Ben Hikayesi ve Sahte Kendilik
İllüzyonla Kapılmak: Donup Kalmış Bir Hayat
İnsanın illüzyonla kapıldığı ve o illüzyon üzerinden hayatını devam ettirdiği hayatta birçok süreç yaşanır. Aslında hayatımız, yetişkin süreçteki hayatımız, kendimizle, hayatla ve insanlarla ilgili belli bir zamanda oluşmuş ön yargılarla sürdürülen bir hayattır. Yani bizler aslında hayatın belli bir noktasında donup kalmış ve o donup kalmış noktadan, donup kalmış perspektiften, pencereden hayatımızı yaşayan insanlar oluruz. Aslında bu, insanın bir noktada ölü bir hayat yaşamasına benzer.
Tekrar ediyorum: birincisi kendimizle ilgili -sen nesin? İkincisi hayatla ilgili -hayat nedir? Üçüncüsü insanlarla ilgili. Düşündüğümüz ve bir şekilde bir kalıp haline gelen, tırnak içinde, hayat görüşünün, anlayışın mağdurları haline geliriz. Ve hayatımız onun üzerinden devam eder. O yüzden insan eğer bir şeylerin değişmesini istiyorsa, bununla ilgili kalıplarını görmek, gözden geçirmek zorundadır.
Ben neyim? Hayatın herhangi bir sürecinde, özellikle de bunu şuradan test edebilirsiniz: özellikle hayatın olumsuz geçen süreçlerinde kendimi ne olarak görüyorum, kendimle ilgili ne düşünüyorum, kendimle ilgili nasıl bir algıya, nasıl bir yoruma, değerlendirmeye sahibim? Mesela "ben zaten hayatta hep şanssızdım" gibi bir kalıbınız mı var, "ben zaten hayata karşı baş edebilecek güçte değilim" diye bir kalıbınız mı var?
Kendilik Hikâyesinin Çekirdek Kodlamaları
Bu aslında kendilik hikâyenizin çekirdek kodlamalarıdır. Hani 3-4 haftadır kendilikle ilgili biraz konuşuyoruz. Aslında konuştuğumuz gerçek kendimiz değil, sahte kendilik üzerine konuşuyoruz değil mi? Çünkü sahte kendiliği iyi anlarsak ve o sahte kendilik algısı çözülürse, zaten gerçek kendiliğe dair bir pencere açılmaya başlayacaktır. Ama sahte kendilikle ilgili o kadar kalın bir bulut katmanı vardır ki, o bulut katmanı tamamen ortadan kalkmadığı için güneşi göremeyiz.
Yani gerçek kendilik, metafor olarak söylüyorum, bir güneş gibidir; parlak, aydınlık, mükemmel bir şeydir. Ve asla orada ne değersizlik duygusu, ne başarısızlık duygusu, ne eksiklik, ne yetersizlik, ne güçlü olma arzusu, ne zarar görme korkusu -bunların hiçbiri yoktur, hiçbirini biz taşımıyoruz aslında. Ama bir süre sonra bir kurgu benlik o gerçek öz benliğin üstünü örttü. Ve artık siz kendinizi o olarak görüyorsunuz. O egonun en büyük savunması da şu: "ne yapabilirim, elimde bundan başkası yok, mecburum bunu kullanıyorum" dediğiniz anda zaten hikâyenizi devam ettiriyorsunuz. Fakat bakın, insanın kendiyle ilgili ürettiği her şey kurgudur; olay ayrı bir şey, ben ayrı bir şey.
Travma Nedir?
Mesela, şimdi günümüzde çok da büyütülüyor ya, böyle ebeveyn, işte aile travması, tırnak içinde "hepimiz ailelerimizden travma yemişizdir" -bu yaygın kabul ettiğimiz bir şey. Ve neredeyse bu travmayı temizlemek imkânsız gibidir. Ama aslında travma nedir? Travma, bir olgunun objektif olarak yorumlanamaması ve bunun üzerinden bir kendilik hikâyesi üretilmesidir. Travma aslında budur. Yani bir şeyi objektif olarak yorumlayamıyoruz, anlayamıyoruz ve anlayamadığımız o olgunun üzerinden bir kendilik kalıbı, bir kendilik formülü üretiyoruz.
Mesela diyelim ki sevilmediğin bir ailede doğdun; çok travmatik, problematik bir aile, hatta sana "keşke doğmasaydın, başımıza bela oldun" dendiğini düşünün. Şimdi ne var burada? Çok sağlıksız, narsist, ben merkezli bir ebeveynin sağlıksız bir tutumu var değil mi? Bakın, objektif analiz yaptık; anlaşılmayan bir şey var mı? Yok. Veya çok hayatta zarar görmüş, kendini zarar görmüş biri olarak algılayan, bu yüzden çocuğunun da zarar görmesini istemediği için aşırı baskı uygulamış bir baba düşünelim. Siz de o ailenin çocuğusunuz. Şimdi burada nasıl analiz edeceksiniz? İşte aşırı korku duyan, yaşadığı olaylar nedeniyle insanlardan yana olumsuz düşünen ve kendince "beni bu noktada korumak için hayatımı sınırlandıran" bir ebeveyn. Analiz yaptım mı? Objektif yaptım; anlaşılmayacak bir şey var mı? Yok. Birinci faz tamamlandı.
İkincisi: bunun üzerinden bir "ben" hikâyesi uydurmayın. "Ben çok şanssız bir çocuktum, ben sevilmeyen bir çocuktum, ben anlaşılmayan bir çocuktum, değer görmeyen bir çocuktum, bastırılan bir çocuktum" -bu "ben" hikâyesidir; her olay bir ben hikâyesine dönüştürülebilir. Ama şöyle düşünün: farz edin ki "ben" diyemiyorsunuz, öyle bir algınız ve öyle bir hissiyatınız yok. Hayatı nasıl okuyacaktınız, nasıl yorumlayacaktınız? "Ben" diye bir şey yok, "ben" kavramı yok, "ben" hissi yok. Nasıl algılanacaktı hayat? Evet, olan olduğu gibi bir olgu olarak görülecekti.
Ama şu "ben" hissiniz var ya -sorumlu o değil ama- "ben" hissini yanlış bir yerde kullanmak sorun; "ben" hissine sahip olmak kötü bir şey değil, o "ben" hissi, "ben" idraki çok kıymetli bir şeydir insana; varoluşun hikmetlerini, bilgeliğini öğretebilecek sırlı bir anahtardır. "Ben" diyebilme bilinci ve o bilincin içinden keşfedilebilecek çok şey vardır. Ama siz ne yapıyorsunuz? Bu "ben" bilincini olguların öznesine dönüştürüyorsunuz. "Ben sevilmeyen biriydim, ben değer görmeyen biriydim, ben hiçbir zaman onaylanmamış bir çocuktum" -bak, hep "ben" yani. "Ben" diye başladınız; atın o "ben"i, geriye kalacak olan nedir? Bir olgudur.
Bakın, asıl travma nedir? "Ben" hissinin o olaylara verilmemesidir. Bakın bu, olguyu inkâr etmek değil, olguyu örtmek, kapatmak, yok saymak, küçümsemek değil; olgu var ama "ben" hikâyesi yok. Şimdi biz hepimiz ilişkilerde neyi yaşıyoruz? Zaten bu ben hikâyesi üzerinden birçok şey yaşıyoruz: "bana kendimi değersiz hissettirdi, çıkar beni oradan" -yanlış bir tutum, birisinin bir diğerini yok sayması durumu, veya yeterince duyarlı olmaması durumu, değil mi? Sadece bir olgu kaldı. Ama "ben" dediğiniz anda -var ya böyle- eliniz başınıza gider, gözünüz geçmişe takılır, zihniniz yine hikâyelere döner değil mi. Bu sefer o "ben" sizi oralara götürdü değil mi. Bakın geçmişte de öyle bir "ben" yoktu, sadece siz öyle bir kurguyu o zaman ürettiniz; zaten yapabileceğiniz başka bir şey de yoktu çocukluğunuzda.
