Benlik, Farkındalık ve Ruhsal Düzey

Nasreddin Hoca ve Dünyanın Merkezi

Var mı sorusu olan? O zaman, birisi Nasrettin Hoca'ya sormuş: "Dünyanın merkezi neresidir?" O da demiş ki: "Eşeğimin arka sol ayağıdır." "Nereden biliyorsun?" "Ölç, sen de gör." Bu şekilde bir cevap vermiş. Bu böyle hoş bir fıkra gibi gelip buna hafif tebessüm edebiliriz Nasrettin Hoca'yı duyunca, ama aslında çok fevkalade önemli ve anlamlı bir noktaya işaret ediyor.

Ne diyor aslında? Sen psikolojik düzeyde, özellikle de negatif benliklerinde olduğun müddetçe, senin için dünyanın merkezi neresidir? Senin psikolojik benliğinin, senin tarafından görülemeyen noktasıdır — yani eşeğin arka sol ayağıdır. Bizim dünyamızın merkezi neresi? Kendi psikolojik benliklerimizin en görünmez, kendini en çok gizleyen, bizim en az fark ettiğimiz — gerçi fark etsek de bunu değiştirmediğimiz müddetçe değişmiyor — ama çok az fark ettiğimiz ve sanki gerçekliğin o olduğunu zannettiğimiz benliklerdir. Biz o benlik üzerinden hayata bakıyoruz, o benliğin penceresinden bakıyoruz.

Mesela şöyle düşünün: diyelim ki korona oldunuz, dünya nasıl? Yataktayım, ateşim var, şu var bu var diyorsunuz. Merkez neresi? Merkez senin egon, senin psikolojik düzeydeki benlik halin. İnsanoğlunun en çok kullandığı şeyler nedir? "Bunu seviyorum, bunu sevmiyorum, bunu istiyorum, bunu istemiyorum, bundan rahatsız oluyorum, bu böyle olsun, bu böyle olmasın, hayatımda şunu istiyordum, oldu, olmadı." Dünyanın merkezi psikolojik benliğin, çoğunlukla da kör noktası; oradan dünyayı tanımlıyoruz. Merkez orası. O yüzden dünyamızın merkezinin, o eşeğin sol ayağı olmaktan çıkarılıp daha ulvi, daha üstü, daha aslî olan — yani eşeğin üzerindeki İsa'nın bakışına — ihtiyacımız var.

O yüzden Mevlana Mesnevi'de der ki: birisi olumsuzluklardan, yaşadığı şanssızlıklardan yakınır, kendine acır. Kendine acıma da büyük bir tuzaktır; aslında bu, egomuza acımaktır. Der ki: "Eşeğe acıma, İsa'ya acı." O eşek kendi hikâyesiyle seni meşgul ediyor: "İyi bir ahırım yok, bugün iyi saman yemedim, bugün istediğim şekilde dinlenemedim" diye bir sürü hikâye anlatıyor, sen de onu tatlı tatlı dinliyorsun. Hangi egoları dinliyoruz mütemadiyen? Dikkat edin, hepimiz kendimize bakalım, hangi egoların hikâyesini sürekli dinliyoruz.

"Kimse senin kıymetini bilmiyor, sen ne kadar şanssızsın, sen bunu mu hak ediyordun" diye sürekli hikâye anlatan; kendini "ben haklıyım, aslında hak ettiğim noktaları bulamadım, benim hayatım böyle olacaktı" diyen; sürekli "kulağın bende olsun, ben ne diyorsam onu dinle" diyen; kendi hikâyesini sadece kendisine değil, aynı zamanda insanlara da onaylatmak isteyen bir benlik var. Bunları dinlediğimiz müddetçe hayatımız, varoluşumuz, hayat merkezimiz asla değişmeyecektir; değişmesine imkân yoktur, çünkü biz aynı benlikleri merkeze alıyoruz.

Sizi tanıyan insanlara zaman zaman sorun — tabii "ben"le giderseniz anlamayabilirler — "benim en güçlü düşüncem, duygusal ya da davranış tarzım ne? Sana benimle ilgili ilk hatırladığın şey nedir?" diye sorsanız ne derler? "Ayrıca biraz şikâyetçisin. Biraz çok kaygılı gibisin. Her şey istediğin gibi olsun istiyorsun. İnsanların dediklerini çok fazla düşünüyorsun. İnsanlar hep sana değer versin, sevsin, olumlasın istiyorsun. Anlaşılmak istiyorsun. Kendini sürekli ispat etmeye çalışıyorsun" — bir sürü şey söylerler. Nedir bunlar aslında? Bunlar bizim dünyamızın, hayatımızın merkezine oturmuş ve bizi de oraya hapsetmiş olan benliklerdir. Bunları gözlemleyip bunlarla ayrışmak ihtiyacındayız.

"Ben" Dediğimiz Şey Aslında Nedir?

Bugün yeni psikolojik yaklaşımlar da şunu görüyor: insanın içinde birçok düşünce, duygu ve davranış kalıbı oluşmuştur ve kişi bunların hepsine "ben" diyor. Hepsine "ben" dediğin zaman gerçek "ben" örtülüyor. O yüzden doğuda olsun batıda olsun, insanı manevi merkezine ulaştırmaya çalışan birçok manevi okul "ben" kelimesini kullanma der. Bunun altında yatan en temel şey budur — ben kelimesini mümkün oldukça kullanma. Bu, kelimenin kullanılıp kullanılmamasıyla ilgili bir mesele değildir.

Dikkat et: sen, içinde ortaya çıkan her arzuya, düşünceye, davranışa, duyguya "ben" diyorsun. Dün "ben böyleyim" derken, belki üç ay sonra tam onun zıddı bir "ben" oluyorsun. Bir gün "benim kimseye ihtiyacım yok" diyorsun, ertesi gün "ben sensiz yapamam" diyorsun. Hangi ben? O kadar sübjektif benler var ki, aslında bunlar "ben" değil; sen onlara "ben" algısı yüklüyorsun. O bir düşünce, o bir duygu. "Benim böyle bir arkadaşım var, hep ona hatırlatırım, tabii beni dinlemez" — ama o benim duygum, işte o benim düşüncem. Bazen ona sorarım, "şu anda bunu söyleyen hangi ben?" derim; "bütün benlikleri" der. Hâlbuki öyle değil, o anki ben. İki saat sonra farklı bir ben olabilir, iki gün sonra farklı bir benin olacak. Sen hepsine ben diyorsun; tamamen geçici, sınırlı, değişken düşünce, duygu ve davranış kalıplarını ben diye tanımlıyorsun. Sahte bir benler yumağının üzerinde mükemmel bir gaflet uykusu yaşıyorsun.

