Benlik Halleri Üzerinde Çalışmak
Kısa Özet
Sohbette, kişinin kendi üzerinde çalışmasının ancak olumsuz benlik hallerinin ortaya çıktığı stres ve çatışma anlarında mümkün olduğu anlatılıyor. Kişi bu anlarda ortaya çıkan negatif "ben" hallerini gözlemlemeli, teşhis etmeli ve onlara "dur" demeyi öğrenmelidir. Eleştiriye karşı savunmaya geçmemek, kendini iyi veya kötü diye sabit bir şekilde tanımlamamak ve sadece Allah'ı iyi bilip kendini O'na ait görmek gerektiği vurgulanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Kişi ancak olumsuzluğun, stresin, çatışmanın ortaya çıktığı anda kendi üzerinde gerçek anlamda çalışabilir.
- Bir insanı eleştirmekle, negativiteden dolayı eleştirmek arasındaki fark önemlidir; birincisi doğru bir uyarı, ikincisi kişinin kendi yoldan çıkışıdır.
- Kendini "ben iyiyim" ya da "ben kötüyüm" diye tanımlamak yerine "Tanrı iyidir, ben O'na aidim" demek gerekir.
- "Kıymetimi bilmiyorlar" düşüncesi, insanın üzerindeki ilahi lütufları kendine mal etmesinden doğan bir tuzaktır.
Kendi Üzerinde Çalışmak Ne Demektir?
Kişinin kendi üzerinde çalışması ne anlama gelir? Kişinin kendi üzerinde çalışması, olayların içinde ortaya çıkan ben halleri üzerinde çalışması anlamına gelir. Bunlar bizde olaylar anında ortaya çıkar. O yüzden insan hayatın içinde çalışmak zorundadır. Yani mesela biz burada otururken çalışamayız. Şu anda biz kendimiz üzerinde büyük ihtimalle çok fazla çalışamayız. Neden? Çünkü şu anda bizde çok fazla olumsuz benler ortaya çıkmıyor. Dolayısıyla insanın kendi üzerinde çalışması, onda stres oluşturan, onu negatifliğe götüren, negatif düşünce ve duygularını tetikleyen durumlarda olur. Kişi o zaman çalışıyor.
Olduğu anda mı çalışacağız? Evet, olduğu anda çalışacak. O anda en azından gözlem yapması gerekir. Daha sonraları da onun üzerinde çalışabilir. Fakat o anda yapması gereken en önemli şey, orada ortaya çıkan benlik hallerini gözlemlemektir. Onları gözlemlemediği anda boşa okuyor, boşa dinliyor, boşa konuşuyor; hiçbir şey yok. Orada onlar ortaya çıktığında sen onları görmek zorundasın.
Bu şuna benzer: Çatı ne zaman akıtır? Kış geldiğinde. Delik olabilir ama kış değilse bir problem görmezsin, değil mi? Çatının bozuk olduğunu ne zaman anlarsın? Yağmur yağdığında, kış olduğunda. Yoksa yazın, çatı biraz aralık olsa bile güzel bir rüzgâr eser, hatta işine bile yarayabilir. Sen olumsuz olduğu zaman gözlem yapacaksın ve oradaki ortaya çıkan olumsuz benlik hallerini teşhis edeceksin, onları tanımlayacaksın.
Peki ama bunun bir handikapı yok mu? Kendinde görmeyip karşıdakini suçlamaya vererek de o benlik ortaya çıkabiliyor; karşıdakini suçlayıp kendini rahatlatabilirsin. Bu her zaman tekrar ettiğimiz gibi, muhatabımızda yanlış bir şey olup olmadığıyla ilişkili bir şey değil. Herkesin melek olduğu anlamına gelmiyor. Fakat bir şeyi görmek ayrı bir şey, bir şeyi suçlamak ve negatif duygu ve düşünce taşımak ayrı bir şey.
Verdiğimiz örneğe bakalım: Bazı doktorlar vardır, nadiren de olsa; adam çok yemiş, şişmanlamış. "Niye yedin?" diyor. Ne adamı suçluyorsun? Adama de ki "sen yanlış besleniyorsun, şöyle böyle beslen." Doğru doktorluk budur, değil mi? İkisi arasındaki fark nedir? İlk doktor adama kızıyor, öfke duyuyor. Adamı uyarmış, "böyle beslen" demiş, adam bir dahaki sefere on kilo daha almış; kızabilir mi bir doktor? Hâlbuki kızması manasız. "Bak yine uygulamadın, sana şu an şöyle bir öneride bulunuyorum" demesi lazım. Bu iki duygu ya da iki içsel hal arasında fark var: bir insanı eleştirmek ayrı bir şey, bir insanı kendi negatifliğimizden dolayı eleştirmek ayrı bir şeydir. Ben hiçbir negatiflik duymadan, rahatsız olduğumdan dolayı değil; "sen bak şunlara şunlara dikkat etsen senin için daha iyi olur" diyebilirim. Ama "beni çok rahatsız ediyorsun" modunda olduğumuz zaman o başka bir şeydir. Orada sen yoldan çıkmışsındır.
Frenleyememek ve Uzaklaşma İhtiyacı
İsmail Bey'e soruluyor: Muhatabı, arkadaşı ile bir durum varsa ve kişi kendini frenleyemiyorsa ne yapmalı? O zaman ilişki düzeyinden çekilmek mi gerekiyor? Olabilir, o ayrı bir şey. Fakat biz burada "frenleyemiyorum" noktasında değiliz; bunu frenlemelisin ve bunun üzerinde çalışmalısın. Tabii ki hiç frenleyemiyorsam kendimi adam etmek için uzaklaşabilirim. Yoksa "o beni rahatsız ettiği için" değil, "ben rahatsız olduğum için" uzaklaşırım. Çünkü tetiklendiğimi fark ediyorum; ben bunu tölere edemediğim için, bende bir eksiklik olduğu için, kendimi bazı noktalarda düzeltmem gerektiği için uzaklaşabilirim. Yoksa muhatap beni rahatsız ettiği için değil.