"Ben" Hikâyesini Sonlandırmak
İnsan şunu diyebilir: "ben çocukken ne yapayım yani, ermiş miyim ki hikâye üretmeyeyim?" Yok, tabii ki çocukken hikâye ürettik. Fakat o hikâyeyi şimdi görmeliyiz ki gerçek değildir. Yapacağımız bu. Yoksa "bir hikâye üretmişim, bu yaşa kadar da getirmişim" -yaşım 30, 35, 20, 50 her neyse- e getirmişsin bir hikâyeyi, şimdi diyorsun ki hikâyeyi sonlandır. Hatta geçen Sartre'ın bir sözünü okudum, tam hatırlamayabilirim ama mealen şuydu: kendi içine dönmek veya kendine bakmak geçmişe dönmektir diyor. Çünkü aslında sen nesin? Sen dediğin, şu anki bilincinle sen dediğin şey ne? Geçmişteki olayların, ben tarafından üretilmiş hikâyesi. Bakın, olayların ama; geçmişteki olayların ben tarafından üretilmiş hikâyesisin sen. Senin "ben" dediğin şey bir hikâyedir.
Tabii şunu düşünmeyelim: "ben bir hikâye miyim, hiçbir şey yok mu?" Bu varsın sen; hem öyle bir varsın ki bütün olayları yaşayan ama hiçbir olayın üzerinde en ufak bir iz bırakmadığı bir varlıksın. Öyle bir varlıksın. Ama öyle bir varlık olduğunu hatırlaman için bu hikâyenin iptal edilmesi gerekir. Ermek nedir? Ermek de odur. Onun için aydınlanmak, ben hikâyesinin bitmesidir; ben hikâyesi biter erdiğinde. Ve olaylar sadece olay olarak algılanır.
Ve bakın ben hikâyesi bittiğinde, mesela "ben bunu hak etmedim" -şimdi kurun bakalım bu cümleyi yeniden, tekrar kurabilir misiniz "ben" olmadığında? "Ben bunu hak etmedim" çıkar, sadece bir haksızlık durumu var. Ama "ben bunu hak etmedim" bir ben hikâyesidir; "bir haksızlık olgusu yaşandı" bir olgu tanımıdır. "Ben bunu hak etmedim" bir ben hikâyesidir; onun için "ben"i çıkarıverin, ortada sadece objektif olgu kalacaktır.
Mesela Peygamber Taif'te taşlanmış. Ben hikâyesi üretebilirsin değil mi, hem de süper bir ben hikâyesi üretebilirsin: "iyi niyetlisin, art niyetin yok, iyiliklerini düşünüyorsun, fedakârlık yapıyorsun ama taşlanıyorsun" -süper bir ben hikâyesi olabilir bu, üretebiliriz bakın. Onun için, "ya bir ben hikâyesi üretsem bu olaydan şöyle bir hikâye üretirdim" -kendinize bunu söyleyin, biraz egonuz rahatlasın yani. Ama sonra deyin ki "ama bu bir ben hikâyesi." Onu üretebilirsiniz, o ben hikâyesini üretebilirsiniz, sıkıntı yok -inanmamak şartıyla ama. Yani bu olayı bir "ben" yaşasaydı nasıl algılardı, nasıl yorumlardı, böyle yorumlardı; böyle dalga geçerek bir senaryo oluşturmamız o benlikten sıyrılmamızı kolaylaştırır mı? Evet, onunla ayrışmanı sağlayabilen bir şey yani. Hem bastırmıyorsun, ortaya çıkarıyorsun; hem de diyorsun ki "ama bu hikâye yani, bu bir mizansen, bu bir oyun yani." Ve aslında onu da bastırmamış oluyorsun, çıkmasına da izin veriyorsun. Bırak çıksın; bırak, bir "ben" olduğunda bu nasıl bir hikâyeye dönüştürülebilir?
"İşte sen benim ne acılar çektiğimi biliyor musun" değil mi, başlar oradan bir güzel hikâye. Sonra gülümsersin, dersin ki "evet, başına 'ben' koyarsam ilginç bir hikâye üretilebilir ama bu gerçekten bir hikâye" değil mi. Hani bazen oluyor, işte La Fontaine'den masallar gibi, hayvanlar konuşturulur değil mi, biz hayvanlara "ben" idrakini veririz, konuştururuz değil mi mesela. Ama hayvanların öyle bir "ben"i olmadığı için onlar böyle bir şey yaşamıyorlar. Ama desek ki işte "ben" dese o kedi, köpek, kuzu, inek, dese, ne olur böyle olur değil mi. O "ben"i al, "ben" idrakini verme oraya; hikâye biter.
"İşte hocam ama ben böyle hissediyorum." Bak, ona da verme; "işte öyle hissediyorum"a da ben hikâyesinin ucunu verme, çünkü bakın nerede "bende" derseniz, bu noktada o bir hikâyenin ucu olur; hikâye başlarsa mutlaka bitmek zorundadır. "Ben dedim, haksızlığa uğradım, hak etmediğim bir muameleyle karşılaştım." "Yok, yok, aslında ben hak ediyorum, demek ki vardır bir halt ettiğim; ya aslında ben niye bu dünyaya geldim, Allah yaratırken bana sordu mu?" Bakın ne güzel hikâyeler değil mi böyle? Bu hikâyelerden beni çıkarın; yaratılış oldu, olgular yaşanıyor, ben şahidim.
"Hocam, özdeşleşmeme koşuluyla, peki sebebini anlamaya çalışmak da problem oluyor mu?" Ona da "ben" dememen gerekiyor. Yani orada bir olgu yaşandı; mesela benim psikolojik mekanizmamda bir kıskançlık duygusu oluştu, bu kıskançlık duygusuyla şu gerçekleşti, bu oldu, şu oldu -bunu da analiz edebilirsin. Ama gene buna "ben" hikâyesinin zeminini vermiyorum. Mesela "ben çok kıskançtım" -hayır, bak sen çok kıskanç değildin, hiçbir zaman da olmayacaksın, çünkü sen o değilsin. Ama psikolojimde kıskançlık duygusu oluşmuştu; o kıskançlık duygusuyla birini öldürme gerçekleşti. Ben olduğunu zannettiğim o kıskançlık duygusuyla bir insan o duyguyla öldürüldü. Şimdi ben kendime "katil" demiyorum, değil mi burada? Evet, demiyorum. Çünkü sen katil değilsin yani; ama orada bak bir hikâye oluşmuş, o hikâye neyle oluşmuş? Negatif bir duyguyla oluşmuş.
O yüzden diyorum insan kendini de suçlamamalıdır hiçbir olayda. Ama kendini suçlamamak, psikolojinde oluşan bir negatif duyguyu, düşünceyi, eylemi görmemek değildir. Zaten tövbe nedir? Tövbe, bir duygunun, bir düşüncenin, bir eylemin içinden "ben"i çıkarmaktır.
