Benlik Çalışması ve Nefisle Yüzleşme

Kısa Özet

Sohbette önce korkuyla ve diğer negatif benliklerle yüzleşmenin gerekliliği, bir yeğenin ayağına batan kıymık örneği üzerinden "benlik" kavramı anlatılıyor. Ardından insanın içindeki farklı benlik hâllerinin (korkak, öfkeli, alıngan, kendini yetersiz gören vb.) nasıl tanınacağı, analiz edileceği ve bunlardan nasıl arınılacağı anlatılıyor. İnsanın hem meleklerin secde ettiği ruhani hem de topraksı/negatif bir yönü olduğu; tövbe, af, kader ve Hz. Yusuf kıssası üzerinden ruhsal dönüşüm konuları işleniyor. Sohbet, mutluluğun aslında dışarıda değil, insanın kendi ruhunda arandığı vurgusuyla sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Korkuyla yüzleşmeden önce hangi benliğin tetiklendiğini, ne kadar makul ve haklı olduğunu analiz etmek gerekir.
  • İnsan kendine asla "ben kötüyüm" dememelidir; kötü olan benlikler olabilir ama insanın özü daima saf ve mükemmeldir.
  • Tövbe eden kul hiç günah işlememiş gibidir; Allah'ın affı sınırsızdır.
  • Herkesin kaderi güzeldir, çünkü insan Tanrı'dan gelip Tanrı'ya dönmektedir; kötü olan sadece dünyevi tecrübelerdir.
  • Hz. Yusuf kıssası, olayların (iftira, hapis, makam) hiçbirine takılmadan "insan olarak" yaşamanın örneğidir.

Korkuyla Yüzleşmek

Çalışmam zayıf kalıyor. Büyük ihtimalle çalışamıyorum ama üzerinde çalışmak lazım. Çok soğuk kaldım zaten, konumlayamıyorsun.

Kişiye göre değişir. Bazen korku veyahut da yüzleşmek istemeyiş engeller. "Hemen bir şey yapayım" oluyor insanda ama yapamayacağını zaten bildiği için bir şekilde bu zamana kadar üzerine gitmemiş, üstünde durmamış oluyor.

Mesela korkmaktan çok rahatsız oluyorsun ama korktuğun şeyle yüzleşmemişsin, çok fazla temas etmemişsin. "Ama hocam onunla yüzleşmek çok acı" diyorsun. Başta çok acı bir şey. Sonrası nasıl olur, onu bilemeyiz. Allah iyi karşılamayı nasip etsin inşallah.

Mesela korkulan şey için o an geldiyse, olsa da onunla yüzleşeceksin. "Hadi bakalım yüzleş" — yüzleşeceksin. Çünkü bütün ucu ayak altını üst ediyor. Mesela özellikle ben bir aydır yemek yemiyorum. Gerçi benim potansiyel olarak da belki iştahsızlığım var, ben onu çok okuyorum ama oluyor yani. Çıkmayı niyet ediyoruz, murat ediyoruz. Ama beni rahatlatan bir şey oldu: bir not almıştık, bize düşen başarmak değil, niyet ve gayrettir. Biz başarmak üstünde düşündüğümüz zaman elimizde olmayan şeylerle çok oyalanmış oluyoruz. Bu süreç içinde asıl olan, insanın kendisi adına niyet ve gayret göstermesidir.

Temelde benim zaten hiçbir arzum olmasa bu korku da olmayacak aslında. Bir arzu, bir beklenti var; onun dışındaki ihtimaller ortaya çıktığında gerçek olsun ya da olmasın, ben belki de şablonun gerçekliğini tam ayırt edemediğim için alakalanıyorum. Ama o arzu beni daha çok korkutuyor. Niyetle gayret edemiyorum, istiyorum, belki de zorluyorum kendimi orada. Zihin merkezli olduğum için birebir öyle de diyemiyorum; parazit şeyler üzerine korkuyorum yani şahsen. Ama gerçek için bir şey var temelde — mesela şu an fark ettim: içimde böyle korkan şey, benim aslında dayanıksız ve iradesiz olduğumu düşünüyor. Bana diyor ki "alttan alta kontrolünü kaybedebilirsin, zayıfsın" diyor. Beni bu korkuyla sürekli hatırlatarak özdeşleştirmek istiyor. Şu an bunu fark ettim.

Bu gerçekten öyle. Hani derler ya, içimdeki çocuk hep tetikte, o şeyin içindeydi. Diyor ki "bu ihtimali yapma, yalvarıyorum." Ama bir yandan da şeytan da boş durmuyor, o da sürekli olumsuz bir şeyler söylüyor.

Bir Örnek: Yeğenin Ayağındaki Kıymık

Bazen böyle bir örnek vereyim — belki daha önce de kısmen anlatmışımdır. Bir gün yeğenimin ayak parmağına küçük, ince bir tel gibi, metal bir kıymık batmıştı. Uzun hikâye anlatmayayım; oraya gittim. Tabii annesi de kaygılı, "amca dokunma, dokunma" diye şey yapıyor. Ben tabii sakin bir şekilde davranıyorum. Baktım, çocuk tabii ki çocuk — ne diyecek, "dokunma" diyecek, çünkü dokunursan acıyabilir, daha çok acı çekebilir, kanayabilir diye düşünüyor. Ama ben onu dinleyecek miyim? Dinlemeyeceğim. Gördüm, aldım, küçük bir aletle çektim — yarım saniyelik bir iş, zaten fazla batmamış, bir milim ya da iki milim.

Dolayısıyla orada bir benlik var. O diyor ki "tetikte dur, tetikte durmazsan yanlış bir şey yapacaksın." Şimdi o benliğe bakacaksın. Bu gariban, korkak, çocuksu bir benlik. Ne kadar doğru? Şimdi o çocuk tabii ki kötü niyetli değil. Zaten kendi ihtiyacı olan bir şeyi arıyor, talep ediyor ama bunun nasıl yapılacağını bilmiyor. Dolayısıyla müdahale ettirmemeye çalışıyor. Peki ben orada müdahale etmeyecek miyim? Onun arzu ettiğini elbette sakin bir şekilde analiz ediyorum, kendi kendini yüzleştiriyorum. "Ne yapayım" dedi. "Bilmiyorum" dedi. Dedim ki, "bak, sen bilmiyorsun ama ben biliyorum, bunu çıkaracağız, acı çekmeyeceksin, hemen bitecek." Şimdi o benim gittiğim 15-20 dakikaya kadar o korku ve kaygıyla yaşıyordu. Anne de kaygı ve korku içinde, dokunamıyor, hatta abartıyorlar — acaba tetanoz mu oldu, acaba kemiğine kadar mı battı diye. O kadar kaygılanmışlar ki neyin ne kadar battığını bile görmüyorlar. Bir şey batmış diyor, acı diyor. Anne kaygılı, çocuk kaygılı.

Şimdi bunları bir benlik gibi düşün. Ve düşündüğün zaman ne yapacaksın? Bu benliğin tabiatı bu. Peki ne kadar makul, ne kadar doğru diye analiz ettiğinde, diyorsun ki bu o kadar makul bir benlik değil. Evet, iyi niyetli ama makul bir benlik değil. O zaman onun üzerinden hareket etmiyorsun. Bu şekilde benliklerin üzerinde çalışacaksın.

Benlik Nedir, Nasıl Çalışılır

Bizim içimizde, psikolojik haritamızda birçok benlik hâli var. Bu benlik hâlleri zaman zaman farklı olaylar, olgular ve kişilerle tetikleniyor. Hangisi tetikleniyor, ne kadar tetikleniyor, niye tetikleniyor — bunu analiz etmek gerekiyor. Sonra bu benliğin ne kadar doğru, ne kadar haklı, ne kadar uygun olduğunu düşünce düzeyinde, duygu düzeyinde, eylem düzeyinde analiz etmek. İşte "benlik üzerinde çalışma" dediğimiz şey budur. Kişi bu çalışmayı yaptığı zaman arınır. Zaten bizim yapmamız gereken şey de odur.

