Benlikler ve Kendini Gözlemleme
Kısa Özet
Sohbete kaza örneğiyle başlanıyor; insanın hayattaki "kazalara" karşı zamanla nasıl bir sorumluluk ve kontrol geliştirdiği, öfke-üzüntü-acının aslında kendimizden kaynaklandığı anlatılıyor. Ardından insanın tek bir benlik değil, kendi hafızası, korkusu, beklentisi olan sayısız "benlik"ten oluştuğu; bu benliklerin söylediklerinin (kırılma, şikayet, haklılık iddiaları) son tahlilde yalan olduğu ve onlara meşruiyet tanımadan gözlemlemenin gerekliliği işleniyor. Zeki Müren, Behlül-Harun Reşid kıssası ve "emzik" metaforu üzerinden dünyevi övgü, sevgi ve tanınma arayışının geçici ve aldatıcı olduğu; gerçek doyumun ancak kişinin kendi özünü (ruhunu) Allah'ta bulmasıyla mümkün olduğu vurgulanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsanın içinde tek değil, birçok "benlik" vardır; her birinin kendi hafızası, korkusu, beklentisi ve davranış tarzı vardır. Bunları gözlemlemeden gerçek değişim mümkün değildir.
- Benliklerin ürettiği şikayet, kırılma ve haklılık duygusu son tahlilde "yalan"dır; onlara en küçük bir meşruiyet tanındığı an savaş kaybedilmiştir.
- Dünyevi övgü, sevgi, şöhret gibi tatminler birer "emzik"tir; gerçek doyum ancak kişinin öz benliğini (ruhunu) Allah'ta bulmasıyla mümkündür — Zeki Müren örneği bunun en çarpıcı göstergesidir.
Kaza-Kader Meselesi: İnsanın Elindeki Pay
Çalışmaya başlarsın. Peki çalışmaya başladığında yine kazaya maruz kalır mısın? Tabii ki kalırsın. Ama gitgide o kazalar azalır. Nasıl mesela bir çocuk düşünün, daha farkında değil, emekliyor değil mi? Sonra yola çıkar; bu arada motor mu geçer, bisiklet mi geçer, kamyon mu geçer, tır mı geçer, değil mi? O bunu ne yapabilir? Kontrol edemez. Ama yetiştikçe, büyüdükçe artık sağa bakar, sola bakar; neye yönelik bir davranışta bulunacağına karar verir: Geçeyim mi geçmeyeyim mi, geçeceksem ne kadar hızda geçmeliyim diye bir kestirimde bulunursun ve ondan sonra uygun şekilde geçersin. Artık kazaya uğramazsın. Kazaya uğramak da insanın elinde olan bir şeydir, o yüzden denilmiştir: insan öfkesinin de, üzüntüsünün de, acısının da sebebidir; bütün bunların sebebi kendimizdedir. Peki bu nedir? Bu, insanın şartlara rağmen hareket edebilme imkânıdır. İnsan, rağmen hareket edebilir.
Ama biz kazaya kurban gitme sürecinde nasıl davranıyoruz? Kendimize göre değil, olaylara göre davranıyoruz; yani o olayların bizi etkilemesine göre davranıyoruz. Biz aslında burada pasif durumdayız. Halbuki dikkat edin, bütün insanlar bir şey olduğunu iddia ediyor: "Ben kendi kaderimin efendisiyim" diyor. Veya "Ben ne istiyorsam onu yapıyorum" diyor. Tamam, hadi iste ve üzülme, iste ve kırılma, iste ve öfkelenme; hadi bakalım o kadar güçlüysen görelim, yapabiliyor musun? Yapamazsın. Çünkü bu bir değişim, bir dönüşüm gerektirir; bir farkındalık, bir anlayış zemininin farklılığını gerektirir. Sen aynı zeminde, mesela buzdan bir zeminde saatte 360 kilometre yapmaya kalkıyorsun. O zemin kaygan bir zemin. Yol açık olursa belki gidebilirsin ama biri bir çıkar, önüne bir tır çıkarsa sen ne olursun? Kazaya kurban gidersin. Bizim hayatımızın temel ayrımı da burada yatar.
Din Teselli Değil, Kendine Dönüştür
İşte bütün kadim öğretilerin bize anlattığı şey odur. Din bu anlamda teselli vermez; din seni kendine döndürür. Kendine döndüğünde, yani gerçek anlamda kendine döndüğünde -geçen hafta biraz konuştuğumuz o gerçek anlamdaki kendine dönüş, çünkü şu an biz o kendimizde değiliz- gerçek anlamıyla kendine döndüğünde o zaman sen olayları olduğu gibi görebilen ve en güzel şekilde mukabelede bulunan bir insan olursun.
Hazreti Yusuf Kıssası: İçimizdeki Yusuf
Mesela bugün aklımdan geçti böyle: Kur'an niye Yusuf Suresi'ne "en güzel kıssa" diyor, değil mi? Aslında "kıssa" kelimesi en kökte "kesilip biçilen şey" anlamına geliyor. Yani o kıssalar, bizim hayatımıza uygun bir ölçüyle dikilmiş elbiseler aslında. Biz o elbiseleri giyebilsek, aslında bu bize hayata nasıl bakabileceğimizi, nasıl bakmanın insana yaraştığını gösterir. Mesela dikkat ederseniz orada, Hazreti Yusuf'ta, hepimiz insanoğlu olarak ortak bir kaderi yaşıyoruz değil mi? Olabilecek bütün şeyleri görüyorsunuz: kardeşlerinin ihaneti, haksızlığa uğramak, iftiraya uğramak, masumiyeti bilindiği halde suçlu görülmek. Aynı zamanda dikkat edin, olumlu bazı şeyler de görüyorsunuz: mesela oranın hazinesine bakan biri olmuş, değil mi? Veyahut kendisine haksızlık yapan, ihanet eden kardeşleri karşısına çıkmış; nasıl davranmış, değil mi?
Şimdi dikkat edin, bütün bu hadiseler mana itibariyle aslında herkesin hayatı olan şeylerdir; yani insan olarak hayatımızın hemen hemen temelini teşkil eder. Ve onun üzerinden bize bir anlayış, bir farkındalık sunuyor. Onu tarihî bir hikâye olarak mı okuyacağız, yoksa aslında bizim içimizde de bir Yusuf var, biz o Yusuf'u mu açığa çıkaracağız? Hatta onun filmi de -uzun, 30-40 bölüm yapılmış- çok hoşuma gitmişti; hakikaten orada Hazreti Yusuf'u çok güzel vermişler. O İranlıların çevirdiği dizi hakikaten çok güzel anlatmış, onun çocukluğunu, o sürecini. Sadece biraz Hazreti Yakup'un üzüntüsünü abartmışlar, çok dramatize etmişler. Ama Hazreti Yusuf'un oradaki halini, mesela kardeşlerine karşı olan şefkatini, olumlu anlayışını, onları suçlamayışını, onların içine düştükleri nefsani durumun değerlendirmesini, bütün hepsini orada çok güzel anlatıyor.
Ben sana şunu diyeyim: Eğer kıssalara böyle bakarsak -bir hikâye anlattık, işte okuduk, tamam ne güzel, ne zormuş, neler yaşamışlar diye- bu bir türlü bakış. Öbür türlü, içimize doğru baktığımızda ise o zaman o âyet her an yeniden iniyor demektir; o iniş ve o zorunluluk her an yeniden inmiş olacak, hep canlı kalacak. Özünde aslında Kur'an semâvidir; inecek kalpler arar. Kur'an o anlamda, manası itibariyle semâvidir ve her an inecek bir kalp arar. O kalbe indiğinde kişi o zaman Kur'an'ı okumuş olur; yoksa öbür türlü okuma bir okuma değildir aslına bakarsan -sonradan bir şey fark ettirir ama tat vermez. Ancak bu şekilde olunca, evet.
İçimizdeki Çoklu Benlikler: Karınca Örneği
Dolayısıyla insanın psikolojik yapısında birçok farklı benliğin olduğu üzerinde her zaman durmak zorundayız. Bu, insanın değişiminin temel bir prensibidir: insan tek değildir, birçok benlikten oluşmaktadır. Ve o benlikler üzerinde çalışmadığı müddetçe de o süreç olumlu yönde gelişme kaydetmeyecektir.