Kişi kötü hallerle o sürece girdiğinde, onu çok tetikleyen bir hal varsa orada işler ciddi ciddi ağırlaşıyor; öfke daha çok kavalıyor. Orada kişi kendine ne soracak? Dediğim gibi, kendimiz üzerinde çalışmak zor şartlarda olur.
Olumsuz Benlik Halleri Ne Zaman Ortaya Çıkar?
Şöyle böcekler vardır, siyah olanlar; ne zaman çıkarlar? Gece çıkarlar. Diyelim ki gece saat ikide falan kalkarsın, eğer evde varsa o zaman görürsün, ama gündüz hiçbirini göremezsin. Ama onlar evde vardır, gece çıkarlar. İnsan gündüz haliyle "bak hiçbir böcek yok" der; oysa şu an yuvalarında duruyorlardır, gece çıkacaklardır. Şimdi çatışma zamanlarımız, kavga yani olumsuz benlik hallerimiz ne zaman ortaya çıkar? İşte o stres, çatışma, negatiflik duyduğumuz anlarda ortaya çıkarlar. O zaman ben onları görebilirim, o zaman teşhis edebilirim; diyelim ki o anda da çalışabilirim, o sıcak anda da çalışabilirim.
Veyahut da gördüm, gece kalktım, o böcekleri gördüm ama o an mücadele edemiyorum; biliyorum ki artık evimde bir kısım böcekler var. O zaman ben onların üzerinde gündüz vakti çalışmam gerekir; ya ilaçlayacağım onları, ya bir şey yapacağım. Yoksa gündüz olunca "bak kardeşim hiçbir böcek yok, hiçbir problem de yok" demek gibi olur. Kış olmuş, çatı akıyor; ama yaz olunca çatı akmaz. Hatta bazı insanlar "tamam, nasılsa bu kışı geçirdik, önümüz yaz, şimdi çatıyla uğraşmayalım" derler. Çatı gene önüne çıkacak. "Sinirlendim, öfkelendim, şunu bunu dedim ama geçti gitti" dersin; ne geçmesi, sende o durum hâlâ var. Bir negatiflikle karşılaştığında sende tetiklenen bir negatif benlik hali var; bunu göreceksin ve teşhis edeceksin.
Gündüz çalışmak üzere, yani daha iyi olduğunuz zamanlarda kendinize dair tefekkür etmek, bir şeyler yapmak da çok etkili değil mi? Sermayesi hiç olmayan ya da biraz sermayesi olan adam mümkün olur, daha sağlam tutar mı? Yoksa bazen şöyle düşünüyorum: ne yaparsan yap, o anlar geldiğinde hiçbir şey etki etmiyor mu? Bu konuda bazen kararsız kalınıyor. Şöyle ki: biz erene kadar, yani kişi hakikate ermedikçe olmamışızdır. Kişi erdiğinde zaten bütün negatif benlikler de iptal olur; güneş çıkınca yıldızların ortadan kaybolması gibi, erdiğinde bütün negatif şeyler iptal olur.
Bazı tasavvufi ekoller böyle bir yolu takip ederler: kişinin negatif benlikleriyle çok uğraşmaz, onların üzerinde çok çalıştırmaz, onlara çok fazla dikkat çekmez; kişiyi alır, kısa sürede ermesine yönlendirir. Ermek nedir? Aslında benliğin sönümlenmesi, sıfırlanmasıdır. Bunu bir ekol olarak değil, bir tarz olarak genel ifade ediyorum; bazıları böyle yapar, bazıları da negatifler üzerinde çalışır. Fakat öbürü ancak çok yakın bir ilişki ve çok köklü bir şeyle mümkündür. Merkezileşme, benliğin sönümlenmesi ve sıfırlanması üzerinde merkezî bir çalışmayla mümkündür. Öbür türlü kişi negatif benlikleri üzerinde çalışır.
Dikkat edin, negatif benlikler üzerinde çalışırken aslında pozitif bir şey üretmek zorundayız. Çünkü negatif bir benlik üzerinde ne ile çalışacaksın? Pozitif bir bilgi, pozitif bir idrak, pozitif bir hakikatle çalışabilirsin. Yani normal zamanlarda çalışırken zaten elinde bir malzemeyle çalışmak durumundasın.
Diyelim ki birinin aşağılık kompleksi var, bu tetiklendi ve saldırıya geçti; şimdi bunu aşmak için ne yapması gerekir? Bir bilgiyle bununla mücadele etmesi gerekir. Yani aslında hiç kimsenin ne aşağıda ne yukarıda olduğunu, Allah'ın farklı şeyler verdiğini bilmek; eğer gerçekten bende bir olumsuzluk varsa bunu kabul edip üzerinde çalışmam gerekli. Eğer bir insan bunu bana söylemişse, ona teşekkür etmem gerekli. Bunlar aslında ne? Pozitif bir düşünce, anlayış, hakikat üzerinden çalışmış oluyorsun. Negatif benliklerle ancak pozitif veya daha üst düzeyde ruhani bir bilgiyle çalışabilirsin. Tam bir halle çalışamazsın, çünkü henüz o halde değilsin; ama o olumluluğun bilgisiyle çalışabilirsin.