Bazı benlikler birbirine zıttır; araya tampon koyuyorsun. Geçen bir kişiden duydum: "İlk defa seni eleştireceğim, ben hayatta hiç kimseyi böyle eleştirmedim" dedi. Ben onu tanıyorum, öyle sert eleştiriler yapıyor ki; ama dedi ki "onlar hiddetlendiğim zaman." Kim söylüyor onları? O da sensin. Ama araya o kadar mükemmel bir tampon koyuyorsun ki — "sen hiç insanları yüzüne eleştirmeyen, kırmak istemeyen birisin" ama bir başka benliğin öyle sert ki, hiddetlenince öyle keskin, yaralayıcı ifadeler kullanır ki. Ama bu benlik görülünce rahatsız olacaksın, o zaman araya tampon koyman lazım: "beni kızdırdılar, insanlar düzgün davransa ben de öyle yapmayacağım, aslında ben çok merhametli biriyim." Dolayısıyla ne oluyor? Araya tampon koyuyoruz; birçok tamponumuz var. Tampon koymasak "bu yönümüz var" diye görmemiz gerekir.

O beni nasıl görmemiz lazım? "Keskin konuşuyorum, kırıyorum ama farkındayım" dediğinde, bunlar ikisi aynı benlik mi? Hayır — burada gerçek tam bir farkındalık yok, ama şu var: bir suçlayan, kıran, sert konuşan bir tutum var; bir de biraz bunun farkında olan var. "Biraz sert konuşuyorum, farkındayım" — tabii bu farkındalığın da farklı dereceleri vardır. "Bak biraz kırıcı konuşuyorsun, farkındayım, biliyorum, bilerek konuşuyorum" derseniz, bu tam bir tampondur ve burada farkındalık aslında sıfırdır. Bir de bunun eksi farkındalık düzeyi var: kırıcı konuşan kişiye "biraz kırıcı konuşuyorsun, karşındaki insan çok rahatsız oluyor" dersiniz, o da "ne alakası var, ben çok normal konuşuyorum" derse, bu eksi farkındalıktır. Gerçek farkındalık için, tam onun yaptığını yapmak isteyen bir benliği görebilmeye ihtiyacımız var.

Buna bir parantez açayım: insanlar mesela tampon yapar. Yanlış, ters bir şey söyler, yanlış bir davranış sergiler. "Niye öyle davranıyorsun?" dendiğinde, "sen de falan zamanda öyle davranmışsın, empati yap" der. Aslında o anda o niyetle yapmamıştır; o anda ego tetiklenmiş, o tavrı sergilemiştir; tamponlamak için "ben aslında empati yap diye söyledim" der. Öyle bir şey yok aslında.

Nedir farkındalık? Kişinin içinde ortaya çıkan bir düşünce, duygu ve davranış formunu, kalıbını görüp ona "ben" demeden bakabilme becerisi kazanmasıdır; yani onunla özdeşleşmeden, ona "ben" demeden onu görebilme yetkinliği kazanmasıdır. İlk farkındalık hali budur. Rahatsız olman gerekmiyor en başta; önce rahatsız olma, çünkü rahatsız olduğunda bu sefer benliğin orada bir başka sahtelik üretebilir — "çok rahatsız oluyorum bundan, Allah kahretsin, hep aynı şeyi yapıyorum, ama insanlar da beni çok tetikliyorlar" gibi. Önce rahatsız olmayın o benlikten, sadece gözlemleyin. Sadece ona projeksiyonu yansıtın: o nedir, o niye ortaya çıkıyor, arkasında yatan şey ne, altında yatan düşünce ne, nereden kaynaklanıyor, geçmişte nereye kadar gidiyor? Bunları sadece analiz etmek, gözlemlemek gerekiyor. Sonra sakince "sen bana uygun değilsin" dersiniz. Mesela evinizde bir çöp, toz olduğunda çöpe, toza küfrediyor musunuz, "Allah seni kahretsin" diyor musunuz? Demiyorsunuz; kızmaya, hiddetlenmeye, kendinizi suçlamaya gerek yok, "ben ne kadar pismişim" demeye de gerek yok. O nedir, nereden kaynaklanmış, faydalı bir tarafı var mı? Yok. O zaman buna ihtiyaç yok; onu alır, süpürür, dışarı bırakırsınız.

Arzu ve Korku Olmadan Gözlemlemek

O yüzden psikolojik mekanizmanın arzu ve korku odaklı bakışını bırakmak lazım, kendimizi gözlemlemek istiyorsak. Çünkü psikolojik mekanizmamız, kendimizi gözlemlememizi ve farkındalık üretmemizi arzu ve korku üzerinden engellemeye çalışır. Mesela içinde çok kaba, çok bencil bir taraf göreceksin. Ama öyle bir tarafın sende olmasını arzu etmiyorsun; o zaman onu görme imkânın büyük oranda ortadan kalkar. Gördün diyelim, korktun; bu sefer ya kendini suçlayacaksın ya başkasını suçlayacaksın. O yüzden kendini gözlemlemek istiyorsan, bir bilgenin dediği gibi, arzu ve korku üzerinden bakma. İçinde ortaya çıkan şeye arzu ve korku üzerinden bakma.

Eğer o zaten doğal bir şeyse, o sana ait değil; doğal değilse de sana ait değil. Korkmana gerek yok. "Eyvah, bende öyle bencil bir şey mi var?" Sende var ama senden değil. Orada rahat ol. Eğer kötü bir şeyse senden değil ama sende bulunuyor. Mesela virüs bulaştı diyelim; vücut salgılarında, tükürüğünde, kanında var. Peki o virüs senden mi? Değil. Ama sende mi? Evet. Sende ama senden değil; orada rahat ol. Bir şey senden değilse rahat ol, o an sende olabilir. Ne yaparsın? On dört gün karantina, tedavi olursun ve o virüsten arınırsın — çünkü senden değil zaten. Ama korkarak yaklaşamazsın; "eyvah korona mıyım" diye korkmana gerek yok, sen korona değilsin zaten, kimse korona değil, hepimiz insanız. "Korona oldum" ama "korona değiliz." "Ben çok bencil miyim?" Eğer o sendense ve sen de onu görüp onaylıyorsan, senden olur; ama sen onu onaylamıyorsan o senden değildir, korkmana gerek yok. Onu sakince, mümkün olan bir şekilde tahliye edebilirsin.

O yüzden tasavvufun ilk adımlarının bir tanesi tahliyedir, yani temizlemek. Bir su deposu düşünün; ona temiz su koyacaksınız veya içme suyu olarak kullanacaksınız. Ne yaparsınız? İyice temizlersiniz; altında çamur birikmiş olabilir, önce depo temizlenir, ondan sonra temiz su konur. Onun için korkmamak, herhangi bir şey konusunda arzu duymamak gerekiyor. "Ben iyi olmalıyım" dersen, sende olan ama senden olmayan kötü bir şeyi görmekte zorlanırsın.

O yüzden zaman zaman tekrar ettiğim bir söz vardır. Bir Şazelî ermişi der ki bir talebesine: "Ben iyiyim deme, ben kötüyüm de deme; 'Allah' de, lütufları göreceksin." O yüzden "ben iyi miyim, ben kötü müyüm" — bırak bunları. "Ben iyiyim" de deme, "ben kötüyüm" de deme; "Allah" de, Allah'ın senin fıtratına koyduğu o fıtrî varoluşu göreceksin. Bunun için ben iyiyim kötüyüm demene gerek yok, oyun oynamana gerek yok, kurgu üretmene gerek yok. Allah "kendinizi var edin" diye bir şey koymuş mu kutsal metinlere?