Mesela bakın, burada tam bir nisan oldu, karıncalar çıktı. Kış boyunca yoktular, bir nisan itibariyle çıktılar. Anlatabiliyorum: şimdi bu odada demek ki bir karınca yuvası var, değil mi? Ben onu görmesem de, hatta kışın ortaya çıkmasa da, orada bir karınca yuvası var. Ben onu göreceğim; diyelim ki zararlı bir şeyse temizleyeceğim veya dışarı atacağım, vesaire. Ama o var yani. Bakın bütün kış boyunca yoktu ama bir nisan oldu, hava onları tetikledi diyelim, havanın yumuşaması vesaire; ne yaptılar, uyandılar ve çıktılar.
Şimdi bizim içimizde de birçok benlik var. Buna tasavvufta ne olarak görüyoruz? İşte "senin içinde binlerce hayvan var" diyor. Tabii öyle deyince insan "hayvan mı" diye tuhaflaşıyor ama modernize edip "senin içinde birçok benlik var" deyince daha anlaşılır oluyor. Halbuki orada ne olarak anlatıyor? Köpekler var, tilkiler var, ayılar var, aslanlar var, parçalayan hayvanlar var, munis koyunlar var; birçok şey var yani. Gazâlî'de de vardır bu: sen ya bir hayvan ahırısın ya da daha yüce bir hakikati taşıyan bir varlıksın, meâlinde bir söz. (Odaya birinin geldiğini fark ederek) Buyurun, oturun.
Dolayısıyla insan şunu bilecek: benim tek bir adım, tek bir bedenim olmakla birlikte içimde birçok benlik taşıyorum. Bu benliklerin bir kısmı eylem merkezli, bir kısmı duygu merkezli, bir kısmı zihin merkezlidir. Bazı benlikler de birbirleriyle etkileşerek yaşarlar. Mesela diyelim ki negatif bir beniniz var, o duygu merkezlidir; bir insanın davranışından rahatsız oldu, bu bir başka beni tetikler, o ben de diyelim ki düşünce merkezlidir. Bir bakarsınız, negatif duygu taşıyan bir benlik, yanına negatif düşünce taşıyan bir benliği almış, kol kola uçuruma doğru gidiyor. Anlatabildim mi?
Benliği Fark Etmenin Göstergesi: Olumsuzluklara Verilen Tepki
Bunun en açık göstergesi nedir? İnsan olumsuzluklarla muhatap olduğunda nasıl davrandığına bakmalıdır. İçimizde ne tür canavarlar çıkıyor, ne tür negatif benlikler çıkıyor? Tabii hemen insan "aslında ben böyle değilim" diyor. Peki bu nereden çıktı? Diyebilir miyim ki "aslında bu oda çok temiz ama işte karıncalar var, ben de bilmiyorum nereden çıktılar"? Var ki çıkmışlar, değil mi? Dolayısıyla onları görmek, bir üst şuurla, bir anlayışla çözümlemek gerekiyor.
Bu da şunu öğretiyor bize: her bir benlik durumunun kendi hafızası, algı tarzı, korkuları, arayışları ve beklentileri var. İşte o benlikleri yakalamak lazım. Diyelim ki bir benliğin devreye girer, şöhret olmak ister -şöhret derken illa Nobel ödülü alması gerekmiyor, ya da dünyanın herhangi bir ödülünü alması, birileri arasında fark edilmek istiyor. Şimdi bakacaksın: bu benliğin bir hafızası var mı? Var. Diyelim ki geçmişte yeterince kendini gösteremediği için üzgün, tatminsiz bir hafızası var; ya da kendini gösterebildiğinde çok mutlu olmuş, böyle bir hafızası var. Bu hafıza işliyor o benlikte. Başka ne var? Beklentileri var, korkuları var, arayışları var, davranış tarzı var, konuşma tarzı var. Şimdi sen o benliği analiz etmez ve üzerinde çalışmazsan, o her zaman yerini bulduğunda, tetiklendiğinde ortaya çıkacaktır. Buna engel olabilir misin? Olamazsın. Zaten öyle bir düşüncen bile yok; "ben buna engel olacağım" ya da "ben bunu tasvip etmiyorum" diye bir şey yok zaten.
Nefis Mertebeleri: Nefsi Emmareden Meşruiyet Tanımamaya
İşte İslami gelenekte nefis mertebeleri niçin var? İlk mertebede zaten sen otomatik davranıyorsun; hangi benlik sana "şöyle yap, böyle davran, böyle düşün, böyle hareket et" diye emrederse öyle davranıyorsun. Buna nefsi emmare deniyor; hangisi tetiklenirse o öne çıkıp faaliyetini ortaya koyuyor. İkinci mertebe ne? Artık bunları gözlemlediğin ve bir kısmını meşru görmediğin, olumlamadığın, yanlış bulduğun mertebe.
Benim hayatta kendi üzerimdeki çalışmamda da, insanlarda gördüğüm şey şu: insanlar her ne kadar bazı şeylerden rahatsız oluyorlarsa da, kısmen son tahlilde o benliklerden memnunlar. Memnun oldukları için değişmiyorlar; ya da ona bahaneler buluyorlar: "Tamam yanlışım ama o beni tahrik etti", "Yanlışım ama işte onun yüzünden böyle oluyorum", "O böyle yapmasa, böyle demese ben de böyle davranmayacağım, böyle konuşmayacağım" diyerek, aslında son tahlilde yine ona meşruiyet tanıyor.
Meşruiyet Tanımamak: Savaşı Kaybetmemenin Yolu
Şimdi düşün: hayatta sürekli evinizde eşyanızı, kasanızı, malınızı, mücevherlerinizi çalan biri olsa, siz onu evinizde barındırır mısınız? Bizim de enerjimizi, hayatımızı böyle gereksiz yere tüketen benliklerimiz var. Kişi bunları her halükarda meşru görmeyecek; arkasından "ama" diye başlayan bir şey olmayacak. "Tamam yanlışım ama o yanlış değil mi?", "Yanlışım ama hele bir sor, niye yanlışım?" gibi hiçbir meşruiyet tanımamak lazım. Tanıdığın an zaten savaş bitmiştir ve yenilmişsindir.
Gördüğümüz şey şu ki bu benlikler o kadar güçlü ki, son tahlilde kendilerine meşruiyet tanınması için insana büyük bir baskı yapıyorlar; çünkü onların da bir hafızası, bir "aklı" var. Mesela diyelim ki seni kıran bir insan var, sen de kırıldın. Önce bir kırılma yaşadın, sonra dedin ki "beni kıranı ben de kırarım." Neden? "Hak ediyor." Peki niye hak ediyor? "Hak ediyor işte" yani. Şimdi ne oldu? Kendisini haklı bulan, doğru bulan, meşru bulan bir benlik ortaya çıktı. Burada savaş bitti mi? Bitti. Yenilen kim? Biziz. Kırılmayı, kırılmanın haklılığını bir zemin haline getiriyorsun: "Beni kırmaya ne hakkı var?" diye başlıyor mesela.
Benliklerin Söylediği Her Şey Yalandır: Hazreti Musa Örneği
Zaten şunu anlayın ki bu benliklerin söylediği her şey aslında yalandır; bir başka ifadeyle yanlış şeylerdir. En temelde, tabii ki hepsi yalandır. Mesela "beni kırmaya hakkı yok." Hakkı yok ama imkânı var, daha doğrusu o eylemi yapmaya imkânı var, o da yaptı. Peki "beni kırmaya hakkı yok" dediğinde, ben niye kırıldım? Onun sorumlusu kim? Onun sorumlusu benim. "Beni kırmaya ne hakkı var" dediğinde bu yalan mı, değil mi? Tabii ki, öyle bir şey yok.
İnsanın bu benliklerinin söylediği her şey, son tahlilde gerçeğe nispetle yalandır. Ama bunların bir kısmı "biraz daha doğrudur" gibi -böyle bir derecelendirme var sonuçta. Mesela bazen içindeki benlikler ayaklandığında "Ahmet yerine Mehmet gelsin bari, Mehmet'in gelmesi daha iyi" dersin, daha iyi getireceğine de eminsindir -bu başka bir şey. Ama bakın, insanın şikâyetçi olması bağlamındaki benlikleri yalandır. Siz bir şeyi tanımlayabilirsiniz elbette. Mesela Musa dedi ki "bu firavun zalimlik yapıyor" -bakın burada analiz yapıyor, anlatıyor. Ama Musa "ben bunu hak etmedim, bu adam kendini ne zannediyor, böyle şey olur mu, bu dünya ona mı kalmış, ne hakkı var, çocukları öldürüyor" diyor mu? Bu şikâyettir ve bunun hepsi yalandır. Anlatabiliyor muyum? Zalimlik yapıyor diye tespit ediyoruz: nefsine ve şeytana mağlup olarak zulüm yapıyor, içindeki negatif potansiyeli harekete geçirerek tamamen yanlış davranıyor -bunu analiz edersin. Mesela dersin ki "ben Mısır'dan uzaklaşayım, zaten beni de öldürmek istiyor" ve çıkarsın. Ama burada Hazreti Musa'nın bir şikâyeti var mı? "Beni yurdumdan etti, kahrolsun, böyle şey olur mu" diye bir şey yok. Öbür türlüsü hepsi yalandır.