Duygusal merkez ne yapacak, bilgiyle mi değişecek? Normal zamanda duygusal merkez bir bilgi elde etse bile, o tür anlarda bilgi biraz geride kalıyor. Çünkü duygusal merkezi negatif şekilde çalışmasına sebep olan şey de yine çok derinde bir bilgi, bir anlayıştır. Yani duygu üzerinde de bilgi üzerinden çalışabiliyorsun ama basit bir bilgi değil; daha nitelikli ve derinlikli bir bilgi, bir anlayışla çalışılabilir. Başka türlü duygu üzerinde çalışamazsın. Çünkü gündüz o bilgiyle çalışsa bile duygusal merkez olay anında o bilgiyi çok işletemeyebiliyor; duygular ona hâkim olduğu için. O yüzden daha normal zamanlarda nitelikli, derinlikli bir bilgi daha iyi olabilir.
Biz önce doğru bir bilgiye odaklanacağız. Zaten o yüzden kişi ilk zamanlarda teslim olması gereken bir kişiye ihtiyaç duyar. Bu illa mürşit olması gerekmez; onun negatif benliklerini az çok görebilen biriyle de çalışabilir. Çünkü bir kısım benlikler zaten çok bariz. Ona "bak, sen burada dur, bu iyi bir benlik hali değil, burada yanlışsın" diyecek, muhatap olan kişi de "doğru, tamam" diyecek.
Duygu mu, Düşünce mi?
İnsanın bir sorunla karşılaştığında verdiği tepki hep duygu mudur? Bilişsel merkezde de, fizikselde de aslında öyle mi? Hayır, mesela öfkelendiğimde zihinsel olarak da bir duygu var ama bunu sadece duyguya indirmeyelim, düşünce de olabilir. Bir öfke, bir kızgınlık duygusu var; fakat onun beraberinde çok güçlü, negatif, yargılayıcı bir mantık da var aynı zamanda. Çok güçlü, kendine göre işleyen negatif bir mantık. O sadece duygu değil; yanlış bir düşünsel temel de var orada, onun üzerinde de çalışılır. Sadece duygu değil.
Mesela beşlerin (Enneagram'daki 5 mizacı) referansı düşüncedir. Düşünce bazı duyguları tetikleyebilir ama orada temel olan şey düşüncedir. Bir beşin düşüncesini değiştirirsen tavırlarını da değiştirebilirsin, daha kolay değiştirilir.
Kişi zaten şunu anlamalı: muhatabımın negatif bir beni var, yani birçok benleri var; bizim de öyle. Bendeki bazı negatif benleri tetikliyor. "Sen beni rahatsız ediyorsun" dememek lazım; yanlış bir şey, hâlbuki içimde tek bir "sen" yok ki, tek bir Ali, tek bir Ayşe yok ki. Dolayısıyla doğru tanımlama şudur: bazen aynı beniyle karşılaşırsın ama gerçekten şefkat edersin, çünkü o an sen daha pozitif bir atmosferdesindir, senin negatif benin değil de şefkatin tetiklenmiştir. Dolayısıyla doğru cümle şu olabilir: "Sendeki bazı negatif benler, bendeki bazı negatif benleri tetikledi. Bu yüzden o benlerimden dolayı rahatsız oldum." Doğru olan budur. Yoksa ne kendimizi tek parça bir psikolojik varlık, ne de muhatabımızı öyle görebiliriz.
İnsanlara neden daha pozitif bakılır? Çünkü bilinir ki onda birçok benlik hali var; dolayısıyla onu herhangi bir negatif benlikle yargılamaz, o şekilde tanımlamaz. Ama onda bir kısım negatif benlikler olduğunu da bilir. Dolayısıyla burada "kendimiz üzerinde çalışma" kavramından bahsettiğimiz şeyin önemli bir faktörü şudur: nasıl çalışacağını...
Öfkeli Benliği Teşhis Etmek
Negatif olduğunda, sendeki o negatife, negatif benliğe bak. O ne? Kıskanç bir ben mi, çekemeyen bir ben mi, tahammülsüz bir ben mi? Öfke sonuçta üreyen bir şeydir; özünde "öfkeli bir ben" yoktur. Benden de daha temelde bir şeye bakacağız: öfke hangi benden çıktı? "Ben öfkeliyim" demek bir işe yaramıyor; o öfkelenen beni al, bak bakalım nasıl bir ben o. Onu irdele: küçümsendiğini mi düşündü, aşağılandığını mı düşündü, fark edilmediğini mi düşündü? Neyi düşünen ve hisseden bir ben o? Onu bulacaksın, o zaman teşhis yapmış olursun ve onu çıkarırsın.
Teşhis edersin, sonra dersin ki "benim böyle bir benim var." Sonra da "bu hangi zamanlarda ortaya çıkıyor" diye keşfedersin; kimler ve hangi durumlar bu benliği tetikliyor, bunu analiz edersin ve daha sonra üzerinde çalışırsın. Bunu yaptığın ölçüde, bunun ortaya çıktığı durumlara karşı uyanık hale gelmeye başlarsın. Çünkü sen o değilsin artık, onunla tam olarak özdeşleşemez hale gelirsin. Onu bildiğin için hemen uyanırsın: "şu anda o benliğim işliyor" diye fark edersin. İki adım yürürsün, üçüncü adıma devam etmezsin onunla. Hâlbuki daha önce o seni alıp götürüyordu, kolundan tutup nereye kadar gidilecekse götürüyordu. Artık iki adım, üç adım, dördüncüsüne "yok" dersin; sen durursun, olaylar seni durdurmaz, sen onu durdurursun. Ona "dur" demeyi öğrenirsin.
Bazen hiç kol kola girmezsin, hiçbir adım atmazsın, ama onu görürsün; orada o bir düşünce üretir, bir duygu üretir, bir tavır üretir, ama sen orada fark edersin: "bu, geçen gördüğüm benlik, buna tabi olmayacağım, negatiflik üretmeyeceğim." Kızmayacaksın. O benliğe de kızmıyorsun; "Allah kahretsin" demeyeceksin, sadece göreceksin, rahat olacaksın. Bazen üç adım beraber gitmiş olursun; "olsun, dördüncü adımı atmayayım" dersin. "Nasılsa yol aldık, üç adım gittik, devam edelim" demeyeceksin; orada durmayı bileceksin.
