Benlik Haritası ve İçsel Seçim (1. Kısım)

Kısa Özet

Sohbette, insanın hayatın kendisine sunduğu olayları seçmek yerine önce içeride hangi benlikle karşılık verdiğini fark etmesi gerektiği anlatılıyor. İnsanın tek bir "ben" olmadığı, farklı olaylarla tetiklenen birçok benlik halinin (damarların) bulunduğu, bunlardan negatif olanların "buna dayanamıyorum" dilini kullandığı ve bu benliklerin meşruiyetinin sorgulanması gerektiği vurgulanıyor. Konu, Hazreti Peygamber'in Hudeybiye Antlaşması'ndaki tavrı üzerinden, haksızlığı kabullenmenin (olguyu kabullenmenin) pasiflik olmadığı, doğru benliğin "bu durumda ne yapabilirim" diye analiz eden benlik olduğu örneğiyle somutlaştırılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsan dışarıdaki olayı değil, o olaya hangi benlikle karşılık verdiğini fark etmelidir; asıl seçim içeride yapılır.
  • İnsan tek bir "ben" değildir; aynı olay karşısında farklı zamanlarda farklı benlikler (damarlar) devreye girebilir.
  • "Ben buna dayanamıyorum" diyen benlik yanlış bir benliktir; doğrusu "ben sana dayanamıyorum" diyerek o benlikten kendini ayırmaktır.
  • Hazreti Peygamber'in Hudeybiye'de sergilediği tavır, haksızlığı fark edip buna rağmen "bu durumda ne yapabilirim" diye analiz eden, olguyu kabullenen doğru benliğin örneğidir.

Hayatı Ne İle Karşılıyoruz?

Şimdi bizler hayatın belli bir noktasında artık kendimizin bir ölçüde farkına vardığımızı düşündüğümüz, hayatın ne olduğunu anlamaya başladığımızı düşündüğümüz noktada, dışsal dünyadaki bir kısım şeyleri seçmeye, bir kısım şeyleri de reddetmeye başlarız. Ve o noktada aslında objektivitemizi ve doğal halimizi unuttuğumuzu fark etmeyiz. Dış dünyadaki şeyler üzerinden hoşlanma, hoşlanmama, reddetme, tercih etme seçenekleri arasında gidip geliriz. Ve hayatın aslında bizi zaman zaman çok rahatsız ettiğini, zaman zaman da mutlu ettiğini, aslında bir kısım şeyler değişirse daha mutlu olabileceğimizi düşünürüz. Yani seçme eylemini dışarıda yaparız, dıştaki olgularda yaparız.

Halbuki kadim geleneğin ifade ettiği şey, içeride bir seçmenin yapılması gerektiği. Mesela Kur'an'da ilginç bir ifadedir: "Nefsinin cimriliğinden sakınanlar" der mesela. Veyahut da "öfkelerini yutanlar" der mesela. Belki Kur'an'da olsun, diğer birçok kutsal kitapta olsun, bununla ilgili birçok ifade bulabiliriz. Bu bize neyi gösteriyor? Bu bize içeride seçim yapmamız gerektiğini gösteriyor. Yani neyle karşılaştığımı düşündüğümüz kadar, o olayı neyle karşıladığımı da düşünmek zorundayız.

Hani dışarıdaki bir olgu değil mi? Ne diyoruz? "Şununla karşılaştım, şöyle bir olayla karşılaştım, şöyle bir tutumla karşılaştım" diyoruz. Bir kısım tavırları, tutumları veya olayları olumlu diye değerlendiriyoruz. Bir kısım şeyleri de olumsuz diye değerlendiriyoruz. Olumsuz değerlendirdiğimiz şeylerden rahatsızlık duyuyoruz, olumlu olan şeylerden de mutlu oluyoruz. Ve neye bakıyoruz? "Şunlarla karşılaştım" diyoruz. Halbuki burada çok daha öncelikli olan şey: hayatı ne ile karşılıyorsun? Hayatı nasıl bir halde karşılıyorsun? Hangi düşünce, hangi duygu, hangi anlayış, hangi bakış açısıyla?

Bunu çok daha genel bir anlamda düşünürsek, mesela şuna bile gitmemiz gerekir: dünyayı ne olarak görüyorsun? İnsan bu noktada neyi fark eder? Aslında kendi içinde, çevresel şartlar tarafından tetiklenen bir kısım benlik halleri olduğunu görür.