Hani hep söyleriz: "Beni aldattı, ben aldatılmayı hak edecek kadın değilim." Hepsi yalan. Bir kere, o kendi kendini aldattı. İkincisi, sen zaten aldatılmadın. Dolayısıyla ikinci cümle otomatikman devreden çıktı. Anlatabilir miyim?
Bir "Hal"i Meşru Görmemek: Kırılmayı Fark Etmenin Aşamaları
Şimdi bazı benlikler acaba duygularla mı güvenilir hale geliyor? Mesela verdiğimiz örneklerde olduğu gibi, oturup düşünüp karar alıp planlı bir fikirle olmayacak bazı şeyler yaşıyoruz. Ben onu doğrulamasam da, yanlış bulsam da, karar alsam da, stratejik bir plan da yapsam, o yine de bir "hal"dir mesela. O hal böyle içinde olup bitiyor ve seni sarıyor. Bu anlamda bu halin doğrulanıp doğrulanmaması, meşru olup olmaması pek bir anlam ifade etmiyor o halde; ya da bunun başka bir vakitte ele alınması gerekir.
Şöyle anlam ifade edebilir: bunu yaşarsın dedik ya, karar verince hemen iş hallolmuyor. Diyelim ki kırılmayı yaşadın, içinde kırılmayı hisseden bir benlik durumunu tecrübe ediyorsun. Bir: önce sen yalnız o olmadığını anlamaya çalışacaksın, ilk adımda. Sonra diyeceksin ki bu benliğin hissettiği bu kırılma, gerçeğe göre doğru değil. Bu, onu meşru görmemek anlamına gelir. O sende işleyebilir. Öyle çok çocuk yok mudur? Çocuk dondurma ister veya illa oyun bahçesine gideceğim der, anne de götürmez. Çocuk böyle minik minik mırıldanır değil mi, en son susar. Bunun gibi o da mırıldanacak tabii ki -içinden "böyle kırıldım, beni kırmamalıydı" falan diye. Alt fonda ama tabii ki relaks bir müzik değil; fonda devam ediyor ama sürekli rahatsız etmeye çalışıyor. Sürekli diyor ki "bak beni dinle" yani, "ben varım" diye sürekli kendini realize etmeye çalışıyor. "Bak ben aslında doğruyum, bak kırıldım, o da beni kırdı, o da yanlış yaptı" diye sürekli mırıldanan değil mi? Biraz sesini yükseltir, hani bazen çocuklar olur; ama "anne alacaksın, işte ben de gelmem" dersin, oğlun "gelmezsen gelme, sen bilirsin" der, o gene mırıldanmaya devam eder, bir kontrol eder: acaba anne baba ne durumda?
Anlatabiliyor muyum? Şimdi bizde de böyle: o böyle küçük mırıldanan benlikler var. Sen onları az buçuk bir kapı araladın mı zaten mevzu bitti. Ayağını bir kapıdan içeri soktu mu mücadele daha zor oluyor -imkânsız değil ama bir soktu mu içeri, "ne hakkı var kırmaya" diye başladın mı, o sarar seni. Bütün diğer benlikleri de arkasına alır ve koskocaman seni yutan bir benlik ejderhası haline gelir. Ama en başta onu görebilseydin ve ona meşruiyet tanımasaydın: "hayır, burada kırılma açısından bu mevzuya bakmak yanlış kardeşim" derdin. Veyahut da işte "kendimi küçümsenmiş hissettim, beni çok küçümsedi, çok aşağıladı, kendimi çok aşağılanmış hissettim" -tamam bakalım yani, bu yanlış bir şey ama yanlışı analiz edelim: nereden çıkıyor bu yanlış? deyip onun üzerinde çalışabilirsen, o zaman onu durdurabilme ve onun etkisine maruz kalmama imkânına sahip olabilirsin.
Değişmek İstememek ve Mevlana'nın Dövme Hikâyesi
Dediğimiz gibi bakın, o benlikler böyle basit şeyler değiller. Bir hafızaları var, bir arayışları var, bir beklentileri var, bir geçmişleri var, bir sürü şeyleri var. Bakacaksın kardeşim: bu doğru bir benlik mi, yanlış bir benlik mi? Seni tüketen bir benlik mi, seni geliştiren bir benlik mi? Ondan sonra bütün problemler zaten burada; kişi çoğunlukla "ben değişmek istemiyorum" der. Bazen bunu çok açıkça söylemese bile son tahlilde "değişmek istemiyorum" demektir. Anlatabildim mi? Veyahut "değişmek istiyorum" der, fakat Mevlana'nın o dövme hikâyesinde olduğu gibi -adam aslan dövmesi görmüş, aslan dövmesi yaptırmak istiyor, hoşuna gidiyor. Orada aslında anlatılan şey şu: "aslan gibi olmak istiyorum" aslında; aslan orada insan-ı kâmilin sembolü. Anlatabildim mi?
Fakat orada gidiyor dövmeciye. Dövmeci de başlıyor iğneleri batırmaya, oradan boya zerk edecek derinin altına. "Çok acıdı" diyor. "E tabii acır" diyor. "Neresini yapıyorsun?" diyor. "Kuyruğunu yapıyorum" diyor. "Yapma, bırak" diyor. "Olmasın, bırak" diyor. Böyle devam ediyor. "Neresini yapıyorsun?" "Yelesini yapıyorum." "Yelesiz olsun" diyor. "Neresini yapıyorsun?" "Kulağını." "Kulaksız olsun" diyor. En son gele gele gele, dövmeci diyor ki: "Kalk git kardeşim, sana aslan maslan dövmesi yapılmıyor." Anlatabiliyor muyum? İşte o benliklerin acıları var değil mi? Çünkü o benlikler tatmin edilmek istiyor.
Emzik Metaforu: Geçici ve Sınırlı Olana Sarılmak
Tatmin olmadıkça bir acı var, değil mi? Peki biz o acıya nasıl bakacağız? Hani bazen anne-babalar oluyor ya, ne yapacaksın, illa bir şey yapar. Bazen böyle on yaşına kadar süt emen çocuklar var, anne bir türlü kesememiş gibi. Şimdi biz bazen böyle şeyler duyunca güleriz yani. Halbuki biz Bediüzzaman'ın deyimiyle sakallı çocuklar veyahut da işte ömür boyunca süt emen çocuklar gibiyiz. Anlatabiliyorum. Hayat diyor ki "artık süt emmeyi bırakıp yemek yiyeceksin" diyor. O "yok" diyor, "ben süt istiyorum" diyor, ısrar ediyor onda. O zaman gelişmiyor. Veya "bana emzik ver" diyor.
Mesela düşünün, emzik ne kadar ilginç bir şey değil mi? Metafordur yani. Emzikte hiçbir şey yok ama çocuk böyle eme eme böyle uyuyor ya, manidar bir şeydir değil mi? Çünkü aslında o ona bir şey hatırlatıyor. Hani olumlu bir tarafı da var, böyle gafil bir bilinci hatırlatan bir tabiatı da var. Aslında emzik bir taraftan annesinin memesini hatırlatıyor, bir taraftan da aslında bize cehaleti hatırlatıyor. Yani emzik diyorsun yani, bir şey yok emzikte ama onu emip uyuyor mesela ve rahatlıyor. "Emziğimi ver" diyor.