Aslında biz kendi içimizde birçok olumlu ve olumsuz benle arkadaşlık yapan bir kişi gibiyiz. Nasıl bazen çok laübali, çok terbiyesiz ya da kaba konuşan bir arkadaşla bir iki saat oturursun da bir bakarsın senin de dilin bozulmuş, sen de atıp tutmaya, bağırıp küfür etmeye, kabalaşmaya başlarsın; işte o benleri de öyle görmek lazım. İçimizde bazı kötü arkadaşlar oluşmuş hayatın içinde. Burada hemen suçlama zihne gelir: "sen de boş bir bendeksin" mi diyeceğiz? Yoksa "annem yüzündendi, babam yüzündendi, sülalem yüzündendi, okuldaki biri yüzündendi" gibi boş şeyler mi söyleyeceğiz? Bu da boş bir benlik, negatif bir benlik; seni alır, nereye götürür mesela? Etrafını suçlamaya götürür.
Bazen bir kötü arkadan kurtulursun, o seni başka bir kötü arkadaşa teslim eder. Mesela kendine acıyan bir benlik olur, sonra kendine acıyan benlik o kadar devam etmez, başkalarını suçlayan bir benliğe devreder seni. Başkalarını suçlayan bir benlik de seni sonra kırılan bir benliğe döndürür. Bütün bunları görüp, hepsine "güle güle" diyebilecek bir farkındalığa erişinceye kadar insanın kendi üzerinde çalışması gerekiyor.
Söylememek Gereken Şeyler ve Doğru Zamanlama
İsmail Bey'e soruluyor: bazı benlikler o kadar masum ki, direkt muhatabında vicdan yaratmaya yönelik olduğu için onların kötü olduğu fark edilmiyor. Mesela çok çabuk kırılan bir arkadaş var; onu kırmamak için alıngan davranışına dikkat ederiz, ona böyle kırılgan, acınılacak bir yapı gibi davranmak ona zarar verir mi? O ilişki bir yere götürmez onu.
Karşındaki hiçbir şey anlamaz; kendisindeki negatif benliklerin farkında olmadığı ve onlar üzerinde çalışmayacağı için, en samimi ve en iyi niyetle bile bir şey söylesek, uyarıda bulunsak yanlış olur; çünkü o anlamaz. Ancak uygun bir zaman ve zemin bulup o kişide uygun bir zemin bulursak anlatabiliriz. Yoksa o anda anlatamayız, çünkü o zaman bizi anlamadığını düşünür.
İlişkilerimizde karşımızdaki kişi hakkında gerçekten düşündüğümüz şeyleri asla söylememek için çok dikkatli davranmamız gerekir. Söylemek değil, söylememek. Bu bir riyakârlık değil, bir ikiyüzlülük değil; söylememen lazım çünkü onun yeri yok, çünkü muhatap o şeyi anlamayacaktır. Ve sen sadece kendini tatmin etmek için söylemiş olacaksın.
Kızgınlık anındaki benlik çok negatif bir benliktir; öbür türlü, "sırf seni sevdiğim için söylüyorum" demek daha kabul edilebilir bir benlik olsa da, orada da farkındalık yoktur; karşıdaki o an onu anlayacak halde değildir. Bunların hepsi, hepimizin her türlü eleştiriye karşı çok duyarlı olduğumuzu, kendimizi tamamen yanlış değerlendirdiğimizi ve hepimizin kendimize ilişkin bir kurgu taşıdığımızı gösterir.
Eleştiriye Duyarlılık ve Savunma Refleksi
Hepimizin her türlü eleştiriye karşı çok duyarlı olduğumuz bir gerçektir. Bu aşırı duyarlılık bizde ne olarak sonuç verir? Savunma. Bir insanı dinlersin, eleştirir; farz edelim alacağın hiçbir şey yok, hepsi yanlış eleştirilmiş, hepsi yanlış değerlendirilmiş olsun. O zaman sadece dinle; o an cevap beklemiyor. Onu çok sevdiğin için ama onu rahatsız etmemek için "bunu farklı bir şekilde görüyorum ama paylaşabilirim" diyebilirsin belki, ama kendimizi savunmaya geçmemiz gerekmiyor.
Kendimizi savunmaya geçmeden söylenen bir cümle, çok daha verimli bir cümle olur. Burada "kendimizi savunma" derken cevap vermeyi kastetmiyorum; savunma refleksini kastediyorum. Savunman gereken bir şey yok, ya da savunmadığın zaman kaybedeceğin bir şey yok. Birisi bir şeye "beyaz" diyor, sen "bana sorarsan o griye benziyor" diyorsun; bu başka bir şey, savunma refleksi daha başka bir şeydir. Savunmak en gereksiz şeydir.
Bunu daha iyi ayırt edebilmek için, mesela dört yaşındaki bir çocuğun sizi eleştirdiğini düşünün; bir de yirmi dört yaşındaki birinin eleştirdiğini düşünün. Dört yaşındaki çocuğu farklı dinlersiniz, yanlış şeyler de anlatabilir ama ona karşı bir savunma hissi duymazsınız. Ama yirmi dört yaşındakine hemen savunmaya geçersiniz. Hâlbuki aralarında hiçbir fark yok. O çocuğu dinlediğin gibi dinle; daha sonra o bilinçle dinlersen, söylemen uygunsa onu söylersin. Ama karşıdaki, "bu kendini savunmuyor" hissini alacaktır. Siz bu "kendini savunuyor" hissini verdiğinizde, en doğru şeyi söyleseniz de karşı taraf "bak kendini savunuyor" diyecektir. Sadece tamamen dinle, tam bir duyarlılıkla dinle, söylenmesi uygun, açıklayıcı olabilecek bir şey varsa onu söylersin.
