Benlik Çokluğu ve Kendini Gözlemleme
Kısa Özet
Bu derste insanın doğuştan tek bir benliğe sahip olmadığı, aksine birbirinden farklı ve çoğu zaman birbiriyle çelişen çok sayıda "benlik hali"nden, yani bir "benler koalisyonu"ndan oluştuğu anlatılıyor. Konuşmacı, özellikle bize zarar veren, bizi köleleştiren ve hayatımızı olumsuz yönde etkileyen negatif benlikleri örneklerle (öz eleştiri yapan, kibirli, intikamcı, dini argümanları istismar eden benlikler gibi) tanıtıyor ve bunları önce sabırla gözlemleyip sonra bilgelikle nötralize etmenin yollarını gösteriyor. Ders, bu süreçte gözlemleyen "üst benliğin" (nefs-i levvame) rolüyle ve nihayetinde her şeyin bir lütuf olduğu vurgusuyla sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsanın tek bir sabit benliği yoktur; birbiriyle çelişen birçok "benlik hali"nin koalisyonundan oluşur — nar misalinde olduğu gibi dıştan bir, içten binlerce.
- Kendimize veya başkasına yönelik bir eleştiride "sen böylesin" değil, "senin şu benliğin böyle davranıyor" demek gerekir; çünkü o davranış bütün benliği temsil etmez.
- Negatif benliklerle önce tartışmadan, sabırla gözlemlemek gerekir; bazıları sadece gözlemlenmekle bile etkisini kaybeder, bazılarıyla ise bilgi ve hikmetle senelerce mücadele etmek gerekebilir.
- Bedenin hücreleri işe yaramayanı temizleyip yenisini nasıl üretiyorsa, insan da negatif benliklerini tanıyıp önemli olanı yaşatarak, zararlı olanı "öldürerek" dönüşüme ulaşır.
- Bu gözlemleme ve dönüşüm sürecinde ulaşılan her başarı da nihayetinde bir lütuftur; kişi bunu kendine mal etmemelidir.
Giriş: İnsanın Benlik Çokluğu
Şimdi insan doğuşta herhangi bir benlik taşımaksızın doğar ve yeryüzüne geldiği hemen hemen ilk andan itibaren benlikler kazanma sürecine adım atmış olur. Tabii ki bu hayatın süreci içinde her birimizde farklı benlik türleri zuhur eder. Burada biraz çoğul kullanıyoruz bunu, "benlikler" anlamında kullanıyoruz. Çünkü aslında insanın tek bir çekirdek gibi, net, aynı nitelikte, aynı renkte bir benliği yoktur. Birçok farklı renkte benliği vardır.
Mesela şüpheci bir benlik düşünün. Böyle çok saf, hiç şüphe etmeyen bir benlikle aynı mıdır? Mesela kabullenici, anlayışlı, hoşgörülü bir benlik hali düşünün. Bakın bu da bir benlik hali. Bunun yanında da her şeye muhalefet eden, her şeye karşı hoşgörüsüz, her şeyi eleştiren bir benlik hali düşünün. Bizler zaman zaman bu benlik hallerini deneyimliyoruz. Yani biz tek bir şey değiliz. Belki ne diyoruz kendimize? Aslında "ben buyum" diyoruz ve bir kısım benlikleri bunun içine koyuyoruz, değil mi?
Mesela geçen birine sordum: "Kendinizle ilgili bana birkaç şey söyleyin" dedim, "üç dört tane şey." "Yardımseverim" dedi. "İşte insanlarla ilişki kurmakta yetenekliyim" dedi. "Sıcak kanlıyım" dedi. "Arkadaş canlısıyım" dedi. Dedim, "evet, şimdi negatiflere geçelim; üç tane de değiştirmek istediğiniz, ya da değişse iyi olur dediğiniz şeyler söyleyin." "Biraz kinciyim" dedi. Yanında eşi vardı adamın; yüz ifadesinden şunu anladım: "Biraz mı? Epey kinci."
Şimdi bunlar aslında kişiyi afallatıyor, ne kadar birbiriyle çelişik şeyler değil mi? Ve diyor ki: "Aslında ben buyum." Halbuki aslında sen o tek şey değilsin. Sen, birçok şeyin birleşmesinden oluşan bir benlik koalisyonusun. Bunu hayatta hiçbir zaman unutmayın. Bu, insanın dönüşümünde işin olmazsa olmazı mesabesindeki bir bilgidir.
Yani benim için de birçok benlik hali var. Bunu böyle psikolojik anlamda çok kişilikilik anlamında kullanmıyoruz, bu yanlış anlaşılmasın. Çok kişilikli anlamda bir şey değil bu. Biz "benlik" diye, "ben" dediğimizde aslında farkında olmadan içimizde farklı etkilerle tetiklenen duygu, düşünce ve tutum renklerine sahip olan haller anlamında bunu kullanıyoruz.
