Besmele çekmeyin, ruhun gözüyle bakın. Besmele ben de çekerim, hepimiz çekebiliriz besmele değil mi arkadaşlar, her şeye besmeleyle başladık. Besmeleyle başlamak ne demek? Psikolojik benliğimle değil, spiritüel benlikle bu işi yapıyorum.

Besmeleyle Başlamak: Benlikle Değil Allah Adına Yaşamak

Sen anneliğe besmeleyle mi başladın? Yok, benlikle başladın. Anneliğe neyle başlıyoruz? Benlikle başlıyoruz. Babalığa da öyle, yani, konu kadın erkek değil yani, anneliğe de benlikle başlıyoruz, babalığa da benlikle başlıyoruz. "Baba oldum." Olmasan ne olur? Bir şeyin eksik mi kalır? Evet ama o gözle bakıyorsun. "Anne olmasan bir şeyin eksik mi olur?" Olmaz. Sen şimdi anne veya baba olmaya besmeleyle mi başlıyorsun, benle mi başlıyorsun? Besmeleyle başlayamıyorsun çünkü araya benlik giriyor: "benim de bir çocuğum oldu." İnsan çocuğu olunca tamamlanmışlık hissediyor — işte zaten benle başlamışsın buradan, çuvala bir çocuk koydun. "Anne oldum, baba oldum" — ne? Çuvalda bir boşluk dolmuş gibi görünüyor. Sonra o çocuk tırnak içinde hayırsız çıkınca, o boşluk kuyuya dönüşüyor: "ben ne baba oluyorum ne anne oluyorum" böyle bir olguyu deneyimliyorum.

O zaman besmele ile başlamış oldu: Allah bir yaratım gerçekleştiriyor, beni de o yaratıma vesile kılıyor. Ben de bu yaratımı hayretle, şükranla, farkındalıkla seyrederim. Bak böyle başlasam Bismillah'la başlamış olacağım.

"Bir ilişkiye besmeleyle nasıl başlarız hocam?" Şöyle başlamak gerekir: diyelim ki birini sevdin. Şu bilinçli olacaksın: seni seven ben değilim, bende seni seven Allah'tır. Böyle başlarsan başlamış olursun. Karşındaki insan diyecek ki "seviyor" — ve gerçekten, hani spiritüel olmasa bile belli bir sağlık seviyesinde seviyor — bileceksin ki onda seni seven Allah'tır. Ve onun fıtrat kanalları temiz olduğu oranda o sevgi sana olduğu gibi akar. Fıtrat kanalları tıkandığında o sevgi yozlaşır. Diyelim ki fıtrat kanalları tıkandı, sevgisi yozlaştı; sen bir problem hisseder misin, "eskiden beni çok seviyordu ama şimdi öyle değil" der misin? Demezsin. Diyorsan besmeleyle başlamadın demektir.

Ben bir gün bir arkadaşa bunu tavsiye ettim. Gitmiş sevgilisine söylemiş, demiş ki "tamam Allah'ı anladık da, sen beni seviyor musun?" Yani demiş ki ona "seni seven ben değilim, bende seni seven Tanrı'dır" falan deyince, "onu anladık da, sen beni seviyor musun?" demiş. E şimdi bilinç düzeyimiz tabii ki düşük yani, dolayısıyla bunu idrak etmemizde bir süreç alacak. O yüzden besmeleye ihtiyaç var — yani besmeleyle işe başlamak kolay değil. Besmeleyle işe başlamak, kendinle adım atmamak demektir, benliğinle adım atmamak demektir.

Mesela çocuğunu seviyorsun, psikolojik benlik itibariyle sen mi seviyorsun, yoksa Yaradan senin kalbine bir sevgi koymuş, o sevgiyle mi onu seviyorsun? "E tabii" diyor, "Allah koydu bu sevgiyi." Allah koydu diyorsun ama Allah'ın koyduğu şeyi paketliyorsun, üzerine "ben" yazıyorsun, öyle arz ediyorsun değil mi? Hiçbir insan gerçekten sevse "ben seni sevmeseydim" mesela sözünü kullanmaz. Ama biz kaç defa bazen kullanıyoruz değil mi? "Ben seni sevmeseydim, ben seni koruyup kollamasaydım" — besmele nerede kaldı?