İsmail Bey'e sorulur: orada nasıl bir durum devreye giriyor, insan neden kendini savunma ihtiyacı duyuyor? Çünkü hakikaten sonuçta insan kendini savunma ihtiyacına giriyor; bir duygu var, sadece bilgi boyutunda kalmıyor. Burada kendini korumak zorunda olduğunu düşünen, korumazsa psikolojik veya maddi zarar göreceğini düşünen bir hal var. Maddi olarak size saldırılırsa kendinizi savunun, bu ayrı bir şey. Ama burada psikolojik bir şey var; sen psikolojik bir şeyi savunuyorsun, gerçek bir şeyi savunmuyorsun. Diyelim ki sen doğrusun; doğruysan doğrusun, biri sana "sen doğru değilsin" dediğinde bunun zarar verdiği bir şey yok. Savunmadığın zaman zarar görecek bir şey yok, savunduğun zaman da büyütecek bir şey yok. Dolayısıyla savunmak nereden baksan gereksiz bir şey.
Bir de şöyle oluyor: hakkını savunduğun zaman bu ileride haklarının teminatı gibi geliyor, ya da hakkını çiğnettiğinde bir daha her zaman hakkının çiğnenecekmiş gibi bir vehim oluyor; hem de sürekli, ebedî bir vehim. "Hep böyle olacakmış" gibi. "Burada savunmazsam bu çok üzerime gelecek" diye düşünüyoruz. Hâlbuki yok, gelsin. Bazı altılarda bu kaygıdan dolayı böyle bir şey oluyor; mesela doktor iğne vuracak, kaçınır. Bir vursun, bak bakalım o kadar acıtıyor mu, bu kadar kaçmaya ne gerek var? Bir zarar noktası vardır; o noktaya geldiğini gördüğünde savun orada. Ama daha ortada bir şey yokken bu kadar savunmaya ne gerek var? Deyim yerindeyse muhataba tabanca gibi, bazuka ile tepki vermeye ne gerek var? O tabancasına dur bir bak, ondan sonra yaparsın; o zaman zihin "bir öldürürsen, dur bir şey olmayacak, hayati bir şey değil" der; sakin ol, ufacık bir şey yapsın, bir bekle; ondan sonra eğer tankla mücadele etmek gerekiyorsa tankla da mücadele edilir. İnsan orada onu hayati bir konuma sokuyor, işte o yanlış bir şey.
Orada insan şunu düşünmeli: "kendini savunmasam ne olurdu?" Hiç kişiye ya da muhataba yönelik olmasa bile, insan kendi psikolojik sağlamlığını korumak için de savunmaya geçebiliyor. Ama orada aslında birçok şeyi görürse kendinde çöker; işte asıl sorun, en büyük savunma galiba orada çıkıyor: duymak istemiyor. Eğer muhatap zaten doğru bir şey söylüyorsa, ne güzel, al ondan istifade et. Niye kendini savunuyorsun? Çünkü onun saldırdığı şey zaten sen değilsin. Sen özsün, özünde hiçbir kusuru yoktur. O senin vücuduna girmiş bir mikroptur. Bir doktora gittiğimizde, "vücudunda mikrop var" deyince, "vay sen bana mikrop mu diyorsun" demiyoruz; öyle diyen bir hasta olsa psikiyatriye gönderilir.
Biri bana "sende negatif bir benlik var" diyorsa, "tamam, bir bakayım, var mı" derim. Eğer varsa ve bu gerçekten doğruysa Allah razı olsun; belki ileride fark edeceğim ya da hiç ömrüm boyunca fark edemeyeceğim bir şansım oldu. "Geç kanserden korkma, geç teşhisten kork" derler; biri sana erken teşhis fırsatı veriyorsa, biri sana "sende böyle bir benlik hali var" diyorsa, müteşekkir olup bakmak lazım. Bir bak bakalım; varsa şükür, erken teşhis; yoksa gene şükür, yanlış bir değerlendirme; bir zararım var mı orada? Yok.
İnsan niye kaçar, her şeyi bilmesine rağmen? Çünkü keyfini bozmak istemiyor; keyifli yaşamak yalan söylemekle mümkün oluyorsa, birinin onu uyandırması, "sana kızmak" değil de asıl mesele bu. Mesela bazı kişilerde olduğu gibi: "doktora gidersem bana bir sürü şey yasaklayacak, şunları yeme diyecek ama ben onları yemek istiyorum" der gibi. Kişi bazen görmek istemiyor, çünkü görürse üzerinde çalışması lazım, keyfi kaçacak, bazı şeyleri daha duyarlı bir şekilde değerlendirmek zorunda kalacak.
Bir arkadaş, bir "sekiz numara" babaya kişilik özelliklerini anlatmış, "senin böyle böyle özelliklerin var, işte şunlara dikkat et" diye. Sonra çocuklarına, hanımına anlatmış. En son adam demiş ki: "çocuklar, ben böyleyim, bana böyle davranacaksınız, buna göre davranacaksınız." Bu, öğrendiğimiz şeyi bir şans olarak değil, bir bahane olarak kullanmaktır; kastettiğimiz bu değildir. Kişi kendi üzerinde çalışmak için bir şey öğrenecek. Muhataplarımızdan bir eleştiri aldığımızda, eğer o eleştirilen şey gerçekse, onun üzerinde çalışmamız lazım. Bu çok rahat bir şey değil, sıkıcı ve zor bir şey, ama neticesi güzel. Sen bir süre sıkıntı yaşayacaksın; tıpkı vücudunda bir tümör olması gibi, ne kadar erken teşhis edilip tedavi edilirse o kadar rahat edersin. Görmezsen o bedeninde büyür ve belki bilinen ilaçlarla tedavi edilemez hale gelir.