Bir Şey Olmaya Çalışmak: Egonun En Büyük Tuzağı

Hayır. "Hadi sizi gönderiyorum, kendinizi var edin" demiyor. En güzel kıvamda yaratılmışsınız; insanlık fıtratıyla teçhiz edilmişiz, donatılmışız, donanmışız. O zaman niye bir şey olmaya çalışıyoruz? Daha doğrusu şu soruya gelmemiz lazım: bir şey olmaya çalışan kim aslında? Onu bulursak bu hikâye kökünden kesilir. Bir şey olmaya çalışan kim? Bir virüs küçüklükten beri girmiş değil mi? Çocuklukta büyüklerin sorduğu en temel soru: "büyüyünce ne olacaksın?" Büyüyünce şimdiki olduğum insan olacağım; bir şey değişmeyecek, büyüyünce bir şey olmayacağım. Bir şey olmaya çalışmak, insanoğlunun kendine kurduğu en mükemmel hapishanedir. Bir şey olmaya çalışıyorsan, ne olursa olsun, yanlış bir yol üzerindesin. Allah seni oldurmuş zaten; sen olmaklığını bulacaksın. Onun için Cüneyd-i Bağdadî'ye sorarlar: "Bu yolun sonu nedir?" "Başlangıç noktasına dönmektir" der. Yani nasıl olmuşsan, yaratan tarafından ona döneceksin; bir şey olmaya çalışmak değil. Bu, insan egosunun, psikik boyutunun insana attığı en büyük kazıktır.

Freudyen ekolde de egonun bir şey olmak istemesi vardır. Günümüzde yaşayan bir psikanalist — sanırım Agah Aydın — der ki: "Ego hiçbir zaman dolmaz, onu dolduramazsınız. Psikanalitik psikoterapinin amacı, mutsuz ve huzursuz insandan mutsuz ama huzurlu bir insan oluşturmaktır. Mutsuz olacağız, bu hiç değişmeyecek; çünkü hiç tatmin olmayacağız, çünkü o ego hiç dolmayacak." Doğru söylüyor, çok doğru, kesinlikle yüzde yüz katılıyorum. Ama "insan" demiyorum ben — o büyük ihtimalle "insan" diyor; "insan mutsuz ve huzursuzdur, mutsuz ve huzursuz bir insandan mutsuz ama huzurlu bir insan çıkarmaya çalışmak" diyor. Biz böyle demiyoruz; mutsuz olan insan değildir, mutsuz olan ego tuzağına düşmüştür. Burada literatür olarak da karışmaması için açıkça ifade ediyorum: benim ego olarak tanımladığım şey, kendini beden ve düşünce, duygu, davranış üzerinden tanımlayan benlik halidir. Ben buna ego diyorum. Bu ego hiçbir zaman dolmaz, evet — dolmaz ve doymaz, böyle bir imkân yoktur.

O yüzden adam en son makul olanı bulmuş: "Hiçbir zaman mutlu olamayacaksınız, çünkü ego hiçbir zaman tatmin olmaz, her zaman kıyaslar; bir şeyle tatmin olur ama o geçici bir şeydir, hiçbir zaman tam mutlak olarak tatmin olmaz. Peki ne yapıyoruz? Bunu öğretiyoruz, bunu anlatıyoruz, bunu kabul edince huzurlu oluyoruz" — yani hiçbir zaman mutlu olamayacağını kabul edince huzurlu oluyor; onun huzur dediği şey kabullenmek, bir durumu kabullenmek. Mesela bir hasta "iyileşeceğim değil mi doktor bey, bu ilaçlar bana iyi gelecek değil mi" diyor. Doktorlar "iyi gelecek" falan diyor. En son bir doktor — Agah Aydın — diyor ki: "İyileşmeyeceğim kardeşim, bu hep böyle devam edecek; ara sıra öksüreceksin, ara sıra ateşin yükselecek, ara sıra nefes darlığı yaşayacaksın, bu hep böyle devam edecek." Necip Fazıl'ın bir sözü vardır: "Ümit kalmayınca telaş da biter." Demek istediği bu: mutluluktan ümidini kes, çünkü öyle bir şey yok, o zaman rahatlarsın diyor; orada huzur adını veriyor ama hakiki huzuru kastetmiyor.

Eğer bir psikolojiden ve bir bedenden ibaretsek, bu kesinlikle doğru. Ama bir psikolojiden ve bir bedenden ibaret değilsek, bu kesinlikle yanlış — ve son hükmümüz bu: kesinlikle yanlış. Ama trajik olan taraf şu ki, psikolojik düzeyde ve beden düzeyinde kalıp bunu da kabul etmiyoruz. Diyoruz ki "ben psikolojik düzeyde kalacağım ve mutlu olacağım; biri beni sevecek, biri beni anlayacak, birilerine faydalı olacağım, dünyaya faydalı bir iz bırakacağım, kendimi kanıtlayacağım, başarılı olacağım, etkili olacağım" diyerek aslında mekanizma ne yapıyor? Bir mutluluk hikâyesi üretiyor. Bu mutluluk hikâyesini tam olarak gerçekleştiremezsen, "mutlu olmak" ümidiyle ölürsün. Eğer o mutluluk hikâyende ulaşmak istediğin şeye ulaşırsan, bir süre seni geçici olarak mutlu eder gibi gözükür ama gerçek anlamda öyle kalıcı, kesintisiz, tam eksiksiz, içinde mutsuzluk barındırmayan bir şey değildir.

Burada mutluluktan kastettiğimiz şey devamlı gülen, eğlenen bir insan değil; içsel itminanı kastediyoruz. Ne demek itminan? Gerçekten başka bir şeye ihtiyaç duymamak. "Bulunduğumuz şartları kabul edelim" — kastettiğimiz o kadar; tek düze anlamında değil. Tabii ki bulunduğumuz şartları önce kabul edeceğiz. Mesela burada biraz önce sesle ilgili bir problem oldu değil mi? Bende hiçbir rahatsızlık olmadı, çünkü kabul ettim. Bir arkadaş düzeltmek için bir şey yaptı ama düzelmedi, daha kötü oldu; kabul ediyorum, bu değiştiremeyeceğim bir şey o anda. Ama diyelim ki bir problem, bir olumsuzluk devam ediyor ve bende de onu değiştirme imkânı varsa, değiştiririm. Kabullenmek dediğimiz şey yüzde yüz pasiflik, edilgenlik, sürekli her şeye boyun eğme anlamında değil; olan bir şeyi önce kabullenmek gerekiyor.