Halbuki orada anne baba diyecek ki: "bak evladım, Allah benim kalbime sevgi koydu, ben de elimden geldiğince — belki benliğimle gölgelemiş olabilirim, elimden geldiğince Allah'ın kalbime koyduğu sevgiyi sana yansıttım ve benliğimin bu sevgiyi gölgelememesine de gayret ettim, ama gölgelemişsem de hakkını helal et." Yoksa "sütümü helal etmem, şuyumu helal etmem" diyorsan, burada bir problem var demektir.

Ben Bilincini Kime/Neye Vermeli?

(Katılımcı soruyor:) Hocam az önce örneğimizde "insan olarak kalabiliyor musunuz" diye bir karşıya soru sorması gerektiğinden bahsettim.

Yok, karşıya değil, kendimize veya Facebook'ta yazarken o anlamda şeyi sormak istiyorum. Yani insanın hikayesini, ilk yaratılış itibariyle böyle dini bir şey — hikayede kısa ayetlerde var ya, Allah-u Teala "ben bir insan yaratacağım" diyor, melekler "kan dökecek, fesat çıkartacak birisini mi yaratacaksın" diyorlar, o da "ben sizin bilmediklerinizi bilirim" diyor, Adem'i yaratıyor, sonra eşini yaratıyor, yani insanlığı yaratıyor orada. Günümüzde bir çocuğun yoktan var olması, işte bir spermden bir yumurtadan dünyaya gelmesi, belli bir süre sonrasında da toprağa gömüp gitmemiz — yani hem için... Neyi toprağa gömüp gidiyorsun? İnsanı. İnsanı gömebilir misin?

Ya şöyle bir şey hocam, insanı gömme, gömmeyelim de, bedeni göm, insanı gömme.

İnsanın Yaratılışı: Topraktan mı, Ruhtan mı?

Doğuş itibariyle bakarsak, mesela sıfırdan birinin doğduğunu farz edelim: iki kişi cinsel bir ilişkiye giriyor ve bir çocuk dünyaya getiriyorlar. Bu çocuk sonuçta maddi, somut, elbette durur, gözde görülür diye zannediyoruz. Evet, biz öyle görüyoruz, ama... Şimdi bunun hikayesine de dışarıdan baktığımızda büyüyor, yaşlanıyor, ölüyor. Bunun içerisinde bu varlığın esas işi, esas amacı nedir? Yani biz bunun amacı insan olmak ve insan olarak kalmak mı, yani bir boyut mu değiştirecek, yoksa sadece bu dünya içerisinde mi yaşayacak ve gidecek mi? İnsan olması, insan kalması konusunu açar mısınız?

Tamam, bak mesela bir şey anlattın değil mi sen şimdi? Mesela Allah'ın ruhundan üflemesi geçti mi bu seni anlattığında? Yok, geçmedi. Neden geçmiyor aslında? Çünkü biz bunu unutuyoruz değil mi? "Topraktan geldik, işte sperm ve yumurtadan dünyaya geldik" — hikayeniz böyle başlıyor. Böyle bir hikaye saçma bir hikayedir. Böyle bir hikayenin de sonu toprakta biter. O yüzden dedim, insanı gömüyoruz — insanı gömemeyiz arkadaşlar, bedeni gömebilirsiniz. Eğer beden ise söz konusu, insanı gömmüş olursunuz.

