Benlik Perdesi ve Vahdete Uyanış
Kısa Özet
Sohbette, insanın benlik düzeyinde yaşadığı sürece sevgiyi, iyiliği ve yardımı hep kendine mal ederek bir karşılık beklentisi içine girdiği; bu yüzden korku, kırılma ve hoşnutsuzluklardan kurtulamadığı anlatılıyor. Hz. Yunus'un balığın karnından kurtuluşu ve Hz. İbrahim'in İsmail'i kurban etmesi kıssaları, benlikten feragat ederek ilahi benliğe/vahdete ulaşmanın sembolleri olarak yorumlanıyor. Okyanus-buz parçası metaforuyla velayet bilinci anlatılıyor, uyku ve "oda"daki gereksiz eşyaların boşaltılması metaforlarıyla asıl varlığın zaten içimizde hazır olduğu, sadece benlik tarafından perdelendiği vurgulanıyor; sohbet, insanın fakr (Allah'a muhtaçlık) bilincine ermesinin gerçek özgürlük olduğu fikriyle devam ediyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Benlik düzeyinde yapılan her iyilik bir karşılık beklentisi doğurur; gerçek erdem benliğin aradan çekilmesiyle mümkündür.
- Hz. Yunus'un balığın karnından kurtuluşu, nefsin/benliğin aşılmasının sembolüdür.
- Kişi "ben erdim" dediği an ermemiş demektir; çünkü eren, sınırlı benlik değildir.
- Fakr (hiçbir şeyin sahibi olmadığını bilmek) insanı Allah'a bağlayan bir özgürlüktür.
Benlik Düzeyinde Yaşamak ve Beklenti
Bizler benlik düzeyinde yaşadığımız için, benlik düzeyinde gelen bütün güzellikler, iyilikler, erdemler dediğimiz şeyler bizim benliğimizden geçerek etrafa yansıyor. Mesela ne diyoruz? "Ben seviyorum" diyoruz, "ben yardım ediyorum" diyoruz. Aslında gelen sevgi ve iyilik bizim benlik prizmamızdan geçiyor ve kendimizin sevdiğini, kendimizin verdiğini, kendimizin yardım ettiğini düşünüyoruz. Böyle düşündüğümüz için ve böyle hissettiğimiz için de bir karşılık bekliyoruz. Çünkü ego düzeyinde olduğumuz için aynı zamanda bizim de ihtiyaçlarımız var. Yani kaynakla, mutlak olan kaynakla olan bağımızın farkındalığını yitirdiğimiz için — kesildiği için demeyeceğim, sadece onun farkındalığını biz yitirdiğimiz için — ne yapıyoruz? Sevgi eksikliği hissediyoruz, ilgi eksikliği hissediyoruz, güven eksikliği hissediyoruz, değer eksikliği hissediyoruz. Birçok şey hissediyoruz, eksiklik hissediyoruz. O eksiklikleri hayatta telafi etmeye çalışıyoruz. Ve aynı zamanda hayatın içinde yapıp ettiğimiz pozitif şeyleri de kendimizin yaptığını düşünerek beklenti taşıyoruz. Diyoruz ki: "Ben sevdim, yardım ettim, merhametli oldum. Tabii ki buna karşılık benim de ihtiyaçlarım var, onlar da karşılansın." İşte bu ego düzeyidir.
Bu düzeyde kişi ne kadar iyi olursa olsun benliğin tuzağındadır ve benliğin içindedir. Kişi isterse bu durumdayken hiçbir kötülük yapmasın, hep iyilik yapsın; bu ermiş sayılmaz, çünkü orada benlikle bunu yapmaktadır. "Ben yaptım" algısı olduğu müddetçe bu, bir benlik sınırlanması içinde yapılan bir şeydir, her zaman söylüyoruz. Mesela kişi öyle iyilik severdir ki iyilik beklemez ama kötülük de beklemez. O da bir beklentidir. Kötülük beklememek bile netice itibariyle bir beklentidir. Dolayısıyla benliğimiz olduğu müddetçe biz hayatı doğru bir şekilde hiçbir zaman aslında okuyamayız, hayatı doğru bir şekilde kavrayamayız. Hep benlik penceresinden kavrarız. O benlik penceresinden kavramamız nedeniyle de her zaman az veya çok sıkıntılar, hoşnutsuzluklar, acılar, kırılmalar, öfkeler, çatışmalar, memnuniyetsizlikler yaşayacağız. Çünkü benlikle yaşıyoruz. İşte bütün gelenekler bize o benlikten çıkma yolunu gösterirler. Benliğin aradan çekilmesiyle kişi hayatı doğru bir şekilde okumaya başlar; şikâyet etmekten, kırılmaktan, küsmekten, alınmaktan kurtulur. Çünkü hayata "ben" gözlükleriyle bakmaz.
Burada dediğim gibi, ben gözlükleriyle bakmak, bir kötülük yapmak anlamına gelmiyor. Kişi ömür boyu iyilik yapabilir, iyi olabilir; gene de ben gözlüğüyle yaşıyor olabilir. Bu ayırt edilmesi gereken bir noktadır. Şimdi benliğin nazarında her zaman bir beklenti doğal olarak bulunur. Fakat bu gizli veya açık olabilir. Yani kişi bazen bunun farkına bile varmaz. Mesela diyelim ki bir anne büyük bir hizmette bulunuyor ama hiç beklemediği bir şey oluyor: çocuğu o gün sinemaya gidiyor. Diyelim ki annenin bir iki üç saattir hasta olduğunu, su içecek hâli olmadığını, yataktan çıkamadığını düşünelim. Çocuk diyor ki "ben bugün sinemaya gideceğim, keyfim öyle istiyor." O anne ne kadar olgunlaşmışsa "sen bilirsin" diyebilir, hiç alınmadan, gücenmeden. Aklına yaptığı hiçbir şey gelmeden. Bu, benliğin aşılmasıyla mümkün olan bir şeydir.
Benliğin Korkuları ve Kaybetme Kaygısı
Aynı zamanda ilişkiler böyle olduğu gibi insanın varlık idraki de öyledir. Mesela ben benlik olarak hayatı algıladığımda, benlik itibariyle öleceğim. Dolayısıyla benliğin doğal olarak korkuları vardır; çünkü ben çerçevesinde yaşıyoruz, bu benlik ise ebedi bir şey değil. Hayata benlikle bakıyorsam öleceğim; benim niteliklerim var, bu nitelikler de gidecek. Mesela "ben sağlıklıyım" diyorum, bir gün hasta olacağım; ya da "ben güzelim" diyorum, bir gün ihtiyarlayacağım. Ne olacak o zaman? Hoşnutsuzluklar başlayacak. "Bir zamanlar güzeldim, yakışıklıydım ama şimdi böyle değilim" diyeceğiz. "Bir zamanlar insanların dünyasında şöyle bir değerim, şöyle bir yerim vardı ama şimdi kimse beni tanımıyor; herkes kendi derdinde, kendi hayatını yaşıyor, kimsenin benim farkıma vardığı yok" diyeceğiz mesela. Bunlar benliğin doğal olarak yaşadığı korkular ve kaygılardır. Dolayısıyla benlik ister istemez hem hayattaki ilişkilerinde hem de kendi varlık idrakinde zorunlu olarak sorunlar yaşayacaktır. O sorunları aşmak benlikten kurtulmakla mümkündür.