Mesela ben bir X bir şey tarafından tetiklenirim, o anda kızgın ve hayatı boyunca zaten hiç tatmin olmamış, her şeyi ters gitmiş bir benlik tak diye çıkar. "Zaten ben ne yaşadım ki" der. "Her şey ters zaten, hiç mutlu olacak bir şey yaşamadım" diye bir bakarız, bir benlik çıkar. Hâlbuki daha dün öyle demeyen bir benlik vardı bende. "Ya işte hayat bu, o da olur bu da olur." Bu nereden çıktı, bu nereden çıktı? Hepsi buradan çıkıyor işte. Hepsinin madeni, o tek "ben" dediğin şey... Hani çarşıdan aldın bir tane, eve geldin bin tane gibi aslında. Biz böyleyiz yani, bunu anlamamız lazım. Güzel bir ifade aslında: hani bir tane gibi gözüken ama açtığımızda içinde birçok tane olan bir şey gibi, bir benlik mekanizmamız var.
Nar Misali: Benlik Koalisyonu
Buna niye geldik? Hani bunu iyice anlarsak doğru bir şekilde devam edebiliriz. Biz böyleyiz. Yani bir tane alırsın, eve gelince bin tane çıkar. Hepimiz böyleyiz. Yani kiminde şu var, kiminde bu var; fakat farklı, nasıl bazı narların tanesi büyük olur değil mi? Bazıları küçük olur, bazıları işte çok sulu olur, bazılarının çekirdeği büyük olur, değişir. Ama herkeste birden çok benlik hali var.
Peki bunu ne için öğreniyoruz? Şunun için öğreniyoruz: sen kendine hep böyle "ben" deme. Peki bu neyi sağlayacak bizde? Yani bende birçok benlik var; görünürde bir tane, diyelim ki işte İsmail bir kişi, değil mi? Bir adı var, bir bedeni var, herkes onu da bir kişi olarak tanıyor. Bu bizi ne konuda yanıltıyor? Sanki benim tek bir benliğim var. Hâlbuki tek bir benliğimiz yok, bir benler koalisyonu var. Nar gibi; dışarıdan bir tane, açınca yüzlerce, binlerce tane.
Kendine "Ben" Dememenin Önemi
Bunu biz niye anlamalıyız? Bir: insan kendine hemen "ben" dememeli. Mesela kimse bana "yanlışsın" diyemez. "Ya senin hangi benine yanlış diyor, bir bak bakalım." Sen bir tane ben değilsin. Mesela narın bir tarafı ezilmiş olabilir değil mi? Bir yerinden delinmiş olabilir, zedelenmiş olabilir, o tarafında bir çürüme olmuş olabilir, değil mi? Biri de sana diyebilir ki: "Bak, çürük burası." Sen de diyorsun ki: "Kimse bana çürük diyemez." Sen ne yaptın onu? Sanki bütün varlığım oymuşçasına, sahiplendin ve savunmaya kalkıyorsun.
Hele bir dur; o sahiplenilecek ve "ben" diyeceğim bir şey midir acaba? Yoksa dur bir bakayım... Evet, şöyle diyelim ki senin eleştirdiğin düşünce, duygu, tutum anlamında bir benlik hali var; bir bakayım, hakikaten bu benlik hali senin dediğin gibi eleştirilecek bir şey midir, yoksa değil mi, senin değerlendirdiğin gibi değil mi, o aslında doğru bir benlik hali midir? Dolayısıyla ben de bunu doğru olduğu için mi savunuyorum, yoksa durup bakayım bu nasıl bir şey mi diyeceğim?
Onun için insan, "sen bana ne diyorsun" öyle demeyeceğiz; "sen benim hangi benliğime ne diyorsun" dememiz gerekir.
Eleştiriyi Doğru Benliğe Yöneltmek
"Hangi benliğime ne diyorsun" işte, diyelim ki: bak, sen birisi seni hafifçe eleştirdiğinde hemen savunmaya geçen bir benliğin var. Hatta biz birbirimizi değerlendirirken de bu dili kullanmalıyız. Mesela sen, biri seni eleştirdiği zaman hemen savunmaya geçiyorsun. O da diyor ki: "Yok, ben her zaman savunmaya geçmiyorum, hakikaten başka bir benliğim bazen savunmaya geçmiyor." Yani tutmaya çalıştığın şey sabun gibi kayıyor. Hâlbuki doğru şey şudur: senin bazen ortaya çıkan bir benliğin var, o benlik en ufak bir eleştiriye tahammül edemiyor. O benlik sende hâkim olduğunda böyle böyle yanlış şeyler yapıyorsun. O benliğin üzerinde bir düşün, o sende bulunan benliklerden bir tanesi. Bir bak bakalım nasıl bir şey.