Tövbe: Duygunun İçinden "Ben"i Çıkarmak
Ve diyorsun ki: ben bu duyguya, bu negatif duyguya, bu negatif düşünceye, bu negatif eyleme "ben" bilincini vermiyorum artık. Dolayısıyla artık ben o negatif duygu değilim; ben mesela o kıskançlık değilim, ben o haset eden değilim, ben o insafsız değilim, ben o duyarsız değilim. Peki öyle bir olgu gerçekleşmiş mi? Gerçekleşmiş. Ama ben, o olayın gerçekleşmesine sebep olan negatif duyguyu, düşünceyi, davranışı, "benim hikâyem olmak" vasfından çıkarıyorum.
Şimdi ben o haset duygusuna "ben" duygusunu vermedim değil mi, ve şimdi onu gözlemliyorum. Diyorum ki psikolojik mekanizmada bir haset var; bu haset doğal bir şey mi? Objektif bir benlikle düşünüyorum, doğal bir şey mi? Değil. Bu nasıl ortaya çıkıyor, tetikleniyor? Şöyle bir kıyaslamayla, üstünlük arzusuyla, kendini gösterme hırsıyla; hepsini gözlemliyorum, hiçbir kötülemede, suçlamada bulunmuyorum. Sadece diyorum ki bu fıtri değil.
Şimdi bedenimde bir ur olduğunda, bakın bedenimde bir ur var, ben "urum" demiyorum, benim urum olduğunu söylemiyorum. "Benim urum" desem değil mi -mesela vücudunuzda güçlü bir iltihap oldu, bu benim iltihabım mı? Kimse diyor mu "benim iltihabım"? "Bedenimde bir iltihap oldu" diyor değil mi. Bakın aslında olgusal bakıyoruz.
Şimdi burada ne diyeceğim? "Benim gerçekten kendiliğimden ne oluşuyor?" Bakın gene bir "ben" tuzağına düştük. Mesela arabanız istop ettiğinde, istop eden nedir? Kayışı kopan nedir? Arabadır. Bakın "benim kendiliğimde ortaya çıkıyor" dediğimde ben kendiliği nereye indirgedim? Psikolojik mekanizmaya indirgedim. Mesela bedende bir hastalık ortaya çıkabilir değil mi, çıkabilir; birçok faktöre bağlıdır değil mi, işte virüs olur, ultraviyole ışınlar olur, şu olur, bu olur, birçok şey olabilir. Bedeninde kanser çıktı; şimdi bu kendimden mi oldu diyeceğim, veya kendim o beden miyim? Mesela çok diyoruz değil mi, "ben kanser oldum." Ben diyorum ki asla kimse kanser olamaz; yani ben, kanser olabilen bir şey değildir. O yüzden "ben kanser oldum" diyemem. Peki kullandığım bedende var mı? Oldu, kanser oldu. Kullandığım psikolojik mekanizmada oldu mu? Olabilir. Kullandığım psikolojik mekanizmada çok güçlü bir haset duygusu oluştu, oluşabilir. Eğer sen onu dengeli, sağlıklı bir biçimde analiz edip yönetemezsen, o psikolojik bünyede çok kıskanç, haset bir duygu tetiklenebilir; ve sen o duyguyla özdeşleşerek diyelim ki bir cinayet işleyebilirsin. Şimdi o, kendimde ortaya çıkan bir şey. Değil mi? Kendimde ortaya çıkan bir şey.
Onun için hatırlatıyorum: "ben" ve "kendim" derken neyi kastettiğinizi düşünün. Cevaplandırabildim mi bilmiyorum; yani "benim kendimde ortaya çıkıyor" -bu yanlış bir cümle. Benim kendimde ortaya çıkmıyor; kullandığım psikolojik bünyede ortaya çıkıyor, kendiliğimden doğrudan olmuyor. Psikolojik bünyede bir şey ortaya çıkıyor, tamam mı? Çıkıyor ortaya, sen ona "ben" diyorsun.
Nefs-i Mülheme ve Fıtri Olanı Ayırt Etmek
O yüzden Kur'an'da bir ayette der ki, ona -yani insana- bu bir bilinç düzeyidir, buna nefs-i mülheme düzeyi denir: "ona fücurunu ve takvasını ilham edene andolsun." Yani insanın bilinç olarak bir düzeyi var; bu da nedir? Neyin fıtri olduğunu, oradaki takva -kendini koruma bilincini- neyin gerçekten senin fıtratın olduğunu, neyin senin fıtratın olmadığını ayırt edebiliyorsun. Biz çoğunlukla o durumda değiliz, ayırt edemiyoruz. Ayırt edemeyince ne yapıyoruz? Psikolojik mekanizmada ortaya çıkan bir negatif duyguyu sahipleniyoruz, "ben" diyoruz. Değil mi? Ona "ben" diyoruz; problem oradan çıkıyor.
Psikolojik düzeyde ortaya çıkan her şey senin psikolojinin malı değildir. Bir kere, çünkü hayatta birçok etkileşim vardır; insanın bedeni ve psikolojisi hayattan, tarihten, işte kollektif bilinçdışından diyeyim buna, ayrıca birçok şeyden etkilenebilir. Mesele, o bedenin ve o psikolojik mekanizmanın içinde ortaya çıkan şeylerin hangisinin fıtri, doğal, hangisinin aşırılık, yanlışlık olduğunu ayırt etmektir. Bunu ayırt ettiğin zaman sen doğal bir insan olursun; ayırt edemeyip negatif bir duyguya "ben" dediğin anda o zaman düşmüş olursun.
Cehennem: Sahte Kendiliklerin Ayıklandığı Yer
O yüzden bakın, cehennem çok önemlidir; cehennem sahte kendiliklerin gerçek kendimizden ayıklandığı bir yerdir. Sizde hiçbir sahte kendilik yoksa, inanın cehennemde böyle gezebilirsiniz yani. Hani şey vardır ya, böyle yanmaz elbisesiyle bir insan diyelim ki bir fırının içine de girebilir değil mi mesela? Düşünün ki bütünüyle yanmayan bir giysiniz var, gözlükleriniz yanmıyor, giydiğiniz elbise yanmıyor; insan merak eder değil mi, "böyle tırnak içinde fırına gireyim, işte bir yanardağın içine gireyim" -o sizin için bir gözlem olur. Bu arada cehennemin de bildiğiniz ateş olmadığını da söyleyeyim, yanlış anlaşılmasın. Cehennem dediğimiz varoluş alanı, sahte kendiliklerin gerçek kendinden temizlendiği bir yerdir; yani bizi tutsaklıklarımızdan kurtaran bir şeydir.
Tabii ki bakın, orada prangalar var, zincirler var, sonra temizleniyorsun; işte onların derileri sürekli değiştirilir. Bir benlikten, bir sahte benlikten kurtuluyorsun, öbür sahte benlik sana gösteriliyor, ondan da kurtul deniyor. Hatta bazen ben insanlarla konuşurken şöyle olur, derim ki "bak bu sahte bir ben", der ki mesela kişi "Allah kahretsin, ben ne kadar kötü biriymişim" -diyorum ki bu da sahte bir ben, bak bunu da değiştir. Bak sürekli deri değiştiriyorsun; ben de diyorum ki bütün bu derileri yakmak lazım, işte cehennem budur. Deriler yandıkça, yenisiyle değiştirilir. Tabii ki, çünkü hepsinin yanması lazım. Yoksa Allah böyle işkenceli değil yani, öyle bir şey yok. Onu da bırak, o benlik hikâyesini de bırak.
Toplumun algısı öyle veya böyle, bu da ilgilenmemiz gereken bir şey değil, çünkü biz gerçeği arıyoruz. Başkalarının gerçeği görememesi veya gerçeği yanlış okuması da bizi ilgilendirmez; ama kaynaklardaki o gerçeğin nasıl yorumlandığı, kaynaklardaki yorumlar önemlidir. O yüzden şunu unutmayın: din dilinde soyut olan, yani göremeyeceğiniz, gayb olan şeyler benzetmelerle anlatılır. Buna din dilinde müteşabih metinler denir; yani bir benzetmeyle bir şey anlatılıyordur. Bunların gerçek anlamları belli bir farkındalıkla ancak çözümlenebilir. O yüzden eğer o dili iyi anlayabilirsek, aslında bize birçok şeyi de anlatır o metinler.