Hz. Yunus Kıssası ve Benlikten Kurtuluş
Kur'an'da Hz. Yunus kıssasında anlatıldığı gibi, bir balığın karnına giriyor, orada bir süreç geçiriyor, sonra balığın karnından kurtuluyor. Aslında burada anlatılan şey benlikten kurtuluştur. O balık nefsi temsil eder. Geleneksel öğretilerde üç tane düzey vardır: birincisi, kendini balık olarak algılamak. Dikkat edin, balık denizden ayrıdır; sınırları vardır ve yapısal olarak kendini ayrı hisseder. Bunun biraz daha tekâmül etmiş hâli damla-deniz ilişkisidir. İlk ilişki balık-deniz ilişkisiydi, ikincisi damla-deniz ilişkisi, üçüncüsü ise damlanın kendinden feragat edip denize karışması ilişkisidir. İşte orada benlikten kurtulur, o zaman ben hapishanesinden kişi kurtulur.
Mesela benlikten kurtulan kişi şunu düşünmez: "Ben ondan daha iyiyim" veya "o benden daha iyi, ben niye onun gibi değilim, niye böyle olamıyorum, niye şunu başaramıyorum, niye başarısızım." Bütün bu tasavvurlar benlikle ilişkilidir; benliğin doğası budur, ister istemez. Ama kişi o benlikten kurtulduğunda, işte bu aslında bir nevi ölümdür — o benliğin ölmesi ve yeni bir idrak kazanmasıdır. Aslında burada kişi bir şey kaybetmiyor, kazanıyor. Benlikteyken biz hep kazanma peşindeyizdir: "Benim bir benliğim var, o benliğe bir şeyler katmalıyım" diye düşünürüz. Hâlbuki aslında bunu yapmaya çalıştıkça ondan biraz daha kopuyoruz. "Kendini bulma" düşüncesi içinde aslında kişi kendi sınırlı benliğini tahkim eder. Hâlbuki o senin sınırlı benliğindir, oradan çok çok fazla bir yere gidemeyeceksin. Kişi o benliğinden feragat eder; ilahi benliği, ilahi mevcudiyeti, ilahi varlığı idrak etmek için. O ilahi varlığı idrak ettiğinde, artık deyim yerindeyse Allah'ın gözüyle bakabilir; ya da o hadiste ifade edildiği gibi "ben kulumu sevdiğim zaman onun gören gözü, tutan eli, işiten kulağı olurum." Yani artık ilahi benlikle iş yapıyorsun; artık kendi benlik gözünle bakmıyorsun, hakkın gözüyle bakıyorsun. Hakkın gözü nasıl görürse, biz de öyle görürüz. Bu başka bir görüştür, başka bir bilinçtir, başka bir hayat düzeyidir, başka bir hâldir. Dolayısıyla kişi benliğinin içinde olduğu müddetçe onun bütün artılarını ve eksilerini yaşamak zorundadır. Bundan kurtuluş yoktur.
İbrahim-İsmail Kıssası ve Teslimiyetin Hakikati
İşte o benlikten feragat etmek, yine İbrahim kıssasında, İbrahim'in İsmail'i kurban etmesi kıssasında anlatılır. İsmail orada benliği temsil eder, İbrahim ruhu temsil eder. İsmail, yani sınırlı benlik, ruh adına, ruhun hesabına kurban edilir. Aslında kurban bir şeyi kendi kaynağına döndürmektir; bundan maksat yakınlaşmaktır. Kişi sınırları kaldırdığında yakınlaşır. Kişi benlik sınırlarını muhafaza ettiği müddetçe sınırları kaldıramaz.
Mesela biz ne diyoruz? "Ben bunu istiyorum ama Allah bunu yaptı, ne yapalım, kabul edeceksin" deriz. Buna İslam ne diyor? Teslimiyet, razı olma. Hâlbuki bu aslında nihai olarak varılacak nokta değildir. Orada yine ikilik vardır: sen bir şey istemişsin, O başka bir şey istemiş; büyük patron olduğu için mecburen boyun eğiyorsun. Belki güç mücadelesi yapacak gücün olduğunu hissetsen bir güreş tutacaksın ama o gücün yok, kabul ediyorsun. Hâlbuki daha ileri bir safhada kişi, "evet, benim bireysel benliğim itibariyle bir isteğim olabilir fakat bu asli bir şey değil; Tanrı'nın istediği, benim en derinde istediğimdir, ruhsal benliğimin istediği Tanrı'nın istediğidir" der. Bu, teslim olmaktan daha ileri bir şeydir. Çünkü gerçek anlamda teslim olmanın hakikati, teslim olan ile teslim olunan ikiliğinin ortadan kalktığı bir şeydir. Yoksa orada biraz hafif bir mecburiyetten, "yapacak başka bir şey yok, olsa yapacaksın ama yapacak bir şey yok, patron sensin, ne yapalım kabul ediyoruz" hâli vardır. Bu, yolda giderken yaşadığımız bir süreçtir, bir teslimiyettir; ama asıl hedef bu değildir. Asıl hedef, teslim olan ve teslim olunan şeklindeki ikiliğin ortadan kalkmasıdır. O kalktığında gerçek anlamda teslimiyet hâsıl olur. Bu da bir şey istememeniz demektir. Onu tarif edemeyiz, tarif edilmez bir şeydir. Artık orada "ben bir şey istiyorum, istemiyorum" gibi bir benlik zaten kalmıyor. Orada tamamen Tanrı'ya asli anlamda bir dönüş vardır; artık benlik olarak bir algı, bir istek, arzu, beklenti söz konusu değildir. O bambaşka bir şeydir; Tanrı'da bir oluştur. Biz şu an Tanrı'ya gidiyoruz, bir süre sonra Tanrı'da olmak var. Tanrı'da olduğumuzda ikilik kalkar.