Şimdi bizim de hayatımız ekseriyet itibariyle emzik arayan kişiler durumunda. Emzik arıyoruz; biri bize bir emzik verse de rahatlasak, uyusak diyen insanlar durumundayız. Emzik verilmediğinde o zaman ağlıyoruz. Yani sınırlı ve geçici olana sürekli bakarak tatmin olmaya çalışıyoruz. O sınırlı ve geçici olan düzeyde bir şey bulursak tatmin olmuş gibi yaşıyoruz, olmadığında da tatminsiz oluyoruz. Aslında biz de kadim psikoloji açısından diyoruz ki sana emzik de verilse, verilmese de aslında özünde bunun bir farkı yok. Çünkü emzik besleyici bir şey değil yani. Ama insanlar "olsun" diyor, "emziğim olsun" diyor yani, hiç olmayacağına emziğim olsun. Anlatabiliyorum. Diyorsun ki mesela bak bu insanlar seni bencil amaçlarla takdir ediyorlar, onaylıyorlar, seviyorlar; "ya olsun" diyor, "yalanına bile razıyım." Bu emzik, yalanına bile razıyım psikolojisi.
Biz aslında dikkat edin, yalanına bile razıyız. Peki niye insan gerçeği aramıyor? Çünkü o işte uzun gibi gözüken bir yol. Uzun gözüktüğü için de insan tercih etmiyor; öbürü hemen olan bir şey, hemen olduğu için de kişi hemen bunu karşılayabileceği bir alan arıyor. Ve biz insanları "emzikliler" ve "emziksizler" diye ayırıyoruz. Diyoruz ki bak emzikli olanlar ne mutlu, ne güzel uyuyorlar; emziksiz olanların da ne kadar kötü bir kaderi var. Hakiki olana ilişkin bir teveccühü olmadığı, tam bir karşılığı olmadığı için, tadılmamış ve görülmemiş bir şeyin arayışında olmak sürekli zor oluyor ama geçici olanla tatmin sağlanmış, hemen hemen bir duyum sağlanmış oluyor; aradığı şeyi tam olarak da bilmiyor işte. Hani "Oxford vardı da ben mi okumadım" diyen adam gibi, biz de diyoruz ki "ya tamam işte Allah'ın sevgisini, Allah'ın yakınlığını yaşadık mı ki insanların sevgisi, yakınlığı, işte takdiri, övmesi karşısında olgun olalım." Kadim gelenek de diyor ki ondan vazgeçmeye çalışmadığın veyahut da onu göreceli ve fani olarak idrak etmediğin müddetçe öbürünü zaten göremezsin. Tabii ki hemen tak diye göremezsin yani.
Behlül ile Harun Reşid Kıssası: Fanilik
Hani bir hikâye vardır: Harun Reşid'in bir yakını var, Behlül. Harun Reşid'in de bir hanımı var, Zübeyde. Behlül aslında marifet ehli biri ama kendini deliliğe vurmuş, öyle gösteriyor. Bir gün kumun üzerine oturmuş, bir şeyler yapıyormuş. Zübeyde, Harun Reşid'in hanımı, gelmiş. "Ne yapıyorsun?" demiş. "Cennette köşk yapıyorum" demiş. "Bana da bir tane verir misin?" demiş. "Tabii veririm ama bir şartı var" demiş. "Nedir?" demiş. Boynundaki gerdanlığı istemiş, o da çıkarıp vermiş. "Tamam, sana bir köşk tahsis edildi" demiş.
Neyse, akşam olmuş, Harun Reşid gerdanlığı görememiş: "Gerdanlık nerede?" demiş. Zübeyde "Behlül'e verdim" demiş, ne olduğunu anlatmış. Harun Reşid "o delinin tekine sen nasıl inandın" demiş, "hadi gideyim de alayım o gerdanlığı" demiş falan. Neyse akşam uyumuş; rüyasında bakmış, cennete uzaktan bakıyor, orada karısının adına bir saray var, bir köşk var. Hemen uyanmış, sabahın köründe Behlül'ü bulmuş: "Duydum ki cennette köşk yapıyormuşsun, bir tane de bana versene" demiş. Behlül "sana yok" demiş.
Yani insan şunu düşünmüyor: bak kardeşim, sen şu dünyanın üzerinde baki, ebedi bir şey görüyor musun? Yani bunun için böyle çok allâme-i cihan olmamıza gerek yok. Şu dünyada fani olmayan bir şey var mı? Yok. O zaman faniye fani olduğu kadar değer ver. Bunun için illa inançlı olman bile gerekmiyor değil mi? Fani, fani yani. Bakıyorsun, yaşlı teyzeler -eskiden böyle nurlu teyzeler olurdu, şimdi böyle depresif teyzelerimiz, ninelerimiz var ne yazık ki mesela. Neden? Şey oluyor yani, artık böyle yerine oturmuş, iç dünyası olgun, işte böyle bir tavsiye alacağın biri değil. "İşte bak evladım, biz yanlış yaptık, geleceğimizi düşünmedik, işte şöyle oldu böyle oldu, sen geleceğini garantiye al" diyen -anlatabiliyorum, böyle şeyler. Hani o eski dedeler, nineler, "oğlum bu dünya sınırlıdır, geçicidir; sen çalış, gayret et ama Allah'a tevekkül et; bu dünya zaten sınırlı, öyle de geçse sınırlı, böyle de geçse sınırlı, dert etme ama gayretli ol" derdi değil mi. Böyleleri kalmadı. Niye? Çünkü onlar da aynı şeyin içine düştüler.
İşte düşünelim yani, bu dünyada fani olmayan ne var? O zaman fani olana fani olduğu ölçüde -yani baki bir şeyi ara. Ebedi bir şey varsa, ben diyelim ki aradım bulamasam da insan nefsi şöyle diyor: "ya bulamasam, ya yoksa, hiç olmazsa dünyada, tamam dünyada yaşayalım" diyelim. Dünyada bana şunları yaşadım, bana bir şey kaldı diyen bir ihtiyar var mı yani? Hani Bediüzzaman'ın çok güzel bir sözü var, diyor ki elemin gitmesi lezzet olduğu gibi, lezzetin bitmesi de elemdir, değil mi? Yani elem bitince lezzet veriyor -mesela diyorsun ki "çok şükür", bir ağrın var, bir hastalığın var, iyileştin değil mi, çok şükür diyorsun; o elemin, acının bitmesi lezzet veriyor. Lezzetin, zevkin bitmesi ise acı veriyor -hele hele tekrar edemediğinde ne yapıyor, acı veriyor.
Dünyaya Fazla Değer Vermemenin Mantığı
Dolayısıyla o zaman bana son tahlilde dünyanın verebileceği asli bir şey yok yani o zaman. Hani böyle kalıcı, sürekli devam eden bir şey yok; o zaman ben bu dünyaya niye bu kadar teveccüh edeyim ki? Yani farz edelim beka da yok, bir şey de yok, olsun -ben öyle de olsa gene dünyaya o kadar teveccüh etmezdim. Çünkü şunu biliyorsun yani değil mi? Mesela şöyle düşünün: diyelim ki elinizde büyük bir meblağ var, bir para var ama çarşıya pazara gittiniz, hiç böyle diyelim ki işte kıymetli bir şey görmediniz. "Görmedim ama olsun, cebimde para dolu, kredi kartı da sınırsız, iyisi mi hepsini boşaltayım" der mi bir insan? Demez değil mi? Der ki "bunun değeri bu kadar, tamam bu kadar alayım." Çok değerli bir şey bulursan onu o yüksek değeri vererek alırsın. Peki bizim burada yüksek değer vereceğimiz bir şey var mı dünya itibariyle? Bizim gördüğümüz yok. O zaman ona bütün varlığımızı vermenin anlamı yok.
Yani bu dünyadan bir şey alıp götüren, bu dünyada bir şeye sahip olup da onu kaybetmeyen bir varlık var mı? Yok. Herkes sahip olma arzusuyla peşine düşüyor, sahip olduğunu düşündüğü zannıyla bir süre devam ediyor, sonra sahip olduğunu zannettiği şeyi kaybediyor. Aslında üç durumda da sahip değildi. Sahip olmak ayrı bir şey. Sahip olmak, ancak senin isteğinle kaybedilebilme durumu olması demektir. Senin isteğin dışında bir şey kayboluyorsa, demek ki sen ona sahip değildin. O zaman insan anlayacak: bu benliklerimin arzu ettikleri nelerdir? Beni neyin peşine koşturuyor? Neyin peşinde beni sürüklüyor? Ve üstelik de benim bütün enerjimi alıyorlar, benim bütün varlığıma hükmetmeye çalışıyorlar.