Tasavvuf kitaplarını açıp baktığınızda ne görürsünüz? Kalbin hastalıklarını sayar. İmam Gazâlî'nin Kalplerin Keşfine veya Kimyâ-yı Saâdete ya da İhyâu Ulûmi'd-Dîne baktığınızda kalbin hastalıklarını anlatır: kibir, cimrilik, korkaklık, kıskançlık, kin, nefret, öfke, saldırganlık... Hepsini sayar. Bu, bahsettiğimiz mevzuyu anlatır. Diyelim ki içimde herhangi bir negatif benlik var — mesela korkak benlik bu kategoriye girer. Korku aslında doğal bir korunma mekanizmasıyken, haddini aştığı anda kişiyi bloke eden bir şey hâline gelir. Korku fıtri bir şeyken — seni görünür veya mümkün olan bir tehlikeden korumak için verilmişken — kişi tamamen hayali veya korkulmaması gereken bir şeyden korkar hâle gelir. O zaman oradaki korku yanlış bir fonksiyon görmeye başlar ve sana zarar vermeye başlar. Ya da mesela cesaret, kendini korumak, hakkını savunmak için verilmiş bir şeyken saldırganlığa dönüşür. Dolayısıyla bizde ne var? Hayatın içinde psikolojimizin yanlış fonksiyon görmesi. Bu, çocukluktan itibaren yaşadığımız hayatın içinde şekilleniyor, oluşuyor.

Bu negatif benlikleri ya hayat boyu taşırsın, ya da diyeceksin ki "bunlar doğru mudur, faydalı mıdır değil midir" diye ayırt edip, o ayırt etme sürecinde bunlardan arınmaya çalışacaksın. İşte bu da bir süreç. Burada acele etmemek gerekiyor, çünkü öyle benlikler var ki sende senelerce işlemiş, senelerce ortaya çıkmış. Sen onları bir anda değil, ancak âni bir erişle hepsini nötralize edebilirsin — güneş çıkınca yıldızlar kaybolur gibi. İlk başta kolay benlikler bir şekilde gidiyor.

Özdeşleşmeden Sıyrılmak

"Hocam ben de birini keşfettim, onu nötralize etmek için tercih ettim, şu anda biriyle uğraşıyorum" deniyor. "Beni çok kısıtlayan, yapamıyorum diyen bir şey var içimde. Ben bu analizi yapamıyorum, anlayamıyorum, buna dayanamıyorum" — bu da bir benlik. Bak ilk adım ne? O benlikle özdeşleşmemek. Mesela ne diyoruz? "İçimde 'ben yapamıyorum' diyen, yapamadığını düşünen, zayıf olduğunu düşünen bir benlik var." "Ben yapamıyorum" dememiz gerekiyor bunu düzeltmek için. Buna biz özdeşleşmeden sıyrılmak, özdeşleşmeden ayrılmak diyoruz. "Ben yapamıyorum" demeyecek kişi; "içimde 'ben yapamıyorum' diyen bir benlik var" diyecek. Sonra bakacak: bu benlik "ben yapamıyorum" diyor, acaba doğru mu söylüyor? Mahkemeye çıkarıyorsun benliği, bir analiz yapıyorsun. Acaba haklı mısın, hakikaten yapamaz mısın, yoksa bunu bir ön kabul olarak oluşturmuş ve sürekli aynı şekilde devam ettiren bir fikir mi, bir benlik hâli mi bu — diye analiz etmek. Yoksa sürekli "ben yapamıyorum" diyen bir benliğin ömür boyu esiri olup hayatta hiçbir şey yapamayabilirsin. Hayatta böyle insanlar var; bir negatif benlik tarafından ömür boyu hayatı bloke edilen, hayatı ipotek altına alınan insanlar var.

Mesela diyor ki "ben sevilmediğim yerde durmam." Niye durmuyorsun diye hiç sormuş mu o insan kendine? Hayatında hiç sormamıştır. Sen durmazsın, sevilmediğin yerde. Ya tavana çomak sokarsın; sevmiyorsanız bari düşman olun, laf sokarsın, çatışırsın. Burada sakinlik yok, "ben varım" derim, "beni sevmiyorsanız nefret edin, mutlaka bir duygusal şey yaşayacağım" — o da bir benlik. Hâlbuki bakacaksın: böyle bir benliğe ihtiyaç var mı bu durumda? Bu ne işe yarıyor, neye hizmet ediyor? Olmayınca sanki bomboş bir şey olacakmış gibi, boşluk oluyormuş gibi hissediyorsun.

Böyle bir benlik "ben olmayacağım, ne yapacağım" der. Bir ara sessiz olur, sonra tekrar alışkanlığa döner mi, ben mi onu geri çağırıyorum diye düşünürsün. Bazen geri plana gider o benlik, geriye çekilir; sonra fırsat bulduğunda tekrar ortaya çıkabilir. Sen her ortaya çıktığında üzerinde çalışarak onu nötralize etme sürecini yaşarsın.

Benliklerimizin önemli bir silahı şudur: "Ben olmasam ne yapacaksın?" Diyelim içinde öfkeli bir benlik var. Diyor ki "tamam, hadi öfkelenme, ben olmasam ne olacak?" Hemen zihinsel bir imaj çıkarıyor: oturan, kimsenin kale almadığı, umursanmayan, ezik bir adam. "Duracaksın, öyle mi?" diyor. Şöyle de bir şey var: iddiası olmayan adamın zaten sıkıntısı olmaz gibi bir algı yaratıyor. Bak bu da kötü bir benlik. "Uğraşma şimdi, boş ver, başka zaman" diyor. "Bir girsen neler çıkar, neler çıkar" diyor. Ne çıkarsa bakacağız.

Aslında bunu bir zevk hâline getirmedikten sonra biraz zor oluyor. Biz "kendimiz üzerinde çalışmak" diye bir kavramdan bahsediyoruz. Zevk alsam da almasam da bu benim hayati bir işim; nasıl öğretmenlik ya da mühendislik yapıyorsam bu da benim işim, devamlı çalışacağım bir iş. Tramvaydasın, oturuyorsun — çalış.

Avatar dizisinde Zuko diye bir karakter var, aşırı öfkeli, öfkeyle ateş büküyor. Sonra Avatar Aang'le barışıyorlar, arkadaş oluyorlar, öfkesi kayboluyor. Öfkesi kaybolunca ateş bükme yeteneğini de kaybediyor, bir boşluğa düşüyor. O zaman ona diyorlar ki "ateş bükmenin kaynağına gitmelisin, merkezine yönel." Yani önce öfkeden alıyordu gücü; şimdi o benlik kalmayınca kaynağına gitmesi gerekiyor. Burada şunu düşünebiliriz: içimizde bir benlik "bu mesele böyle çözülür, başka bir çözüm yolu yok" der ve seni ikilem arasında bırakır. "Çözmek istiyor musun? İstiyorum. O zaman bana mahkûmsun, başka bir çözüm yolu yok" der. Hâlbuki evet çözmek istiyorum ama bir dakika, başka bir yolu yok mu acaba? Belki de vardır. Bir insanla anlaşmanın yolu illa ona tahakküm etmek mi? İçindeki bir benlik şunu diyebilir: "İnsanları yönetmek istiyorsan onlara kızacaksın, bağıracaksın, gülümsemeyeceksin." Bir tanıdığımız amca böyle derdi: "işçi çalıştıracaksan ona kızacaksın." Adam kafasında böyle bir şey oluşturmuş. Acaba böyle mi, yoksa başka bir alternatif mi var? İşte "benlik üzerinde çalışma" dediğimiz bu. Ya da acaba o hedef doğru bir şey mi? Belki de sana yanlış bir hedef gösteriyor, belki de hedefi doğru ama yöntemi yanlış. Bazı benlikler vardır; hedefi doğrudur, yöntemi yanlıştır. Hedefini tasvip edersin, yöntemini reddedersin, başka bir yöntem ararsın.