Hani belki burada daha önce de kısaca ifade etmiştim: mesela işte cennettekilerin elbiseleri ipektendir denir. İpek, Arapçadaki kelime karşılığı özgürlük kelimesinden geliyor; Türkçedeki hürriyet kelimesiyle Arapçadaki o ipek kelimesi aynı kökten türemiştir. Bu ne demek? Bu aslında şu demek: size cennette öyle bir form verilecek ki, hani bir nevi özünüzün bir kılıfı olacak, ama o öyle bir form olacak ki sizi sınırlamayacak, özünüzün faaliyetlerini engelleyecek veya onu örtebilecek bir şey değil. Dolayısıyla özetle bunu şöyle kapatayım: din dilinde cennet ve cehennemle ilgili anlatılan hiçbir şey, bizim günlük dilde, günlük zihinle, gözümüzün gördüğü şeylerle ilgili değildir. Böyle bir şey yoktur, bunların hepsi teşbihtir. Ama onların bir anlamları vardır, tekabül ettikleri bir gerçeklik vardır. Ama hiçbiri, yani cehennemde eğer ateşten bahsediliyorsa bu bildiğiniz ateş değildir; cennette ipek elbiseden bahsediliyorsa bu bildiğiniz ipek elbise değildir. Böyle bir şey yok. Hepsinin bir anlamı vardır ama ilahi mesaj, hitap ettiği insanlara bunları bildikleri şeylere benzeterek anlatır. Kur'an bunu zaten söylüyor: "benzeterek anlatıyorum" diyor. Kitabın bir kısım ayetleri müteşabihtir deniyor, yani benzetmelerdir deniyor; kendisi söylüyor, bizim yakıştırdığımız bir şey de değil. Metnin kendisi, bir kısım ayetlerinin benzetme olduğunu söylüyor. Bunların gerçek anlamlarını ilimde derinleşenler anlayabilir, veya "bunları Allah bilir" diyeceksiniz deniyor; yani Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar bilir. O zaman böyle şeylerin anlamını kavrayamıyorsanız, "anlamını Allah bilir, bilmiyorum, inşallah anlarım, idrak ederim" demelisiniz.
O yüzden bu gibi şeylerin de aslında çok hikmet noktasında önemli bir anlamı ve açılımı vardır. Ama zihnimizi de çok onlarla meşgul etmemeliyiz. Biz kendi öz varlığımızı fark etmeye çalışmalıyız; neye karşı? Olayları bir benlik hikâyesine dönüştüren sahte benliklere karşı.
Ego Kavramı: Kendini Bir Hikâyeye Dönüştüren Duygu
Mesela ben çok "ego" kavramını kullanırım, az çok bilinen bir şey olduğu için; ama bunu Freudyen anlamda kullanmıyorum. Benim kullandığım ego kavramı, kendini psikolojisine ve bedenine indirgeyen ve yaşadığı olaylar üzerinden ben hikâyesi üreten duruma diyorum ego. Yani sen, "işte ben çok acı çektim, çok haksızlığa uğradım, kimse bana gerçek değerimi vermedi, hep bana 'sen beceriksizsin' dediler, hiç kimse bana sevildiğimi hissettirmedi" -bu egodur diyorum. Bunu söylediğinizde insanlar diyor "ne egosu ya, ego bu mu?" Ego ne? "Birini haset edeceksin, birini haksızlıkla ezmeye çalışacaksın, yalan söyleyeceksin, kibirli davranacaksın" -genel toplumsal algıda ego bu. Bunu kastetmiyoruz; biz çok daha büyük bir oyundan bahsediyoruz. O oyunun içindeki kötü oyuncular, büyük oyunun içindeki kötü oyunculara biz "çok egolu bu" demiyoruz. Mesela kendini bir hiç olarak gören, "ben neyim ki" diyene biz "egolu" demiyoruz; halbuki o da bir ego oyunu. Büyük oyunun içindeki küçük ve çok kötü olduğu belli olan benlikler değildir sadece ego dediğimiz şey; bu oyunun tümü egodur. Çünkü sen olaylara "ben" hikâyesi giydirdin, işte bu egodur ve bu ego senin kendini içine soktuğun bir şeydir.
Biz egoyu daha çok başkalarına karşı gösterilen bir şey olarak algılıyoruz: "çok egolusun, bana ego yapma" -ama kendine yapıyorsun. Bana yapmanın bir manası yok, önemi de yok; kendine yapıyorsun. O ego oyununu en başta kendine uyguluyorsun. Ve "ben" diye başladığın bütün cümleler, bu anlamıyla eğer bunu olaylar, yaşadığın şeyler üzerinden yorumluyorsan, bir oyunun içindesin. Oyunun kurucusu kim? O benlik; kendini o zanneden kişi, oyunu gene o kuruyor. O yüzden insan, ürettiği putları kendi eliyle yıkması gereken bir varlıktır. O yüzden kendi kurtuluşumuz yine kendi elimizdedir.
Tövbenin Kabulü ve Sahte Benliğin Adağı
Bakın, neden tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir? Çünkü sana yanlış yaptıran bir duyguyu, düşünceyi artık "ben" olarak tanımlamıyorsun; "ben o değilim artık" diyorsun. O zaman o kalmadı ki; o zaman hiç günah işlememiş gibisin. O yüzden bakın, tırnak içinde söyleyeceğim: bizim anladığımız anlamda tövbenin kabulü de senin elinde yani. Biz deriz ya "kabul olmamış tövbeden Allah'a sığınırım" -ne demek bu? Sen bir şeye "ben" demekten geçici olarak vazgeçtin ama ertesi gün gene tutuldun; veya o duyguya yüzde yüz tam olarak uzaklaşılması gereken bir şey olarak görmedin. Mesela bazen insanlara "bak bu kibir mi" -"evet kibir ya, çok kötü." Diyorum ki, yüzde yüz kibirsiz olmak ister misin? "Ya o kadar da değil" diyor. Bak sen kibrinden tövbe edemiyorsun; kabul olunmamasının anlamı da bu demek. Yoksa sen tövbe ediyorsun bütün kalbinle, Allah da sanki yazı tura atıyor, "edeyim mi etmeyeyim mi" -öyle bir şey yok ki. Gerçekten yapılmış bir tövbenin Allah tarafından kabul edilmemesi diye bir şey yoktur.
Farkına varmak mı? Dar kalır o, "farkına varmak." Tekrar ediyorum: negatif bir düşünce, duygu ve davranışa "ben" bilincinin artık verilmemesidir. Mesela diyelim ki tekrar ediyorum, haset ederek birini öldürdün ve şunu gördün: bu haset duygusu çok yanlış bir duygu, bu kullandığım psikolojik mekanizmada dikkatsizliğim yüzünden ortaya çıktı, ben bunun sahteliğini de göremedim ve ona "ben" dedim, ve onun üzerinden de bir cinayet işledim. Ama bu kıskançlık, bu haset duygusu "ben" değil; bu psikolojik mekanizmada şu etkenlerle tetiklenen sahte, yanlış, fıtri olmayan, doğamdan olmayan bir duygu. Ben buna asla "ben" demiyorum. Bu tövbedir işte.