Demek şu şekilde: eğer birine bir eleştiri, ya da arkadaşça bir eleştiri getireceksek böyle konuşmalıyız. Kendimizi de kendimiz böyle algılamalıyız.
Aile Benzetmesi ve Yıkıcı Anlık Kararlar
Nasıl bazen bir aile olur, ailede bir tane yaramaz çocuk olur, çocukluğunda da aileye illallah dedirtir, büyüyünce de diyelim ki aileyi iflas ettirir, değil mi? Şimdi biz diyebilir miyiz "o bütün aile bozuk"? Değil, o ailede bir tane var; hâlbuki o terbiye edilse, sevilse ya da ekarte edilseydi, o aile daha dengeli olacaktı. Şimdi bizim içimizde de bu şekilde çok yaramaz, bazen çok hain, bizim içimizden bizi vuran benlikler var.
O zaman ben bunların üzerinde durmalıyım. Bunlar bazen benim hayatımı ipotek altına alabilecek yanlış kararlar bile verebilir. Mesela işte bazen olmuyor mu, bir anlık öfkeyle hayatını kararttı değil mi? Adam bir anlık öfkeleniyor, bir kavga ediyor, bakıyorsun 20 sene, 10 sene, 30 sene hapis yatıyor. Bak o benlik 10 dakika veya 5 dakika devreye girmiş, yani iktidara 10 dakika çıkmış ama onun bütün hayatını ipotek altına almış.
Akılsız Benlikler: Sevgi ve Suçluluk Örnekleri
Mesela diyelim ki böyle bir insanın, birinin sevgisine hiç dayanamayan, hemen birisi onu sevdi mi ona hemen eğilim duyan bir benliği var diyelim. Okumuyor muyuz, kendisini çok seven birine kaçtı, altı ay sonra da ölüsü geldi diye? Bir bak bakalım o benliğe, o nasıl bir benlik? Mesela o benliğin aklı var mı acaba? Duygusu var da, acaba aklı var mı, nasıl bir benlik mesela? "Falan beni seviyor, hem de ne istersem yapıyor, o kadar seviyor ki ne istersem yapıyordu, ben de kaçtım ona" dedi. Peki düşünün, böyle bir benliğin acaba aklı, mantığı var mı mesela? Olmayabilir. Seven kim, niye seviyor, bunları sordu mu acaba? Sormadı demek ki. Çok bariz örnekler veriyorum, anlaşılsın diye.
Veyahut da suçluluk duygusu duyan, böyle insanın hayatını o açıdan mahveden, oyalayan bir benlik düşünün: geçmişte yaptığı bir hatadan dolayı sürekli "sen bunu niye yaptın, sen beş para etmez bir insansın, insan olsam bunu yapmazdım" diyen bir benlik düşün. Görünürde iyi öz eleştiri yapıyor da hayatını mahvediyor, beni bugünü yaşamaktan alıkoyuyor değil mi? Bir de bakalım bu benliğin aklı var mı? Yani geçmişte yaptığım bir hatadan dolayı, eğer ondan tövbe etmişsem, pişman olmuşsam, yanlış buluyorsam, niye beni hâlen yaralıyor, hâlen karalıyor? Acaba bunun bir aklı var mı?
"Efendim? Hafızası olabilir mi?" "Tabii, hafızayı kullanan bir benlik. Hafıza değil de, hafızayı kullanan bir benlik. Anlatabiliyorum." Aslında o benlik belki bir anlamda kibirli bir benlik ama çarpık bir şekilde öyle işliyor: "Sen nasıl bunu yaptın" diyor. Birçok mekanizması olabilir; mesela belki senin kibrinden ilham alıyordur, "sen öyle yanlışları yapmayacak birisin" diyerek senin o kibrini alıyor, sana karşı kullanıyor. "Sen bunu yaptıysan beş para etmez bir insansın" diyor.
Kendini Gözlemlemenin Önemi
Anadolu'da değil mi? Kendini gözlemlemenin bir yanı bu benleri gözlemlemektir. Hesaplar yapmayı her şeyden çok seven benleri gözlemlemeksizin kendiniz üzerinde gerektiği gibi çalışamazsınız ve onlardan gerçek kendinizi ayıramazsınız. İçimizde bize en büyük zararı vermek isteyen ve aslında hayatlarımızı mahveden çok sayıda benler vardır. Farklı anlarda farklı benlerin bize etkileri, hayatımız boyunca gözlemleyebileceğimiz bir durumdur.