Peygamberler ve Evliyalar: Tecrübe Edilmiş Hakikatler
Bunu anlayabildiğimiz zaman işte ayrım noktasına geliyoruz; işte kişi aslında peygamberler, evliyalar niye var? Senin tecrübe edemediğin şeyi onlar tecrübe etmiş; "tecrübe ettim" diyor, mirac var diyor, işte cenneti, cehennemi, ulvi âlemleri, Allah'ın cemalini, sonsuzluğu gördüm, Allah ile muhatap oldum, mutlak hakikati müşahede ettim, hakiki ve daimi bir mutluluğun tecrübesini yaşadım diyor. Mesela "Allah sizi Darüsselam'a çağırıyor" diyor -selam yurduna çağırıyor, huzur yurduna çağırıyor. Onlar bunu tecrübe etmişler; o zaman biraz onlara inanmamız gerekiyor, deyim yerindeyse. İnansan ne kaybedersin? Aslında insan o benliklere şunu demeli: inansan ne kaybedersin? Benlik diyecek ki "dünyayı kaybedeceğim." Peki kaybettiğin şeyin acaba kıymeti nedir? Kaybettiğin şeyin kıymeti nedir, ki mutlak olarak zaten kaybetmiyorsun; o dünyada meşru bir dairede yaşıyorsun. Yani kim bu dünyanın lezzetini, keyfini sürmüş de böyle mutluluklar, huzur içinde -acaba hangi insan bir peygamber gibi, bir veli gibi ölebilmiştir, ki özünde de ölmemiştir, aslında onlar.
O zaman insan şunu diyecek: benim içimde bu benliklerin önemli bir kısmı beni yanlış yere koşturuyor, bana yanlış bir istikamet veriyor. O zaman benim onları dinlemeye ihtiyacım yok; veyahut da onları hak ettikleri ölçüde dinleyebilirim. Kendinizi gözlemleme aracılığıyla hırslarından ve güdülerinden hoşlanmamaya başladığınız benliklerin içinizde olduğunu fark ettiğinizi varsayalım. İşte kendiniz üzerinde çalışmanın anlamlı olduğu nokta burasıdır. Bu, hayattan uzaklaşmanız gerektiği anlamına gelmez -mesela "benim çok kırılan veya çok öfkeli, çok alıngan bir benliğim var, en iyisi ben dünyadan çekileyim, insanlardan uzaklaşayım, çok beni rahatsız ediyor" demek, egonun en çok bulduğu çaredir. Ama bu, hayattan uzaklaşmanız gerektiği anlamına gelmez; yalnızca hayata farklı bir anlayışla bakmaya başlamanız gerektiği anlamına gelir. Aslında hayatta daha önce yaptığınız her şeyi daha iyi bir biçimde yapabilirsiniz. Ve kendi içinizde daha huzurlu ve farkındalık içinde yaşayabilirsiniz.
Kendini Gözlemleme Şuuru
Eğer kendini gözlemleme gücüne sahip değilseniz -ki buna sahip olmak inanılmaz derecede önemli bir şeydir- kendini gözlemleyebilme şuurunda olmak gerekir. Bir benlik ortaya çıktığında onu görebilmek: buna kendini gözlemleme diyoruz. İmkân olarak hepimizde var ama biz bunu ortaya koymuyoruz, işler hale getirmiyoruz. Mesela şöyle düşünün: diyelim ki birisi birisiyle tartışıyor. X kişi Y kişiye dedi ki "sen yanlış yaptın" veya "sen haksızsın" veya "senin bu yaptığın doğru değil." O kişide bir benlik hemen çıktı, dedi ki "sen kendine bak, sen beni eleştirecek kişi değilsin, hatta en son kişisin." Dediğinde, şimdi bunu görebilip bunun sesini kısabilecek anlayışa sahip olduğun zaman kendini gözlemliyorsun demektir. Yoksa o senin ağzından çıkıyorsa otomatik olarak...
Sen kimsin be diye çıkıyorsa ağzından, sen önce kendine bak diyorsan, sen orada kendini gözlemlemiyorsun. Kendini gözlemleme dediğimiz bu. Yani dışsal etkilerden veya bir kısım iç etkilerden olabilir. Bir negatif benlik tetiklendiğinde veya herhangi bir benlik tetiklendiğinde, bu tetiklenen benlik nasıldır, kimdir, nedir -hani sürekli bir "CV'sini" arıyoruz yani; bunun geçmişi nedir, sağlam mıdır değil midir, nasıl bir anlayışı var, nasıl bir bakış açısı var, bu ne biçim acaba bir benlik halidir deyip onu analiz edebiliyorsan kendini gözlemleyebiliyorsun demektir; edemiyorsan otomatik olarak o benlik senin gözünü çıkarıyor demektir.
Mesela gözlemlemeye başladığın anda benlik aynı kalmıyor, bir değişime giriyor sürekli. Gözlemlediğin şey bir anda farklı bir şey haline gelmiş, oradan daha farklı bir şey gelmiş -karşına böyle bir topluluk çıkıyor, sürekli şekil değiştiriyor değil mi mesela? Cevaplar değişiyor. Derin bir yerden yakalıyor bir yerde, "neyse sormayayım" falan gibi, "fazlasıyla öde var mı" gibi. Orada derinlemesine bunu yürütebilecek bir gözlem kabiliyetine sahip olduğumuzda, ta dibine kadar gidebildiğimizde -mesela gittiniz gittiniz, o dedi ki "o zaman sen bir hiçsin", o zaman "öyle yapma böyle yapma, buna hakkım yok, şuna hakkım yok, sen hiç misin" diye vurunca, o zaman diyorsun "lan ben hiç değilim." Halbuki orada "hiçim" desen kardeşim, ne var? "Kökünü kurutacağım" desen mesela, değil mi? Ama şimdi orada da diyor ki mesela "hiçim" edebiyatlarını biz çok duyduk. Hayır, orada sürekli sana aslında bir meşruiyet zemini üretmeye çalışıyor, onu kastediyorum. Biz de diyoruz ki senin ürettiğin hiçbir zemine ihtiyacımız yok; bizim zeminimiz zaten Allah. Yani ben zaten bir hiç değilim, hakikatim itibariyle. Anlatabildim mi? Bunu kastediyoruz.
Yani sen kendini göstermeyince kimse seni görmüyor -tamam görmesin, ama o kadar şeyin var işte, bilgin var, şuurun var, bunlar boşa mı gidecek falan, bir sürü şey. İşte o sağdan, soldan, üstten, alttan yaklaşan benlikler; sen onun dibine, merkezine kadar gidebildiğinde o ne olur, sıfırlanır. Ama o da diyor ki "ben çekilirsem sen boşta kalacaksın." İşte biz de şunu demeliyiz: o "boşta kalırım" dediğin yerde aslında tam doluluk var, tam gerçeklik var. Halbuki bunlar yalancı emzik, bunlar. Bize kendisini dayatan bu benlikler bize yanlış bir zeminde var olduğumuzu iddia ediyorlar. İşte sen mütevazı davranıyorsun, öbürü kalkıp malı götürüyor; tamam götürsün, hangi malı götürüyor, ne kadar götürüyor, o malın değeri ne? Bak, benlik senin dünyeviliğine sürekli oynar.
Her Benlik Farklıdır: Dünya Sevgisi Zemini
Anlatabiliyor muyum? Onun için hadis de var: "içki her kötülüğün anasıdır" sözü aslında pek yok, benim bildiğim; "dünya sevgisi bütün kötülüklerin başıdır" var. Dikkat edin, bütün bu negatif benliklerin zemini dünyadır. Sana dünyada bir varoluş telkin ediyorlar ve sunuyorlar. Sende o dünya arzusu yoksa o mücadele edecek bir yer bulabilir mi, sana bir kanca atabilir mi? Tabii, birçok şey var. Bunlar benlikler, değişik değişik. Nasıl farklı telefon markaları var, giyim markaları var, herkeste farklı farklı olabiliyor bunlar; birisinde olmayan bir negatif benlik bir diğerinde olabiliyor. Her birimizde mizacımıza göre, yaşadığımız olaylardan, anne-baba tavırlarından bir şekilde oluşuyorlar.