Mesela biri sana hakaret etti. Önce kabullen: "bu insan bana hakaret etti, bu âlemde etme imkânı var" — sakin ol; "kimsin sen" diyerek kabullenmemek değil, önce kabul et, edebilir. Sonra "niye ediyor, benimle ilgili algın nedir" diye sor. Hani daha önce de söylemişizdir: gelip bir adam Buda'ya hakaret ediyor, Buda sakince dinliyor; bir talebesi "niye tepki vermiyorsunuz" diyor. "O bana hakaret etmiyor, kafasındaki Buda'ya hakaret ediyor" diyor Buda — çünkü gerçekten de öyle. Bunu hiç düşünmüş müyüz? "Sen bana nasıl hakaret edersin" değil; onun sana hakaret ettiğini sen nereden biliyorsun? O kendi kafasındaki sana hakaret ediyor. Önce onu anla: "sen şu anda nasıl bir İsmail'e hakaret ediyorsun, senin kafanda hakaret ettiğin İsmail nasıl biri, bana biraz açar mısın, belki ben kendimi görmüyorum sen beni görüyorsun." Böyle bir sakinlik, böyle dengeli bir cevap verilemez mi? Öyle bir hakkımız yok mu? Evet, var.

Duygu, Düşünce, Davranış — Onları Kullanan Kimsin?

"Duygu, düşünce, davranış ortadan kalktığında yerine ne kalacak?" Bunları ortadan kaldırmayacağız; bunlar olmadığımızı anlayacağız. Bir elbise giyiyorum ama elbise değilim; bir bedeni kullanıyorum ama o beden değilim; bir duygu içimde tetikleniyor ama ben o duygu değilim. Ben bunları kullanan, farkında olan, uygun, makul, gerektiğinde dengeli olanları kullanan, olmayanları da kenara koyabilen biriyim. Ben başarılı biri değilim, başarısız biri de değilim. Ben yetersiz biri değilim, yeterli biri de değilim. Neyim o zaman? Ego boşa düştü.

"Hocam, bir sürü ayette 'insan için kendi çabasından başka bir şey yoktur' deniyor; düşünce, duygu, davranış insanın çabası da vardı, bunlar kıyaslanacak mı?" Orada kastedilen "kaderli" değil; onun yapıp ettikleri onun hayatını etkiler manasında. Biraz önce ne dedim? Ben düşünce, duygu ve davranışlarım değilim; onları bilinçli, farkındalıklı, dengeli, fıtrî bir bilinçle kullananım. Tabii ki duygu merkezi taşıyorum, tabii ki düşünce merkezi taşıyorum, tabii ki eylem merkezi taşıyorum — ama ben onlar değilim, ben onları kullananım.

Şöyle düşünün: o çocuğun bilincini bilmiyorum ama gözlemlerim üzerinden tahmin ediyorum — bir çocuk emeklemeden yürümeye geçince düştüğünde, "ben düştüm, ben yapamıyorum" diye bir şey üretmiyor gibi geliyor bana; sadece "şu anda bir düşüş gerçekleşti" var, "ben düştüm" değil. Bir arkadaş bana dedi ki "çok zayıflamışsınız" — hâşâ ben zayıflamamam lazım demiyorum; zayıflamışsam Allah yardımcım olsun, çünkü ben zayıflayabilen bir varlık değilim, çünkü ben bir beden değilim. Kullandığım bir beden var. Bir bedenim var, kullandığım bir beden var; düşünce, duygu ve davranış merkezleriyle de donatılmışım ama ben bunlar değilim.

Mesela bir eylemi gerçekleştiremiyorum diyelim. Orada "ben yetersizim" mi demeli? Hayır. Ben sadece şunu yapamıyorum; beden düzeyinde şunu yapamıyorum. Diyelim ki elim, ayağım felç; ben beden düzeyinde şu bardağı kaldıramıyorum. "İşte bana bak, halime bak, bir bardağı bile kaldıracak gücüm yok" demek — o benim bütün varlığım değil ki. Sadece beden olarak bu bardağı kaldıramıyorum; beden olarak o tanımlamayı yapabilirim sadece. Ama ben bir varlık olarak onu tanımlamaya başlarsam, onun üzerinden kendimi tanımlarsam — "bak ne kadar güçsüzüm, bir bardağı bile kaldıramıyorum" — hâlbuki şunu demem lazım: "şu anda kullandığım beden bu bardağı kaldıramıyor, ben değil."

Bize verilen enstrümanları ve onların fonksiyonlarını "ben" olarak tanımlamak, insanın en büyük tuzağıdır. "İşte beceriksizim, işte hayatta hiçbir şey yapamadın" — sen kendini ne olarak tanımladın? "Bir şeyleri yapabilen veya yapamayan bir beden" mi, yoksa "insanlarla iletişim kurup kendini sevdiremeyen biri" mi? Ne çıkardın buradan? "Yetersizim, beceriksizim, sevilebilecek biri değilim" — bak neler neler çıkardın. Çok basit bir şeyi varoluşsal bir tanıma kadar getirdin. Bir düşünce durumunu, bir duygu durumunu, bir davranış stilini kendi varlığın olarak tanımlıyoruz; problem olan budur. Yoksa biz asla bedeni ne inkâr edebiliriz ne de bir kenara koyabiliriz; o kullandığımız bir enstrüman. Düşünce, duygu ve davranış da öyle.

Düşünce ve His ile Hakikati Kavrayamamak

"Hocam, 'ben' diyen bir varoluş var; bunu soran kim, hangi ben?" Düşünce merkezli bir ben; "böyle olduğun zaman hayat nasıl olur" diye merak eden. Peki "ben desem ki, o bahsettiğin gerçek ben, bu değilim, bu değilim, peki neyim, benim varoluşum ne" diye bulmaya çalıştığımız o ben ve varoluş, düşünce tarafından algılanabilecek bir şey değildir. O, düşünce avcısı tarafından avlanamaz. His de değil. Bence hiçbir şeyle karşılamamak lazım; bazen o benlere şunu demek lazım: "sakin olun, bir durun." Sürekli anlamaya çalışan bir benlik var orada, bir şey yapıştıracak, rahat edecek — "his" diyor, "tamam anladım" diyor; "yok yok, hal" diyor, "tamam halmiş, ne oldu, ne anladın ki, ne oldu, hiç, sadece isim yapıştırdım." O yüzden sürekli düşünme merkezimiz kendi sınırlarına bir şeyleri sokmaya çalışır — "düşünebildiğim şey, düşünceyle kavrayabildiğim şey gerçektir" gibi bir önyargı var. Hâlbuki her şey düşüncenin nesnesi değildir.

O yüzden insan, düşünerek veya bir başka tuzak olan hissederek de aldatılır. Hissetmeyi çok mutlak olarak ele almıyorum; hissetmek duyguyla bağlantılı veya beş duyuyla bağlantılı, ya da "içinde böyle hissediyorsun" anlamında bir şey de değil. Mesela duygusal merkezli insanlar metafiziği hisleriyle kavramaya çalışırlar veya hissettikleri bir şeyi metafizik zannederler. Düşüncenin de hissiyatın da nesnesi değildir öz varlığımız; felsefenin ifadesiyle ne âlem-i makûlâttandır ne âlem-i mahsûsâttandır.