Tek Bir "Ben" Yok, Bir Benlik Haritası Var

O yüzden şunu anlamalıyız. Mesela "ben şöyleyim" diye bir ifade çoğunlukla bizi sınırlı olarak tanımlar. Biz her zaman kendimizi tarif ederken aslında şöyle bir şey demeliyiz: "Şöyle şöyle durumlarda şöyle bir kişiyim, şöyle durumlarda böyle bir kişiyim." Çünkü içimizde tek bir ben yok aslında. Bu bilginin bize öğrettiği en önemli şeylerden biri budur. İnsan bedenen bir kişi gibi gözükür; ismi tektir, bedeni aynıdır. Fakat içinde birçok olguyla tetiklenebilecek birçok benlik vardır.

Aynı olayı yaşarsınız. O an diyelim ki X benliğiniz devrededir, hiç sorun etmezsiniz. "Ya ne olacak" dersiniz. Arkadaşınızın morali bozuk, biraz size surat asıyor, "ne olacak" dersiniz. Başka bir zaman çok daha olumsuz bir benlik halindesinizdir; sizi rahatsız etmeyen tavrın onda biriyle karşılaşırsınız, çok rahatsız olursunuz. Çünkü o an daha farklı bir benlikle karşılıyorsunuzdur onu.

Hatta mesela bunu bazen şöyle deriz: "Şu an üstüme gelme, şu an çok kızgınım", veya "şu an üstüme gelme çok moralim bozuk", veya "şu an bana en küçük bir şey dahi söyleme, ne söylersen sana kızacağım" deriz. Çünkü diyelim ki o anda negatif bir benlik durumundayızdır. Ve orada ne ile karşılaşırsa karşılaşsın, belki hoşnutsuz, negatif, reaksiyonel bir şekilde cevap vereceksinizdir. O yüzden insan etrafını değerlendirirken veya orada bir seçim yaparken, ondan çok daha önemli bir seçimi içeride yapmalıdır.

Peki insan olarak genelde biz bu seçimi yapar mıyız? Genellikle yapmayız. O an bu tesadüfidir; negatif bir benlik tetiklenir ve o an o negatif benlikle cevap verirsin. Diyelim ki olumlu bir olay yaşamışsın, o an daha pozitif bir haldesin; negatif bir olay seni bulduğunda o kadar negatif tetiklenmezsin. Bunun aksi de vakidir: olumsuz bir şeyle karşılaşmışsındır, o sende negatif bir benliği tetiklemiştir ve sen bir başka olayla karşılaştığında aynı negatif benliği devam ettiriyorsundur.

Mesela diyelim ki işinizde memnuniyetsiz bir şey olmuştur. "Herkes hatalı, kimse doğru davranmıyor" moduna geçmişsindir. O anda o benlik o şekilde düşünüyor: "Herkes hatalı, hiç kimse adam gibi davranmıyor." Eve gidersin; eşinle, çocuğunla, otobüsteki insanla, trafikteki muhatabınla, arkandaki, önündeki insanla içsel veya dışsal kavga edersin. Çünkü o an nasıl bir benlik işliyor? Her yerde hata var, hiç kimse adam gibi davranmıyor diyen bir benlik o an işliyor. O an o benlik her yerde negatif bir şey arıyor, veyahut da negatif olana daha yönelimli.

"Ben Nasılım" Değil, "Şu An Hangi Benlikle Cevap Veriyorum"

İşte orada insan şu anda nesin, şu anda ne haldesin, şu anda nasıl bir benlikle mukabelede bulunuyorsun diye sormalı. Kişi kendisini onunla özdeşleştirmemelidir. Yani "şu anda bende hakim olan benlik nedir" demelidir. Hatta "ben nasılım" bile dememelidir burada. Çünkü "ben nasılım" dediğinde kendini ondan uzaklaştırmakta zorlanabilir. Orada kişi, "şu anda nasıl bir benlikle bu olaya cevap veriyorum, nasıl bir benlikle bu olayı karşılıyorum" diye düşünmelidir.

Mesela diyelim ki bir haksızlığa maruz kalırsın; dünyayı sürekli haksızlığın olduğu bir şey olarak görürsün. Diyelim ki yakın bir arkadaşın sana bir hata yapar; bakarsın zihnin, ömrün boyunca sana hata yapan insanları hafızandan çağırır, hepsi gelir. Neden? Çünkü o negatif benliğin fonksiyonu bu; o anda öyle bir fonksiyon görüyor. Diyor ki "dünya sürekli sana haksızlık yapılan bir yer, zaten geçmişe de bak, hep sana haksızlık yapmıştı" demeye başlarsın. Halbuki orada o sübjektif bir benliktir. Orada durup, "ben bu hayatın bana attığı topları neyle karşılıyorum? Ne ile mukabelede bulunuyorum, hayatın bana attığı bu topları ne ile karşılıyorum? Doğru bir şeyle mi karşılıyorum, yanlış bir şeyle mi karşılıyorum?" diye sormak gerekir.