Deneyim Olarak Dualite ve Yaratılış
Ama an itibariyle o var, bir de biz varız; bir uzaklık bilinci var. Fakat bu tecrübe edilmesi gereken bir bilinçtir, bir deneyimdir. Yani gerçek anlamda uzaklaşma söz konusu değildir. Gerçek anlamda uzaklaşma söz konusu değilse, o zaman yaşadığımız durum nedir? Bir bilinç yanılsamasıdır, bir zandır — bizim tarafımızdan olan bir zandır. Peki bunu niye yaşıyoruz? Bu, yaşanması gereken bir deneyim olduğu için yaşıyoruz. "Ben bu deneyimi yaşamaya devam etmek istiyorum" dediğimizde, onun sonuçlarına da doğal olarak katlanırız.
Şimdi insanı bir yaratıyor; orada bir takım problemler çıkıyor sanki, bizim açımızdan öyle hissediyoruz. Benliğimiz yüzünden, hayali de olsa zorluklarla karşılaşıyoruz, beklentilerimiz falan oluyor. Bu bir deneyimse, bunu yaşamak gerekir. Deneyim olmayacaksa zaten ilk bulunduğumuz hâlde bir şey yoktu, yaratılmaya gerek yoktu; Tanrı'yla o zaman beraberdik. Bu deneyimi yaşayacaksak, o zaman neden tekrar geri dönüş için mücadele ediyoruz? Yaşamamız gerekiyorsa, ki gerekiyor herhalde, baştan doğru olmuştur. Şimdi mutlaklık düzeyinde bir ikilik yok, bir ayrılık yok. Fakat mutlak olan, göreceli bir yaratımda bulunma imkânına sahiptir. O imkân yaratmayı netice verir. Bu bir ihtiyaçtan veya herhangi bir eksiklikten kaynaklanan bir şey değildir; bu, tıpkı güneşin ışığını yayması gibi bir şeydir. Tanrı, mutlak olan, göreceli olan bir açılıma sahiptir; göreceli olanı üretir. Bu, onun sonsuzluğunun ve sonsuz kudretinin doğal bir tezahürüdür. Bu yaratma sürecinde ikilik âlemi doğar: ayrılık, kavuşma, uzaklık, yakınlık, ben ve o. Bu, tecrübe edilmesi gereken bir deneyim olarak tecrübe edilirse güzel bir şeydir; fakat o ikiliğin içine tamamen gömülüp kalındığında bir ızdıraptır.
Şimdi, benlikten kurtulup mutlak olanla bir olup onun gözünden görmeye başlarsak, yine bu âlemde yaşamaya devam edeceğiz; tabii ki ederiz, fakat başka bir idrak hâli içinde ederiz. Okyanusun içinde kaybolmuyoruz, çünkü kaybolursak bütün bu şeyin bir anlamı kalmıyor; o hâlle yaşayarak, o şekilde algılamaya devam etmemiz lazım.
Okyanus-Buz Metaforu: Velayet Bilinci
Bu şuna benzer: bir okyanusun içinde diyelim ki böyle küçük bir buz kütlesi olduğunu düşünelim. Bir donma meydana gelmiş, küçük bir buz kütlesi. Şimdi o buz kütlesi okyanusun bilincinde olan bir buz kütlesi olabilir — kendisi de okyanus olan, fakat okyanustan nispeten ayrışmış gibi görünen bir buz parçası. Ya da bunun hiç farkında olmayan, tamamen kendini okyanustan ayrı hisseden bir buz parçası olabilir. İlki ermişlik bilincidir; ikincisi bizim bilincimizdir. Biz şu an ondan kendimizi ayrı hissediyoruz; ayrı hissettiğimizde ızdırap yaşıyoruz, zorluk yaşıyoruz. Ama öbür türlü, okyanusla bir ve bütün olduğunun bilincinde olarak, aynı zamanda ayrılığı veya farklılığı da deneyimleyen bir hâl vardır — işte o velinin bilincidir. O, bu dünyada yaşarken nisbi bir bireylik yaşar fakat bütünlüğün farkında olarak yaşar. Tıpkı o okyanustaki buz kütlesi eridiğinde okyanusa karışması gibi, o bireysel benliğini bıraktığında bilir ki zaten ondadır. O daha latif bir hâl olarak; verdiğimiz metafor bağlamında ancak böyle ifade edebiliyorum.
Dolayısıyla sınırlı bireyselliği deneyimlemek, dualiteyi deneyimleme imkânıdır; bu aslında aynı zamanda bir lütuftur — ama bütünlüğün bilincinde olan için bir lütuftur. Bütünlüğün bilincinde olarak yaşamak ne demek oluyor? Bu bütündür, siz bütünsünüz. Tek bir hayat vardır, o'nun hayatıdır; tek bir varlık vardır, o'nun varlığıdır. Bakın, bütünlük dediğimizde aslında ben ve o bütünleşmiyoruz; zaten bir bütünlük var. Bir okyanusun bilincinde olarak buz tanesi olduğunun farkında olmak — bu, veliliğin yaşamı denilen şeydir. Böyle yaşandığında kişi hayatta hiçbir korku, hiçbir kaygı, hiçbir üzüntü, hiçbir gerilim yaşamaz. Çünkü kaybedeceği bir şey yoktur ki zaten. Aynen öyle; bütün bu saydığımız şeyler otomatik olarak ortadan kalkar ve kişi gerçek anlamda varlık tecrübesini yaşar.
Korku ve Hüznün Sırrı
Kişinin nihai olarak ister istemez varacağı nokta odur. Bazısı uzun bir yoldan gider, bazısı kısa bir yoldan gider. Çünkü insan Tanrı'dan gelmiş ve ona dönmektedir; özü ve aslı itibariyle ona dönmektedir. İşte Kur'an'da anlatılan, Allah'ın velileri için korku ve hüzün yoktur denilmesi budur. Çünkü korku neyden kaynaklanır? Kişinin gelecekle ilgili ve ağırlıklı olarak kaybedeceği şeylerle ilgili olmasından kaynaklanır. Korkularımız budur, değil mi? Ağırlıklı olarak geleceğe odaklıdır ve kaybetmekle ilişkilidir. Üzüntülerimiz ise daha çok geçmişe dönük ve kaybettiğimiz şeylerle ilişkilidir. O bütünlüğün, tekliğin bilincinde olan için ise bu ikisinin bir anlamı kalmaz. Zaman orada tekleşir; kaybedilen bir şey yoktur.