Tasavvuf ve Modern Psikoloji

Bizim hayatımızdaki temel çalışma budur. Bir taraftan tasavvuf, bir taraftan modern psikoloji — iki arada bir derede kalıyoruz. Tasavvufun dediği iş nefsi arındırmak, yani nefsi levvameden nefsi mülhimeye geçiş sürecidir. Kastettiğimiz de bu nefsi levvame sürecidir: içinde bazı benlikler var, sen bunları onaylamıyorsun, hoş bulmuyorsun, yanlış buluyorsun, eleştiriyorsun, kınıyorsun ve bunlar üzerinde çalışıyorsun. Yoksa "bir mürşit olsa da bize baksa, bir bağlansak, nasıl olur" diye düşünmek yerine — sen nereye bağlandığını bir düşün. İçinde birçok benliğe bağlanmışsın, o bağımlılıklardan kurtulamamışsın. Tasavvufta "mürşidin bir şey dediğinde nefsinin hoşuna gitmese de ona uyacaksın" denir; bu, senin birçok bağlılığın olduğunu, o benliklerin seni bağladığını, onlara intisap ettiğini, onların senin mürşitliğini yaptığını, dışsal bir odağa, dışsal bir iradeye tabi olduğunu ve şimdi onları reddettiğini anlatır.

Nefsi Cezalandırmak

Bizim burada bahsettiğimiz şey aslında aynı meselenin farklı ifadelerle tanımlanmasıdır. Kişi bu çalışmayı yapmadığı sürece yol alamaz — böyle bir şeyin imkânı yok. Ruhsal bir farkındalıkla bunları temizleyebilirsin ama bu ikisi beraber yürüdüğünde çok daha verimli olur. İçindeki negatif benlikler üzerinde çalışacaksın; biz buna "kendimiz üzerinde çalışma" diyoruz.

Dün bir arkadaşa bir kitap verdim — Sufi Öğretisine Göre İnsan Psikolojisi. Bir yer açtı, "nefsi cezalandırmak" diye bir bölüm var. "Ben kendi kendimi mi cezalandıracağım" dedi. Dedim ki bu, 20-30 sayfada bir yorum ister. "Kendi kendimi cezalandırmak" — ilk kendi kim, ikinci kendi kim, aynı mı bunlar? "O kadar derin düşünemiyorum" dedi. Dedim, bak düşün: kendi kendini cezalandırmak ne demek? Bir benliğin oluyor, onu cezalandırabilirsin. Cezalandırmaktan kasıt nedir? "Senin dediğini yapmıyorum" demektir. Cezalandırmak bu kadar — kendime işkence çektireyim gibi bir şey değil. "Yapmıyorum", bu kadar. Yani ne yapmış oluyorum? Gerçek kendim adına, bana kendim olduğunu iddia eden bir benliği reddediyorum. İşte buna "kendi kendini cezalandırmak" diyebilirsin, ya da daha tasavvufi ifadesiyle "nefse muhalefet etme." Ama aslında neyle muhalefet ediyorsun? Bir başka kendilik var oldu; bunu da ona artık "kendim" demeyerek sağlıyorsun.

Mesela içimde "şunun ağzının payını ver, şuna bir laf söyle" diyen bir benlik var. Bir bak: doğru mudur, gerekli mi, meşru mu? Bazen içimizde öyle güçlüdür ki 10 dakika sabredersin, 11. dakika ağzından çıkar. Bir gün sabredersin, ertesi gün çıkar. Bir ay sabredersin, bir ay sonra çıkar. Öyle beklentili bekler, senin zayıf bir anını bulur, lafı yapıştırır. O şeyi düşünmeyeceksin doğrultuda — akıllıca karşılık vermek, benliklerimizi bilgece düşünerek idrakle karşılamak. Yoksa şu yanlıştır: içinden birine küfretmek gelir, öfke ve nefret gelir; bir hadis-i şerif işitirsin, bir sohbet işitirsin, "kızmamak lazım" dersin. Peki niye kızmamak lazım, niye affetmek lazım, niye şefkat etmek lazım? Bunu oturtmazsan yerinde durur, nefis daha da büyür. Orada muhalefette duruyor — CHP gibi, ne kadar muhalefetteyse gittikçe sertleşiyor. "Büyüklerin atlarına laf değil mi" diye biriktiriyor adam. Dolayısıyla burada onu akıllıca analiz etmek ve akıllıca nötralize etmek gerekiyor. "Ben niye öfkelenmemeliyim, kötülük yapan bir insana niye öfkelenmemeliyim" — bunu bütün derinliğiyle cevaplayabilmek. O zaman sen orada o cevabı verdiğinde o gerçekten nötralize olabilir. Kişi kendi üzerinde çalışmadığı sürece yol alamaz.

Neden Çalışırız? Motivasyon Meselesi

Peki bizi burada engelleyen şey nedir? İnsan der ki "niye çalışayım ki?" Mesela insan böyle bir şey üzerinde niye çalışır? Bir motivasyonla — mesela "Allah'ın sevgili bir kulu olacaksın, Allah şöyle insanı sever, böyle insanı sever" — bunun üzerinden olabilir. Ya da dersin ki "bu bana zarar veren bir şey, bu benim doğam değil." Nasıl bir su kirlenmişse arıtılır, arınması gerekir — bu su bulanık, bu suya yabancı madde karışmış, arındırılması lazım; içinde bir kısım yabancı ve zararlı maddeler var — bu daha güzel bir motivasyon. Başka bir sürü motivasyon da olabilir.

Ya da diyelim ki bu benlikle duvara toslamışsındır — ilişkilerin, iş hayatın zora girmiştir, duvara toslamışsındır. Arkadaşın ya da bir terapist der ki "bu böyle gitmiyor, sen biraz kendini değiştir." Ya da bu yüzden değişirsin. Terapide en temel problemlerden biri budur: kişi aslında terapiye değişmek için gitmez, etrafının kendisine uygun hâle gelmesi için gider. Her ne kadar "değişmek için gidiyorum" dese de, "bende bir şeyler yanlış gidiyor, kendimi düzeltmem lazım" diyen azdır. Doğru olan tarz budur, yoksa dünyayı değiştirmek için değil. Kişi der ki "bu benlikle, bu hâlde, bu psikolojik durumda bu hayat yürümüyor, çıkamıyorum, hep kaza geçiriyorum, hep kazalar yaşıyorum" — o yüzden değişmek gerektiğine inanır ama bu da çok nitelikli bir değişim motivasyonu değildir. Çünkü bu aslında kişinin hoşnutsuzluğunun, dışarının onu zorlamasıyla olmasıdır. Kişi orada şunu düşünür: "her şey benim bildiğim ve doğru şekilde düşündüğüm gibi olsa hiçbir problem yok. Karım istediğim gibi olsa, kocam istediğim gibi olsa, patronum adam gibi bir patron olsa, arkadaşlarım şöyle olsa sorun olmayacak." Dolayısıyla kişi hatayı ve yanlışı dışarıda bularak içinde rahatsız oluyorsa, bu ikinci gruba girer.

"Bende yanlış giden şeyler var, ben bunları temizleyeceğim" — bu doğru bir şeydir. Yani "herkes benden memnun olsa da ben bu benliklerimden memnun değilim" dediğinde insan daha doğru bir motivasyona sahip olabilir.

İnsanın İki Yönü: Toprak ve Ruh

Kişi şunu anlamalı: kişi hakikati ve özü itibarıyla saf, mükemmel ve tamdır. Unutmayın, insanın iki yönü var: bir tanesi meleklerin secde ettiği yön, bir tanesi de şeytanın bile secde etmediği "bu topraktır" dediği yön. Dolayısıyla kişi kendini topraktan ibaret görmemeli — yani negatiflikten ibaret görmemeli, negatif benliklerinden ibaret görmemeli. Kişi, Tanrı'nın isimlerini taşıyan ve meleklerin secde ettiği bir niteliktedir; asli tabiatı budur. Bir de buna eklemlenen, negatif olmaya temayülü olan topraksı bir tarafı vardır. O topraksı taraf ruha tabi olduğunda problem yok; ruha tabi olmadığında, kendi başına kaldığında içinde her şey bitebiliyor — dikenli otlar da çıkıyor, güzel meyveler ve çiçekler de çıkıyor. Dolayısıyla insan hiçbir zaman kendine "ben kötüyüm" dememelidir; bu da bir negatif benlik aldatmacasıdır, kendini toprak olarak görmektir.