Bak Allah yaratma, yani insanın oluşumu sürecini nasıl anlatıyor? Evet bir toprak boyutu var, bir beden boyutu var, bir maddi boyutu var, o durumdayken bir süreci var. Sonra onu belli bir kıvama getirdikten sonra diyor "ruhumdan üfledim." İnsan o zaman insandır. İnsanlar hep soruyorlar günümüzde: "insan evrimden mi geldi?" Kardeşim insan evrimden gelmedi, insan Allah'tan geldi. Eğer onun bedeni söz konusuysa, nereden gelmişse gelmiş, çok problem değil ki. Anlatabildim mi? Yani insanın bedensel boyutunun nasıl oluştuğu değil önemli olan; onun asıl yazılımıdır önemli olan şey. Yazılımı, yani ruhsal boyutudur asıl olan şey, o da evrimin konusu değildir. Onun için insan evrimle oluşmamıştır. Çünkü, yani şu anlamda kastediyorum bakın, insan spiritüel bir varlıktır ama onun bedensel boyutu olan maddi beden biyolojik olarak evrimsel bir süreçle de oluşmuş olabilir. Biz kime "insan" diyoruz? Allah'ın ruhundan üflediği varlığa "insan" diyoruz. Bu insandır.

O yüzden bakın soruya da cevap veriyorum, soru uzun cevabı kısa: onların başına bir musibet isabet ettiğinde "biz Allah'tan geliyoruz, ona döneceğiz" derler. Bu nedir? Bu hikayesiz olan bilincimizdir. İşte bakın burada bir hikaye yok. Burada bir hikayenin olmaması insan için en büyük mesajdır. Bakın "ben topraktan geldim, toprağa gidiyorum" — yok öyle bir şey. Bakın biz hep bunu kullanırız ya — Kur'an'da böyle bir ifade yok biliyor musunuz? Müslüman olarak hepimizin defalarca kullandığı ve duyduğu bir ifadeyi ele alalım: "topraktan geldik toprağa gidiyoruz." Kur'an'da böyle bir ifade yok. "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun" — bize döneceksiniz diyor. Toprağa dönenleri toprağa gönderir Allah da; sizin asıl yolculuğunuz bu değil diyor. Biz işte sahte bir benlik üzerinden bu hikayeleri farkına varmadan üretiyoruz. Neden? Çünkü bedenimize ve biyolojik boyutumuza kendimizi indiriyoruz. "Topraktan geldik toprağa gidiyoruz, spermden ve yumurtadan oluştuk, büyüdük falan, en son toprağa gömüleceğiz." Eğer belediyenin gömeceği bir şeyiniz varsa, siz henüz insan olmanın ne demek olduğunu bilmiyorsunuz; bir insanın toprağa gömülecek bir şeyi yoktur, o kullandığı bir elbisedir, o benim parçam değildir.

O yüzden "inna lillahi ve inna ileyhi raciun" diyor: ondan geldiniz, ona döneceksiniz. Bizim toprakla bir alakamız yok arkadaşlar. İnsanın toprakla bu anlamda bir alakası yoktur. Kullandığınız bedenin toprakla alakası vardır. Kullandığınız beden — bak — ben değil. "İşte o ben değil miyim?" Yok, sen değilsin işte, o sen değilsin.

Beden: Kullanılan Bir Elbise

O yüzden kullandığınız bedenin hikayesi ayrı bir hikayedir. Şimdi sizin giydiğiniz elbisenin bir hikayesi yok mu? Toprağa tohum, pamuk ekmişler, pamuk tohumu ekmişler, keten ekmişler, başka bir dokuma unsuru, ham maddesi ekmişler, toplanmış, dokunmuş, fabrikaya gitmiş, şu olmuş bu olmuş, boyanmış, edilmiş, kumaş haline gelmiş, terzi kesmiş vs. Bu kimin hikayesi? Giydiğiniz elbisenin hikayesi. Bu beden ne? Bu beden de bir elbise. Ben bunun hikayesinin figüranı değilim. Ben topraktan gelmedim, hiçbirimiz gelmedik topraktan. Uzaydan da gelmedik — hani böyle hikayeler üretiyorlar, "yok uzaydan birileri gelmiş" de falan. Yani uzaydan gelsen ne olur, yeryüzünden gelsen ne olur, hepsi aynı hikaye değil mi? Sen aynı hikayeyi uzatıyorsun. Biz Hak'tan geldik, ona dönüyoruz. Sizin, bizim, benim, senin gerçek yolculuğu budur.