Şimdi biz elimize bir buz kütlesi aldığımızda, eğer bunu bir şekil, bir hacim olarak düşünürsek, bir süre sonra elimizde hiçbir şey kalmayacaktır. "Ben kaybettim, ben o kütleyi kaybettim" diyeceğiz. Peki su açısından bakarsak, kaybolan bir şey yoktur. Nereden baktığına bağlı: bir yerden bakarsak öleceğiz, başka bir yerden bakarsak ölüm diye bir şey yok. Benlik açısından bakarsak öleceğiz, varlığın özü açısından bakarsak ölüm diye bir şey yok. İşte insan için temel şey benlik bilincini dönüştürmektir. Bizim hayattaki bütün sıkıntılarımızın nedeni o benlik bilinciyle hayata bakışımızdır. Şikâyetlerimizin, acılarımızın, memnuniyetsizliklerimizin bütün nedeni budur. Yani biz aslında acılara müşteri oluyoruz, ızdıraplara müşteri oluyoruz — o sınırlı bilincimize hapsolduğumuz ve onu meşru gördüğümüz için. Onu meşru gördüğümüzde ister istemez onun içinde kalacağız; başka bir seçeneğimiz yok. Ama kişi oradan çıkabildiğinde, işte o, balığın karnından çıkmak ile temsil edilmiştir; ya da İbrahim'in İsmail'i kurban etmesiyle temsil edilmiştir. O zaman semavi bir benlik — gökten inen koçla temsil edilen semavi bir benlik — sana verilir. O zaman hayat başka bir şey olur.
Varlığı İnşa Etmek Değil Keşfetmek: Oda Metaforu
Burada asıl bunu biz zor bir şey gibi zannederiz ama bir ermişin deyimiyle: "Bir odada yer açmak için o nesneleri odadan çıkarmak yeterlidir; oda bir başka yerden getirilmez." Aslında biz varlık inşa etmeyeceğiz, varlık üretmeyeceğiz. Kişi mesela bence şişeyi kapağı kapalı bir şekilde denize sokarsanız içine su dolmaz. Kapağı açarsanız hava içinden çıkar ve içine su dolar. Siz kendinizle doluysanız, size dolmaz; siz kendinizle dolu değilseniz, varlık size dola gelir. Ve aslında en derinde varlıkla doluyuz, fakat bilincimiz tarafından perdelenmişiz; bilincimiz onu örtmüş. Dolayısıyla aslında bize çok zor gelen bu şey, başka bir açıdan çok kolaydır. O odayı dolduran gereksiz eşyalar atıldığında o zaten oradadır. Ama oda öyle bir dolmuş ki, biz böyle bir boşluk, bir ferahlık, oturacak bir yer bulamıyoruz. Benlik tarafından doldurulmuş — mesela "ben ne olacağım" ile doldurulmuş, "ben ne yapacağım" ile doldurulmuş, "benim sonum ne olacak" ile doldurulmuş, "çoluk çocuğum, şuyum buyum, hayatım nasıl olacak" gibi bir sürü şeyle doldurulmuş; "işte falan bana şunu yaptı, falan bana bunu yaptı" ile dolu. Bunlarla dolu olduğu için biz bunları görüyoruz hayatımızda. Hâlbuki bunları boşaltsak, kalan şey odur.
Dolayısıyla biz bir şey inşa etmiyoruz; edemeyiz de zaten, öyle bir şey yok, gerek de yok. Benliğin varlığı inşa etmek gibi bir kabiliyeti yok. Varlık olduğu yerde duruyor. Hani bugünkü fizikçiler diyor ya, "görünmeyen madde var" diye. Eskiden madde deyince gözünde canlanan şey işte kütlesi, hacmi, şuyu buyu olan bir şeydi. Sonra baktılar ki madde öyle değilmiş, başka türlü bir madde de varmış. Bunun gibi, hakiki varlık görünmez, latif bir şeydir; onu tarif de edemeyiz. O zaten var, o zaten mevcut. Bizdeki o gereksiz, zihinsel, duygusal şeyler boşaldığında geriye kalan odur. Dolayısıyla bizim böyle ekstra bir çabaya veya gergin bir gayrete girmemize gerek yok; germemize gerek yok. Nasıl ereceksin? Ermeyeceksin. Fazlalıkları atacaksın; ermişlik zaten bizim içimizde duruyor. Biz aslında hepimiz ermişiz.
Ermişlik Herkeste Mevcuttur
Hepimiz ermişiz, fakat eren bu benliğimiz değil; içimizde bir ermiş var. Biz o içimizdeki ermişten kopuğuz. Yoksa "ben ereceğim" değil; ben bu kafayla ermeyeceğim. Eren de bu benlik olmayacak. Onun için bir ermişin deyimiyle gerçek aydınlanma, "senin, aydınlanacağım diyen benliğinin ölmesidir." Ben aydınlanacağım diyor ya, o ölünce zaten aydınlanacak. Ama sen hep "ben aydınlanacağım" diye diye o benliğinin sınırlarında kalırsın; o benlik bir balık gibidir. Şöyle düşün: balık diyor ki "ben okyanus olacağım." Ama o balık okyanus olamaz ki; kendini bırakacak, sınırlarını terk edecek. Zaten okyanusun içinde kendini bıraktığında o balığın sınırları zaten ermiş demektir. O yüzden bir sufi der ki "siz evliyasınız" der bir şiirinde. Bu ilk başta şaşırtıcı gelmiş; "övüyor mu bizi acaba, bize bir paye mi veriyor" diye düşünülür. Hâlbuki hayır, gerçekten siz evliyasınız; hepimiz ermişiz, içimizde o ermiş duruyor. Bu, Budistlerde içindeki Buda-doğasını fark etmek olarak tarif edilir; "hepimiz bir Buda-doğasına sahibiz" derler, "o varlığa sahibiz" derler. Bu bütün geleneklerde böyledir. Yani hepimiz ermişiz. Fakat o ermiş olanla ermemiş biri var; onu, yani biz o ermiş bilincinden, ermiş idrakinden mahrumuz. Ve bir de bunun üstüne o sınırlı benlik, "ereceğim" diye kendini geriyor; ermek için yaptığı her çaba onu aslında o içindeki ermişten uzaklaştırıyor. Çünkü sen ermeyeceksin. Bir insan "ben erdim" diyorsa, bilin ki ermemiştir; çünkü "ben" ermez. Bakın, ermiş olan "ben erdim" demez. Bu, sahte veya suni bir tevazu göstermek değildir. Ben ermez, çünkü eren "ben" değildir. "Ben" dediğin şey sınırlı bir şeydir. O yüzden ancak Tanrı "ben" demeye layıktır; çünkü o "ben" diyebilir. Öbür türlü, o "ben"in hiçleşmesi, o benin erimesi, nötrlenmesi gerekir; o nötrlenince içerideki ermiş kendini göstermiş olur. Fakat o benlik "ben erdim" diyebilir mi? Diyemez. Çünkü o zaten bırakılınca ortaya çıktı. Onun için gerçek anlamda ermiş olan, aydınlanmış olan bir sufi, bir veli "ben erdim" demez; çünkü eren "ben" değildir. O şöyle der: "Aydınlanma varsa sen yoksun; sen varsan aydınlanma yok." Tabii, bu söz de zaten geleneksel öğretilerden alınmış — kendisi aydınlanmamış olabilir, benim kanaatimce; kendisi o aydınlanmayı yaşamamış ama iyi okumuş, iyi süzmüş, iyi de anlatıyor. Ama o söz doğrudur, geleneksel bir şeydir. Yani aydınlanma olduğunda, "aydınlanmanın keyfini çıkaracağım" diye bir benlik boş hayal kurmamalıdır; öyle bir şey yoktur, benlik anlamında bir keyif değildir bu. İlahi bir huzur vardır, ilahi bir neşe vardır, ilahi bir saadet vardır. Fakat bu benliğin "böyle millete şunu yapacağım, biri bana sordu mu cevabını yapıştıracağım, bir erdim mi, dünyanın altını üstüne getireceğim" gibi tasavvurları değildir. Ama erince, Allah onunla dünyanın altını üstüne getirebilir; fakat o dünyanın altını üstüne getiren, o "aydınlanacağım, dünyanın altını üstüne getireceğim" diyen benlik değildir. O yüzden hakiki bir sufi ve ermiş, hiçbir zaman kendine mal edeceği bir şey bulamaz; orada benlik söz konusu olmaz.