Tümüyle kötü olan bir insan yok. Ama bir kısım negatif benlikleri tarafından sevk ve idare edilen, yönlendirilen bir kişi olabilir. Bu kötü bir insan değildir. Biz ne o insanlara kötü demeliyiz, ne de kendimiz böyle bir durumda olduğumuzda "ben kötüyüm" demeliyiz. Öyle dersek, Kur'an'da geçen şeytanın sınırlı bakış açısını onaylamış oluruz. Şeytan da orada ne dedi? "O topraktır" dedi; ondaki ilahi ruhu görmedi ya da görmezden geldi. Dolayısıyla ben kendime nasıl "ben kötüyüm" diyebilirim? Eğer Allah'ın ruhunu taşıyorsan, Allah'ın isimlerini taşıyabilecek, bütün isimleri bilebilecek, potansiyel olarak bilen bir insan isen, o zaman sen kötü olamazsın. Kimse de "kötüdür" demeyecek; onu ayırt etmeyi bileceğiz. Bunu dediğimizde "ben ilahi bir hakikati taşıyorum, mükemmelim" de demeyeceğiz, çünkü o topraksı tarafını arındırman lazım. Arınırsa, o topraksı taraf zaten ruhuna tabi olur.

Toprak — çamur, kil — düşünün, buraya biraz koysak kimse yemez. Ama o topraktan neler çıkıyor! O toprağa küçücük bir tohum ekiyorsun, koskocaman ağaçlar çıkıyor, meyveler çıkıyor, rengârenk çiçekler çıkıyor. Bütün bunların hepsi senin "toprak" dediğin bir şeyden çıkıyor. Neden? Çünkü o toprak bir ilkeye, bir hakikate tabi olduğunda çok güzel iş gören bir şey. Ama tabağa toprak koysan kimse yemeyecek; ama tabağa topraktan olan bir şey koyuyorsun, ne kadar gıdası, şifası, kokusu, tadı olan bir şey. İnsanın da topraksı yanının böyle bir mahiyeti var. Ama o toprağa zehirli, dikenli otlar da ekebilirsin. Toprak sana demez ki "ben iyiyim ya da kötüyüm", der ki "beni nereye çekersen oraya gelirim." Ruh tarafından çekilirsen ruha tabi olur, meyveler, çiçekler, güller verir; negatif tarafa çekersen dikenler, zehirli otlar verir. "Ben toprağım, her potansiyel var, sana tabiyim, ne ekersen onun meyvesini veririm" der. Ruh orada ekim yaparsa ruhani meyveler açığa çıkar. O yüzden insan kendine "ben kötüyüm" demeyecek; biz de bir insana "sen çok kötü bir insansın" demeyeceğiz. Mesela sende negatif, kötü bazı benlikler var ve sen onlara tabi olduğunda yanlış şeyler yapıyorsun — doğru olan budur.

"Peki bir çöl toprağı ne yapsın, kaktüsten başka bir şey yetişmiyor" diye sorulabilir. Ama her toprakta biter; eksikse eksiğini tamamlarsın. Çölün zaten vaha kısmında toprak vardır. Dolayısıyla her insan o topraksı yönüyle de ona ruhani bir tohum ekersen ruhani meyveler verir, şeytani tohumlar ekersen şeytani neticeler verir. İnsan bunu anlayacak — kendimizle de, çevremizle de ilgili. Bir insana bütünüyle kötü diyen insan da yanlış yapıyor, çünkü bu doğru bir şey değil. İnsan meleksi tarafına, hatta meleklerden daha nitelikli olan — Kur'an'ın ifadesiyle "sizin bilmediğiniz bir kısım ilimlere sahip" olan tarafına tabi olmalı. Meleklere sorulduğunda onlar bilmiyor, Âdem'e sorulduğunda o biliyor; dolayısıyla meleklerden üstün bir tarafın var. O zaman ona tabi olmak lazım.

Hedef: Hayatın İçinde Değil, Üstünde

"Hedefinize olan bağlılığınız sizi temiz, düzgün bir hayata, gerçeğin arayışına ve insanlara yardım etmeye adanmış bir hayata sevk eder." Benim hedefim ne? Bundan iki hafta evvel de bahsetmiştik: hayatın hedefi hayatın içinde değildir, hayatın hedefi hayatın üstündedir. Benim hedefim, taşıdığım ilahi ruhun farkındalığına ulaşmak, onun farkına varmaktır. O zaman temiz ve düzgün bir hayat, gerçeği aramak ve insanlara yardım etmeye adanmış bir hayat ortaya çıkar. Çünkü insanlara adanmak da onlar da o ilahi şeyi taşıdığı için oluyor, prensip olarak. Niye düzgün yaşamaya çalışıyorsun? Çünkü özün itibarıyla iyiden, güzelden ve mükemmelden geliyorsun. Tercihin o yönde olduğunda meleklerin secde ettiği konuma geliyorsun. Öbür durumda şeytanın bile "buna secde edilir mi" dediği bir konuma geliyorsun.

Aslında şeytan orada haddin toprağı görmüş — hâlbuki haddin toprak değil. Zaten orada insana anlatılan şey şu: şeytan bu topraktır diyor ama aslında ruhun farkında; diyor ki "bu ruhunu unutacak, toprak olduğunu zannedecek; ben buna mı ibadet edeyim, ben buna mı secde edeyim?" Kur'an'da bir yerde şeytan "ben Rabbimden korkarım" diyor — Rabbinden korkan bir varlık o. O bile tamamen negatif olan insandan çekiniyor. Aslında dediği şey şu: bu, kendisine üflenen ruhu unutup toprak olduğunu algılayacak; "eğer o topraksa ben ona niye secde edeyim" diyor. Zaten orada Allah "hayır, o senin dediğin gibi hiç olmayacak" demiyor; "olabilir" diyor, parantez içinde deyim yerindeyse. Şeytana "yok öyle bir durum, o hep mükemmel olacak" demiyor ama onun dediğini de tasdik etmiyor. Bu bize şunu gösteriyor: sen meleklerin secde edeceği biri de olabilirsin, şeytanı haklı çıkaracak biri de olabilirsin — bu iki potansiyeli taşıyan bir varlıksın. Bakın, kıssayı anlamak dediğimiz şey bunun üzerinde durmakla ilişkilidir, yoksa "bu tarihte olmuş bitmiş, şeytan secde etmemiş, melekler secde etmiş, Âdem diye bir babamız varmış" meselesi değildir.

Hepimiz bu Âdem'in bir versiyonuyuz. Öyle bir yerde duruyoruz ki ya melekler secde edecek ya şeytan bile uzak duracak; böyle bir potansiyeli taşıyoruz. Ölünceye kadar bu iki potansiyele sahibiz. O noktada tercih devreye giriyor. Hayatının amacını, hedefini "iyi bir para kazanayım, orta yaştayım, iyi bir birikim yaparsam ihtiyarladığımda rahat ederim" gibi belirlemek — böyle ıvır zıvır hedeflerimiz olabilir ama böyle bir hedef gerçek anlamda hedef olamaz, anlamı da yok. Bunu kavradığımızda hayatın olumsuzluklarını Hz. Yusuf gibi göreceğiz. "Niye iftiraya uğradım, niye haklı olduğum hâlde hapse atıldım, niye kardeşlerim beni kuyuya attı, ne biçim dünya" demezsin; niye düştüğünü anlarsın. Dersin ki "bende Yusuf potansiyeli var, hakiki insaniyet potansiyeli — o potansiyeli mi tecrübe edeceğim yoksa gidip bir laf söyleyip susturacağım, ya da bir gün parayı bulup patronumun karşısına çıkacağım, ya da bir gün bir film yapacağım" — böyle bir şey yok. Hayat sana altı ay sonra "dur, film bitti" der. O zaman görürsün nasıl film çekiliyormuş.