Tekrarlanmamasının gerekliliği konusunda mutlak bir şart koymuyor yaratıcı; çünkü sen -diyor- yine farkındalığın düştüğünde yine o duyguya "ben" diyebilirsin. O yüzden her ne kadar bazı mizaçlar anlamasa bile, Allah gerçekten tövbe ettiği müddetçe affeder. Yani bir daha yapmamak şartıyla diye bir şart yok tövbede. Bir daha yapmamaya tabii ki o an kişi niyet eder ve buna gayret eder; fakat "bir daha yaparsan bu bitti" diye üç defa şart koşulan bir şey yok. Allah böyle bir şart koymuyor.
Çünkü yanlışlıkları, yani negatiflikleri, bir duruma bağlı olarak kendimizden uzaklaştırmaya çalışıyoruz. Mesela diyelim ki kendini gösterme arzusu, şimdi bu fıtri bir şey değil, bundan tövbe ediyorum. Ama diyorum ki "bir şey oluyor, ya burada da kendini göstersen fena olmaz, göster yani, netice itibarıyla insansın." Şimdi ne oldu bu? Bir duruma bağlı olarak o negativiteden vazgeçmişsin. İşte münafıkların da tövbesi böyleydi; bir zor bir duruma düşüyorlardı, "tamam ya Resulallah, biz bir daha bunu yapmayacağız" -ama bunu neden dolayı diyorlardı? Bir durumla bağlantılı, bir olumsuzluktan kendilerini kurtarmak için. Hani şöyle düşünün, bir çocuk büyük bir hata yapıyor, işte müdüre götürüyorlar onu, müdüre daha kapıdan girmeden "bir daha yapmayacağım, bir daha yapmayacağım" falan diyor. Şimdi bu tövbe değil; ama "bir daha yapmayacağım" diyor ve o anda belki hakikaten bir daha yapmayacak, ama ona bir daha yapmayacağım dedirten ne? Korkusu. Veya bir sonuç, pozitif bir sonuç; mesela diyoruz ki "bak oğlum, bir daha böyle bilgisayarda oyun oynama, sana Ferrari alacağım." Tamam, bir daha oynamayabilir değil mi ama ne zamana kadar? Ferrari alınıncaya kadar. Yani bir şeyden vazgeçmenin fıtri ölçütü, gerçekten onun yanlış olduğunun idrakidir. Bu anlayışla yapılan tövbe tövbedir.
Yoksa, bakın tekrar ediyorum, belki garipsenebilir ama söyleyeyim: tövbe bildiğimiz anlamda ne cennet arzusuyla ne cehennem korkusuyla yapılmalıdır. Çünkü bakın, "Allah bana bir ödül verecek" veya "işte bunu yaparsan beni cezalandıracak, o yüzden tövbe ediyorum" -bu değil. Fıtri insanın tövbesi ve dindeki tövbe kavramı şudur: insanın doğasına uymuyor, uymadığı için vazgeçiyorum, bu kadar. Bu zaten ibadet için de geçerli bir şey değil mi? Her şey için tabii ki geçerli; yani doğama uymuyor. Şimdi bana Allah dese ki "bak kibirli ol, cennete gireceksin" -ben eğer fıtratımda bir insansam, "ya Rabbi, şaka yapıyorsun herhalde" demem lazım; fıtratıma uymayan bir şey.
Diyelim ki ben birisiyle ilişkim bozulmasın diye diyorum ki "sana bir daha kaba davranmayacağım" -şimdi bu gerçek bir tövbe değildir. İlişkimi korumak için, ilişkim bozulmasından korkuyorumdur; bu, gerçek tövbe değildir. Bu ne zaman belli olur? Şartlar değiştiğinde sen o "vazgeçiyorum" dediğin şeye dönersen, işte bu gerçek tövbe olmadığını gösterir. Onun için insan, bir şeyin fıtratına uyup uymadığını anladığı oranda tövbe edebilir; çünkü tövbe eden benlik sahte bir benlikse, o gerçek bir tövbe yapamaz.
Hani bununla ilgili bir hikâyeyi daha önce de anlatmıştım, tekrar anlatayım: adamın birinin eşeği hastalanmış; eşek de onun için çok önemli, işte mal götürüp getiriyor, onun üzerinde o malları taşıyor. Tabii her şeyi durmuş. Demiş ki "ya Rabbi, günahlarımdan tövbe ediyorum, işte otuz gün oruç tutacağım" -adak adıyor, "sana karşı bütün vazifelerimi yerine getirmeye çalışacağım" falan diyor. Neyse başlıyor oruç tutmaya; 20, 21, 22, 23, eşek hâlâ düzelmemiş. Neyse 25-26. günde eşek ölüyor. Diyor ki "bu orucu Ramazan'a sayacağım, eşeği de kurbana sayacağım." Şimdi bakın, bu işte sahte bir benliğin adağıdır, sahte bir benliğin tövbesidir, sahte bir benliğin kulluğudur. Onun için bunu ayırt etmemiz gerekiyor.
"Ben Bunu Hak Etmedim" Cümlesi ve Kırılan Duygular
Tekrar konumuzun başına dönecek olursak: bakın, olaylar olaylardır. Olayları ben hikâyesine dönüştürdüğünüz zaman bir bela olma durumu taşırlar. Bu bir olay; onun üzerinden bir ben hikâyesi üretme. Kurduğunuz cümlelere dikkat edin. Mesela örnek çok yaygın: diyelim ki "ben bunu hak etmedim." Şimdi bu ben hikâyesidir. "Ama doğru değil mi hocam, ben bunu hak ettim mi yani?" Bakın bu ben hikâyesidir. Halbuki bu nedir? Bu şudur: muhatabım olan insan veya insanlar, vesaire neyse, oradaki muhatap, fıtri olmayan bir şekilde davranıyorlar, insani fıtratlarına aykırı davranıyorlar, kendi fıtratlarının hakkını vermeden davranıyorlar. "Bu kadar bastırmayacağız duygularımızı, bastıracağız" dedi arkadaşımız -bu da bir ben hikâyesi. Orada "ben" diyor ki "ben zaten hep duygularımı bastırdım, gene mi bastıracağım? Gene İsmail Bey'e geldik, oh ne güzel, zaten hep ben bastıracağım duygularımı, millet istediği gibi davranacak, ağzına geleni söyleyecek, ben duygularımı bastıracağım, ben hoşgörülü davranacağım" -şaka yapıyorum- "alttan alan ben olacağım, işte yumuşak davranan ben olacağım, yapıcı olan ben olacağım." Ne güzel dünya, bak ne güzel; benlik hikâyesi de güzel ilerledi. "Benlik silinirse olamaz" -doğru bakarsınız.
Bu duyguya katılmıyor. Tabii ki, bir olay oldu, sende bir duygu tetiklendi; bak o duyguyu da ben hikâyesine dönüştürme. Böyle bir olay karşısında insan psikolojisinde şöyle bir duygu tetiklenir ama bu duyguya "ben" demiyorum. "Ben çok kırıldım" -bak gene ben hikâyesine dönüştürdüm. Sonra da o "ben çok kırıldım"ı bastırıyorsun; "yok yok kırılmadım ama işte kırılmışım tabii." Ne oluyor? Bu sefer şey oluyorum: duygularını bastıran ben oluyorum. Yani benim kimliğim ne oluyor orada? "Ben hayatım boyunca duygularımı bastırdım" oluyor. Bakın oyun çok büyük; o yüzden oyunun sınırlarını kavramak çok zor, o kadar yaygın bir benlik oyunu ki, benlik hikâyesi o kadar derinlere gidiyor ki, o yüzden acele etmeyeceksiniz. Öyle hemen benlik hikâyesinden kurtulayım, yok öyle; çok yaygın, ama çok sahte ve çok zayıf. Çok sahte ve çok zayıf, ama inandığınız anda çok güçlü.