Meraklı, Hesapçı ve Öz Eleştirici Benler
Mesela bazı meraklı benler vardır, ya da böyle hesapçı ve kurcalayan benler. Bu benler grubu, önemsiz meseleler hakkında sürekli olarak vicdani tereddütler üreten benlerdir. Bu benlerin amacı gereksiz bir karmaşa yaratmak ve bizi, karmaşık olan zihinsel merkezimizin mekanik işleyişine sokmaktır: "Bence sen bunu bunun için mi yaptın, onun için mi yaptın" diye seni gereksiz yere bir yere sokar, orada döndürür durur. Saatlerini alabilir bu bir insanın.
Veya diyelim ki birisinin herhangi bir tavrını, tutumunu alır, irdeler de irdeler. Yani "bu bunu niye yaptı, ya bu yüzden yaptıysa, ya bu yüzden söylediyse, ya bu yüzden böyle bir tavır takındıysa, niye öyle bir tavır takınıyor, ben bunu hak ettim mi, veya ben bunu hak edecek ne yaptım, mutlaka hak edecek bir şey yapmışımdır, şimdi hatırlamıyorum ama vardır bir şey mutlaka, hiçbir şey başıma öyle tesadüfen gelmedi, mutlaka benim de bir yanlışım vardır" diye bakarsa, alır seni böyle sarar sarar sarar. Hiçbir gerçekliği de yoktur. O, zihinsel mekanizmanın bir otomatizmasından ileri gelir. Hiçbir yere ulaşmayan... Hani bazı kediler böyle oynar, bir şey alır oradan oraya götürür, dersin ne yapıyor? Bazen oyundan başka bir şey yapmıyor yani, döndürür seni boş bir şeyin içinde. Hiçbir değeri yoktur. Ne ürettiğine bak, ne ürettiğine bak. Bunlar insanın üzerine hâkimiyet kurar ve onları bitap düşürür. Güçlerini emer ve onları köleleştirir. Bunlar tarafından hapsedilmek çok zarar vericidir.
Mesela sanki böyle, çok öz eleştiri yapıyor: "İşte ben çok kötü biriyim, ben şunu nasıl yaptım" alıyor seni. Başka bir şey var mı? "Ben ne kadar kötü biriyim, ben bunu nasıl yaptım" mesela bir düşünün, bu nereye götürebilir bizi mesela? Hani iyi bir ben mi bu, kötü bir ben mi, bir düşünelim yani. Böyle devam ediyor: "Sen ne biçim insansın, nasıl bunu yaptın, bir insan bunu yapar mı" sarıyor seni. Bir yere götürüyor mu mesela, düşün. Yok.
Mesela şöyle dese: "Sen bunu nasıl yaparsın? Bak şu şu şu nedenlerle, bu dürtülerle, bu şeylerle yaptım, bu konuda bundan sonra daha dikkatli olmalısın." Mesela böyle bir ben olsa biraz daha kaliteli bir bendir; bak seni bir yere götürüyor değil mi, bir yere yönlendiriyor ve oradan bir bilgi, bir anlayış, bir dönüşüm veriyor, bunun bir manası var. Ama "sen bunu nasıl yaparsın, bu sana hiç yakışmadı" bunun seni bir yere götürdüğünü düşünebilir miyiz? Hayır, seni kısır bir dairede döndürüyor. O zaman diyeceksin ki bunu dinlemeye gerek yok.
Şöyle farz edin: büyük bir toplantı salonu olduğunu düşünün, 50 kişi toplanmış, herkes dinliyor, her biri söz alıyor. Baktım biri saçmalıyor ya da tamamen konunun dışına çıkmış, ne dersin? "Yandaki arkadaşa geçelim, size daha sonra döneriz" dersin değil mi? Bunun gibi. Dinledin, o benin şeyi yok onun; herhangi bir kıymeti, bir zenginliği, bir niteliği yok, o zaman dinlemeye gerek yok. İşte onu gözlemlemek budur.
Aşağılık Kompleksi Tetikleyen Benlik Örneği
Mesela bir arkadaşım var, böyle bir damarı vardı: "Sen hayatta ne başardın ki?" "Başarmadım kardeşim yani." "Ne diyorsun yani, başarmadın, ne yapalım yani değil mi, sen hayatta ne başardın ki?" Dedim, bir bakayım, bu benin kafası var mı, ya da seni nereye götürüyor, bir gözlemle bu beni. "Sen hayatta hiçbir şey başarmadın." Verelim ki doğru, farz edelim doğru; yüzde yüz doğru değildir de, mutlaka hayatta bir şey ufak tefek başarmışsındır, bu yaşa gelmişsin, bu da bir başarıdır değil mi? Hani farz edelim ki hayatta hakikaten hiçbir şey başarmadın ya, peki, sen bana ne diyorsun yani, bunu niye öne sürüyorsun ve beni nereye götürüyorsun? Ümitsizliğe, karamsarlığa en fazla götürüyorsun. Aşağılık kompleksini tetikler, tahrik eder.