Mesela diyelim ki böyle bir tane benlik görmüştüm: "kendimi ezdirmeyeceğim" diye böyle takılmış bir bayan vardı -babası annesini ezmiş ona göre, "kendimi ezdirmeyeceğim." Mesela kocasına yemek yapmıyor, veya diyor ki "bir gün sen yapacaksın, bir gün ben yapacağım", "ben kendimi ezdirmem" diyor. Ne kadar hem naif bir benlik değil mi, ama ne kadar da karikatür bir benlik aslında -takılmış oraya. Hani kocası onu eziyor mu ezmiyor mu, zaten ezen bir koca da yok yani; ezen bir koca olsaydı o zaman anlardı, bir sekiz olsaydı o zaman görürdü. Değil ama oraya takılmış: hemen bir durum olduğunda, eşi bir şey talep ettiğinde "istersem yapmam, istemezsem yaparım, istemezsem yapmam" diye oraya takılmış. O benlik hemen tak diye ortaya çıkıyor. Onu analiz edebildin mi? Yok, etmiyorsun. Sürekli senin hayatını bu yiyip bitirecek mi? Tabii ki yiyip bitirecek. Ve sen sürekli "ben kendimi ezdirmem" diyerek belki hayatta birçok ilişkini baltalayacaksın. Sonra diyeceksin ki "bu erkekler." Değil mi? "Ve biz kadınlar." Evet.
Övgü ve Suçlama: Sahte Tatminin İki Yüzü
Kendini gözlemleme gücüne sahip değilseniz, benliklerinizi göremiyorsanız, kendinizi kanıksamışsanız değişemezsiniz. Bu negatif benliklerle yolunuza devam ettiğinizi ve bunların yaptığı içsel hesapların umutsuz döngüsüne hapsolduğunuzu, hep konfor, şöhret, zenginlik, övgü, sevilme, ilgi görme istediğinizi varsayalım. Doğal olarak bu isteklerin karşıtları olan konfor eksikliği, bilinmeme, tanınmama, ilgi görememe, önemsenmeme, yoksulluk veya suçlamayla karşılaşırsınız. Hayatta bunlar yok mu? Var yani; evinde olmaz dışarıda olur, otobüse binersin orada olur, bundan kaçamazsın, böyle bir şey yok.
Övgüyü ve karşıtı olan suçlamayı ele alalım. Size şu soruyu yöneltmeme izin verin: sizdeki en gerçek, en samimi ve en deruni olan şeyin övülmek arzusuyla gelişebileceğini düşünüyor musunuz? Bu çok önemli bir soru. İnsan, bakın şunu unutmayın: övülerek, sevilerek, ilgi gösterilerek, bütün maddi imkân ve şartlar en iyi hale getirilerek bir insan ermemiştir. Var mı öyle bir yuva? Yok. Bu ne demek? Bu şu demek: bunlarla insan gerçek özünü bulamaz aslında. Bunlarla bulacağın şey benlik olabilir, benliğin biraz sağlıklı hali olabilir -sağlıklı hali olur ama özünü bulamazsın. Ve senin için bunların ürettiği şey gerçek değildir.
Zeki Müren Örneği: Alkışlarla Yaşamak
İşte alın mesela Zeki Müren; onun kadar ilgi gören, sevilen, takdir edilen, önemsenen az adam olmuştur değil mi Türkiye'de? Hani azdır, saydığın zaman belki bir elin parmakları kadardır -hele o zamanlar, siz gençsiniz, biz de biraz ortaya yakınız. Peki ne oldu? Mesela Zeki Müren erdi mi? Yok. Ancak ne dedi? "Alkışlarla yaşıyorum" dedi. Alkışlar bitince de yaşayamadı. Yani o alkışların onda ürettiği ve tatmin olduğu bir zaman, bir zaman çok tatmin oluyordu. Peki o tatmin olduğu zaman onda bir şey var oldu mu yani? Gerçek bir varlık buldu mu? Veyahut da bulduğu şey gerçek olan bir şey miydi? Bakın gitti onlar değil mi, adam da çöktü.
Peki mesela o süreç içerisinde Zeki Müren çok muazzam eserler ortaya çıkardı diyelim -hani böyle gerçekten insanın ruhuna dokunan. Mesela onun eserleriyle eren biri var mı? Ermek de ben de istiyorum, arkada kalsın falan diyor adam mesela. Biz de diyoruz ki cahillik etme, ürettiğin şeyler psikolojik düzeyle ilişkili şeyler; iyi olanları var, kötü olanları var ama son tahlilde bunlar sınırlı ve fani şeyler. Zeki Müren'in bir şarkısını dinleyip de böyle ulvi, ruhani düzeylere geçen bir şey var mı? Yok, sadece senin duygu merkezini tahrik ediyor. Kötüdür demiyorum, unutmayalım, kötü bir şey değil; diyelim ki işte dostluk, vefa falan bunları anlatıyor değil mi? Ama bakın ruhani bir şey mi bu, psikolojik bir şey mi? Psikolojik, hepsi. Ama güzellik duygusunu tetiklediği için, hani mesela bir güzellik duygusu uyandırıyor insanda. Güzellik duygusunu tetiklemek önemli değil; mutlak güzeli bulmak ve buldurmak önemli. Ama ona teşvik etmez mi? Hayır etmiyor yani, sen onu kullanarak gidebilirsin ama.
Bir de bak, bizim burada dikkatini çektiğimiz şey şu: bak nasıl bir benlik seni götürüyor ama ben çevirmeye çalışıyorum, şimdi ben ona nokta koyuyorum o benliğe. Bizim derdimiz, mesela Zeki Müren çok güzel eserler de verebilir, fark etmez. Biz diyoruz ki Zeki Müren kaybetmiş -kendisi kaybetmiş. Anlatabiliyor muyum? Demek istediğimiz bu. Yani kalem çok güzel şeyler yazabilir, fakat kalem tükenirse o iş kaybolmuştur, tükenmiştir; adam tükendi. Allah onun üzerinden psişik düzeyde güzel şeyler de yaratabilir, bu ayrı bir şey. Yani o kendi özünü bulamadı, kendi özüne dair bir farkındalık yaşayamadı; hep ne yaptı, o duygu merkezini sevilmek, takdir edilmek, alkışlanmak vs. ile sürekli emzikle doyurmaya çalıştı. Hep emzikti, hiçbir zaman o emzikte süt yoktu. Bunu kastediyoruz. Anlatabiliyor muyum? Çocuk uyurken, emzikliyken güzel şeyler mırıldanabilir yani, olabilir, seyretti mi -mesela asıl söylediklerinden birebir görebilirsiniz, tam o hale bürünmüş olarak; ondaki o benlik durumunu çok çok yansıtıyor.
Kendini Gerçekleştirme Yanılgısı
Demek istediğimiz şey, bugün modern psikolojinin veya modern böyle bir kısım şeylerin bize anlattığı "kendini gerçekleştirme" diye bir şey yok ya. Kendini gerçekleştirme, kendi zatını tahakkuk ettirme anlamındadır; yani Allah'ın sana üflediği ruhun hak olduğunu müşahede ettiğinde kendini gerçekleştirmiş olursun. Yoksa kalkıp "benim hedefim var, şuna ulaştım, kendimi gerçekleştirdim" -öyle bir şey yok. Bu çok önemli bir şey. Ben kendimi hiçbir şeyle gerçekleştiremem. Ben dünyanın en ünlü müzisyeni olsam, dünyanın en ünlü bilim adamı olsam, en ünlü yazarı olsam, bunların hiçbiri "kendimi gerçekleştirdim" diye bir şey değildir. Kendini gerçekleştirmekle ilgisi yok. Bunlar senin özünün, gerçek kendinin, yani ruhaniyetinin bu dünyadaki yansıması ve sınırlı tezahürüdür.
Hani hep verdiğimiz örnek: Marmara Denizi tsunami dalgası üretemeyince kendini gerçekleştiremiyor mu, eksik mi kalıyor? Tsunami olsa ne olur, ne kadar sürecek o -3 saat, 5 saat, bir gün diyelim, sonra geçti değil mi dalga; deniz, deniz kalıyor. Dolayısıyla benim böyle bir "kendimi gerçekleştirme" cehaletine düşmem gerekmiyor -hele hele birileri beni bu konuda tahrik ettiğinde: "evet kendimi gerçekleştirmem lazım, kendimi bulmam lazım, kendimi üretmem lazım" falan gibi böyle tumturaklı şeyler. Bunlar en aldatıcı şeyler. Sen kendin zaten gerçeksin, sen o kendini bul -şu anki kendin değil ama. O kendini bulduğunda sen zaten gerçeksin, gerçekleştirmene gerek yok yani. Gerçekleştireceğimiz bir şey yok bizim. Bu âlemde, bu sınırlı varoluş düzeyinde o gerçek özümüzün yansımaları olur. Allah sana yetenek verir, buna yetenek verir, buna verir, bu kadar imkân verir; vermez de -"ah ben bir kitap yazacaktım ama yazamadım, bir resim, kafamda yaptığım var, bir onu yapabilsem tamam uçtum yani." Ben işte "kocam beni böyle seviyor" dese, böyle içten içe dolu dolu, "tamam mesele hallolmuştur" -öyle mi yani, olabilir mi böyle bir şey ya? Zeki Müren'den daha çok "seni seviyorum" lafına maruz kalan adam var mı? Ne oldu, adam erdi mi, bir şey mi buldu?