Bununla ilgili çok güzel bir doğu metaforu vardır; denir ki, işte böyle loş bir odada, karanlığa yakın bir havada, bir kişi odanın kenarında bir şey görür ve der ki "bu yılandır, bu odada bir yılan var" ve sabaha kadar uyuyamaz, çünkü yılan olarak hissediyor. Sabah olduğunda, güneş açtığında bakar ki o kalın bir halatmış. Şimdi bütün gece onu uyutmayan şey illa bir gerçeklik durumundan mı? Ama bakın ona sorsanız bütün gece boyunca ne diyecek? "Çok güçlü olarak hissediyorum." O yüzden "ben hissediyorum" cümlesine karşı antipatim yok da, uyarıda bulunma ihtiyacı diyorum; çünkü herkes bir şey hissediyor ama "ben öyle hissediyorum" -diyorum ki bak, sen değerlisin, ama diyor "o böyle yaptı, ben kendimi çok değersiz hissettim." Tamam diyorum, öyle hissettin, ama diyorum ki o his gerçek değil, o his bir gerçekliğe tekabül etmiyor. Yani sen "değersizim" hissini duymuş olabilirsin, fakat sen değersiz değilsin. Orada ego ısrar ediyor ama "ben böyle hissediyorum." Ya, ben zaten o illüzyona işaret ediyorum sana. Yani sen o halatı bütün gece boyunca yılan olarak hissedebilirsin, hatta çok uzun bir gece olursa, atıyorum 8 saat değil 148 saat olursa, sen 148 saat boyunca onu yılan olarak hissedeceksin. Ve yılan olarak hissetmenin bedeninde bile sonuçlarını göreceksin: uyuyamayacaksın, gerileceksin, ensende ağrılar olacak, sertleşecek omuz kasların. Yani bütün bunlar sahte bir algı yüzünden mi? Evet. "148 saattir ben boş bir şey yüzünden mi bu kadar acı çektim?" Evet.
Tabi bu sefer de ego çıkıyor: "Allah belamı versin" diyor. Bak bunu da bırak; yani sahteliğe küfretmeye gerek yok ki, zaten sahte. Sen kime küfrediyorsun, kime kızıyorsun? "Kendime çok kızıyorum." Kime kızıyorsun, sahte bir şey bu; kendine de kızma. Bak hepsi sahte ama bak ne kadar güçlü bir illüzyon değil mi? Bir şeyden kaçıyorsun sonra diyorsun ki "Allah kahretsin kendime, şimdi çok kızıyorum, 148 saat uyumadım." Bak hep sahte ama öyle bir şey ki, o oyunun bir yerinden çıkıyorsun, öbür sahnesine giriyorsun. "Üzüldüğümüz şeyleri zaman geçince mi bu turşu olsun." Evet, "ben bu kadarlık hayatımı boşa mı geçirdim?" Bak bunu da bırak; "keşke bunları daha önce öğrenseydim" -bak bunu da bırak, hep ben hikâyeleri bunlar. Hep bir hikâye. "İşte bunları zamanında duyamadığı için hayatının önemli bir kısmı boşa geçmiş olan ben" -değil mi, güzel bir hikâye, iyi yatırım yapılabilir buna yani, hüzünlü bir hikâye. Ama hepsi sahte. "Ne kadar aptalmışım" -bak o da sahte.
"Hocam diyorsun, ben ne desem hep sahte diyorsunuz." Ya diyorum ki, bak olguyu olgu olarak anlat: mesela böyle bir halatı bir yılan olarak algılamak sahte bir algıdır -bak böyle de. O zaman ben bir şey demem ki sana değil mi, ben zaten bir şey demiyorum, sadece yüzleştiriyorum. Diyorum ki bak gene bir ben hikâyesine yapıştın, gene bir olguyu ben kavramıyla alıp onunla sarıp sarmaladın; üretme bunu.
"Ama işte hocam diyor, kimse böyle anlamıyor ki, ama insanlar böyle değil ki." Bak, insanların böyle olmamasından dolayı muzdarip olan bir ben; bu da bir ben hikâyesi. "Keşke herkes böyle olsa hocam" -bak bu da bir ben hikâyesi. "Ama insanlar hayatı böyle algılamıyor ki" -hepsi, bak, bunların hepsi ben hikâyesi. O yüzden büyük oyun, büyük illüzyon; ama adı üzerinde bir illüzyondur, o yüzden zayıftır ve güçsüzdür. O yüzden bu oyundan korkmayın, bu oyun ben oyunudur. Bir "ben" size büyük bir oyun oynamış; o oyunu görün, sadece bu kadar, oyunu gör. Bakın oyunu gördüğünüz anda zaten onun dışına çıkmışsınız demektir; onun sizden aldığı gücü kendinize döndürmüşsünüz demektir.
O yüzden bakın, bazen ben böyle bir şey söylerim, böyle yüzünüzde tatlı bir tebessüm olur; aslında o nedir biliyor musunuz? O, benliğin yükünden bir anlık kurtuluşun hikâyesidir. Bakarsınız bir rahatlık, çünkü o yük, sizin enerjinizi çeken bir şey; bir an bile onunla özdeşleşmekten kurtulduğunuzda böyle içinizde bir rahatlık olur, bir ferahlık olur, bir dinginlik olur, hatta bir güç olur. Kendinizle ilgili bir ferahlık, bir aydınlık olur. Neden? Çünkü bir illüzyondan kurtuldunuz; kendinizi mağdur bir insan hissediyorsunuz, öyle değilmişsiniz. Yani o odada yılan var zannetmişsiniz ama ortada yılan yokmuş. Ne olur öyle bir insan düşünün, 8 saat uyuyamadı, ve birisi oraya ışık tutuyor ve diyor ki "yılan dediğin bu muydu?" Bak yılan hikâyesi kalmadı, yılan yok orada, bir halat -o bir rahatlar değil mi insan, orada böyle bir ferahlar yani. Tabii başka bir ego çıkıp da "Allah kahretsin, niye bütün gece onun yılan olduğunu zannettim ki, ne kadar aptalmışım" -bak gene ürettim; oraya ışık tutacağız.
"Hocam mesela ilahi metinler bunu değiştirir mi? Hani bize özümüzü hatırlatır. O konuda yardımcı olur mu?" Tabii ki, zaten başka bir şey değil yani. İlahi metin, sana öz varlığını, öz varlığının kaynağını, onunla kopmaz bağını hatırlatan bir metindir. Bir din budur; bir dine inanmak da budur. Çünkü bakın ego üzerinden de her şeyi tanımlayabiliriz maalesef; ego hikâyesi üzerinden tanımlarsın. Din nedir? "İnsanı biraz baskılayan, cennetle teşvik eden, cehennemle korkutan bir şey" -öyle bir şey yok. Cennet, senin öz varlığının değerlerinin ve erdemlerinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Sana bir cennet üretilmiyor, sen varlığınla bir cenneti inşa ediyorsun. Mesela diyelim ki şefkatin orada farklı bir cennet alanı olarak ortaya çıkıyor. Yani cennet, insanın içsel varlığının dış âlemde bir forma bürünen halidir. Hani biz bazen deriz ya, mesela birisi size hediye aldı, ne dersiniz? "Ya bu onun sevgisinin göstergesi değil mi" -mutlak bir gösterge değil ama, sevgisi eşittir o size aldığı çiçek veya mendil değil yani, ama onun bir yansıması. Cennette sizin öz varlığınızdaki değerlerin inkişaf etmesinin bu dünyada açığa çıkmış, ahiret âleminde ete kemiğe bürünmesidir. Dolayısıyla siz aslında öz varlığınızla cenneti ilahi bir plan üzerinden inşa ediyorsunuz; aslında cennet bizim eserimiz, deyim yerindeyse, cehennem de eserimiz olduğu gibi. Ama biz cennetin sevdalıları veya cennetin varlığımızı tamamlayacağı insanlar değiliz; cennet bize Allah'ın bir lütfudur.