Peki bunların bir anlamı var mı? Yok. O zaman sen kenarda dur kardeşim. Ben hayatta hiçbir şey başarmamış olabilirim ama bunu dinlememin manası yok, bana bunu hatırlatmana gerek yok. Sana iyi uykular, seni dinlemiyorum.
Söz Hakkı Olmayan Benliği Susturmak
"Ben şu anda ne yapabilirim" diyen bir benlik içinde konuşursa, o zaman onu dinleyebilirim; bak onun bir söz hakkı var demektir. Ama öbürünü bir düşünün, söz hakkı olabilir mi? Bir de ikide bir beni sabote ettiğini düşünün o benliğin mesela; ne kadar berbat bir benlik değil mi? Mesela tam bir şey yapacağım, "sen hayatta hiçbir şey beceremedin ki bunu da beceremeyeceksin" diyor ikide bir. O zaman diyecek ki: "Sana iyi geceler, ben seni dinlemiyorum. Bu yanlış bir değerlendirme, yanlış bir bakış açısı."
Diyebilmek, yani ona "ben" demeyeceksin. Tam oradan çıktın, "sen her şeyi yaparsın" diyen bir başka benlik çıktı; tam tersten vuruyor yani, sağa gitti, soldan vuruyor bu sefer. "Sen de yanlışsın kardeşim." Öyle beni pinpon topu gibi bir o duvara bir bu duvara fırlatmanıza gerek yok, ben ortada duracağım. "Ben her şeyi başarırım" böyle bir ukalalık, böyle bir kibrin de anlamı yok, böyle bir benliği de dinlemiyorum. NLP'lere de gidersem böyle bir benliği dinlemeyeceğim. Onlar da böyle benliği tahrik eder değil mi? "Mesela sen her şeyi başarırsın, her şeyi yaparsın, yeter ki iste." Diyeceksin yok, bu benlik de benlik değil, bu da kenarda dursun, bana uymaz.
Ne yaptık? Gözlemledik. Anlatabildim mi? İşte kendini gözlemleme ve kendi üzerinde çalışma dediğimiz bu.
Mücadelenin Zorluğu: Üsküdar Benzetmesi
Bu şu anda bahsettiğimiz kadar kolay mı? Bakarsınız bir benlik almış götürmüş: "Sen zaten hayatta hiçbir şey başaramadın, işte herkes bir yerlere ulaştı, o şunu yaptı, bu bunu yapıyor, bak seninle aynı dönemde olan insanlar neler yaptı, senin halin ne?" Bir bakmışsınız iki saat geçmiş, kendinize gelmişsiniz. O kendine geldiğin anda dur ve de ki: "İyi geceler sana." Çünkü dikkat edin, biz o kadar otomatik işleyen bir mekanizmaya sahibiz ki bazen o bizi alır, bir saat iki saat oyalar. Sen fark edinceye kadar hani Üsküdar'a geçmese bile at epey ilerlemiştir. Anlatabiliyor muyum? Velev ki Üsküdar'a geçti, önemli değil, sen geri döneceksin, vapurla geri döneceksin, atı da orada bırakacaksın. "Ben o yolda gitmiyorum, benim işim o değil" diyeceksin.
Sofistike Benliklere Bilgiyle Karşı Koymak
Ona mesela doyurucu cevaplar vermedikten sonra tekrar korkma ihtimali var ve mesela daha da zaman geçirip daha da güçlenmiş şekilde geri gelebilir. Tabii işte bir kısım benliklerin daha sofistike bir tarafı var, akıllı. Sen ondan daha akıllı bir şekilde ona cevap vereceksin ki o sussun. Yoksa senin güçlü olmadığın yerden, bir benlik senin damarını bulmuşsa deyimlerindeki gibi senin altını öyle oyar ki... Çünkü senin orada mücadele edecek bir tarafın yok. Hani surları çevirmişsin ama bir yerde bir boşluk var, orada incelik var; oraya iki top atışı oldu mu sur deliniyor.
Mesela nedir: "Bak, sen eskiden neler başardın ama şu anda kaç senedir hiçbir şey başaramıyorsun, demek ki sen yaramaz bir adamsın, bitmişsin sen." "Bitmedim" desem, "bitmişsin, hadi ne yaptın" onun da zekası... Şey değil, aptal değil bunlar; zannetmeyin ki bu benler aptal, zekiler. Kimilerinin içgüdüsel zekası var, kimilerinin zihinsel zekası var, kimilerinin duygusal zekası var. Sen ona karşı güçlü bir anlayışla, bilgiyle karşı koyacaksın ki o dursun. Durdu, iki gün sonra tekrar geldi; tekrar aynı ilacı kullan, tekrar, ta ki o bir daha iflahı kesilinceye kadar nötrlemiş olsun. O zamana kadar bu mücadeleyi yapacaksın; belki bir benlik olacak, senelerce mücadele edeceksin.