O yüzden bakın, "ben" bilincini nereye oturtuyorsunuz? Ben bilincini neye veriyorsunuz? Bedeni mi? Yaşadığınız olaylara mı? Psikolojik durumlara mı? Duygulara mı? Vesaireye mi? Yoksa ruha mı? Ruha veremiyoruz şu an, nereye verelim? Güzel bir soru. Ruhu bulduk da vermedik mi? O sportu vardı da okumadık mı? Yani ruhu bulduk da vermedik mi? Evet, güzel bir mesele. Henüz ruhunuzun farkında olmayabilirsiniz.

Şimdi şöyle düşünün: bir şeyin, diyelim ki önemli, kıymetli bir şeyin bir sahibi var, sahibi kaybolmuş. Birisi diyor ki, "size bunun sahibi şu kişidir ama şu anda nerede olduğunu bilmiyorum." Şimdi siz nerede olduğunu bilmediğiniz bir durumda herhangi birine verir misiniz o emaneti, o hazineyi? Vermezsiniz değil mi? Sakin olun, bekleyin, acele etmeyin, illa bir şeye vermek için zorlamayın kendinizi. Vermeyin, çok kıymetli bir şey çünkü bu. Bu ben bilinci çok kıymetli bir hazine, onu böyle ulu orta bir şeylere vermeyin.

Mesela "beni seviyor" — ya o beni tanımıyor ki beni sevsin. Bakın çok basit kullanıyoruz değil mi bunu? "Beni seviyor." Ben hayatta hiçbir zaman öyle bir cümle kullanmadım mesela: "beni kim biliyor ki beni sevsin" değil mi? "Seviyor" diyorum, kimi seviyor? Kendi kafasındaki bir şeyi seviyor. Bakın siz "beni" verdiğiniz zaman o cümleye, mesela "beni seviyor," e bir yıl sonra "seni bıraktım" o zaman "beni sevmiyor" — beni nereye verdiniz? Karşınızdaki insanın bilincindeki özneye verdiniz. O yüzden size hatırlatıyorum: karşınızda bir ermiş olmadıkça "beni seviyor" cümlesini kullanmayın, karşınızdaki ne kadar seviyor olursa olsun.

"Ben kıymetli" dediniz ya — evet, ben çok kıymetlidir çünkü aslında varlığı içinde barındırıyor, ilkesel olarak. Yani "ben" eşittir "varlık" demektir. Mesela hayvanlar "ben" diyemiyor, ben diyebiliyorum. Gerçekten ne kıymeti var? Varlığın bilincinde olma bilincidir aynı zamanda ben. Yani "ben" diyebilme bilinci, varlığın bilincinde olma bilincini temsil eder aynı zamanda. Ve gerçek anlamda bu, varlığa verilmelidir. Bizim gerçek varlığımız nedir? Spiritüel varlığımızdır. Onun dışında hiçbir şeye "ben" demeyin.

Hakiki ben bedene yansır ama o bir yansımadır yani, onun kendisi olamaz. Neyin üzerinden tanıyabilir? Beden ruhu tanıyamaz — bedenin öyle bir fonksiyonu yok. Beden biyolojik bir hizmetkâr, sizin biyolojik hizmetkârınız, yani öz varlığınızın biyolojik hizmetkârı.

(Soru:) Peki o kudreti nasıl göreceğiz bedende?