İşte bu noktada insan benlik haritasını temizlemek durumundadır. Biz bir benlik haritasıyız, tek bir benlikten ibaret değiliz. Hatta işte halk arasında şey vardı: "İnsanın bir eşref saati var, bir de eşek saati var" derler. İnsan bunu prensip olarak görmeli ve kabul etmelidir. Bunu görebildiğimiz zaman ne olur? Bir farkındalığa gireriz. Yani hayatta ne gibi olaylarla ne gibi benlik damarlarımız tetikleniyor, bunu görürüz.

Bediüzzaman'ın hoşuma giden bir sözü vardır: "Damarınıza dokunmasın" der. Şimdi bizde negatiflik temelli bir kısım benlik halleri vardır; biz buna damarlarımız olarak bakabiliriz. Mesela diyelim ki hayatta hiç suçlanmaya tahammül edemeyen, hakim bir benlik damarınız vardır. Birisi sizi eleştirdiğinde o hemen patronajlık yapar, patron olur o anda.

Bir de işte bu noktada bunu göz önünde bulundurmalıyız: hayatta bir kısım benliklerimiz vardır ki, tıpkı köpek gibi, ufacık bir şeyin kokusunu aldı mı hemen ona odaklanır ve hemen ön kısma geçer, hayatı karşılamaya kalkar. Halbuki bazen bu tür benliklerimiz, hayatı karşılamak konusunda en yeteneksiz benlik olabilir. Mesela diyelim ki hayatta hiç eleştirilmeye dayanamayan güçlü bir benlik damarınız olduğunu düşünün. Biri sizi eleştirdiğinde ne yapacaktır o? En öne geçecek ve en önde kavga yapacaktır. Halbuki orada durup, "senin burada yerin yok, sen biraz geride dur" diyebilsek, işte orada doğru bir şeyle onu karşılama imkanına sahip olabiliriz.

İşte kadim gelenekteki o ifade: nefsinin cimriliğine karşı dikkat et, veyahut da öfkeni tut. Yani insan hayatta "ben buna dayanamıyorum" dememelidir. Bunu diyen bir benliktir. Onun yerine "ben sana dayanamıyorum" demeliyiz. Bunu dediğiniz zaman kazanırsınız. "Ben sana dayanamıyorum" — yoksa "ben hayata dayanamıyorum" demeyeceğim, "ben böyle bir olaya dayanamıyorum" demeyeceğim. "Ben çok iyi dayanıyorum, asıl ben sana dayanamıyorum çünkü sen hakikaten hayatı berbat ediyorsun" diyebildiğimde kendime doğru bir farkındalık elde etmiş oluyorum. Çünkü orada bana sürekli "ben şuna dayanamıyorum, buna dayanamıyorum" diyen bir sürü negatif benlik var. Onların perspektifleri zayıf, güçleri zayıf, tahammülleri zayıf ve onlar hayatı karşılamak konusunda aslında hiçbir beceri sahibi olmayan benlikler. Onları ne yapmak durumundayım? Durdurmak durumundayım. Tabii önce görmek durumundayım. Göreceğim ki durdurabileyim. Önce göreceğim: bu ne zaman ortaya çıkıyor, nasıl ortaya çıkıyor, bunun nasıl bir dili var, hangi kelimeleri kullanıyor, kendini nasıl meşrulaştırıyor?

"Ben Buna Dayanamıyorum" Cümlesinin Altına En Kutsal Şeyi Bile Koysanız

(Katılımcı sorusu: Savunduğumuz değerler üzerinden mi konuşuyoruz yoksa benliğimiz mi? Bunu nasıl ayırt edebiliriz? Bazen çok da ayırt edilemiyor.)

Bakın, ben buna dayanamıyorum cümlesinin altına en kutsal şeyi koyun — şeker gibi — böyle diyen bir benlik yine yanlış bir benliktir. Şimdi diyeceksiniz "kardeşim peki o zaman ben haksızlık olunca kabul mü edeceğim, doğrudur mu diyeceğim?" Hayır, "yanlıştır" diyebilirsin. "Dayanamıyorum" yanlış bir şeydir. Bak, "dayanamıyorum" ayrı bir şeydir. Yoksa bir insan size haksızlık yapabilir, siz de dersiniz ki "kardeşim, burada yaptığın şey bir haksızlık, yanlış bir şey bu." Ama mesela "ben de buna dayanamıyorum, kabul etmiyorum, ne biçim bir dünya, kahretsin" dediğimde bu başka bir şeydir.