Dini Argümanları İstismar Eden Benlik
Mesela diyecek ki: "Kardeşim, dünyada senin de şunlara hakkın var. Senin hakkın yok mu? Hep onlarda mı olacak ya? Hatta tamam, ama senin hakkın yok mu? Allah demiyor mu ki, kulunun nimetini üzerinde görmek ister?" Bir de böyle üçkağıtçı, dini alet eden benlikler de varmış. Anlatabiliyorum, dini argümanları da alet eder. Sen orada diyeceksin ki: "Kardeşim, yani dünya netice itibariyle çok geçici değil mi, öyle de olur böyle de olur, hiç problem değil." Değil mi? Ama sen dersen ki "ne yapayım işte, sabretmek lazım, Allah büyüktür", dersen o ikide bir "Allah büyüktür diyor, sabret diyor, nereye kadar değil mi, büyükse büyüklüğünü göstersin; üstelik bak namaz kılıyorum, örtünüyorum, orucumu tutuyorum, üç aylarda bile kaç defa oruç tuttuk, hani vaat ettiğin, nerede, hani vaat ettiğin gerçek değil mi" diyen benlikler olur. Kişi bunlara karşı da farkında olmalı.
İşte kendimizi gözlemlemek dediğimiz şey budur. Zaten başka türlü anlayış gelişmiyor değil mi abi? Gelişmez. Bir oradan vurulursun bir buradan; akıl yürütmeyle değil de hakikaten orada o sıkıntıyı çekip onun üstünde çalışacaksın. Yani öyle görmezden gelmeyeceksin o benliği, "geçiştirme" diyeceksin, "eyvallah eyvallah" olmuyor. Onun için hikmetle, bilgelikle o benliklerle mücadeleni yapacaksın.
İntikam Duygusuyla Mücadele
Mesela diyelim ki biri sana bir kötülük yaptı, sende de intikam almak isteyen bir benlik tetiklendi. Bakacaksın, intikam almak doğru mu, ne kadar doğru, bir analiz edeceksin. "Yok yok" diye demeyeceksin. Niye intikam almıyorum? Bir: bu mesele bu kadar büyük bir mesele değil, netice itibariyle diyelim ki üç kuruşluk bir paradır, şudur budur. İkincisi: bu insan nefsine ve şeytana mağlup oldu, önce ona bir dua edeyim değil mi, bir kere o zaten nefsine ve şeytana mağlup olmuş, önce bir dua edeyim de ona karşı olan bu aşırı negatif, neredeyse onu yok etmek isteyen, parça parça etmek isteyen benlik biraz gerilesin; bu yanlış bir şey çünkü bu kadar aşırı bir şey. Üçüncüsü: ya ben de nefsimle baş başa kalırsam bu yanlışı yapabilirim, o insan bunu yaptı. Dördüncüsü: diyelim ki eğer hakkımı uygun şekilde alabiliyorsam alırım, alamıyorsam da Allah adildir, her şeyi görür, ona bırakıyorum dersin mesela değil mi?
Akıllı bir şekilde bak ne yaptın: diyelim ki o intikam almak isteyen, negativite üreten benliğe bir bilgiyle cevap veriyorsun, onu orada ne yapıyorsun, sınırlandırıyorsun, derleyip topluyorsun; aşırı yayılmış çünkü. Ama "yok yok intikamı bırak, ya böyle şeyler düşünmek istemiyorum, aman Allah belasını versin, ne yapayım" dedim, ertesi gün gene geldi sana o. Çünkü ona doğru noktada bir sınır koymadın, onu ikna etmedin, ya da onun argümanlarına karşı daha güçlü bir argüman koymadın ki. Sadece "sus sus, duymak istemiyorum" dedin, o kadar. Duymak istemiyorumla kendini gözlemlemek mümkün değildir. "Şimdi git, sonra gel" demek gibi bir şey yok. Tabii, "şimdi git" dersen o "ben sonra geleceğim, merak etme" diyor. Sen "şimdi git" demeyeceksin; "gel, otur, görüşelim, görüşelim, yüzleşelim" diyeceksin. Kendini gözlemlemek dediğimiz şey bu.