Kendini Onaylamamayı Öğrenmek
Diyelim ki nasıl bir benlik ortaya çıkar: "sen bununla yüzleşirsen, hele hele bu bir gerçekse ne biçim zorlanacaksın, bu iş kolay mı, iyisi mi görmezden gel" diyen bir benlik ortaya çıkar. Onu görüp seni onaylamayacaksın; o benliğe bir onay vermemek lazım.
Her türlü eleştiriye karşı duyarlı olduğumuz, savunmaya geçtiğimiz ve kendimizi tamamen yanlış değerlendirdiğimiz bir gerçek var. "Ben çok merhametli biriyim" dersin; hayır, sen her zaman çok merhametli biri değilsin, bazen çok merhametli, bazen de çok acımasızsın. Ama "ben çok merhametli biriyim" diye kendini tanımladığın için bu tanıma zıt olan hiçbir şeyi görmüyorsun. Birisi sana hatırlatınca tepki veriyorsun, çünkü kendinle ilgili yanlış bir tanımlaman var. Peki hiç hassas olmayan, çok gaddar, acımasız, kaba bir benliğin de yok mu? Hepsini gör, "iyiyim, kötüyüm" diye uğraşma; yol alıyorum, o kadar.
Şeyh Alevi'nin (Ahmed el-Alevî'nin) dediği gibi: "nefsini kötüleme, onda olanı gör, onda olanı araştır." Boşuna kötülemeyeceksin; verdiğimiz doktor örneği gibi. Doktor hastayı kötüler mi? Kötülemez, görür; "bu kilo iyi değil" ya da "şu organında böyle bir problem var, buna böyle bir şekilde muamele edelim" der. Kötülemek manasız bir şey. "Bu doğru değil" diyeceksin, bu kadar. "Ben kötü müyüm?" Sen ne kötüsün ne de iyisin; ancak Allah iyidir. Yalnızca Allah iyidir. Biz kendimizi "iyi miyim, kötü müyüm" diye tanımlamayız; "Allah iyidir, ben O'na aidim ve O'na dönüyorum" deriz.
Bizim bütün doğruluğumuz, erdemliliğimiz yırtık pırtık paçavralara gider (Tevrat'tan bir söz bu). Mesela güneşe göre yıldızların ışığı nedir ki? Biz de Allah'a göre böyleyiz; "parlak mıyım değil miyim" diye uğraşmayacağız, güneşe bakacağız. "Allah iyidir, ben O'na aidim ve O'na dönüyorum," gerçek cevap budur. Bu Mevlana'nın da bir sözüdür: "en iyi ameller bile O'nun yanında yırtık pırtık paçavralar gibidir; git kötü şeyler yapma, kalbini O'na yönlendir, ve o halde iyi şeyler senden zuhur etsin." Ama kendine "iyi" deme. Eğer kendimi meşrulaştırırsam, kendi ağzım beni yalanlayacaktır; eğer "ben mükemmelim" dersem, hayat bana tersini kanıtlayacaktır. Saf ve sade ol, Allah'a yönel.
Bizim kendimizle ilgili "ben iyiyim" demek isteğimiz, biraz özgüven artsın diye olabilir; ama artık çocukluk ya da ergenlik devrini geçirmişiz, bu tarz bir tanımlamaya ihtiyacımız yok. Kendimizi tanımladıkça kendimizi savunmaya gireriz. Sen sadece ol, saf ve sade ol; tanımlama, ve her zaman baktığın Allah olsun. Bir mum karanlıkta ne kadar parlak, değil mi? Ama güneş çıktığında mumun ışığını göremezsiniz bile. İşte biz o mumlar gibiyiz; bazen karanlıkta olunca "ne iyi aydınlatıyorum" falan diyoruz, bırak bunu, güneş çıksın ve güneşe bak. Tanımlama ihtiyacı duyma; "Allah iyidir, ben Allah'a aitim," bu kadar. O zaman daha objektif bir bilincimiz olur; insanların değerlendirmelerine, tanımlamalarına, eleştirilerine karşı daha objektif bir değerlendirmemiz olur.
"Kıymetimi Bilmiyorlar" Tuzağı
Kendimizi tamamen yanlış değerlendirdiğimiz ve hepimizin kendimize ilişkin bir kurgu taşıdığımız anlamına gelen bir başka örnek: "benim kıymetimi bilmiyorlar" düşüncesi. Bunu ister istemez hayatın içinde küçük ya da büyük her zaman yaşarız. Bırak kıymetini; sen insan ol ve yaşa. Sende kıymet ifade edecek bir şey varsa onu Allah'a ver; o Allah'ın kıymetidir. "Benim kıymetimi bilmiyorlar" deme, çünkü ne kıymetimiz var ki? Ama üzerimizde kıymetli şeyler olabilir; nasıl ki bir defilede bir kadın bir milyon dolar değerinde bir pırlanta taşırsa, o pırlanta onun değil, ona takılmış bir şeydir. Benim de kıymetim yok ama bende kıymetli şeyler olabilir; onlar Allah'a aittir.
O zaman "benim kıymetimi bilmiyorlar" demeyeceğim, çünkü manası yok zaten; Allah'ın kıymetli şeylerini üzerinde taşıyan sen, onları kendine mal ettiğin için "kıymetimi bilmiyorlar" tuzağına düşüyorsun. Bırak onu, gereksiz bir tuzak. "Benim bir kıymetim yok, ama ilahi güzelliğin, ilahi cömertliğin benim üzerimdeki kıymetli yansımaları var." Onları Allah'a bırak. Hiçbir peygamber, hiçbir veli "benim kıymetimi bilmiyorlar" demez; mümkün değil böyle bir şey. En kıymetli diyeceğimiz insanlar aslında bunlardır; ama neden demiyorlar? Tevazudan değil; öyle bir şey yok, çünkü onların kıymeti değil ki.