Aydınlanma Beklentisi de Bir Perdedir
Şunu anlamak lazım: benliği bıraktığımızda kaybettiğimiz en ufak bir şey yoktur. Kaybettiğimiz şeyler acılarımızdır, bunalımlarımızdır, sıkıntılarımızdır. Bunları kaybederiz, başka bir şey kaybetmeyiz; onlar kaybolup giderler. Dolayısıyla benlikle yaşamak aslında çok büyük bir yükü taşımaktır. Allah da o yüzden merhametlidir; "zaten bu benlik yükünü taşıyor, bir de ekstradan ben ona ne yapayım" der. Bir de üstüne ben mi yükleniyorum? O yüzden aslında Allah o kadar affedicidir; "zaten öyle bir yük taşıyor ki, o yükle o kadar muzdarip ki, bir de ekstradan yük yüklemeye gerek yok" der. Çünkü hakikaten o benliği taşımak gerçekten büyük bir cesarettir. Zaten Kur'an anlatır, o bir emanettir. Bakın, emanettir; benlik hissi Tanrı'nın bir emanetidir. Onu doğru bir şekilde kullandığın zaman bir fonksiyon görürsün; onu asli bir şey zannedip kendine mal ettiğinde ise bir yük hâline gelir. Mesela Tanrı sana bir kudret verir ve der ki bu kudretle güzel şeyler yap. Sen o kudretle bir şeyler yaparsın, sonra dersin ki "ben yaptım." Sonra o kudret senden alınır ve dersin ki "ya, ben bunu yapmıştım ama işte şimdi ihtiyarladık, artık yapamıyoruz, ne günler geçirdik biz." Ne yaparsın? Üzüntü duyarsın. Hâlbuki o benlik ve o benliğe verilen kudret bir emanetti; sen onu kullandın, tekrar sahibine döndür. De ki "bu onundu, onun kudretiydi." O yüzden kâmil insan her güzel, iyi eylemi Tanrı'ya döndürür, ona ait kılar. Bireysel benlik de onu tecrübe etmekten mutluluk duyar. Mesela ermiş bir insan sever, merhamet eder; fakat seven kendisi değildir, seven ondaki Tanrı'dır. O yüzden "ben sevdim ama sevgime karşılık bulamadım" demez; "iyilik yaptım ama bu zamanda kimse iyilikten anlamıyor" demez. Bunların hiçbiri olmaz. Ama Tanrı senin üzerinden iyilikte bulunur; Tanrı senin o bireysel benliğin üzerinden akar. Sen de o bireysel benlikle tanrısal bir şeyi tecrübe edersin. Bundan dolayı da şükredersin; senin onu yaşaman sana bir ödüldür. Yoksa senin onun üzerinden bir netice beklemen manasız bir şeydir. Sevginin kendisi bir ödüldür — ama kimin için? Bu idraki yaşayan için. O ödülü Tanrı'dan alır ve yansıtır; ödül, Tanrı'nın ona vermesi ve ondan yansıtmasıdır. Bunu idrak etmediğinde ise, bu sefer o yansıttığı şeyin karşılığını bekler; bulamadığında da "kimse sevgiden anlamıyor, insanlar sevgiyi hak etmiyor" der gibi bir hâle düşer. O zaman ne yaparsın? Benliğin sınırları üzerinden okuma yapmış olursun. O tür bir okuma sıkıntılı bir okumadır; bazen sana çok mutluluk verebilir, bazen çok büyük ızdırap verebilir. Bazen göklere çıkarsın, bazen uçurumdan yuvarlanırsın; çünkü tabiatı budur. Tıpkı dünyanın tabiatı gibi; bir tarafı gündüzdür, öbür tarafı gecedir. Şu an geceyi yaşıyoruz, sabah olunca aydınlığı yaşayacağız. Dualitenin içinde oluruz. İşte bu dualiteyi hem tecrübe etmek fakat dualitenin ötesindeki tekliğin de bilincinde olmak, farkında olmak — sadece bilgi olarak değil, olmak olarak, o olmaklık hâlinde o birliğin tecrübesini yaşamak — o zaman hem teklik düzeyini hem dualite düzeyini, yani kesreti ve vahdeti birlikte deneyimlemek denen tasavvuftaki hâl olmuş olur. Biz şu anda sadece kesreti deneyimliyoruz, ikilik içindeyiz; vahdetin bilinci tam anlamıyla söz konusu değil. Vahdet idraki olunca, o bilinç benlikten çıkınca onu tecrübe etmiş olacağız; onun içinde olmuş olacağız, o vahdetin bilinciyle kesreti deneyimleyeceğiz.
Mesela bir çocuk aslında farkında olmadan içsel ve kendi içinde bir mutluluk ve huzura sahiptir. Bu hâliyle birlikte oyun oynar; ev yapar, evcilik oynar, bir şey yapar. Fakat henüz o oyunun içinde değildir, henüz ona hapsolmamıştır. Oyun bozulunca ufak bir hoşnutsuzluk hisseder ama bizim kadar üzülmez; onun üzüntüsü birkaç dakikalıktır.