İyi ve Kötü Benlikler; Negatiflerden Arınma Süreci
Tabii ki her türlü düşünce tarzı, duygulanım tarzı, davranış tutum tarzı aslında bir benlik halidir. Mesela diyorsunuz ki "ben böyle düşünüyorum" bu bir benlik halidir; "ben böyle hissediyorum" bu bir benlik halidir. Bunların bakın hepsi benlik halidir. Fakat bir kısmı iyi benliktir, psikolojik düzey açısından söylüyoruz, bir kısmı kötü benliktir. Biz şimdi önce kötü benlikleri gözlemlemek ve onları nötralize etmeye çalışıyoruz, bugün bahsettiğimiz şey bu. Yani benliklerin iyisiyle kötüsünden, bu anlamda negatiflerinden kurtulmak, daha sonra bütünüyle benlikten kurtulmak; bunlar bir süreç. Sonra bütünüyle biz benlikten inşallah kurtulacağız.
Negatif Benlik Çukurları
Ama biz içimizdeki o negatif benliklerin farkına varmazsak ne olur? Böyle bir tasavvuftan dem vururuz veya bir sohbet dinleriz, tavana vururuz. Sonra o negatif benliklerin bir tanesi bizi öyle bir aşağı çeker ki kendimiz bile şaşırırız, ne kadar aynı gün içinde veya aynı hafta içinde inip çıkmışız yani. Hani bir göğe çıkmış görünüyoruz, bir yerin dibine batmış görünüyoruz. Bu iki hali niye yaşıyoruz? Bu yüzden yaşıyoruz. Çünkü sen çukurları kapatmamışsın, bir fırlatma rampasıyla yukarı çıkmışsın; çıkış var bir de serbest düşüş var. Zaten kendini bıraktığın anda o negatif benlikler hemen serbest düşüşe geçer, nereye düşeceksin? Çukurlardan birine. Onlar senin çukurların. Kimse onları açmadı o çukurları, "beni çok kötü bir hale soktu" — kimse seni kötü bir hale sokmadı, senin o negatif benlik çukurların, serbest düşüş olunca onlardan birine düşüyorsun. O zaman onları çözümleyeceksin. Havadayken farkında değilsin onların, ya da bir tepeye çıktığında farkında değilsin o çukurun. Ama o çukurlar hâlen var. Tıpkı yeryüzü gibi düşünün: insan yeryüzü gibidir, Himalayası da var, on bin metre çukuru da var denizlerde; neredeyse yirmi bin metre aralarında fark var, bunun gibi. O zaman ne yapacaksın? O negatiflikleri, o çukurları temizlemek, düzeltmek, onları çözümlemeye çalışmak.
Önce Gözlemlemek, Sonra Çözümlemek
Mesela bunlarla öncelikle tartışmak faydasızdır, önce gözlemlemek gerekir. Bakın bu da çok önemli, önce bir gözlemleyin, hemen çatışmaya gerek yok, önce bir gözlem; önce gözlemleyin, acele etmeyin. Hatta gözlemlemek bile bazen başlı başına yeterlidir; bazıları o kadar ilkeldir ki sadece gözlemlemenizle bile devreden çıkarlar, o kadar çürüktürler. Bazılarının temelleri güçlüdür, bazıları da çok çürüktür. O çürük benliği bir gözlersin, böyle bir bakarsın, artık sen o değilsin bakın. Psikolojik anlamdaki dönüşümün temellerinden biri budur: sen o değilsin, onu bir gözle bakalım.
Mesela diyelim ki insanlara kendini beğendirmek için kırk tane takla atan bir benliğin var; zaten onu gözlemlediğin zaman o kaçacak yani, o kadar ilkel bir benlik ki, diyelim, anında kaçacak. Ama sen farkında olmadan ona "ben" dediğin zaman ne olur? Evet, sen farkında olmadan onun deyim yerindeyse hüviyetine bürünüp onu gerçekleştirmiş oluyorsun; yani ona hayat veriyorsun. Neye hayat verdiğine ve neye hayat vermediğine dikkat etmeli insan.
Nefs-i Levvame: Gözlemleyen Üst Benlik
Benim içimde bir kısım benlikler var, bunlar benden hayat istiyor, "beni dirilt" diyor, "ben varım" diyor ve "beni hayatın içine sok" diyor; yani bana "can ver" diyor aslında. Sen diyorsun ki: "Sana can vermeyeceğim." "Senin canım çıksın" diyor. Ama onu akıllıca yapacaksın, kızarak değil. Yani "senin yaşama hakkın yok, senin ölmen lazım."