"Hocam, bazen olaylar bu çağrının uzağında da bir takım tesirler yaratıyor, hiç farkında olmadan. Böyle bir idrak içinde olmak buna engel olur mu?" Onları açığa çıkaracağız — bilinçaltında örttüğün, gizlediğin, görmek istemediğin veya sana da artık gizlenmiş olan, alttan alta seni motive eden, seni sevk ve idare eden ve bilinçaltı dediğimiz, farkında olmadığımız alana da ışık tutabilecek bir hâle gelmemiz lazım. "Ben niye böyle davranıyorum" — eğer o davranışın motivasyonu bilinç alanımda değilse bilinçaltı alanımda olabilir; o zaman onu çıkarmaya çalışırız. Bahsettiğimiz çalışmayla bunlar çıkarılabilen şeylerdir. Rüyalar da gösterir bunu; senin gerçeklikle analizin olabilir, istersen gösterilir ve görünür.

Mümkün Değil Demenin Yanlışlığı

Bu "mümkün değil" dediğin şeye bir soru işareti koyun; nereden çıkarıyorsun bunu? Allah diyor ki "size ruh hakkında pek az bilgi verilmiştir" — ama diyor mu ki "sizin bilinçaltınız konusunda size pek az bilgi verilmiştir"? Yok. O zaman nereden çıkarıyorum bunu? Çıkarmıyorum. Bütün bunların hepsi negatif benlikler tarafından üretilir. Çünkü buna dair elde nesnel ya da vahyi herhangi bir şey var mı? Yok. Tamamen senin negatif benliklerin kendilerini meşru hâle getirmek için bunları üretiyor. "Çok zor" — olabilir, sonra zorun arkasından imkânsız geliyor.

Mesela ben çabuk öfkeleniyorum ve diyorum ki "benim bu öfkemi yenmem mümkün değil." Ya da "ben alınganım, bu alınganlığımı yenmem mümkün değil, böyleyim." Bu, insanın önündeki en büyük engellerden biridir. Hayatta, zahiri olarak görünür âlemde herhangi bir konuda "bunu yaparım, yapamam" da dememek lazım. Mesela "ben şu sınavı kazanamam" — elinde nesnel bir veri yoksa bu tamamen hayali bir şeydir.

Bunu bir kenara koyduk; doğal dünyanın gelişimi anlamında. İnsanın kendi içsel gelişimi noktasında da dediğimiz gibi insanın meleklerin secde ettiği bir niteliği var, meleklerden üstün bir vasfı var — biz buna insanın ruhani boyutu diyoruz. Bir de şeytanın bile secde etmekten imtina ettiği, "buna secde edilmez, ben bile bundan iyiyim" dediği bir durum var insanın önünde — böyle bir potansiyeli de var insanın. Çünkü toprak kendi başına varlık hissediyor; ateş yakar ama kendi de en son biter, o yüzden kendine güvenmez ateşsi yapısı. Şeytan der ki "Allah'tan korkarım." Ama toprak "ben burada oturuyorum, ne güzel, Allah olmasa da varım" der. Ateşin oksijene, bir şeylere ihtiyacı var ama toprak "ben burada oturuyorum" der. Ateist insanın rahat tarafı buradan geliyor: şeytan ateist olamayan bir varlık ama insan olabiliyor. O yüzden şeytanın bile kaçındığı, "ben senin kadar olamam" dediği bir imkâna da sahip insan bir yerde duruyor.

İnsan ne kadar kötü benlikler tarafından istila edilirse edilsin, kendine "ben kötüyüm" dememelidir. O meşhur, Hz. Peygamber'in anlattığı 99 kişiyi öldüren kişinin kıssasında olduğu gibi — içinde Allah'ın rahmeti vardır ve Allah onu affeder. Adam 99 kişiyi öldürmüş, "senin kurtuluşun zor" diyen bir keşişi de öldürüp yüzü tamamlamış. Ama sonra "acaba bir kurtuluş yolum var mı" derken yolda ölüyor, Allah onu rahmetiyle huzuruna alıyor. Bu bize şunu anlatır: kendine "ben kötüyüm" demeyeceksin. Ama içinde negatif, kötü benlikler olabilir, onları temizleyeceksin. O yüzden ne olursa olsun "sen kötüsün" diyemeyiz, "bu insan çok kötü biri" diyemeyiz; kendimize de "ben çok kötü biriyim" diyemeyiz. O anki davranışı, o kötü yapılan şeyi "orada negatif bir benlik işliyordu, ben değil, o benlik işliyordu" diye daha doğru ifade edebiliriz. Şimdi ben o benliği tasvip ediyor muyum? Etmiyorum. Tamam, o zaman mesele bitmiştir; artık o ben değilim. O yanlışı yapan benlikten istifa etmişim, onu reddetmişim, terk etmeye çalışıyorum.

Tövbe ve Af

"Hocam, ceza, sevap, günah, arınma bunlardan mı kaynaklanıyor insanın tutulamayışı?" İşte orada da yanlış bir toplumsal birikim var. Kur'an'a baktığımızda "Allah tövbe edenleri bağışlar, tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir" diyor. Bu kadar, net. Kime yaptığımız, nasıl yaptığımızın hiçbir önemi yok. "Tövbe eden günah işlememiş gibidir" diyor. İnsanların bu konuda gereksiz yere meşguliyetlerinin ya da bir kısım insanların bu konuda insanlara fazla yüklenmesinin hiçbir anlamı yok. Kur'an ve Peygamberimiz bunu çok açık ve net bir şekilde tarif etmiş. O meşhur Ebû Zer kıssasında da vardır: Peygamberimiz diyor ki, kul günah işler, pişman olur, tövbe eder, Allah affeder; tekrar aynı hatayı işler, yine pişman olur, tövbe eder, yine affeder. Ebû Zer dayanamıyor, "ne zamana kadar affeder" diyor. Peygamberimiz diyor ki, "Ebû Zer hoşlanmasa da, kul tövbe ettikçe Allah affeder." Aslında biz Allah'ın rahmetini kendi psikolojimizle değerlendiriyoruz — "ben olsam affetmem" gibi düşünüyorsak, Allah'ın da 1-2-3 affetmeyeceğini varsayıyoruz. Ama Allah sen değilsin. Peygamberimizin diliyle "Ebû Zer hoşlanmasa da" — o da bir nevi cezalandırıcı mekanizma — "Allah kulunu tövbe ettiği müddetçe affeder." Bu bize şunu gösteriyor: hiçbir günah ve kötülüğün özümüzde bir izi kalmaz, özümüze dair de değildir zaten.

Bunun en güzel örneği sudur. Su ne kadar kirlenirse kirlensin arıtılabilir. Çünkü su saflığı, arılığı ve ruhani duruluğu temsil eder. Su ne kadar kirli olursa olsun, arındırıldığında tertemizdir. İnsan da böyledir. O yüzden insan kendini bu çerçevede algılayacak. İncil'de geçer: bir kadın Hz. İsa bir ziyafetteyken gelir, onunla konuşur, söylediklerini dinler, sonra ayaklarını yıkar. Der ki "Rabbin seni bağışladı" — çünkü pişman olmuş, ağlıyor, pişmanlığını ifade ediyor. "Rabbin seni bağışladı." Öbür taraftaki insanlar "nasıl olur" diye sorar, o da "tövbe etti, bu kadar" der. Biz muhtemelen bu kafayla, eğer ahirette Allah bazı kişileri affetse "niye affetti" diye soracağız. Burada şunu da anlamak lazım: eğer biz Allah'ın yakınlığını ve sonsuzluğunu tam idrak etsek, aslında bu farkına varamamamızdan dolayı zaten sürekli cezalandırılıyoruz. Ama bu, Allah'ın verdiği bir ceza değil, doğal bir sonuç. Eğer ceza görmek istiyorsan ceza budur ama bu senin koyduğun bir perdedir. Bunu şuna benzetebiliriz: kör olan ya da gözlerini kapatmış, görmeyen bir insan sana bir laf söylüyor; sen ona bir ceza vermiyorsun, dersin ki "adam görebilecek olduğu hâlde gözlerini kapatmakla zaten güneşin ışığından, adam gibi görerek yürümekten mahrum — daha ne ceza vereyim?" Gerçek ceza, eğer bir cezadan bahsedeceksek, Allah'tan ayrı olduğumuzu zannetmemiz, algılamamızdır. Bu ise aslında bizim kendi tarafımızdan bir sonuçtur; kendine bir moda sokuyorsun, Allah'ın verdiği bir ceza değil bu. Güneş sana geliyor, göz kapağına kadar geliyor ama sen göz kapağını kapatıyorsun, görmüyorsun. Burada kim kendini cezalandırıyor? Gözünü kapatan.