Merkeze Dönüş ve Evimize Dönmek
Neden? Çünkü merkezine çekiliyor; hâlen merkezine dönebiliyor, hâlen o vahdet bilincine farkında olmadan dönebiliyor. O, kesreti deneyimliyor oyun sürecinde; fakat kesrette bir problem oluşunca ufak bir hoşnutsuzluk, ufak bir üzüntü yaşıyor ama orada bitiyor, merkezine dönüyor. Biz merkeze dönemiyoruz; çevrede kalıp dolanıyoruz etrafta. Hani nasıl insan dolaşır, top oynar, bir yerlerde oturur ama gece evine döner değil mi? Biz dışarıda oyun oynuyoruz, oturuyoruz, sohbet ediyoruz ama gece oldu, eve döneceğiz — ama ev yok ortada. O zaman sokakta kalıyoruz, evimize dönemiyoruz. İşte o ev ilahi mevcudiyettir, Tanrı'dır. Baktın etrafta hiç seni anlayan, senin farkında olan kimse yok — merkeze dön. Hiç yabancı olmadığın ve seni hiç yabancı görmeyen merkezine dön. O zaman o dışarıdaki şeyi yine deneyimlersin ama o senin asli zeminin değildir. Sokak çocuğu olmayacaksın, evinin çocuğu olacaksın. İşte Hz. İsa'nın "Tanrı'nın çocukları olun, dünyanın çocukları değil" demesi budur. Şeyine dön, merkezine dön, sahibine dön. Baktın sokakta kavga, gürültü var, üzüntü var, acı var — evine dön, senin bir evin var. Ama o sokağı da, o dualiteyi de, o kesret âlemini de deneyimle; onun da bilgisi ve bilinci senin elde etmen, senin alman gereken bir bilgidir. Onu da al ama bil ki o alan acılı bir alandır. O düzeyde acılı bir alandır dedik ya dualite; bir tarafı sevinçse bir tarafı üzüntüdür, bir tarafı kavuşmaksa bir tarafı ayrılıktır, bir tarafı sahip olmaksa bir tarafı kaybetmektir. Dualite düzeyi budur; bunu deneyimliyorsun, kaybetmek ne demek, uzaklaşmak ne demek, yakınlaşmak ne demek — bunları deneyimliyorsun. Ama merkezin bilinci olmadan deneyimlersen işte o yanlış olur. Yine Hz. Mevlana'nın dediği gibi, "bir pergel gibi, sivri ucu merkezde, diğer ayağıyla da dünyayı dolaş." Yani o sivri uç merkezdedir, vahdettedir, merkezindedir; öbür ucuyla da kesret âlemini dolaşır. Biri merkezdir, biri çevredir. Bu kadim bir örnektir, geleneksel bir metafordur: Tanrı merkezdir, yaratılış âlemi çevredir. Çevreden bir tecrübe alırsın fakat merkezinde olmaktan kopmayarak, merkezinde bulunarak. Merkezinde olmazsan zaten daireyi dönemezsin, savrulursun; ama merkezin varsa doğru bir şekilde bir daire çizebilirsin. Merkezin yoksa eğri büğrü çizgiler çizmekten başka yapacak bir şey yoktur. Dolayısıyla bizim "Allah'a kavuşmak, ona yakınlaşmak" diye tabir ettiğimiz şeyler bu yüzden izafi tabirlerdir; dil olarak bazen kullandığımız şeylerdir. Yoksa Tanrı uzak değildir ki sen ona yakınlaşasın; sen ondan ayrı değilsin ki ona kavuşasın. Hakikatte bunlar yoktur; bizim bilincimiz açısından bir ifadedir bunlar. Yoksa asli olarak "ona kavuşmak" ya da "ona yakınlaşmak" diye bir şey yoktur.
Fakr (Yokluk) Bilinci ve Kur'an'da İnsan
"Ben bedenim" diyen ziyandadır. "Ben zihnimim" diyen ziyandadır. "Ben duygularım" diyen ziyandadır. Bütün bu yanlış bilgiler fenalıkların temel sebebidir. Farkındalık ve tahakkuk ne kazanılan yeni bir şeydir ne de yeni bir melekedir; o yalnızca o şeyi örten maskeyi kaldırıp çıkarmaktır. Ve dikkat edin, insan mesela ne yapar? Güzel bir uykuyu ne kadar çok özler, değil mi, hele hele çok yorulmuşsan. Aslında uyku, insan varoluşundaki karşılığı itibariyle merkeze dönmektir. Hatta ilginçtir, Kur'an'da bir ayet vardır: "Biz uykularında onları kendimize çekip alırız" diyor. "Salıverdiklerimizi, yani uyandıracaklarımızı salıveririz; uyandırmayacaklarımızı yanımızda mahfuz tutarız" diyor. Yani aslında uyku, bir ölçüde bilincinde olmadığımız ve irademizle gerçekleştirmediğimiz bir merkeze dönüş eylemidir. O yüzden uyku tatlı bir şeydir aslında; merkeze döndüğümüz bir durumdur. Dikkat edin, merkezimize döndüğümüzde ne benliğimiz var, ne malımız var, ne eşyamız var, hiçbir şey yok. Bırakıyorsun değil mi uykuda? Ben bilinci gidiyor, mal mülk gidiyor, hiçbir şey kalmıyor. Neyle kalıyorsun? Bir şeyle kalıyorsun, işte o gerçek varlık; ona dönmüş oluyorsun. O yüzden "uykuyu sizin için bir dinlenme kıldık" diyor ayette. Neden bir dinlenme? Çünkü merkezine döndüğün bir şey. Merkezde dinlenir insan.
Deniz tıpkı fırtınalı bir âlem gibi kesreti temsil eder. Her denizcinin en son hayali nedir? Karaya çıkmaktır. Deniz dalgalıdır, çalkantılıdır ve sürekli değişim içerir. Ama karaya çıkar, orada sükûnetlidir. Bizim de karaya ihtiyacımız var. Kara olduğunda ona çıkarız, bazen yine denize açılırız; fakat biliriz kara nerededir, o çalkantı seni çok bunalttığında hemen karaya çıkarsın. Denizciler uzun süre karada kalınca biraz sıkılırlar, tekrar denize çıkmak isterler. Tabii, onlar henüz o kesrete doymamışlardır, metaforik olarak söylüyoruz. Bazı insanlar kesrete henüz doymamışlardır. Ben doymuş birini görmüştüm; adam Çengelköy'ün sırtlarında bir ev satın almıştı, denizi görmeyen bir yerden almış — "istediği her yerden alabilir o zaman" — kırk sene evvel, "denizi artık görmek istemiyorum" demiş, "şu kara" demiş. Ama benim henüz denizden alacağım şeyler olduğunu düşündüğümde, yani henüz o bilme sürecini tamamlamadığımı düşündüğümde, tekrar o denize açılmaya çalışabilirim, isteyebilirim. Elverir ki kişi denize açılsın ama karaya çıkmayı bilmediği durumda ne yapar? Çünkü dikkat edin, yine metaforik olarak söylüyorum, denizin suyu susuzluğumuzu gidermez; tatlı bir su lazım. Dolayısıyla kesret âlemindeki olgular gerçek anlamda bizi tatmin etmez; hatta biz o denizin suyunu içtikçe daha çok susarız. Evet, o da sudur, değil mi? Ama tuzlu bir su. Onu arındırıp içebilene eyvallah; o zahir perdesinin tuzundan arındırıp o zahir perdeyi aşıp onun özünden içmekte bir mahzur yok. O, bir simyacı olmuştur.