Birisi size der ki "ya sen bana böyle çok zor zamanımda bir destek olmuştun ya, bir fedakârlık yapmıştın ya, ben de sana diyelim ki şöyle bir şey yaptım, sana şöyle güzel bir halı ördüm, sana şöyle güzel küçük bir kulübe yaptım, yazın gelirsin burada biraz dinlenirsin" -bunun gibi bir şey aslında; o kulübeyi kim inşa etti? Aslında o kişinin fedakârlığı. Dolayısıyla insanoğlu cenneti ve cehennemi burada üretendir aslında. Onun için içinize dönün ve bakın neyin üretimine tetikleyicisiniz; ne üretiyorsunuz? Öfkeyle, nefretle, kinle, bencillikle mi, kıyaslamayla mı? Mesela cennette ne diyoruz? "Kimse kimseyle kıyaslama yapmayacak" diyoruz değil mi mesela. "Biri bilmem şu köşkteymiş, o bu köşkte" -ego diyor ki "ama kıskanmayacak mı?" Ya zaten kıyaslayıcı benliğin varsa önce cehennemden geçip temizliyorlar seni orada. Çünkü eğer kıyaslayıcı benliğin varsa sen zaten cehennemdesin; bu dünyada da cehennemdeydin zaten. O kıyaslayan benliğin yüzünden cehennemi yaşamadın mı? "Bunun ne kadar ona değer veren sevgilisi var, benimki hiç öyle değildi, Allah kahretsin" demedin mi? "O daha güzel, ben daha güzel" hikâyesi üretmedin mi? Sürekli zihnimin kıyaslamalarına mağlup olmadın mı, onları onaylamadın mı? Kıyaslama cehennemdir. E sen ne yapacaksın? Bu dünyada kıyaslama tuzağından kurtulacaksın.
O yüzden bakın hikâyenin üreticisi olmayın. Diyelim ki bugüne kadar bir hikâye ürettiniz; anneniz üzerinden, babanız üzerinden, yaşadıklarınız üzerinden ürettiniz hikâyeyi. Tamam, yani halatı yılan zannettiniz; farkındalığın ışığını tuttuğunuzda onun halat olduğunu göreceksiniz. İşte travmanın çözülmesi budur; travma çözülür. Ondan ben hikâyesini çıkardığınızda geriye olay kalır. Olayı travmaya dönüştüren bendir; olayı travmaya dönüştüren bendir. O yüzden bakın dikkat edin: eskide çok büyük olumsuz olaylar olurdu, insanlar günümüzden daha az travmatize olurlardı. Neden? Çünkü bu kadar çok ben hikâyesi uydurmuyorlardı. Şimdi bugünkü insan her şeyden üretiyor: "kocam beni anlamadı" -anlamasa ne olur, niye bu kadar abartıyorsun ki, "ne güzel ya, kocam beni hiç anlamıyordu, ne kadar ilginçti ya, hiç anlamadı hem de, yani hayret edilesi bir şey, hiç anlamadı" -ama şimdi bunu anlamadı diye üretirseniz, bak ne güzel o benlik hikâyesi, ne güzel sizi böyle derinden sarıp sarmalıyor. Ama ben gerçi emin olun böyle hayret ettiğim şeyler olur; böyle diyorum, hakikaten "nasıl anlamadı" diyorum, ne kadar ilginç, bana ilginç geliyor. Ama onun üzerinden hikâye üretmiyorum.
İşte bir insan bu kadar yakın arkadaşına, bu kadar yıl beraber yemiş içmişsin; bir arkadaşına bu kötülüğü yapar mı? Hikâye oldu, ben hikâyesi ürettim. Ama ben bunu şöyle algılasam: "ne kadar ilginç ya, bir insan bir insanla bu kadar zaman geçirir, bu kadar yakın, samimi bir şey yaşarlar, sonra da kalkar, muhatabını arkadan hançerler; ne kadar ilginç ya, ne kadar insan psikolojisinde farklı duygu, düşünce ve davranış durumları var, ne kadar ilginç." Bu kadar. Travma var mı? Yok. O zaman olay değil, bizi travmatize eden; onun bir ben hikâyesine dönüşmüş olmasıdır.
"Ama hocam bundan kurtulmak çok zor." Bak bu da bir ben hikâyesi, onu da bırak, tutunma; "böyle şeylere tutunma, çok çalıştım olmadı" -buna da tutunma. "Ne zaman olacak" -buna da tutunma. "Ama bir şey ver" diyor ego, "bir şeye tutunmam lazım." Hiçbirine tutunma; çünkü tutunursan hikâyeyi tekrar üretmiş oluyorsun; illa sana, öyle bir sahte ben var ki illa sana bir cümle kurduracak. "Sus, sus, susmayı öğren" değil mi, "susuyorum ama hani sadece dille değil yani, zihnim susmayabilir ama ben susuyorum." Ama hocam, "zihnim susmuyor" -bak o da bir benlik hikâyesi, onu da bırak. "Benim zihnim susmuyor" -bırak onu ya, bir zihin var, susmuyor, özdeşleşme; onu ben hikâyesine dönüştürme, "kullandığım zihin susmuyor olabilir" değil mi. Zihnimi susturamıyorum, bırak; o benlik hikâyesini de kurma. Sadece susmayan zihnini ben zannetme, bu kadar. O zaten zayıflayıp gidecek, çünkü artık sen ona güç vermiyorsun.
O yüzden bazen duygu bırakma uygulamalarında bazen şey oluyor: kişi mesela bir duygudan muzdariptir, "nefret ediyorum" -önce nefreti şey yapmış; "nefret edeceksin tabii ya, sana bunu yapandan tabii ki nefret edeceksin, nefret etmesen insan değilsin" bile diyor. Sahiplendi mi bunu? Sahiplendi; zokayı yuttun. Bir süre devam ediyorsun, sonra yuttuğun zoka ağzını, çeneni, dilini, dudağını yaralamaya başlıyor; midene inmişse midende problem oluşturuyor. Sonra diyorsun ki "ben bu zokadan kurtulmak istiyorum." Ama içeride öyle bir derin benlik var ki "hayır" diyor, "tamam zoka mideme indi ama şöyle ağzımda dursun, ara sıra işime yarayabilir" dediğin anda aslında sen onu bırakmış olmuyorsun. Yani mesela kalbinden tamamıyla nefretin gitmesini istiyorsunuz, bir duruyor içeride bir ben, diyor ki "bazıları nefrete layık, nefret etmen iyi olur" -hatta bazen iyi bile oluyor böyle, nefret ediyorsun ondan, sanki o nefret bir güç hissettiriyor ve ego diyor ki "sana hayır, bırakma, o kadar da bırakma" diyor yani. Ve sen onun bir izini, bir parçasını içeride tutuyorsun.