Ben Allah'tan ayrı olduğumu hissediyorsam, bu benim tarafımdan bir şeydir — yanlış tutumlar. Dolayısıyla insan kendini "ben kötüyüm, şunu yaptım, bunu ettim, nasıl bunu yaptım" diye uğraştırmamalı; hiçbir anlamı yok. "Ben aslında potansiyeli çok az biriyim, kötü biriyim" — hayır, kendini bu konuda tanımlamak yanlış bir şeydir. Kişi, evet, topraksı yönünün aşırı öne çıkmasıyla negatiflikler yaşayabilir ama aynı toprağı ruhani tohumlarla beslediğinde aynı toprak sana ruhani meyveler verebilir.

Korku ve Zihnin Ürettiği Yılan

Ruhsal idrakle zihni dengeleyemezsek zihin rahatlamaz; dengeleyebilirsek o korku bu ilgeleri (kuruntuları) üretmemeye başlar. Aslında o kuruntular zihinden kaynaklanıyor. Bunu Hintler çok güzel ifade ederler, korku kavramını ve korkunun neticelerini. Derler ki: sen gece bir odaya girersin, uyumak için, ama bakarsın ki orada yılana benzeyen bir şey var, "acaba bu yılan mıdır" dersin. Sabaha kadar uyuyamazsın. Güneş açtığında bir bakarsın ki o bir halatmış. Bütün korkuların tamamen senin üretimindir, onlar zaten yoktular. Zihin orada "acaba bu yılan mıdır" dedi, çünkü yılandan korkuyor, çünkü yılanın kendisine zarar vereceğini düşünüyor ve sabaha kadar uyuyamıyor, o kaygıyla yaşıyor. Zihnin en büyük tuzağı budur.

"Tam sana hitap eden, önemsiz meseleler hakkında sürekli vicdani tereddütler üreten bu benler, çoğu zaman insanlar üstünde hâkimiyet kurarak onları bitap düşürür, güçlerini emer ve aslında onları köreltir." Aynen budur. Burada önemli olan, önemsiz bir şeyi "idrak dışı bir önemsizlik" deyip geçebilmektir — onu doğru tanımlamak. Bir insan yeterince yedirilmişse önemsiz şeyleri de önemli yapabilir, o da başka benlik durumlarına takılır. Her türlü yanlış benlikle — ister duygusal merkezli olsun, ister zihinsel merkezli, ister eylem merkezli — hesaplaşmak durumundasınız. Tasavvufun kastettiği nefsin arınması ilk planda budur. Bunu yapabilirsen o zaman manevi bağın bir anlamı olur.

Negatif Olmama Hakkını Kullanmak

Biz aslında bir kısım negatif benlikler tarafından bağlı tutuluyoruz. Mesela alınmaya, kırılmaya "ne hakkım var" diyorum kendim için — daha yumuşak bir ifadeyle, alınmaya, gücenmeye ne gerek var diyeceğim. Alınmaya, gücenmeye, kırılmaya, hesap sormaya, öfkelenmeye, bir şey arzu ettiğim gibi gitmediğinde yüzümü asmaya, "bu böyle olmalı, böyle olmuyorsa kabul etmiyorum, reddediyorum, öfke duyuyorum, kızıyorum" demeye ne gerek var? "Hakkın yok" diyorum ama ego diyor ki "hakkın var." O zaman diyeceksin ki "gerek yok", yumuşatarak. Çok sevdiğim bir söz var: "bugüne kadar negatif olma hakkınızı kullandınız, bundan sonra negatif olmama hakkınızı kullanın." Biz niye bu hakkımızı kullanmıyoruz? Ben öfkelenmeme hakkımı niye kullanamıyorum? Alınmama hakkımı niye kullanamıyorum bu hayatın içinde? Birisi bana kırıcı bir laf söylediğinde alınmama, kırılmama, gücenmeme hakkımı niye kullanamıyorum? Benim fıtratımda böyle bir hak var. Ya da bir hoşnutsuzluğu, bir olumsuzluğu bir-iki dakikadan fazla uzatmama hakkımı niye kullanamıyorum? Çocuk kullanıyor bu hakkını, çünkü o daha fıtri; arkadaşıyla kavga ediyor, beş dakika sonra unutuyor. Ben niye unutamıyorum? Bu hakkı benim elimden kim aldı? Beni işgal etmeye çalışan bir sürü benlik var — "alınmalısın, gücenmelisin, kırılmalısın, düşmanlığını devam ettirmelisin, küskünlüğünü devam ettirmelisin, öfkeni devam ettirmelisin, kibirlenmelisin, karşıdaki seni yok sayıyorsa sen de onu yok saymalısın" diyen.

Mahkûm muyum ben bunlara? Böyle giderse mahkûmuz — buna "nefsi emmare" denir; seni emredici, sevk ve idare eden benliklerin hâkimiyeti. Sen bir gün karar veriyorsun, diyorsun ki "ben bunların emredici etkilerinden memnun değilim ve bunlarla mücadele edeceğim." Dönüşümün temel noktası budur. Kişi der ki "benim olumsuzluklardan etkilenmeme hakkım yok mu?" Mesela bazen şehit cenazelerinde 3 yaşında bir çocuk annesinin kucağında, babası ölmüş, gülümsüyor. "Benim böyle bir hakkım yok mu, babam öldüğünde ben niye büyüyünce bunu yapamıyorum?" Çocuk yapıyor bunu.

"Ey nefsine zulmeden kullarım" ifadesinin nedeni de zaten budur. Allah diyor ki, sen hesapta zannediyorsun ki günah işliyorsun, gaflettesin, sana kızdığımı zannediyorsun. Allah'ın kızgınlığı da, annenin "niye bunu yapıyorsun, sana kızıyorum" demesinden ibarettir. Yoksa sen o yükü taşıyorsun. Allah hiçbir günahkâra kızmaz aslında; halk tabiriyle "kılayı şaşar" — bu yükü niye bu kadar taşıyorsun. Gafletlerimiz, negativitemiz, nefsani tutumlarımız aslında bize bir yüktür. O yüzden Allah "sen nefsine zulmediyorsun" diyor. Her ne kadar isyan ediyor ya da umursamıyor gibi görünsen de, mevzu bunlardır — sen kendine zulmediyorsun. Tövbe ettiğinde o zulmü kaldırmış oluyorsun. O zulmü insan kendine yapıyor ve bu ağır bir yüktür. O yüzden bazı arifler günahkâr insanlara hem şefkatle bakmış hem de hayatlarını kolaylaştırmaya çalışmıştır. Bir arife sormuşlar, "ya niye bu adam bu kadar günahkâr?" "Oğlum" demiş, "sen bunun nefsinin ona yüklediği yükü taşısan altında kalırsın; biz bari biraz ona destek olmaya çalışıyoruz." Hepimiz o nefsin yükü altında eziliyoruz. Niye ben o yükün altında ezileyim ki — bir alınganlığı, bir küskünlüğü, bir öfkeyi, bir düşmanlığı ömür boyu sırtımda niye taşıyayım? Ama taşıyoruz. Gereksiz korkuları taşıyoruz — "öleceğim, hasta olacağım, şu olacağım, bu olacağım." "Olursam olayım" desen yükten kurtulursun.