Hocam, peki karaya dönmeyi bilmemek nasıl oluyor, bu akılla mı ilgili? Karaya dönme bilinci önce akılda vardır; yol sürecinde akılda vardır. Daha sonra karaya çıktığında ise artık o kalbi akılla oluşur. Ama biz şu anda bu akılla, rasyonelitemizle düşünerek, tasavvur ederek ne yapıyoruz? Mesela "Allah'a tevekkül et, ona sığın" diyoruz. İnsanlar sana nitelikli bir şekilde bir sevgi, şefkat, merhamet, ilgi göstermiyorlarsa, Allah var deriz. Ama henüz onun tam farkındalığı yoktur. Akılla diyoruz ki "kara o tarafta" ve oraya yöneliyoruz; ama karaya tam çıkmamışız. Karaya tam çıktığımızda o başka bir bilinçle artık tecrübe edilmiştir ve artık kalbimiz, yani merkezimiz, o farkındalık içinde yaşayacaktır. Artık o rasyoneliteye veya düşünmeye, tasavvura ihtiyaç duymayacak bir şekilde, anında, doğrudan doğruya tecrübe edilecektir. Ama ilk önce tabii ki bir akıl, İslami tabirle ifade edecek olursak tefekkür ile, kesretten uzaklaştıkça ve bunaldıkça, tefekkür ederek adım adım o merkeze dönmeye çalışırız. Ama ermiş olarak bunu gerçekleştirdiğinde kişi artık tefekküre ihtiyaç duymaz; anında merkez tarafından çekilebiliyor veya kendisi merkeze anında dönebiliyor, çünkü kendi içinde o merkez artık fışkırıyor. Dolayısıyla iman dediğimiz mesele öyle beş altı tane maddeye iman etmek gibi bir şey değildir; tabii ki o da bir iman sürecidir, imanın ilk adımıdır — "ben şuna, şuna, şuna iman ediyorum" demek. Fakat bizatihi iman ettiğin şeyi müşahede etmek, iman ettiğin şeyi tecrübe etmek söz konusu olduğunda hakiki anlamda bir iman olur. O noktaya gelinceye kadar kişi yol alacaktır ve samimi bir şekilde, hiç kaygılanmadan, ümitsizliğe düşmeden yol almalıdır. O yolu tam bir teslimiyetle, tam bir tevekkülle, her zaman dediğim gibi Allah'ın onunla olduğunu bilerek ve içinde ilahi mevcudiyetin olduğuna inanarak, buna teslim olarak yol almalıdır. Ve kesinlikle "bu zordur, ne zaman olacak, hâlâ olmadı" gibi gereksiz düşünce ve tasavvurları bırakmalıdır. Çünkü bunlar da engel olan şeylerdir. Kişi sükûnetle durmalıdır, sakin olmalıdır; kendi içindeki gereksiz duygu düşünce itilimlerini, kargaşasını bir kenara bırakmaya çalışmalıdır. Hani odadaki boş, gereksiz eşyalar bırakıldığında oda gerçek anlamda ortaya çıkacaktır; zaten oda oradaydı. Hani bazen bir insan bir odayı doldurur ve oda ona küçük gelir; birisi gelir, ondan habersiz hepsini boşaltır, der ki "ya bu nasıl bu kadar büyükmüş." Hâlbuki o eskiden de büyüktü, fakat öyle gereksiz şeylerle doldurulmuş ki küçük gözüküyordu. Bu durumda mesela aydınlanma beklentisi de bu eşyalardan biri olabilir mi? Tabii. Niye buradayız? Tabii, aynen. İşte o beklentiyi terk etmek için buradayız. "Bir daha gelmezsem şey yapmayın." Tabii, o zaman erdiğimize yorulur. Böyle bir beklenti... Ne çabuk diyeceğiz? İlk sohbete iki senedir geliyoruz, hâlâ bekleniyor. "Bir daha, vallahi, çaba gösteririz" diye oluyor. Bakın, bekleyen yine bireysel benliğimizdir; hem bekliyor hem de aslında neyi beklediğini bilmiyor, bir şeyler tasavvur ediyor; tasavvur ettiği şey ise aslında o beklediği şey değil. Bizde anlatılır ya, menkıbe olarak: biri demiş ki hocasına, "bana Hızır'ı göster" diye çok ısrar etmiş. O da demiş "tamam, yarın gelecek." O da bekliyor, kafasında bir Hızır tasavvuru var, bir profili var; öyle bir Hızır bekliyor. Hızır gelmiş, gitmiş; haberi olmamış. Şimdi biz de aydınlanmayı tasavvur ediyoruz; "böyle şu şekilde olur herhalde" diye bekliyoruz. Hâlbuki aydınlanma öyle değil. Sen öyle bekledikçe aslında aydınlanma ortada duruyor ama sen ondan örtülü kalıyorsun. O yüzden o beklenti de olmamalıdır.
Olunca insan bilir, değil mi herhalde? Kesinlikle. Kişinin aydınması gerekir mi? Yok. Kişi uykuda olabilir mi? "Kalk, aydınlanma" diye mi anlatılır — uykuda da uyandırmamız lazım bazılarını mı? Aydınlanmış da uyuyor olabilir ama onları da uyandırmak lazım. Yok, aydınlanma her kişinin bazen yaşadığı bir tecrübenin adını koyamadığı bir şekilde söz konusu olabilir; ama oradaki nitelik farklılığını tecrübe eder. Neyi yaşadığını bilemez, adını bilemez; fakat yaşadığı şeyin farkındadır. Ne olduğunu bilemeyebilir çünkü o, tamamen kişiyi aşan ve kişiye sığdıramayacağı bir farkındalık, apayrı bir idrak kazandıran bir şeydir. Yani "aydınlandım ama farkında değilim" diye bir şey yok.
Hz. Musa ve Sina Kıssası
Bu konuya son bir şey ekleyeyim. Hz. Musa'ya ifade edilen şey, önce yanan bir çalılık görmesi; ondan sonra oraya gidiyor. Ve oradan kendisine bir ses geliyor: "Muhakkak ki ben Allah'ım" diyor. Bu, merkezin bilinciyle ilişkili bir şeydir. O yanan çalılık, aslında çalılık âlemi temsil eder; ağaç yaratılış âlemini temsil eder — yaratılmış, gördüğümüz ve görmediğimiz bütün her şeyi temsil eder. O ateş ise her şeydeki ilahi özü temsil eder. Onu orada müşahede ediyor. Yine aynı zamanda Sina'da anlatılıyor: "Bana kendini göster" dediğinde ona söylenen şey nedir? "Sen beni göremezsin." Yani senin benliğin olduğu müddetçe beni göremezsin, çünkü senin benliğin sınırlı, ben ise sonsuz ve mutlağım. Sınırlı olan, sonsuz ve mutlak olanı nasıl ihata edebilir, nasıl görebilir? Bunu ifade etmek için ayet devamında diyor ki: "Bak bakalım, ben tecelli edince dağ ne oldu? Dağ tecelli ile yerle bir oldu." Aslında bu ne demektir? Şu demektir: ben tecelli ettiğimde senin benliğin yerle bir olur. Ama sen benlik olarak kalmaya devam ettiğin müddetçe bu tecelli ve bu müşahede gerçekleşmez.