Niye biz o benliklerin yanıltıcı hedeflerine takılıyoruz ki yani. O yanıltıcı hedefleri veriyor insana. İşte bunu anladığı zaman insan, veya anlayabildiği ölçüde, o şeyleri meşru daire içinde tecrübe edebilir, yaşayabilir. Mesela diyelim ki bir arif dünyada hiç tanınmayan biri de olabilir, dünyada çok tanınan bir Evliyaullah da olabilir. İnsanların övgüsüne mazhar olan Abdülkadir Geylani de olabilir, bir tane müritten başka bir müridi olmayan bir zat da olabilir, hatta kimse onu tanımayabilir. Hiçbir eksikliği yoktur o kişinin. O sadece Allah'ın takdir ettiği bir fonksiyondur. Marmara Denizi durur, bazen Allah ondan tsunami dalgası yaratır, bazen de süt liman yapar; denizin ne eksiği olur ne artısı olur o durumda, sadece doğal bir tezahürüdür o.
Kâmil insan ne dünyadan uzaklaşmayı ne dünyaya yönelmeyi arzu eder, fark etmez, çünkü ikisi de birdir onun için. Ama ilahi takdir içinde olmayı gerektirdiği ölçüde içinde olur, dışında olmayı gerektirdiği ölçüde dışında olur; onun için bir farkı yoktur. Bir değişim söz konusu değil.
Bir Soru: İrademiz Var mı, Mizaç Kendini Sabote Ediyor mu?
Hocam bir şey sorayım. Mesela şöyle diyen bir benlik de olabilir mi? Yani zaman zaman böyle diyen bir benlikle duruyoruz: "Tamam, mevcut halimizle dünya yaşantımızda kendi irademiz diye bir şey yok, bir otomatizma var ve kendi mizacımıza göre olaylara, karşımıza çıkan durumlara karşı... bir irademiz var da henüz ortada yok." Diye böyle içinden, "tamam her dinasyonda da sevgi arayışın bitsin, kırılganlık, her şey" hani bu anlamda da böyle bir şeyler, böyle söylentiler de var.
Tam var öyle söylentiler, zaten muazzam; zaten bu dersin bütün havasını sabote eden bir benlik bu. Hem de bunu böyle tahkim ederek, iyice besleyerek yapalım diyor. Hepimizde var bu, biliyorsunuz, hepimizde var. İşte ne yapıyor, işte böyle sabote ediyor mesela ama biz bunlara diyoruz ki: öyle hafızaları, öyle akılları, öyle felsefeleri var ki bir anda bakıyorsun kendini "haklıdan haklı" bulmuş; çünkü o konuda ona karşı gücün yok, bilmiyorsun yani. Onun ürettiği argümanlara mesela bir bir cevap verelim, sakince. Kavga, gürültü yok; sakince karşımıza alıp gözlemliyoruz yani -kendini gözlemlemek bu değil mi, doğru bir şey. Zaten böyle yapılacak şey bu. Hatta yazmak çok faydalı. Böyle diyelim ki bunu konuştuk ama böyle diyen bir benlik var -"dur, bunun üzerinde bir durayım" yani. Yoksa onu böyle tam kenara atayım, "ya olmaz, böyle şey olmaz" deyip onu bastırmayacağım; alacağım, gözlemleyeceğim. Bak dedi ya burada: öldür demedi, yok et de demedi, kavga et de demedi, "gözlemle" dedi. Gözlemleyeceğiz, oturup konuşacağız. Mesela bir: "Allah beni böyle mi yarattı?" Bunu bilmiyorsun.
Sevgi İhtiyacı ve Gerçek Sevginin Kaynağı
Mesela diyelim ki bir yaşındayken, diyelim ki birisi sana sevgi göstermediği için hafif alındın. Ama bunu ne kadar sürdürdün diyelim? Belki bir dakika, yarım dakika. Peki bugün ne kadar sürdürüyorsun? Bazen bir yıl, on yıl. Demek ki bu o kadar yaratılıştan değil. Anlatabilir miyim? O zaman sen yaratılıştan böyle değilsin. Bir. İki: evet, sen sevgiyle mutmain olan bir tabiata sahipsin ama neyin sevgisiyle? Gerçek sevgi nedir? O zaman buna da geleceğiz. Dedik ya, süt mü emeceksin emzik mi emeceksin? Benim gıdaya ihtiyacım var -tamam doğru, gıdaya ihtiyaç içinde yaratılmışım değil mi mesela; sevgiye ihtiyacım var diyen bir benlik dedi ki "benim sevgi gıdasına ihtiyacım var." Ben de dedim ki evet o gıdaya ihtiyacın var ama emzikle bu iş yürümez, daha iyisi varken niye bunları? Evet aslı var, sen aslı üzerinde gayretli ol. Ha, bazen böyle Çin malı olmayan bir emzik olursa da emebilirsin, ama Çin malı falan böyle zararlıysa onu kullanmayacaksın. Yani işte "biri beni sevsin, nasıl severse sevsin, ben onu ayarlarım, istediğim hale getiririm" demeyeceksin. Anlatabildim mi? Böyle bir şey yok. Ve bileceksin: bu zahiri ve geçici dünyada bütün sevgiler, mutlak sevginin gölgesinin gölgesidir.
Peki gölgeye mi, asla mı yöneleceğiz? Aslında o da kötü bir şey değil değil mi -mesela sevgiye ihtiyaç duyması, aslı bulması için tetikleyici, güzel bir şey. Ayırdık yani, ayırdık: sevgi fıtri bir şeydir. Hatta diyoruz ki sen kendi özünü bulsan, zaten sevginin kaynağı sensin. Sen şu ego düzeyinde, benlik düzeyinde sevgi arıyorsun ya, aslında senin aradığın şey senin zaten içinde. Ama neye benziyor bu? İşte insanlar bazen olur ya, işte derler, petrol denizin üzerinde yaşıyorlar ama adamlar çıkarmadıkları için fakir fukara yaşıyorlar. Şimdi biz de böyleyiz; şimdi benim içimde ve herkesin içinde sonsuz bir sevgi kaynağı var. Aslında sevginin kaynağı sensin zaten. O zaman ona doğru mu yolculuk yapacaksın? Bu yolculuğu yaparken insanların sevgisi sana olumlu etkiler verebilir ama olmadığında da problem yok, çünkü ben zaten asıl bunu aramıyorum. Hani iyi kalite bir emzik olduğunda eyvallah, olmadığında da problem değil; çünkü benim arayışım iyi bir emzik değil ki.
Mesela diyelim ki ben güçlü olmaya çalışıyorum -peki gücü nerede bulacağım? Gücü maddi ve geçici âlemde mi bulacağım? Veya diyelim ki tanınmak, bilinmek istiyorum -bu da aslında fıtri bir şey değil mi, fıtri bir şey. Ama kim tarafından tanınacağım, nasıl tanınacağım -bak buna gelmiyor. Diyor ki "tanınmak, bilinmek, fark edilmek, övülmek, bir şey yapıp ortaya koymak ve bunun üzerinden takdir edilmek ne güzel bir şey, beni besliyor." Senin neyini besliyor? Benliğini besliyor. Peki bu aslen bir hakikate mi dayanıyor? Evet bir hakikate dayanıyor. Peki o hakikat nasıl tatmin olur? Sen bir hakikati sınırlı bir şeyle tatmin etmeye çalışıyorsun; o zaman onu orada aramayacaksın.