Zor değil, nasıl bir şey olduğunu görelim: birini hiç denizi görmemiş biri düşünün, "böyle sıvıdır" diye anlatıyorum, anlatıyorum; onun gözü de görmüyor, denize direkt temas etme şansı da yok. Bir teknesi var, bir de ağı var; devamlı ağını denize atıyor, suyu çekmeye çalışıyor. "Yani bak, biraz böyle farklı bir şey" diyor, "tamam farklı" — bu sefer ağın gözeneklerini küçültüyor, küçültüyor, "kardeşim çok küçülttüm, buna rağmen hiçbir şey gelmiyor." Çünkü o su ağla tutulamaz. Biz ne yapıyoruz? Ya hissiyatımızla ya da düşüncemizle kavramaya çalışıyoruz. O yüzden Bediüzzaman'ın güzel bir sözü vardır: "Sen nuru elinle tutamazsın, o nur gelir ve gider; onu kendi inisiyatifinle alamazsın." Bu ne demek? Bireysel benlik bilinciyle metafizik olan bir şeyi yönetemezsin, kontrol edemezsin, onu kendine ait kılamazsın. Niye zor? Çünkü onu yanlış bir şeyle algılamaya çalışıyoruz. Mesela hiç koku almadığınızı düşünün, insanlar size kokudan bahsediyor; "bu koku nasıl bir şey, elle tutuluyor mu? Yok. Gözle görülüyor mu? Yok. Ağırlığı var mı? Yok. Ne biçim bir şey bu kardeşim?"

Köpekler gibi dilinizi çıkarıyorsunuz, koku almıyorsunuz değil mi? Bazen diliyle koku alan canlılar var ama biz o canlılardan değiliz. Kulağınla, gözünle almaya çalışıyorsun, gözünü çok açıyorsun, gözlük takıyorsun, her türlü şeyi yapıyorsun, bir türlü kokuyu alamıyorsun. Neden? Çünkü kokuyu algılamanın referansı, melekesi bunlar değil. Hiçbir düşünür, hiçbir filozof hakikati bulamamıştır; çünkü aleti düşüncedir. Bugün bizim ülkemizde böyle birileri düşünceyi her şeyin üstünde tutuyor, dini de tahayyül alanına, imge alanına, hayal alanına indirgiyor. "Düşünce çok önemli bir şeymiş" — bunun kadar gerçekliğe taban tabana zıt bir anlayış yoktur aslında. Düşünce kıymetlidir, değerlidir; ne için verilmiş? Ölçülebilen, tartılabilen, gözlemlenebilen sınırlı şeyleri tanımlaman, soyutlaman, kavramsallaştırman, aralarındaki bağı kurman için sana verilmiş.

O yüzden Mevlana der ki: "Akıl, aşkın yolunda çamura saplanmış eşek gibidir." Burada aklı mı aşağılıyor? Hayır. Ama sen aşkı bulmaya çalışıyorsun — orada aşkın yerine hakikati, metafiziği koyun — sen bunu o rasyonel aklınla kavramaya çalışıyorsun. Psikolojik düzeyde akıl var, spiritüel düzeyde deyim yerindeyse akıl da var ama farklıdır. Onun için psikolojik düzeyle ruhsal düzeyi doğru anlamak ve ayrıştırmak gerekir.

Psikolojik Düzey mi, Ruhsal Düzey mi?

İnsanlar her konuda konuşurlar: "sevgi böyle midir öyle midir?" Çok basit bir soru sormak isterim böyle tartışan insanlara: psikolojik duygu merkezinin sevgisinden mi bahsediyorsun, yoksa ruhsal düzeydeki sevgiden mi? Mesela bilgeler der ki: bir insanda muhabbet hakiki olursa, düşmanlığa sebep olacak şeylerle karşılaştığında onda düşmanlık oluşmaz, acıma oluşur; çünkü hakikat zıddına inkılap etmez. Senin sevgin zıddına inkılap etmiyor mu? Sevdiğin insan sana küfredince ne hissediyorsun, bunu bir ay devam ettirince ne hissediyorsun, senin can damarına bir laf çaktığında "Allah belanı versin" demiyor musun? "Hata bende, sana yanlış boşuna değer vermişim" diye tamponlu tripler yapmıyor musun? Yapıyorsun. O zaman sen psikolojik düzeyde seviyorsun. "Ben nefret eden biri değilim" dersin ama içinde bir dışlama oluşuyor ve buna "sevgi" dersin; bu, egonun şişmişliğidir.

Onun için birçok tartışmanın çözümü çok basit bir soruya dayanıyor: şu anda konuşan psikolojik benlik mi, spiritüel ben bilinci mi? Yine Mevlana'nın akıl meselesine dönelim: bir de "Cebrail'in aklı" var der, o akıl akıldır; ama öbür akıl, yani psikolojik temelli akıl, aklın adını kötüye çıkarmıştır. O yüzden tasavvuf konusunda insanlar hep tartışır — "tasavvuf akla değil kalbe bakar" derler; bunlar aslında ayrıştırma yapılmadığı için problematik şeylerdir. Eğer ruhani akıldan bahsediyorsak, evet, o her şeyi idrak edebilir. Mevlana bu ayrımı çok iyi yapar; bütün sufiler, bütün ârifler, bütün bilgeler bu ayrımı yapar. Psikolojik düzeydeki akıl ile spiritüel düzeydeki akıl birbirinden çok farklıdır.

Burada şunu anlatmak istiyorum: psikolojik düzey ve spiritüel düzey var. Bunu bir insan öncelikle kabul etmelidir — kabul etmek istiyorsa tabii, mecbur değil hiç kimse. Fakat böyle bir fark var; sonra bu farkı idrak ederek yol alması gerekir. Mesela hakiki mutluluk hiçbir zıddiyet barındırmaz; hakiki mutluluk spiritüeldir ve hiçbir şey o mutluluğu bozamaz. Ama psikolojik mutluluk şartlara bağlıdır, şartların değişmesine bağlı olarak değişir. Bu net bir ayrımdır. Peki psikolojik anlamda dengede olmayan biri, bu iki ya da üç anlamdaki gerçekleri, yani psikolojide dengede olmadığı sürece kavrayabilir mi? Değildir.

Peygamberin bazı sözleri var: "içinde zerre kadar kibir olan cennete giremez"; "birbirinizi sevmedikçe cennete giremezsiniz." Bu ne demektir? Psikolojimiz fıtrî halde değilse — sağlıklı bir psikolojide kibir olmaz, sağlıklı bir psikolojide başkasını sevmemek olmaz, insan olarak başkasını sevmemek olmaz. Fıtrî, sağlıklı bir psikolojide mutsuzluk oluşur ama bu uzun sürmez. Mesela ben arkadaşa ne dedim — "zayıflamışsın" dedi, "ben zayıflamadım" dedim; ama beden zayıflayabilir değil mi? Psikolojik düzeyde bir mutsuzluk hali tetiklenebilir ama o asla uzun sürmez; eğer spiritüel bilinciniz varsa, o psikolojik düzeyde oluşan mutsuzluğu çıktığı anda fark edersiniz, bütün o neden-sonuç ilişkisini kurarsınız ve onu sönümlendirirsiniz. Bu, bir yerde hafif bir buzlanma olduğunda sıcaklığın onu eritmesi gibidir. Yani psikolojik düzeyde anlık negatiflikler tetiklenebilir ama sen o olmadığın için kendini o duygu durumuyla tanımlamazsın; spiritüel bilincin varsa, ruhsal varoluşun idraki varsa, o idrakle psikolojik düzeyde tetiklenen mutsuzluğu sıfırlarsın.