Perde ve Film: Ölüm Ötesi Bilinç

Ruhani hayattan gelmiş olan ben, bu dünya hayatında biyolojik bir hayatı da aynı zamanda tecrübe ediyorum; biyolojik hayatım bitince ruhsal hayatım devam ediyor. Film bitince perde yanar mı? Yok, perde duruyor. Bir Hintlinin çok sevdiğim sözüdür: "sen perdesin, o perdede film oynar; film bittiğinde perdenin de ortadan kalktığını zannediyorsun." Film güzel, eğlenceli falansa, kalkınca pek perdenin bir anlamı kalmıyormuş gibi geliyor ama perdenin anlamı o filmden dolayı değil; asıl olan perdedir, ruhani düzeydir. Ruhani düzeyin üstünde sen izafi bir düzeyi tecrübe ediyorsun. Ama niye filmi bitireyim ki — zaten film bitmiyor, özünde film hiçbir zaman bitmiyor; film başka düzeylerde devam ediyor. Diyelim ki sana ölüm geldi, "ben öleceğim" demeyeceksin; ruhsal bir varlık olarak bu dünya hayatı tecrübeni burada bitireceksin ve devam edeceksin. Bu süreçte dünyevi bir filmin oyunu var o perdede; öldüğün zaman uhrevi bir filmin oyunu olacak. Perde ebedî ve kalıcı, filmler değişiyor. Ama sen kendini film zannedersen, film bittiğinde kendinin de bittiğini zannedersin.

Herkesin Kaderi Güzeldir

Kısaca ifade edeyim: herkesin kaderi güzeldir. Biz psikolojik düzeyde bu analizi yapmayalım. Hz. Yusuf'un kaderi nasıldı? Psikolojik açıdan bakalım, sonra ruhsal açıdan bakacağız. Psikolojik açıdan berbat bir şey — ömrünün sonunda kısa bir mutluluk görmüş, bütün ömrü berbat. Ne kadar kötü bir kaderi var! Peki Allah'ın buna bir garezi mi var, ya da bir günah mı işledi de Yusuf böyle oldu? Yok, kötü bir kader de yok. Bir arifin sözü var: "herkesin kaderi güzeldir." Neden? Tanrı'dan gelip Tanrı'ya dönüyorsun. Kötü kader yok ki, kimsenin kötü bir kaderi yok. Sadece bu dünyada tecrübeler değişiyor — falan yerde doğuyorsun, falan anne baba, tavrı tutumu, bazen yetim öksüz kalıyorsun, bazen çok narsist bir annen oluyor, bazen çok sevecen bir annen oluyor. Benim kaderim bu değil ki — psikolojik açıdan bakarsan "kaderim bu" dersin ama hayır. Benim kaderim falan anne baba ve falan yerde doğmak, falan kardeşler ve insanlarla birlikte olmak mıdır, yoksa Tanrı'dan gelip Tanrı'ya dönen bir ruh olduğumu anlamak mıdır? Benim kaderim hangisidir? O yüzden kötü kader diye bir şey yok. Halk arasında "ne kadar kötü bir kaderi varmış" denir ama yok öyle bir şey; ama "ama" diye başlayan içimizdeki benlik de yanlış — "öyle diyorsunuz ama..." Yok böyle bir şey.

Ayetin net ifadesi — ben ayet öyle dediği için değil, böyle idrak ettiğim için ayeti delil getiriyorum, bir zannıma ayeti delil getirmiyorum, idrakime ve farkındalığıma ayeti delil getiriyorum: "Onlara bir musibet isabet ettiğinde, 'biz Allah'a aidiz, ona döneriz' derler." Bak, musibetle ilgili "küçüktü büyüktü, niye beni buldu, niye onu bulmadı" gibi bir şey var mı? Yok; "ben Allah'a aidim ve ona döneceğim" der, biter. Ana kaderi anlattı — dikey bir kaderimiz var, bir de yatay kaderimiz var. Yatay kader nasıl olursa olsun, "canı ruhu sağ olsun" diyeceksin; dikey kader ise seni Tanrı'ya döndüren kaderdir. O zaman niye kaderim kötü olsun? Allah diyor ki senin kötü bir kaderin yok, senin başına dünyada şu da isabet edebilir, bu da isabet edebilir — bu dünyanın tabiatı ve hikmeti gereği işlettiğim bir sistemdir, sen buna takılma; sen dikey boyutuna bak. Nefsinden, insanlardan, hayattan her şey bir kader — ben insani olarak gayret ederim, çaba gösteririm, ne gelirse kabul ederim.

Hz. Yusuf Kıssasının Psikolojik Okunuşu

Hz. Yusuf kıssasında ne gelirse kabul etti değil mi? "Tamam, köle diye satıldık, yeni bir başlangıç yapalım burada, adam gibi yaşayalım" dedi. Allah da kör değil ya; iyi olan, iyilik eden iyilik bulur — aslında iyilik bulan iyilik eder, iyilik bulmadan iyilik edemezsin. Adam gibi yaşadı; bu sefer iftiraya uğradı, namuslu olduğu hâlde iftiraya uğradı. Ne dedi burada? "Böyle de olmuyor" mu dedi? Yok. Dedi ki "durum budur." Onlar "biz seni hapse atacağız" dediler, o da "hapis, sizin bana teklif ettiğiniz şeyden daha hayırlıdır" dedi. Hiç "ne kadar kötü bir haberin varmış, iyi insan olmaya çalışıyorum bu dünyada da olmuyor, kötü mü olalım" demedi. Bazen bizim benliklerimiz böyle der — "iyilik yapıyorsun olmuyor, kötü mü olalım" diyen ne kadar garip benlikler değil mi? Yok, anlamı yok. "Kardeşim, ben ilahi bir hakikat üzere yaşıyorum, bu dünyadaki hayatımın amacı insan olarak yaşamak, dünyada herhangi bir hedefim, gayem yok" diyerek yaşamaya devam etti. Bu sefer Allah "sayfayı çeviriyorum" dedi, Mısır'ın hazinelerinin başına getirdi. Yusuf "biliyordum zaten sonunda Allah bana verecek" demedi; böyle bir şey bahsedilmiyor.

Biz Hz. Yusuf kıssasını yaşasak neye çeviririz? Allah tertemiz anlatıyor: hakiki insan nasıl davranır? "Madem Allah bana Mısır'ın hazinelerinin idaresini verdi, ben adil bir şekilde en doğru şekilde bunu sevk ve idare edeceğim" dedi. Sonra kardeşleri geldi; "şimdi önüme geldiniz" demedi, "bugün size kınama yok, herhangi bir suçlama yok, rahat olun, serbestsiniz, ne istiyorsanız alın" dedi. İşte insan bu.

Nefsin bir oyunu şudur: "o peygamberdi, biz yapamayız" der. Peygamberin bu yaptıkları peygamberliğinden değil, insanlığındandır. İnsan bunu iki türlü söyleyebilir: hakikaten bu hâle, Hz. Yusuf'un o hâline özlem duyar ve yapmak ister; ama diyelim ki "o peygamberdi, biz yapamayız" denir — bu bize değil, o benliklere zor gelir. "O peygamberdi" demek, sanki bir adamın eline bomba vermişler de bir an evvel kurtulmaya çalışıyormuş gibidir. Bir an fark et ki, peygamber olduğundan yapmış — "hiç olmazsa ben de böyle bir şey ucundan kenarından olmaz mı" desen. Okursun o kıssayı, hakikaten içinde öyle olma konusunda büyük bir iştiyak, büyük bir istek uyanır. Sonra sana bir bilgi gelir: "o peygamberdi, sen olamazsın." Bundan dolayı üzüntü duyarsın — doğal, fıtri insan budur. Ama öbür türlü "o peygamberdi" deyip rahatlarız; hâlbuki üzülmem lazım — "evet o peygamberdi, ben değilim, ne kadar üzücü bir şey, keşke o hâl bende de olsa" demiyor insan; insan değil, o negatif benlikler demiyor. Düşün ki nasıl bir mekanizma bu esaret. Bir insan şunu demeli: "peygamber olmayalım da Yusuf gibi olsak, böyle bir imkân yok mu?" — idrak olarak.

Kur'an'ın bize ifade ettiği şey de bunu tekrar vurguluyor: Kur'an bir peygamberin hayatını anlatıyorsa o insan olduğu için o hayatı anlatıyor, peygamber olduğu için değil. Allah peygamberlerle nasıl konuştuğunu Kur'an'da anlatıyor mu? Anlatmıyor, çünkü bizimle ilgisi yok. Nasıl peygamber olunur, buna dair bir izahat yok, bizimle ilgili değil çünkü. Ama Allah bir peygamberin hayatıyla ilgili bir şey anlatıyorsa, bu sana, seninle yaşayabileceğin bir şeydir — mucizeler dahil, ama manaları itibarıyla, zahiri itibarıyla değil.