O yüzden tasavvuf, sanki İslam'dan farklı bir şeymişçesine bazen anlatılır. Bu yanlış bir şeydir. Tasavvuf, İslam'ın bâtınıdır; onun öz anlamı, derin anlamıdır. Kur'ani bir şeydir. "Siz fakirsiniz" diyor Allah; yani benlik fakirdir. "Varım" dediğin zaman o fıtrat idrakinden çıkmış oluyorsun. Hâlbuki Kur'an, insan fakirdir, diyor: bir şeyimiz yok, hiçbir şeyimiz yok, bende olan Tanrı'dan gelendir. Dolayısıyla fakir nedir? Bir şeyi olmayandır. Şimdi bir fakire birisi bir trilyon verse, "git şunu şuradan şuraya götür" dese, onun fakirliği değişir mi? Hayır. Ama orada cahillik yapıp "içimde bir trilyon var" der; aslında bunu kim verdi, hatırlamaz — "bende bulduğuma göre muhtemelen benimdir" der ve kendimizde bulduğumuz şeyin nereden geldiğini unutarak yaklaşırız. İşte orada benlik ne yapıyor? "Benim şuyum var, buyum var" demeye başlıyor; fakirlikten çıkıyor. Hâlbuki insan fakirdir; bizim hiçbir şeyimiz yoktur. O zaman Allah da "ben varım" diyor; "senin hiçbir şeyin yoksa senin varlığın benim" diyor. Ama "benim bir şeyim var" dediğimizde Allah da diyor ki "iyi, o varımla yaşa bakalım, nereye kadar." Hâlbuki insan fakirdir. Onun için fakir olmaktan, "benim hiçbir şeyim yok" demekten korkmamak lazım. Biz egomuz yüzünden korkuyoruz. Hâlbuki "kardeşim, hiçbir şeyim yok benim" — bu bir özgürlüktür. O yüzden "el fakru fahrî" — fakirlik iftiharımdır — der Peygamber; bir tek fakirliğiyle övünecek bir şey varsa bu da ancak fakirliktir. "Fakr benim övüncümdür." Yoksa bir şeyle övünmüyor. O zaman ne? O zaman gerçek anlamda kendini bilmiş oluyorsun; hiçbir yükün yok. "Ben buyum, ben şuyum" yok, bir şey yok. Bende olan ona ait. O zaman herhangi bir gerilime, herhangi bir şeye de gerek yok. O verdiğinde sende var, vermediğinde de doğal hâlindesin. O yüzden denir ki: yolda olan insan fakirlikten rahatsız olurken, ermiş olan fakirlikten lezzet alır. Kendisinde hiçbir şey olmadığının bilincinde olmaktan lezzet alır. Evet, evet, o ona lezzet verir. Bizde ise tam tersi: hiçbir şeyimiz olmayınca böyle bir boşluk hissediyoruz, "hiçbir şeyim yok" diye rahatsızlık duyuyoruz. Hâlbuki o fakirlik kişiyi Allah'a bağlıyor; boşluk, mutlak doluluk tarafından çekiliyor. O yüzden tasavvufta, zaman zaman dediğim gibi, çok sevdiğiniz ya da çok olmasını istediğiniz bir şeyi kaybettiğinizde önce bir üzüntü, sonra derin bir huzur duyarsınız. Evet, duyabiliyorsak, bu da bunu hatırlatan bir şeydir.
Kaybetmenin Ardından Gelen Huzur
Bir meczubun güzel bir sözü vardı, onunla bitireyim: "Herkes kendinde olmayana âşıktır" derdi. "Öyle mi?" dedim. "Öyledir; herkes kendinde olmayana âşıktır. Zayıf insan güce âşıktır" değil mi mesela? Dedi ki "Tanrı da kendinde olmayana âşıktır." Tanrı'da olmayan nedir? Acz ve fakrdır dedi. Dolayısıyla acz ve fakr, Tanrı'da olmayan bir şeydir; o da bizde olan bir şeydir. Tanrı, acz ve fakr içinde olana âşıktır. O yüzden biz "var" demekten ziyade "bende bir şey yok" demeye, hakikaten bunu idrak etmeye — dilde değil, hakikaten o farkındalığa yönelmekle — yol almalıyız. Yoksa "var" zaten O'nda var; ben ikinci bir "var" olamam.
Bunun en güzel yansıması nedir? Mesela bir insan en çok kime şefkat eder veya kimi korumaya çalışır? Böyle en aciz bir bebeği, değil mi? Herkes ona yönelir değil mi? Aslında neye yöneliyoruz? Acizliğe yöneliyoruz; orada bir acizlik var, bir fakr var. "Hiçbir şey yok çocuğum" değil mi, hiçbir kuvveti yok; fakat bütün güçler ona yöneliyor. Demek ki o acz ve fakr ne kadar çekici bir şey, değil mi? İşte bunu anlatan bir veli bunu yazmış: "İşte o bebek benim" demiş. Sonra ben bir hadiste gördüm, Peygamber'in bir duası: "Ya Rabbi, beni yeni doğmuş bir bebeği koruduğun gibi koru" diyor. Öyle bir duası var. Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Yunus Suresi: 62 ("Allah'ın velileri için korku ve hüzün yoktur" mealinde anlatılan ayet) - Fatır Suresi: 15 ("Siz fakirsiniz" mealinde Allah'ın buyurduğu, insanın Allah'a muhtaç olduğunu bildiren ayet) - A'raf Suresi: 143 (Hz. Musa'nın "Bana kendini göster" talebine "Sen beni göremezsin" cevabının verildiği kıssa) - Zümer Suresi: 42 ("Biz uykularında onları kendimize çekip alırız..." mealinde anlatılan ayet) - Nebe Suresi: 9 ("Uykuyu sizin için bir dinlenme kıldık" mealinde anlatılan ayet) - Hz. Yunus kıssası (balığın karnında kalması) — Sâffât/Enbiya sureleri - Hz. İbrahim'in İsmail'i kurban etmesi kıssası — Sâffât Suresi --- ---