Mesela psikolojik düzeyde eşin tarafından hiç anlaşılmadığını düşün; akşam yine eve gittin, eşin öyle bir laf dedi ki hiç anlamadığını gösteriyor. Psikolojik benliğin "eşim de beni anlamıyorsa kim anlayacak" diye bir düşünce ve duygu tetikledi diyelim. Sen eğer bu yolda çalışan biriysen, hemen şunu hatırlarsın: hiçbir insan, hiçbir insanı hakiki manada ermediği müddetçe tam olarak anlayamaz; eşim dahi olsa, iyi niyetli olsa, hep benim mutluluğumu istese bile, ermediği müddetçe beni tam olarak anlayamaz. Zaten beni her zaman, her durumda, her hâlimle anlayan, bilen, kabul eden bir Rabbim var; dolayısıyla benim bir eksiğim, bir sorunum, bir boşluğum, bir tatminsizliğim yok.

Hz. Ayşe zaman zaman peygamberimize ters laflar söylerdi, sesini yükseltirdi — özellikle gençliğinde. Peygamber "işte bak, insanı eşi bile anlamıyor" mu derdi? Yok — "beni benden daha iyi bilen, anlayan bir Rabbim var" derdi. Peygamber bundan hiçbir zaman "hiç mutlu bir evliliğim olmadı" ya da "beni anlayan birine denk gelemedim" gibi bir şey üretmedi. Çünkü Allah'ın her zaman onu anladığının bilincinde; bütün insanlar seni yanlış anlasa, sen Allah'ın hakiki, nesnel, objektif ve mutlak anladığını anlarsın; O hiçbir zaman seni yanlış anlamaz. O zaman problem var mı? Yok.

"Hocam, bunu yaratılış amacının farkına varmak olarak da diyebilir miyiz?" Yaratılış amacının farkına ancak spiritüel düzeyde varırsın. Vardığında amacını da anlarsın, kendini de anlarsın, her şeyi anlarsın; seni anlamayanı da anlarsın. Yani psikolojik düzeyde belli bir dengeye gelmeden spiritüel varlığımıza dair bilincimiz açılmaz. O yüzden peygamber hatırlatıyor: "kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez." Burada mesele cennete girip girmemek değil; tırnak içinde söyleyeyim, ruhun cennetine giremezsin. Yani psikolojik düzeyde kibir varsa, başka bunun gibi şeyler varsa — dünyaya tamah etmek, bir başkasının dünyalığına dair heves duymak, hasedi bırakın, "ne güzel yaşıyor ya, şunun arabasına bak, evine bak" demek — spiritüel düzeyini idrak edemezsin. Çünkü eşyanın tabiatına aykırıdır; edemezsin, Allah ettirmiyor değil, senin bulunduğun psikolojik durum onu algılamanı engelliyor.

Onun için Allah, insanlara verdiği şeyler konusunda arzu, heves duymayın diyor — bunlar dünya hayatının geçici metaıdır. Ama "adamın oturduğu eve bak, arabasına bak, uçağı var, popülaritesine bak, keşke beni de insanlar böyle tanısa, kaç takipçisi var, keşke benim de o kadar takipçim olsa" dersen, o zaman sen başka bir şeyi takip ediyorsundur; senin takip ettiğin şey o spiritüel gerçeklik, hakikat değildir. "Yok ya ben aslında hakikati arıyorum" da diyebilirsin ama bir benliğin öyle der, farkında değilsindir. O yüzden bir insan, psikolojik düzeyde belli bir dengelenme yaşamadığı müddetçe spiritüel boyuta yönelik ilerleme kaydedemez. Onun için biz psikolojimiz üzerinde çalışmak durumundayız — bir kibir mi çıktı, bir haset mi çıktı, bir çekememezlik mi çıktı, bir üstünlük arzusu mu çıktı — gör onu, bil ki o sende ama senden değil.

Keşke koronadan korktuğumuz kadar bu psikolojik virüslerden korksaydık. Keşke insanlar "eyvah kibire yakalanmışım, çekememezlik olmuşum, kendini ispat etme olmuşum, takipçi arttırma virüsüne yakalanmışım" diyebilseydi. Maalesef bulaşıcılar; psikolojik donanımınız eksikse, immün sisteminiz zayıfsa çok kolay bulaşıyorlar. Mesela biri üstünlük taslıyor, kibir gösteriyor; öbürü "ben de böyle olayım ya" diyor, "iyi işliyor bu" diyor — özgüven gibi gözüküyor ama değil. "Adam ne biçim lafı çaktı, öbürü nasıl sindi, işte böyle yapacaksın" — bu bir bulaşma, on dört gün psikolojik karantina yapmıyoruz, ilacını da almıyoruz. "Sen bugüne kadar kendini ezdirmişsin, boşuna sıkıntı çekmişsin" diye bir aşırılıktan başka bir aşırılığa gidiyoruz; yara sanılan şey merhem oluyor.

Bir de tepkisel olarak huzurdan rahatsız olmak diye bir şey var mı, o da bir benlik midir? Tabii — huzurdan rahatsız olan da bir benliktir. Onun için başta dedim: arzu ve korku duymadan gör; o zaman çözümleyebilirsin. Ama arzu ve korku duyarsan, "eyvah kibirli miyim, değilim herhalde ya" dersin, kibir kaçar, dursun ortada. Kişinin, karşısındaki kişiden rahatsız olması — mesela biri yapmacık bir tavır sergiledi, bundan çok rahatsız olup tepkisel olmak, kızmak, "ben böyle şeylerden nefret ediyorum, iğreniyorum, bu bana çok ters geliyor" demek — bu da problematik bir benliktir. Onun için peygamber, çok ters davranan insanlara hiçbir zaman olumsuz bir duygu durumuyla karşılık vermemiştir. Meşhurdur: birisi gelip "bana Beytülmal'dan payımı ver" diye peygamberin cübbesinden çekmiş, boynunda iz kalacak derecede çekmiş; peygamber tebessüm ederek dönmüş, "kim bu kaba adam" diye dönmemiş. Çünkü o da psikolojik bir reaksiyon olurdu.

Bir arkadaş anlatmıştı: birisiyle fikir tartışması yaşayan biri geliyor, hakaret, küfür her şeyi yapıyor. "Bitti mi?" diyor. "Bitti." "Senin durduğun yerden ben öyle gözüküyor olabilirim" diyor, çok sakin karşılıyor. Çünkü insanların sübjektif algıda olduklarını anlarsanız hiçbir şeyi kişisel algılamazsınız. Karşıdaki insan doğru söylüyorsa ne güzel, kendimi düzeltmeme vesiledir; yanlış söylüyorsa, benim aklımda yanlış bir algısı varsa, doğaldır — çünkü insanoğlu ermediği müddetçe sübjektiftir, ne bekliyorsun ki? Olabilir. O sübjektiviteyi karşıdaki insan değiştirmeye açıksa müzakere edersin: "ben aslında böyle yapmak istedim, benim niyetim buydu, sen benimle ilgili şöyle bir algıya sahipsin ama ben böyle olmadığımı düşünüyorum, acaba sana bu algıya sahip olmana ne neden oldu" diye müzakere edersin. Bakarsın ki kapalı: "benim gözümde sen busun, bitti" — bu onun alanıdır, onun alanını ne işgal edebilirim ne onun alanına girebilirim; ancak zihnen girerim, o da egomla kendimi yormak anlamına gelir.