Bakın mesela Peygamber'in bir sözü vardır: kalbinde zerre kadar kibir olan insan cennete girmez. Bu ne demek? Bak bunun zerresi bile problem. "İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe gerçekten iman etmiş olmazsınız." "E ben kötüyü de mi seveceğim?" Sen kötünün kötülüğünü sevme; insan olarak yaratılmış ya, o farkında olmasa bile onda insaniyet var, özü var; özü itibariyle seversin. Bak biz korona var diye birbirimize yaklaşmıyor muyuz -nefret ettiğimiz için mi yaklaşmıyoruz? Yok, birimiz istemeden hasta olmuş olabilir, virüs bulaşmış olabilir, ondan bana, benden ona bulaşmasın diye değil mi? Yani birbirimizden 2-3 metre mesafe koymamız nefret ettiğimiz anlamına gelmiyor değil mi? Veya bakıyoruz, diyelim ki bir insan virüs kapmış, uzak duruyoruz değil mi; ama külliyen onu virüs mü kabul ediyoruz? Yok, diyoruz ki vücuduna virüs bulaşmış. Kötü insanda da böyledir; kötü insan fıtratının üzeri, özünün üzeri kötü davranış, düşünce ve duygularla örtülmüş biridir. Sen onu kenara koy, o örtüsünü; de ki "dikkat etmem gerekiyor" ama özündeki ilahi nefhayı unutamazsın, bunu yok sayamazsın. Kötü insanın kötü kılıfından uzaklaşacağız -bakın ne dedik, virüs kapmış olan insandan uzaklaşalım mı, uzaklaşalım, ama biz o insandan niye uzaklaşıyoruz, şu anda virüslü olduğu için uzaklaşıyoruz; virüsten temizlense tamam, normal. Bakın örnek veriyorum: diyorum ki virüslü olduğu müddetçe uzak durursun değil mi, sana o hastalığı bulaştırmasın diye; ama ömür boyu virüs taşıyor, tamam ömür boyu uzak durabilirsin, ama aslında neyinden uzak duruyorsun gene? Virüsünden uzak duruyorsun; aslında onu kucaklamak istiyorsun değil mi mesela, hani virüsü olmasa kucaklayacaksın, doğru mu? O zaman kötü bir insan yoktur; kötülükle özü örtülmüş insan vardır. O kötülüklerden arındığı zaman onun öz doğası zaten ortaya çıkar ve onu seversin. O kötü doğası, kötü benlikleri olduğu zaman da aslında sevmen gereken bir insan; neyi itibariyle ama? Öz varlığı itibariyle.
Hakkını Helal Etmek ve Bize Verilen Haklar
"Bana bir türlü yapmış olabilirim, iftira atmış olabilirim ama senin yapman gereken..." "Onu zaten farkında değil mi, sadece bir şeylerin farkındayım diyorsun." "Senin yapman hakkını helal etmek gibi, yani gerekli." "Evet." Bakın böyle spritüel gibi gözüken, işte böyle maneviyat mevzusu gibi gözüken: "ben sana hakkımı helal etmeyeceğim." Bakın son tahlilde, ister onaylayın ister onaylamayın, o sizin özgürlüğünüz; "ben hakkımı helal etmeyeceğim" de bir benlik hikâyesidir. Ama daha böyle sanki "ama haksızlık kardeşim, hakkımı helal etmiyorum" -ya hakkı hakka bırak. Niye onun üzerinden bir benlik hikâyesi üretiyorsun? Sen kendi hakkını kullanmaya bak; senin hakkın ne? İnsaniyet hakkı. Tabii mağduriyet üretiyorsun, Allah'ı da kendine jandarma yapıyorsun; o hikâyeyi de bırak. Sen neyi hak ediyorsun? Fıtratını idrak etme ve ona göre davranma hakkını hak ediyorsun. Sen bu hakkı bırakmışsın, başkalarının yaptığı küçük haksızlıklarla uğraşıyorsun; sen o kadar büyük, tırnak içinde, haklara sahip kılınmışsın ki, mesela üzülmeme hakkı önemli bir hak, öfkelenmeme hakkı, nefret etmeme hakkı, var olma kaygısı duymama hakkı -ne kadar bir hak değil mi? Ama biz bu "var olma kaygısı duymama hakkı"nı kullanabiliyor muyuz? Kullanamıyoruz. Hepimiz bir var olma kaygısı içinde bulunuyoruz. Ama Allah bize demiş ki "ben seni var ettim, senin var olma kaygısı duymana gerek yok." Peki bu hakkı kullanıyor musun? Hayır.
"Değerlerinin farkında olup bu değerler üzerinden kendini değerli hissetme hakkı" -bunu kullandın mı? Kullanmadın; kullanmadığın için başkalarından değer bekliyorsun. O değer vermediği için kendini değersiz hissediyorsun; o sana değersizlik hissettirdiği için ona hakkını helal etmiyorsun. Hikâye üstüne hikâye üretiyorsun. Halbuki Allah sana varlığını fark etme hakkı vermiş, var olma kaygısı duyma hakkı değil; o bir hak değil, haksızlık, kendine haksızlık yapıyorsun. O yüzden yaratıcının size verdiği haklarla ilgilenin, hepimiz bunlarla ilgilenmeliyiz. Allah bize huzur hakkı vermiş -şey anlamında değil, para var ya öyle kullanılıyor, işte bir toplantıya giriyor "huzur hakkı" diye, onu kastetmiyorum- huzurlu olma hakkı vermiş; huzurun kendisi olma hakkı vermiş. Mutluluğu arama hakkı vermemiş, mutluluğun kendisi olma hakkı vermiş. Ama sen mutlu olma hakkı arıyorsun ve diyorsun ki "benim mutlu olmaya hakkım yok mu?" Yok kardeşim, diyorum; çünkü senin mutlu olma hakkın değil, mutluluğun kendisi olma hakkın var. Sen gidip mutlu olma hakkını, kendilerini bilmeyen insanlar üzerinden bulmaya çalışıyorsun. "Benim de mutlu olmaya hakkım yok mu?" Var tabii ki, ama doğru yerde bunu arayacaksan doğru yerde ara. "Benim mutlu olma hakkım yok mu?" Senin bu hakkını kimse elinden almış değil ki zaten; sen kendi kendine o tuzak noktaya düşmüşsün. Mutlu olma hakkı ne demek ya, böyle bir şey olamaz; çünkü sen yaratıcı bak, seni kendisiyle mutmain ve mutlu olma niteliğiyle donatmış, sen onu aradın.
Ya bu çok uzun ama yani: "şöyle birisi beni sevse de, bana böyle güzel mesajlar falan işte onaylasa, 'sensiz olmuyor' dese, 'iyi ki seni tanıdım' dese, işte iki senedir senden ayrıldım ama sensiz yapamadım" -vay be, "biri iki sene uğraşmış, bensiz yapamamış, ne haltmışım ben demek ki." Bunlarla mı uğraşacaksın, burada mı arayacaksın? Bu hikâyeyi kim üretti, onu düşünmek istemez misin? Mutluluğun kendisi olan bir varlık nasıl mutlu olma arayışına düşer ki? Hiç bunu düşündün mü? Bu gerçeklik nasıl bir illüzyon tarafından örtüldü? Bunu aslında düşünmeye değmez mi, değil mi?
Hani şey ilginçtir değil mi, koskoca güneş küçücük bir ay tarafından örtülebiliyor değil mi; güneş tutulması oluyor. Çok ilginç değil mi aslında? Ayın büyüklüğünü düşünün, güneşin büyüklüğünü düşünün, ama küçücük bir ay koskoca bir güneşi örtebiliyor. Bu ilginç bir şey değil mi? Ama sahte bir şey; çünkü gerçekte ay hiçbir zaman güneşi örtemez, onu kapatamaz, onun ışığını söndüremez, onun ışığına gölge düşüremez. Değil mi? O zaman çözülmesi gereken sahteliğin kendisidir. O zaman sorun olmadığını göreceğiz. Evet, teşekkürler.