Mucizelerin Bâtıni Anlamı: Su Üzerinde Yürümek

İncil'de geçer, Hz. İsa su üzerinde yürüdü. Ne demek su üzerinde yürümek? Bu dünya hayatı bir deniz hükmündedir — sürekli değişen, sürekli dalgalanan bir mahiyete sahiptir. Suyun üzerinde yürümek demek, hâdiselerin içinde yaşarken batmamak demektir; negatif duygulara, düşüncelere saplanıp o hâdiselerin içinde boğulmamak demektir. O hâdiselerin üzerinde yürürsün — o zaman suda yürüyen bir evliya olursun. Kâmil insan suyun üstünde yürür ama o yürümek, öbür türlü yürümek değildir; öbür türlü yürümeyi hakikaten bazı böcekler bile yapıyor. Hakikaten suyun üzerinde yürümek, sürekli değişen ve dalgalanan, bazen aşırı yüksek dalgaları olan, "beni boğacakmış gibi" hissettiren şeyin üzerinde durabilmektir. "Ben böyle bir şey olursa dayanamam" deriz ama hâlbuki yapabilirsin, bu mümkündür ve onun üstesinden gelebilirsin. O zaman suyun üzerinde yürümüş olursun.

Bütün mucizelerin bu anlamda bâtıni anlamları vardır. Hz. Musa'nın kıssasında elindeki asadır — Allah "bu asadır" diyor, "onunla hayvanları otlatırım, dayanırım, üzerine dayanırım" diye birkaç şey sayıyor. Bu, insanın nefsinin melekelerinin, imkânlarının tarifidir — Hz. Musa'nın asası insanın beşerî benliğidir. O beşerî benliğin mahiyeti, üç merkezin imkânlarıdır: fizik merkezin kendini koruması, zihin merkezinin bilgiye ihtiyaç duyup bilgi edinmeye çalışması, duygu merkezinin ihtiyaçlarını sağlamaya çalışması. Allah "onu bırak" diyor; bıraktığında o yılana dönüşüyor. Yani onu doğru bir biçimde sevk ve idare etmezsen yılana dönüşür ve seni yutabilir, sana zarar verici hâle gelebilir. Sonra "onu tut" diyor — artık ilahi ilkeler üzerine o beşerî benliğini tutuyor, ona sahip oluyor.

Kendini İdrak Etmek ve Mutluluk Arayışı

Bir insana soruyorlar: "bize söyle, kendini nasıl idrak ettin?" Diyor ki: "öğretmenimle 34 yaşındayken karşılaştım, 37 yaşında kendimi idrak ettim." Yani kendimi bildim. "Ne oldu, değişen neydi" diye soruyorlar. Cevap veriyor: "bunlar hep evrensel hakikattir; haz ve acı üzerimdeki egemenliklerini yitirdiler, acıdan ve korkudan kurtuldum, kendimi hiçbir şeye gereksinim duymayan, bütünlük içinde tam ve mükemmel bir varlık olarak hissettim." "Artık arzularınız ve korkularınız yok mu?" diye soruyorlar. Cevap veriyor: "benim bu dünyadaki zahiri kaderim, pek az resmi öğrenim görmüş mütevazı bir esnaf, sıradan basit bir insan olarak doğmaktı; hayatım da sıradan arzular ve korkularla devam eden sıradan bir hayattı. Ne zaman ki üstadıma olan inancım ve onun sözlerine itaatim sayesinde gerçek varlığımın farkına vardım, işte o zaman" — bakın çok önemli bir şey bu — "kaderi sona erinceye kadar kendi başının çaresine bakması için beşerî tabiatımı geride bıraktım. Artık o benim için asıl olmaktan çıktı. Onun bir kaderi var, bir ölüm zamanı var, yaşayacağı olaylar var, başına gelecek şeyler var; öyle de gelse böyle de gelse, onun kendine göre bir süreci var. Ben de doğal olarak o akışa katılıyorum ama benim gözümde onun değeri kalmadı; Allah'ın verdiği imkân içinde bir işlevi varsa yapıyor ama 'kesinlikle böyle olmaması lazım' gibi bir şeyle değil."

Niyazi Mısrî'yi hatırlarsınız: "Kahrı lütfu şey-i vahid bilmeyen çekti azap, o azaptan kurtulup sultan olan anlar bizi." Zahirî düzeyde kahır da olabilir, lütuf da olabilir. Niyazi Mısrî sürülmüş, sonra iltifat edilmiş, sonra hürmet görmüş, sonra tekrar sürülmüş. O zahiri düzeyin bir kaderi var. Suyun bir kaderi var — Kızılırmak'ı düşünün, bir yerden doğar, arada bazı küçük akarsular gelir; o suyun zahiri kaderi var, çamurlara bulanır, oradan geçerken şu olur bu olur, yokuş aşağı iner. Ama su sudur. Suyun kendisi olarak bir derdi var mı, buradan geçtim diye? Yok.

Kâmil insanın asli farkı budur: dünyadaki kaderinden korkmaz, hiçbir şeyden de çekinmez, çünkü kahrı ve lütfu aynı düzeyde görür. "Bazen zihinsel ya da duygusal eski bir tepki içinde belirir ama derhal fark edilerek giderilir; ne de olsa insan kişilikle yüklü kaldığı sürece beşerî alışkanlıklara maruz kalabilir." Onun üzerinde ne yapıyor? Bir etkisi hemen belirdiği anda fark ediyor, onu analiz edip doğru-yanlış diye ayırıp gereken şeyi alıyor; ona maruz, edilgen ve pasif bir hâlde değil, o yönetmiyor.

Bediüzzaman'ın bir yerde şöyle bir şeyi vardı, şu an tam yerini hatırlamıyorum: bir gün nefsi ona demiş ki "işte ben de şunları istiyorum, bunları istiyorum, böyle olmaz." Onu almış, karşısına almış, madde madde sıralamış ve sustu demiş. Ona mağlup olmuyor, hemen onun şeyine girmiyor, akıntısına kapılmıyor, girdabına girmiyor.

Herman Hesse'nin bir sözü vardı: "mutluluğu aramak aslında bana aptalca geliyor" gibi bir şey söylüyordu. Orada bir rahatlama oldu bende; hakikaten de mutluluğu aramak çok saçma bir şey değil mi? Aslında millet mutluluğu aramıyor — hani bir şekilde aranması gereken şey mutluluk gibiydi ama aslında biz mutluluğu aramıyoruz, mutlu olan ruhumuzu arıyoruz. "Mutluluğu arıyormuş gibi, mutluluk bana ne getirecek" dediğin anda başlıyor: "şu getirecek, bu getirecek." Mutlu olan, "mutlu olmak istiyorum, beni ne mutlu eder" dediğin anda bitti. Biz aslında mutlu olan ruhumuzu arıyoruz — o ruhun canlı olma potansiyeli var. Sufilerin bir sözü vardır: "nefsin aradığı her şey, hakikati itibarıyla ruhta vardır." Mutluluk arıyoruz ama aslında bu ruhta olan bir şey; sen onu nerede bulurum diye dışarıda ararsan, işte orada insanın problemi başlıyor.

İzlediğiniz için teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Onlara bir musibet isabet ettiğinde, 'Biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz' derler." (mealen aktarılmıştır; sure adı ve ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir.) - "Ey nefsine zulmeden kullarım" (anlatıcı tarafından aktarılmıştır; sure adı ve ayet numarası belirtilmemiştir.) - "Size ruh hakkında pek az bilgi verilmiştir" (anlatıcı tarafından aktarılmıştır; sure adı ve ayet numarası belirtilmemiştir.) - Şeytanın "Ben Rabbimden korkarım" sözü (anlatıcı tarafından Kur'an'a atfen aktarılmıştır; sure adı ve ayet numarası belirtilmemiştir.) --- ---