"Ben ona ne yaptım ki o bana bunu yaptı?" Bazı tiplerde bu düşünce vardır — sanki sen ona bir şey yapman lazım ki o sana onu yapsın; öyle bir şey yok ki. Peygamber ne yaptı da taşlandı? Böyle bir şey olur mu? "Ben ona ne yaptım ki" — sanki hayatta "ben ona iyi davranacağım, o bana iyi davranacak; kötü davranırsam bana kötü davranacak" gibi bir formül var. Böyle bir formül yok ki hayatta. Sen nereden çıkardın bu formülü? "Ben ne yaptım da böyle yaptı?" Hiçbir şey yapmadın; o zaman tırnak içinde büyük bir haksızlığa uğramışsın demektir — ama bu böyle değil. O ne yaptı? Şunu yaptı; doğru mu, yanlış mı? Yanlış — bu onun alanı. Ben o durumda ne algıladım, ne hissettim, ne yaptım? Bu da benim alanım. Bu kadar. Çok basit bir şey; hayat aslında çok doğal bir şekilde işliyor.

Nefsimi Temize Çıkarmam: Sorgulama ile Suçlamanın Farkı

Ama yanlış yerden tutarsanız bir ömür boyu bir hikâyeyi sırtınızda taşırsınız. Diyelim ki siz birisiyle iş yapıyorsunuz, dürüst, sadıksınız, hakperestsiniz, adil davranıyorsunuz, hak hukuk çiğnememeye çalışıyorsunuz, ortağınız üçkağıtçı. "Ben ne yaptım da o böyle yaptı?" Hadi bakalım, yirmi sene, otuz sene bunu taşırsın, millete de anlatırsın: "artık kimseye güvenmiyorum, işte böyle insanlar." Tabii ego orada da besleniyor aynı zamanda — "ben çok dürüstsüm, o üçkağıtçıydı" diye bir sürü hikâye döndürürsün, insanlar seni onaylasın, ya da kendi içinde ne kadar ağır bir yük taşırsın değil mi? Bu sorunun cevabı var mı? "Ben ne yaptım da ortağım bana üçkağıtçılık yaptı?" Sen nereden böyle bir soru ürettin, önce onu bul; soru yanlış. Ömrün boyunca da cevap bulmaya çalışırsın, bulamazsın.

"Hocam, kişinin psikolojik benliğinde gerçekten durup hayatında ortağının ona yaptığına benzer şeyleri yapmadığını sorgulaması bir daha bulma çabası olmaz mı?" Sorgulayabilir ama bu ayrı bir paket; tepkisel anlamda olmaz. Diyelim ki biri sana bir üçkağıtçılık yaptı, bu çok yanlış, insana uymayan bir şey — "nefsine, şeytana mağlup oldu." Sonra dönüp dersin ki "benim de nefsime, şeytanıma mağlup olduğum, belki onun kadar büyük olmasa bile küçük ufak tefek üçkağıtçılıklarım, hatalarım, bencilliklerim var mı?" Bir de dönüp kendine bakarsın; bu ayrı bir pakettir. İnsan tabii ki bunu sorgular ama bunu sorgulaman için mutlaka öyle bir olay yaşaman gerekmez. Ama o olayı yaşadıktan sonra "bak karşımdaki insanda bu çok açık görünüyor, acaba kendimde böyle bir şey var mı" diye bir de kendine bakabilirsin. Ama "mutlaka bende de vardır" değil; "karşımdakinde rahatsız olduğum şey bende de vardır" tezine katılmıyorum. Yüzde yüz çalışan bir şey değil, genellenemez; öyle olduğu durumlar vardır ama bunu genelleyemeyiz.

Dolayısıyla her şeyi doğru yerde, doğru şekilde kullanmaya ihtiyacımız var. Gereksiz yere kendimizi suçlayamayız, temize çıkarmaya da çalışmamalıyız. Yusuf kıssasında çok güzel bir şey vardır: "ben nefsimi temize çıkarmam." Bak, arzu ve korku duyarsan nefsini temize çıkarmaya çalışırsın veya kaygılanırsın. Ama arzuyu da bırak, korkuyu da bırak; "ben iyi miyim, kötü müyüm, şudur budur" hepsini bir kenara bırak. Sen Allah tarafından nasıl yaratılmışsan osun zaten; bir kere kafa rahat olsun. "Ben iyi miyim, kötü müyüm, ya iyiyim ya, o kadar da kötü değilim" — bunları bırak, hikâye üretme. Sen zaten Allah nasıl oldurmuşsa olmuşsun zaten; sen psikolojik bilinçle kendini kurgulama, buna gerek yok. Bu boş bir şey.

Sen bir psikolojik benliğe bir çuval veriyorsun, "bunu doldur" diyor; ama çuvalın altında delik var, boyuna doldurmaya çalışırsın. Maslow buna "kendini gerçekleştirme" diyor; "ben zaten gerçekleşeceğim, hep gerçekleşeceğim" — hâlbuki biz kendimizdeki hakiki gerçekliği bulmaya çalışıyoruz ve o gerçekliğin hayattaki açılımını yaşamaya çalışıyoruz, bu kadar. "İnsanlara yardım ettim, kendimi buldum" — bu kendini bulmak değil kardeşim, bu psikolojik olarak pozitif anlamda bir tatmin durumudur. Bunu karıştırmamak lazım; bizdeki bazı Müslüman psikologlar veya psikiyatristler bunu spiritüel bir gerçekleşme zannediyor. Bu değil. Fıtrat iyilik üzere olduğu için, sen iyilik yaptığında — Allah sana iyilik yaptırdığında — iyi hissediyorsun; bu ayrı bir konu. "İyilik yaptığımda kendimi iyi hissediyorum, o zaman kendimi bulmuş hissediyorum, öyleyse iyilik yapıyorum" — ya bugün gelirse hiç iyilik yapacağın bir durum kalmazsa, Afrika'da açacağın kuyu kalmazsa, doyuracağın kimse kalmazsa ne yapacaksın? Bu sefer zorlayarak "dur sana yardım edeyim, bir ihtiyacın varsa mutlaka bana söyle" diye adam arayacaksın; çünkü doğal değil.

O yüzden fıtrat, fıtri olmayanı reddeder, fıtri olanla mutmain olur. Bu ayrı bir şeydir ama insanın dikkat etmesi gereken şey şudur: insan psikolojik düzeye kendini indirgememelidir, onun üzerinden kendini tanımlamamalıdır. Bu, insanın kendine yaptığı en büyük tuzaktır.