Boynuna bir milyon dolarlık bir pırlanta koysan, taşır onu, tatlı tatlı taşır ama bilir ki "ben aynı çocuğum," kıymetlenmedim, kıymetliyim demez. Ancak biraz egosu belirmeye başladıktan sonra öyle şeyler olur. Tıpkı bir çocuk gibi taşımalıyız o şeyleri: bir merhamet, bir şefkat, bir iyilik, bir zekâ, bir anlayış öyle taşınmalı; bunlar benim kendime mal edeceğim bir şey değil, benim kıymetim değil. Ama Allah'ın benim üzerimdeki kıymetli şeylerini korumalıyım; bu hataya düşmeden. O zaman hayatta "benim kıymetimi bilmiyorlar" demezsiniz, aklınıza bile gelmez.
İsmail Bey'e soruluyor: bir insana bir şey emanet edildiğinde onu kendi malından daha çok korur; bu bakış öyle mi olmalı? Yani "bunlar benim değil ama Allah'ın" dediğimiz noktada onu korumak nasıl olmalı? Koruyorsun ama "benim" diye değil, kesinlikle. O ilahi bir lütuf ve emanettir ama temellük etmeyeceksin, sahiplenmeyeceksin. Benim malım değil o; "benim malım" dediğin anda "kıymetim" demeye başlarsın. "Kimse benim değerimi bilmiyor, harcanıyorum" diye bir sürü hikâye başlar; sonra etrafta da buna benzer insanlar bulursun.
O yüzden olumsuz benliklere sahip insanlara da çok fazla danışmayacaksın, dikkat edeceksin; danışacaksın ama seninle aynı telden çalıyorsa "ben başka bir şey arıyorum" diyeceksin. "Bu düşüncenin yanlış olduğunu bana anlatacak birini arıyorum; kendimi çok kıymetli, kıymeti bilinmeyen biri gibi hissediyorum, bana bunun yanlış olduğunu biri söylesin" diyeceksin. Yoksa negatif benliğini olaylayacak, onu pohpohlayacak birini aramayacaksın.
Biz bütün bu algılara bir tabir kullanıyoruz: "imajinatif ben." Kişi bu imajinatif ben tarafından yönetilir ve bu imajinasyona saldıran hiçbir eleştiriye katlanamayan bir yapıya bürünür. Allah küfre, bağırıp çağırmaya bile tınmazlık etmiyor, umursamazlık etmiyor; bizi en iyi dinleyen Allah'tır ama savunmaya geçmez. "Sen bana nasıl böyle dersin" demez. İşte çalışmanın amacı bu: gereksiz ve yanlış benleri görüp gerçek kendimize doğru derinleşmektir. Hiçbir eleştiriye katlanamıyorsanız, bu kendinize dair yeterli bilgiye sahip olmadığınız ve kendiniz üzerinde fazla çalışmadığınız anlamına gelir. Herhangi bir şeyle suçlanırsanız kendinizi haklı çıkarma eğiliminde olacaksınız ve içeriye bakmayacaksınız. Hâlbuki çalışmanın bize öğrettiği şey, kendini haklı çıkarmayı gözlemlemek ve onunla özdeşleşmemektir.
Ne kadar iyi idrak ederseniz o kadar objektif olursunuz; çünkü dışarıyı doğru görebilmek için içeride objektif bir bakış olması lazım ki dışarıyı da doğru görüp doğru değerlendirelim. Diyelim ki bir insan çok kıskanç olduğu için size kötü davranıyor. Kendinizdekine bakmadığınız zaman "ne kadar kıskanç, ne kadar çekemeyen, ne kadar olumsuz bir insan" dersiniz ve farkına varmazsınız ki kendi içinizdeki negatif benlerle ona bakıyorsunuzdur. Dolayısıyla ne ona bir şefkatiniz olur, ne bir anlayışınız olur, ne onun sürecini kabulleniş oluşur. Ama kendi içinizdeki o kıskançlıktan rahatsız olan beni görüp, "sen bir kenarda dur, şu anda mahkemede seni dinlemiyorum, sen iyi bir tanık değilsin, objektif anlatmıyorsun, sen otur ve dinle" dediğinizde, daha objektif bir tanık olduğunuzda ancak doğru tanıklık edebilirsiniz. O zaman muhatabınızda yine kıskançlığı, kibri görebilirsiniz ama ona karşı ne bir yargılayıcılığınız, ne negatif bir düşünceniz, ne negatif bir duygunuz olur; sadece olguyu görürsünüz, o süreci analiz edersiniz ve yapabileceğiniz pozitif bir şey varsa yaparsınız.
Kendimiz üzerinde çalışmak, dünyaya ve dışarıya bakmaktan ziyade kendimizde olana bakmaya daha odaklıdır. Onu ne kadar iyi yapabilirsek, dışarıya bakışımız da o kadar objektif hale gelecek ve daha doğru bir yerden bakacağız. Bir negatiflik taşımadan, negatif düşünce, duygu, öfke, kızgınlık, kırılmışlık, kırgınlık, yıpratılmışlık hissetmeden bakabileceğiz. Bu, bizde olanları gözlemleyen bir ben anlayışının ve derin bir içsel idrakin ortaya çıkması ve kullanılması demek. Bir noktadan sonra öyle bir hale gelirsiniz ki, içinizde "kimse benim kıymetimi bilmiyor" diye bir cümle daha bitmeden "yanlış bir şey düşünüyorsun" dersiniz. O kadar farkında ve doğru bakan bir gözlemleyen idrakiniz olur ki, o benlikler ortaya çıktığında hemen tanırsınız; eski dostlar çünkü hepsi. Fakat artık onları doğru tanımlıyorsunuz; "tamam arkadaşımsın ama Allah razı olsun, sen orada dur" demeyi öğrenirsiniz. Sonra en son onlar sönüp giderler, çünkü zaten bir gerçeklikleri de yoktu, sanıldığı kadar güçlü değiller.