İsterse siz yüzde yüz haksız bir olayla karşılaşmış olun, yüzde yüz siz haklı olun, fark etmez — böyle bir benlik yanlış bir benliktir. Hayat "dayanamıyorum" veyahut da "bu böyle olamaz" ile karşılanmaz. Böyle bir benliğin meşruiyeti yoktur hayatta.

(Katılımcı: Gerçekten haklı olunduğu düşünülen ve haksızlığa uğranılan, bilinen bir durum var. Bu sizi gerçekten etkileyen, işinizi, yaşantınızı, yapmanız gereken şeyi etkileyen bir durum olduğunda tavrımız nasıl olmalı?)

Öyle bir durumda doğru bir benlik şöyle diyebilir: "Bu durumda ne yapabilirim? Bu durumda ne yapmalıyım?" Böyle bir benlikle o durumu karşılayabilirsin. Bakarsın ki mesela yapacak hiçbir şeyin yok, mecbur ve mahkumsun; dersin "kabul ediyorum bu durumu." Buradaki benlik ne yapıyor? "Ne yapabilirim" diye analiz yapıyor, anlamaya, yorumlamaya çalışıyor. Ve orada ne yapabilirliği konusunda yapabileceği bir şey varsa yapıyor, yoksa da "şu anda yapacak bir şey yok, durumu kabul ediyorum" diyor.

Hudeybiye'de Hazreti Peygamber'in Tavrı

Mesela Peygamberimizin Hudeybiye diye bildiğimiz olayda ne yaptığına bakalım. Medine'den çıkıyor, dinî bir ziyaret yapacak Mekke'ye. Silah yok, herhangi bir art niyet yok. On, on beş kilometre kala durduruyorlar. Haksızlık mı? Haksızlık. Hazreti Ömer "kavga edelim, ben buna dayanamıyorum, biz haklı değil miyiz" diyor. Hazreti Peygamber ise öyle bir bilinçle karşı durmuyor; değerlendiriyor, kendi durumunu izah ediyor. "Biz silahsızız, bizim herhangi bir şeyimiz yok, olsun, umurumuzda değil, sen buradan daha bir adım atamazsın" diyor.

Peygamber orada nasıl bir tavır içinde? "Bu durumda ne yapabiliriz" diye analiz yapıyor. Bakıyor, hiçbir hareket kabiliyeti yok. Sonra tamam diyorlar, anlaşma yapalım. Anlaşma metnini yazarken "Allah'ın Resulü Muhammed ile Mekke'nin temsilcisi arasında akdedilmiş bir anlaşmadır" diye başlıyor. Adam geliyor, "ben senin Allah Resulü olduğunu kabul etmiyorum, sen Abdullah oğlu Muhammed'sin" diyor. "Tamam" diyor Peygamber. Ya buna da dayanamıyorum, yeter artık, demiyor. O noktada duruyor ve yapabileceği şeye, şartların imkan verdiği şey neyse onu yapıyor; doğru bir bilinçle davranıyor.

Hazreti Ömer'in temsil ettiği bir şey var; Hazreti Peygamber'e itiraz edecek konumda üç dört defa çadıra girip çıkıyor. "Biz haklı değil miyiz" diyor. Peygamber "haklıyız" diyor. Hazreti Ömer gene dışarı çıkıyor; "haklıysak o zaman niye imzalıyorsun" diyecek olmaya utanıyor.

Şimdi bakın bunlar nedir biliyor musunuz? Bunlar bizim aynı zamanda benliklerimizdir. Mesela biz ne diyoruz? "Kardeşim ben haklı değil miyim?" "Haklısın ama yapacağın bir şey yok, kabul edeceksin." "Bunların yaptığı haksızlık değil mi?" Peygamber "bunların yaptığı haksızlık" diyor — göz yummuyor, bu olayda bir zulüm olduğunu kabul ediyor. Ama zulüm olması, "bu olamaz, zulüm olmamalı" demek anlamına gelmiyor. Bu dünya, dedik ya en başta, sen nasıl bir dünyada yaşadığını zannediyorsun?

(Bu noktada bir katılımcı, İsmail Bey, kendi mesleğinden bir örnek soruyor: bir okulda rehber öğretmen olarak müdürün yanlış, aşikâr bir davranışını gördüğünde ne yapması gerektiğini soruyor. Sohbet, bu örnek üzerinden devam ederken kayıt burada kesiliyor.)

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure adı ve ayet numarası verilmeden, mealen şu ifadelere değiniliyor: "Nefsinin cimriliğinden sakınanlar" ve "Öfkelerini yutanlar" (sure adı belirtilmemiş). --- ---