Kuşun Yuvası Dağıldığında Gökyüzüne Uçması

Bir doğu özdeyişi vardır: bir kuşun yuvası dağıldığında gökyüzüne uçar. Yani ne demek? Yuva nedir? Sabit bir yer, sınırlı bir şey, maddi bir şey; o dağılırsa gökyüzüne uçar, yere düşmez. Psikolojik düzeyinizde herhangi bir hoşnutsuzluk, mutsuzluk, memnuniyetsizlik, tatminsizlik olursa depresyona girmenize gerek yok, çökmenize gerek yok — çökmeyebilirsiniz. Ne ile? Gökyüzüne uçarak.

Yine Bediüzzaman'dan hatırladığım güzel bir söz vardır: "Şu dünya hayatın kısa ise, ebedî hayatın var, onu düşün." Bu ne demek? Sınırlı olan seni daralttığında, seni boğmaya çalıştığında, altından kaydığında, sen çaresiz değilsin; sen boşlukta değilsin, senin kanatların var. Kanatlar neyi temsil eder? Ruhsallığı temsil eder; o yüzden melekler kanatlı kabul edilmiştir. Sen psikolojik düzeyinde veya biyolojik düzeyinde bir şey olduğunda yere çakılmak zorunda değilsin, kanatların var. Bu dünya hayatın bitiyor mu? Ebedi bir hayatın var. Hiçbir insan seni anlamıyor mu? Seni anlayan Allah var. Hiç kimse seni sevmiyor mu? Seni sevgisinden yaratmış ve kalbinde bir yerin olan bir Rabbin var; o zaman gökyüzüne kanat aç.

Peki burada, "Müslüman depresyona girer mi girmez mi" sorusuna dönersek — o soruya doğrudan cevap verilmez; o soruya şöyle bir açılım getirmek gerekir: o Müslüman psikolojik düzeyde mi, spiritüel düzeyde mi? Spiritüel düzeyde ise depresyona girmez. Psikolojik düzeyde ise girebilir. Cevap açık.

Narsizm ve Kendini Sevmenin Hakikati

"Hocam, narsizm nasıl bir hal? Kibirle bağlantısı nasıl, iyi midir kötü müdür, az mı olmalı çok mu olmalı, uzak mı durmalıyız?" Narsist kişiye sorarsan, narsistlik çok iyi bir şeydir; seni güçlü tutar, başkalarını ezersin, kendini ezdirmezsin. Hele zenginsen, bir fabrikanın sahibiysen, yöneticiysen, kimse sana "abi biraz narsistlik var mı sende" diyemez; o zaman tek hâkim olarak oranın firavunu olursun.

Ama fıtrî psikolojik düzeyden bakarsak, spiritüel bilinçle bakarsak, narsistlik sahte bir benliğin, sahte bir değer algısı üzerinden hem kendini kendine pazarlaması hem kendini başkalarına pazarlaması ve pazarladığı insanlardan da istediği değeri almaya çalışmasıdır. O yüzden çok sahte bir şeydir. Narsist insanlar genellikle kendini çok seven, kendine hayran biri olarak biliniyor ama yanlış biliniyor; narsist olan kişi aslında kendini sevemeyen, kendine hayran olamayan, ancak başkalarına vererek başkalarının hayranlığıyla kendini sevebilen kişidir. Kumdan ayakları olan, bir türlü kendinde bulamadığı o şeyi ancak başkalarına hayran bırakarak — "evim var, arabam var, şu kadar kitap yazdım, bu kadar şu oldum" diye — o hayranlıkla birlikte "ben" olmaya çalışan kişilerdir.

Gerçek anlamda psikolojik literatür üzerinden bakarsak, narsist olan kişi aslında kendinde bir değer hissetmiyor; hissedemiyor. Dolayısıyla bir şeyler üzerinden — kadınsa fiziksel güzelliği üzerinden, erkekse sahip olduğu araba, evi, kariyeri, statüsü, diploması, sosyal statüsü üzerinden — başkalarından "sen süpersin" onayını arar. Fotoğrafını Instagram'a koydu, Instagram'ı salladı; Instagram'ı salladığında kendini var hisseden bir şeydir narsizim. O yüzden "narsistik kırılma" diye bir kavram vardır: arzu ettiği geri bildirimi alamadığında, aslında orada çok kırılgan bir ego vardır — "ayna ayna söyle bana, benden güzel var mı" diye sorup "yok" cevabı geldiğinde çöken bir yapı. Bazı yerlerde kibirle örtüşür ama kibrin temellendiği başka durumlar da vardır. Megalomanlık biraz daha ayrı bir şeydir.

O yüzden narsistlik, aslında kendi bilincinde kendini göremeyen, ancak başkalarından gelecek değer ve geri bildirimler üzerinden kendini var hissetmeye eğilimli, bunu da çok arzulayan bir yapıdır. İnsan fıtratına taban tabana zıt olan bir şeydir. Bir bilge der ki: "Kendini sevmek, kendindeki tanrıyı sevmektir" — kendindeki tanrısal yaratılışı sevmektir. Hakiki anlamda kendini sevmek budur. Yine Bediüzzaman der ki: "Eğer kendini seviyorsan, kalbine düşmanlığın girmesine izin verme." Ne kadar önemli bir şey bu. Biz aslında kendimizi bilmiyoruz, o yüzden de kendimizi sevebilme halinde değiliz; psikolojik benlik temelinde kendimizi sevme veya sevmeme durumunu yaşıyoruz.

"Kendini seviyorsan kalbine düşmanlığın girmesine müsaade etme" — arkasını da getireyim, çok önemli bir özdeşleşmeme cümlesidir: eğer kalbine girmişse, onun sözünü dinleme. Ne demek kendimi sevmek? Allah'ın fıtrat olarak bana koyduğu şeyi, yapıyı, niteliği, ahsen-i takvim halini seviyorum, ona saygı duyuyorum. O yüzden kendimizi gerçekten sevsek ve sevebilir halde olursak, o ölçüde fıtratımıza uymayan şeylerden uzak dururuz, fıtratımıza uyan şeylere daha çok temayül ederiz. Mesela cep telefonun var, suya atar mısın? Atmazsın, çünkü su onu bozan bir şey. Sen kendini seviyorsan, düşmanlığa müsaade etmezsin ki kalbine girsin — çünkü o senin yaratılışını, o mayanı bozan bir şey. Sen kendini seviyorsan, nefretin, kinin, düşmanlığın, kibrin, dünya arzusunun kalbine girmesine izin vermezsin. İşte kendimi sevmenin hakikati budur.

Onun için gerçekten gerçek kendimizi sevelim; Allah bize bir fıtrat vermiş, bir yaratılış kodu yüklemiş, bu çok muazzam bir yazılım, çok muazzam bir donanım — ahsen-i takvim olarak, en güzel kıvam olarak tanımlanan şey. Sen onu kıskançlıkla, kibirle, nefretle, üste çıkmakla, "ben ne kadar şanssızım, hiç dünyada hiç istediğim bir şey olmuyor" demekle kirletme, bozma. Dünyada hiç istediğin şey olmasa ne olur ya? Allah beni var etmiş; dünyada istediğim şeyler olmasa ne olur?

Evet, teşekkür ederim. Evet.