Yani bakın şöyle: maddi olarak bir şeyi etkilemenize imkân verir bu beden değil mi? Mesela öldüğümüzde, öldüğümüz dediğimiz durumda bedeni bırakıyoruz, yani beden sizin hizmetkârınız olmaktan çıkıyor. Veya beden-ruh ilişkisini bir binici ve at olarak düşünebilirsiniz. Beden bu anlamda bize hizmet eden bir şey, yani öz varlığımıza hizmet eden bir şey, yani uyum sağlar bir şey. Hakiki bene uyum sağlar aslında beden — eğer ermiş bir insansa uyum sağlar. Ama bedenin de kendi imkân ve kısıtlılıkları vardır. Bedenin kendi imkân ve kısıtlılıkları ruhun bütün niteliklerini yansıtmasına imkân vermez, bir nebze en azından yansıtır, bir nebze tabii ki, ama bütün imkânlar bedende yansımaz. Çünkü bedenin kendine göre bir kısım kısıtlılıkları vardır, kısıtlıdır. Yani kendine göre kısıtlılıkları var, dolayısıyla o kısıtlılıklar ve imkânlar içinde ruha hizmet eder.

Ermişler bedenin bütün imkânlarını kullanabilirler mi? Evet ama yine de onların da bedenlerinin bir sınırlılığı, kısıtlılığı vardır — bu bedenin tabiatıyla ilişkili bir şeydir. Bu yüzden tabii ki işte kısıtlılıkları dediğimiz bunlar, yani bedenin ve psikolojinin kısıtlılıkları vardır. Mesela psikolojik düzeyde dualite vardır ama ruhta dualite yoktur. Mesela psikolojik düzeyde duygularımız çift kutupludur: sever, nefret eder; hoşluk duyar, hoşluksuzluk duyar. Ama spiritüel boyutumuz kutupsuzdur, dualite yoktur, onun için herhangi bir negativite söz konusu değildir. Mesela şöyle düşünün: güneşin kendisinde gölge yoktur, fakat bir yere vurduğunda ister istemez bir gölge oluşur, ama kendisinde böyle bir ikilik yoktur.

O yüzden bakın benimizi, ben bilincini neye nispet ettiğimize dikkat etmemiz gerekir — yani neye nispet ediyorum beni. Mesela "ben yaşlandım" dediğimde neye nispet ettim? Bedeni nispet ettim, bu yanlış bir şey. Beden yaşlandı, kullandığım beden yaşlandı.

Bir şey beklentisi var ya, yani bir kişi eğer erdiyse normalde kaldıramayacağı bir şey kaldırabilir, işte daha yavaş yaşlanır, daha az hasta olur, dokunduğu şeye şifa verir — böyle bedensel düzeyde harika bir şey bekliyorlar genelde. Yani bunlar bazen olur bazen olmaz, bunlar Allah'ın takdirine bağlıdır. Zaten amaç da bu değildir. İnsanın amacı ruhunu bilmektir. Bakın bütün bilgeliklerde böyledir, ister din ister gerçek felsefe olsun. Mesela Platon'un diyaloglarına bakın: "kendini bilmek ruhunu bilmektir" diyor, tek net. "Kendini bilmek ruhunu bilmektir."

Kullandığım bedenin yapısını bilirim, kalp var, şu var bu var; kullandığım psikolojik mekanizmayı bilirim — bu ayrı bir şey. Yani ben arabamı bilsem kendimi mi bilmiş olurum? Değil mi? O kullandığım bir enstrümandır. Onun için kendini bilmek ruhunu bilmektir. Hayır — yani bildiğimiz, halkın anladığı anlamdaki nefs, ruh değildir. Oradaki, şimdi nefsin iki tür kullanımı vardır İslam geleneğinde: bir tanesi psikolojik boyut için, yaygın kullanım budur; bir tanesi hakiki kendilik için. Aslında bir şeyin kendisi için kullanılır nefs kelimesi — Allah için de geçer, "kendilik" demektir. Nefs Arapçada "kendi" demektir, onu neye kullanırsan o anlama gelir: psikolojiye kullanırsan o anlama gelir, ruha kullanırsan o anlama gelir. "Nefsini bilen kendini bilir" ifadesi, "ruhunu bilen Allah'ı bilir" anlamındadır, psikolojisini bilen değil.

Nefsi Öldürmek Ne Demektir?