Dünyevi Benlik: Prim Yapmak ve Şöhret
Bazen bir benlik, siz savunmadığınız halde başka birinin savunduğunu ve prim yaptığını, haklı çıktığını gördüğünüzde sizde tahrik oluşur. Diyelim ki böyle bir ben var, "bu ne konuda prim yapıyor, hangi alanda?" diye sorulmalı. Bulunduğu ortamda insanlar onu bilgili, kabiliyetli, zeki görüyor olabilir; bunun ne değeri var, asli bir değer mi, sınırlı ve geçici bir değer mi? Sınırlı, geçici bir değer, asli bir şey değil. O zaman kalsın; "ben orada prim yapmak istemiyorum" denebilir.
Bu, Mark'ın (Alman para birimi) İkinci Dünya Savaşı'ndaki durumuna benzer: normalde çok değerliydi ama Almanlar tamamen yenilince markları deste deste balyalar haline getirmişler, çünkü hiçbir değeri kalmamış. Bütün o primler de böyledir. Bir gün bütün egolara Allah, "benden başka celal sahibi ve kahhar olan var mı?" dediğinde, cevap veren de yok, kendisi de yok. O zaman "ben orada prim yapmayayım, o prim bana göre değerli değil, isteyen orada prim yapsın" diyecek bir anlayış olması lazım. İşte o zaman, negatif bir bene, hele hele çok sofistike ve uyanık bir bene ancak bir üst anlayışla cevap verebilirsin.
Bak dünyada ilerleyen insanlar var, tamam ilerliyor, ama ahirette ilerlemiyor, miraç yolunda ilerlemiyor. Tamam, dünyada ilerlesin; neden, dünya yuvarlak, ne kadar ilerlersen ilerle sınırından çıkamıyorsun. Dünyanın mahiyeti bu. Kişi ne kadar ilerlerse ilerlesin dünya yuvarlak; işte dünyevilik de öyle, nereye ilerliyorsun, nereye gideceksin? Dolayısıyla ben o yolda, yatay yolda ilerlemeyeceğim; dikey ilerleme varsa o yolda ilerleyeceğim. Orada ilerlemek isteyenlere de Allah selamet versin, inşallah neyin ne olduğunu anlarlar diye dua edeceğim. Ben de düşmemeye çalışıyorum.
Bazen uyanık benler vardır; kişi niye bir tuzağa düşer? Bahsettiğimiz bu benlik dünyevi olduğunda bizi içine alabilecek bir benlik halidir, çünkü gayet mantıklıdır; ama kapalı bir devrede mantıklıdır. Bütün olarak baktığımızda hiç de mantıklı değildir. Şöhret ya da dünyevi kariyerde bir yerlere gelmek de öyledir; onun için dinin en büyük düşmanının dünyevilik olduğu söylenmiştir. O gayet rasyonel, akli bir benliktir. Negatif duygular gibi kendine zarar vermez, sana zarar verir, bedenine zarar verir; öbürüne makul bir şekilde cevap verebiliyorsun ama bu zaten sana akılla, makul bir şekilde geliyor; bütün argümanlarını da oturtmuş. Ona daha üst bir argümanla cevap vermek gerekir. O zaman kişi daha üst bir anlayışa geçme fırsatı da bulur: dünyanın mahiyeti nedir, insanlar arasında bilinmek, fark edilmek, değer görmek, önemsenmek, yüceltilmek ne anlama geliyor, bunların gerçek asli değeri nedir? Eğer doğru çalışmayı becerebilirsek bunu da anlamaya bir vesile olur. Ama doğru çalışmayı beceremezsek, bu tür benlikler bizi tepetaklak indirme kabiliyetine de sahiptir.
Onun için Hz. İsa, İncil'de anlatıldığı üzere, şeytan tarafından bir dağa çıkarılır; şeytan orada ona der ki "sana bütün dünyayı vereceğim, yeter ki bana tabi ol; çünkü Tanrı bana dünyayı verdi, ben de sana vereceğim, sen de bana tabi ol." Bunun ezoterik bir anlamı vardır. Der ki "kutsal kitapta denilmiş ki Rabbin olan Tanrı'dan başkasına ibadet etmeyeceksin." İşte orada teklif şudur: dünyayı ele geçirmek, dünyaya sahip olmak istiyorsan böyle davranman lazım; doğru değil ama mecbursun gibi bir şey. Şeytanın oradaki aldatması bize bunu anlatır. Hz. İsa'nın dediği gibi "Rabbin olan Tanrı'dan başkasına tapmayacaksın; hayır, ben bunu onaylamıyorum" demek gerekir. Orada onun şeyini kesmek gerekir; ama bunu hakikaten derinleştirerek yapmak gerekir. Yoksa "din böyle demiş, dünya geçicidir" diye basitçe geçiştirmek değil; gerçekten gör kardeşim geçici olduğunu. Ya gör, ya da görmek için çalışmaya devam et; bu bir süreçtir. "Evet dünya geçici ama ben bunu daha tam idrak etmedim, üzerinde çalışıyorum" deyip çalışacaksın. Çalıştıkça gerçekten göreceksin, hakikaten geçici olduğunu; o zaman o seni aldatmayacak.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Yok --- ---