Peki bütün bunlardan ve bunlarla mücadele edebilecek bir ben var mı? Evet. Zaten işin sırrı onun farkına varmak. Bu da aslında İslam'da nefs-i levvameye tekabül ediyor. Yani artık ben bunlara "ben" demiyorum; ben bunları gözlemleyen bir benim ve bunlara kimine vize veriyorum, kimine vermiyorum, kimini de def ediyorum. Ama nedenlerini ortaya koyarak, analiz ederek; "yok, rahatsız oldum bu halimden" demiyorum. Hayır, rahatsız olma; tamam rahatsız ol ama onu al, onunla bak bakalım o nedir. Bizde bunlarla mücadele edebilecek ve bunlar olmayan bir benlik var aslında. Zaten işin, psikolojik terapinin aslında doğru noktası buradan başlar: yani ben bunlar değilim, bende bunları gözlemleyen, bunlar üzerinde çalışan, bir üstlerinde bir benlik var. Yani artık deyim yerindeyse, modern ifadeyi kullanırsak, bunları süpervize eden, bunların üstünde bir bakışı, bir değerlendirmesi olan bir benliğim var.
Bir gün bu bahsettiğimiz süpervize eden benlik de gidecek. Anlatabiliyorum, ama adım adım, birden değil.
Odun Yığını ve Beden Analojileri
Bu neye benzer? Diyelim ki sizin elinizde bir odun yığını var, siz bunu yakacaksınız ısınmak için. İçinden en uzun ve en sağlamını alırsınız, o diğer odunları yakarsınız ve o büyük ve sağlam olanla onları karıştırırsınız değil mi, ta ki onlar kül oluncaya kadar. En son o karıştırdığınız odun parçası da kül olacak ama o en son olacak; o ruhsal idrak ile olacak. Ama önce bunların çözümü ve dönüşümü gerekir; kimisinin ölmesi gerekir, kimisinin yaşaması gerekir.
Dikkat edin, vücudumuzda aslında ne oluyor her an birçok noktada? Birçok ölüm ve birçok doğum oluyor değil mi? Mesela vücut diyor ki: "Bu hücrenin pili bitmiş", ya da "bu hücre artık vücuda yarar sağlamıyor, yarardan çok zarar veriyor" — onu öldürüyor beden. Mesela bariz bir örnek vereyim: diyelim ki eliniz yaralandı, ne yapıyor beden? Bakıyor, burada hangi deri ve kas hücreleri işe yarıyor, onlara bakıyor; hangileri yaramıyor, hangileri artık ağır darbe almış, ya da diyelim ki bir tanesi iltihap topluyor mesela; ne yapıyor vücut onları? Temizliyor. Onlara dikkat edin, enerji vermiyor değil mi aslında, enerji vermiyor, kan göndermiyor. "Sizi yaşatmayacağım" diyor, "siz yaramıyorsunuz bu bedene" diyor, onları ekarte ediyor. Ve diyelim ki yeni hücre üretiyor ve orada elinizdeki yara, parçalanmış olan deri, en son ne oluyor? Kapanıyor.
Ne oldu şimdi burada? İşte bahsettiğim şey oldu: bedenin o deyim yerindeki içgüdüsel bilinci ve zekası ne yaptı? Dedi ki: "Şu şu şu hücreler zararlı, bunlar zaten çok tehlikeli", onları temizledi, sonra gereken yenilerini üretti ve orayı sağlıklı hale getirdi. Burada bedenin kendine ait bir zekası var ve ona göre kendisini zaten yenilemiş oluyor.
Sonuç: Süreç ve Lütuf
Öbüründe biz mesela kendimizi, kendi ürettiğimiz bir zihin yapısını kullanarak bir şekilde içsel bir ahlak oluşturmaya çalışıp, mesela geçit vermiyoruz, bekliyoruz falan, sıkıntılar yaşıyoruz. Tam böyle güvenilecek bir nokta haline ne zaman gelebilir? Bu, kişinin sürecine bağlıdır.
Bakın burada neler bize yardım eder, buyurun. Yok zaten aslında bu süreçlerde hep bu lütuflarla yapıyoruz bunu. Ama hani lütuf deyince üzerinde "lütuf" yazmıyor. Aslında bizim kendimize bağladığımız... "Ya bak ne kadar ben iyi düşündüm, bak ne kadar... işte bu ben..." Tabii tabii, nedir, hani orada...
...yaptım dedim ama, yani "bu benlikten kurtuldum" dedim ama, estağfurullah. Bu benlikten Rabbim beni kurtardı; Rabbimin bana verdiği ilim, idrak, anlayış, kavrayış sayesinde diyerek, orada oluşabilecek süreçte negatif benlikleri de duyarlı bir şekilde temizlemek gerekir. Yoksa hepsi bir lütuftur nihayetinde. Ama şimdi "lütuftur" deyince bize, bizim gibi insanlara "ya lütuf, o zaman bekleyim, ne yapayım" böyle... Hâlbuki aslında senin çaban da bir lütuf.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan alıntılanan veya sure/ayet numarasıyla belirtilen bir ayet yoktur. Yalnızca İslami bir kavram olan "nefs-i levvame"ye genel olarak atıfta bulunulmuştur. --- ---