(Soru:) Hocam burada şöyle bir ayet var: "nefsinizi öldürün" diye bir ayet var.

Öldürün diye genelde biliyoruz. Hazreti Musa ile ilgili öyle bir ibare olabilir, "uktulû enfusekum" ibaresi olabilir. Orada oradaki kasıt, işte oradaki kasıt — evet. Yani burada "kendinizi öldürün" değil orada; yani kendiniz olarak algıladığınız sahte benlikleri öldürün. Yani o ayete verilecek en uygun meal budur: kendiniz olarak algıladığınız sahte kendiliklerinizi öldürün. Yani iptal edin onları, onlar çünkü zaten gerçek değiller.

Beden Dışı Deneyimler

(Katılımcı:) Hocam bir de konuyla alakalı bir örnek vereyim. Benim de şöyle bir deneyimim olmuştu, izin verirseniz paylaşayım. Şöyle bir şey düşünmüştüm — tabii deneyimden sonra düşünmüştüm, önce düşüncemi söyleyeyim, sonra deneyimi anlatayım. Dışarıdan kapalı bir araba düşünelim mesela, camları simsiyah olsun ve araba hareket ediyor, sağa sola gidiyor. Biz biliyoruz ki onun içerisinde bir şoför var, işte vitesleri attırıyor, gaza basıyor, frene basıyor falan, ama dışarıdan arabanın içerisinde hiç göremiyoruz.

Bedenimde de şöyle bir şey olmuştu: işte o sürücü metaforuyla, elimi hareket ettiriyorum ya mesela — buna bu komutu veren nedir? Ya ben aslında orada bedensel varlığın ötesinde bir deneyim yaşamıştım, bir şimşek çakması olmuştu. Ya bu bedenimi hareket ettiren ruh nedir? Yani o ruh mu, ya da her ne diyorsak artık bu canlılık veren şeye. Ben bedenimi oynatıyorum mesela ama özü olsam, sadece beden kalsa bunu oynatamayacağım. Haliyle o içerideki varlığa bir hizmetkârmışım gibi, sanki öyle bir şey olmuştu. Onu paylaşayım dedim.

Evet, yani tabii ki bazı böyle beden dışı deneyimler dediğimiz bazı durumları, bazen bazı travma kaza hallerinde bazı insanlar yaşarlar. Orada aslında kişi belli bir ölçüde beden olmadığını fark eder. Bunlar bazı modern araştırmalarda da üzerinde çalışılıyor — "ölüme yakın deneyimler" diye geçiyor bunlar. Ama tabii ki bunlar belli bir düzeydeki farkındalıklar olarak tanımlanabilir. Gerçek anlamdaki o ruhun farkındalığı bunların da ötesinde olan bir şeydir.

Ama burada biz şunu son olarak hatırlatalım. Hani arkadaşımızın dediği gibi, yani "bunlar ben değilim, o zaman beni neye vereyim?" Bir şeye vermeyin arkadaşlar, acele etmeyin. Gerçek sahibi gelince o zaman verirsiniz değil mi, sahibine vermek durumundasınız. Emanetleri sahiplerine vereceksiniz. Ben niye bedenime bendeyim? Niye içimde ortaya çıkan duygulara bendeyim? İçimdeki tetiklenen duygular geliyor gidiyor, ben gelip giden bir varlığa mı bendeyim? Biri beni seviyor, üç gün sonra nefret ediyor, ben ona mı bendeyim? "Beni seviyordu, şimdi benden nefret ediyor" — ne yapacağım? Ben şimdi bu beni ne yapayım yani, o zaman değil mi? Hani buraya koysan olmaz, oraya koysan olmaz. Ben sevilebilir biri miyim, nefret edilen biri miyim? İkisi de sahte. O yüzden gerçek yerini buluncaya kadar ben bilincini bir şeye vermeyin.

Benim size vesvese, hikaye üretmesine karşı uyanık olun. Sadece bir şeyler deneyimleyin, diyorsunuz. Bu kadar. Teşekkür ederim.