Benim fıtratım -hatta Bediüzzaman'ın bir sözü var: fıtratı aşk ile yoğrulmuş bazı evliyaullah vardır ki şöyle demişlerdir: "kâinatta her şey aşk üzeredir" demiş. Bak, "fıtratı aşkla yoğrulmuş" diyor. Ben fıtratım aşkla yoğrulmuş, ben böyle sevgi kelebeği gibi oradan buradan her yerden sevgi arayacağım, nerede biri bana sevgi gösterirse hemen fır koşacağım -ne diyeceksin? Koştuğun şey ne, aradığın şey ne? Anlatabiliyorum. Mesela işte bir topluma girdim, önemseniyorum, takdir ediliyorum falan, ne güzel bir şey. Peki asıl bu mu? Yoksa asıl sen sonsuz ve ebedi olan tarafından mı tanınmak, bilinmek istiyorsun? Bu mücadeleyi yapmadığın zaman ne yapar o benlik? Alır, kural okursun, Evliyaullah menkıbesi dinlersin, o böyle ufacık bir tekmeyle hepsini savurur atar. Anladın mı, esamesi okunmaz onların. Yani abi, o tetikleyiciler mesela sevgi arayışı, ünlü olma arayışı falan, aslında fıtrattan gelen şeyler, hani ruhun içinde bulunduğu bir şey; ama bir sebebi yanlış koyduğumuz için şeyler değişiyor. Bak ruh aslında en deruni şeyidir insanın; fakat sen onu ruhsal düzeyde yaşamıyorsun, ego düzeyinde yaşıyorsun. "Sevilmek istiyorum" diyorsun, doğru. Peki gerçek anlamda sevgi nedir? Gerçek anlamda sevilmek nedir? Gerçek anlamda sevginin kaynağı nedir? Bunları düşünmüyor; hemen ne yapıyor, "buna ihtiyacım var" deyip en kısa zamanda onu bulduğunu düşündüğü, bulacağını düşündüğü yerde arıyor.
Bedene Dayalı Tanınmanın Acısı
Anlatabiliyor muyum? Geçen böyle bir kız gördüm mesela -tanıyorum ama o beni görmedi mesela. Böyle minicik bir etek giymiş falan, kendi bedeniyle ilgili şeyleri var, biraz böyle kısa boylu falan -neyse uzun hikâye. Baktın böyle, hani bir çocuk onunla ilgileniyor, o da o kadar kendince mutlu görünüyor ki. Ben mesela üzüldüm mesela; ya evet insan öyle bir şeyle yani, farkında değil ama. Evet, sen bir kere diyelim ki bedenin üzerinden tanınmak, sevilmek istiyorsun değil mi; karşındaki insana zaten özünün farkında değilsin, onun o dışsal şeyini yansıtıyorsun. "Toplantıdayım, toplantıdayım, toplantıdayım, on beş dakika sonra çıkacağım." Şimdi orada neyi görüyorsun? Şunu görüyorsun: aslında ne kadar fıtri bir ihtiyaç değil mi, sevilmek, önemsenmek, takdir edilmek -buraya kadar doğru. Bundan sonra yol bozuluyor, stabilize olup toprağa iniyoruz; yolda bir problem var: bunu nerede, nasıl, ne şekilde tatmin edeceğim?
Yani mesela diyelim ki bir kıza bir erkek "çok güzelsin" dediğinde, bir kadın, bir kız da "çok teşekkür ederim, çok mutlu oldum" diyorsa -Allah ikisine de yardım etsin, eğer bunu gerçekten söylüyorlarsa. Bu acı verici bir şeydir. Anlatabiliyor muyum? Acı verici bir şeydir. İşte bunu anlamak lazım yani. Ve orada neyi görüyorsun? Aslında sevilmek istiyor ama gerçek anlamda sevginin ne olduğunu bilmiyor. İki: sevildiğini düşünüyor ama sevenin neyi sevdiğini bilmiyor, sevenin niye sevdiğini bilmiyor, sevenin ne kadar seveceğini de bilmiyor. Şimdi bakıyorsun, burada üzülmekten veyahut da ona dua etmekten başka bir yol var mı? Değil mi? Evet. Yani işte Zeki Müren sevildi mi? Sevildi. Peki neyle sevildi? İşte fiziğiyle sevildi, sesiyle sevildi değil mi, görünümüyle, performansıyla vesairesiyle. Peki bunlar kalıcı şeyler mi? Değil. O zaman sen sevilmemeyi de kabul etmiş oluyorsun; eğer sevginin, sevilmenin nedeni bunlarsa, o zaman sen otomatikman meseleyi bitirmiş oluyorsun, meselenin dibine bombayı koymuş oluyorsun.
Mesela tanınmak: ben neyle tanınacağım? Yani insanlar beni neyle tanıyacaklar değil mi, bir de kim beni tanıyacak? Ama işte biz -Allah'ın seni tanıması, sevmesi, bilmesiyle mutmain olmayınca Allah da seni âleme teslim ediyor. Bu da acı bir şey. Daha sonra sen kendi kendini âleme teslim ediyorsun. İnsan kendisini ya Allah'a teslim edecek ya âleme teslim edecek; başka bir yol yok.
Abi, peki, insan tam mutluyken ölürse, mutlu oluyor falan, hiç fark etmiyor mu? Fark etmiyor. Rüyada mutlu olmakla bir farkı yok. Hani şeytan o noktayı geçmemiş, eleme düşmemişken ölüyor -rüyasında mutlu bir rüya görenden bir farkı yok. Belki o kişi size karşı bütün varlığıyla, bütün yönleriyle sevinmiş olamaz mı? Kendisi ne? Bak, güzel bir benlik daha çıktı. Kendisi o mu? Sesi gitti, tarzı gitti; o zaman kendisi gitti mi? Onlar için değil işte, sadece o haliyle. Hangi haliyle, hangi varlığıyla, hangi bütününle -şimdi benlik kaçamak cevap veriyor. Kendisi ne? İşte biz de zaten onu soruyoruz: kendisi ne yani, ben neyim aslında? Ben bir beden miyim? Bir bedene sahip ve o bedeni -daha doğrusu bir bedenim, bir zihnim, bir tarzım var, bu muyum? Yoksa aslında ben işte Yunus'un dediği "bir ben vardır bende benden içeri" dediği ben miyim? Hangisi? Ben kendimde gerçekte neyim?
Kendini Tanımak, Kendini Tanıtmak
Önce gerçek kendimi bulacağım; bir de gerçek kendisine ulaşan insanlara kıymet vereceğim orada, o anlamda şeylerine kıymet vereceğim. İnsan olarak herkese kıymet vereceğiz ama kendini bilen ve kendi hakikatini idrak eden insanın değerlendirmesine, fikrine kıymet verebilirsin. Çünkü o gerçekten öyle görüyor. Mesela diyelim ki seni tanıdı insanlar -neyle tanıdılar? Film yaptın, çok güzel bir film yaptın, tanıdılar; neyi tanıdılar orada? Bir film tanıdılar. Peki sen film çevirememeye başladığında ne diyecekler? Bak, seni tanımadılar aslında orada; senin bir fonksiyonlu ürününü tanıdılar, seni tanımadılar. Zaten sen kendini tanımadın ki kendini tanıtasın. Kendini tanıyanın kendini tanıtmasına gerek var mı? Zaten yok. Yani kendini tanıdığında zaten seni tanıyan bir Allah'ın var. Kendini tanıdığında, seni tanıyan Allah zaten orada duruyor. Ama Allah, senin "kendim" dediğin şeyin ne bedenine, ne görüntüne, ne dünyadaki faaliyetine bakmıyor; onları tanımıyor Allah. Bak Kur'an'da ne diyor? "Onlar beni dünyada unuttular, ben de onları unutacağım" diyor. Bu şu demek: onlar beni unutunca, yani asıl, hakiki, ebedi, baki olanı tanımayı unutunca, ben de onları unuttum -çünkü unutulmayacak bir şey yok yani ortada. Anlatabildim mi? Unutulmayacak bir şey yok çünkü hiçbiri gerçek değil. Allah var olan bir şeyi unutmayı yaşamıyor; yok ki bir şey hatırlansın, gerçek, hakiki anlamda. Onların hepsi geçici ve fani şeyler.
Şimdi sen kendini neyle tanıtabilirsin? Kendini bularak, kendinle tanıtabilirsin. Bir de mesela daha karmaşık bir şekilde işliyorsa: tanıtma olayı değil de bazı şeylerin tetiklemesiyle sen de diyelim böyle daha kreatif ya da tatmin edici, güzel bir doyuma ulaştırıcı bir şey yaşıyorsun; sanki kendine gelmediğini de fark ediyorsun ama yine de öyle bir şey yaşatıyor, yoğun bir doyum yaşatıyor bazı süreçler. İşte bunlar aldatıcıdır, bunların tuzağına düşmeyeceksin işte. Bak ne dedik: kaliteli emzik var, kalitesiz emzik var. Anladın mı, kaliteli emziği bulduğunda "ooo ne güzel, böyle bir uyuyayım, oh ne güzel" demeyeceksin. Ama şeyi hatırlatıyor: kaliteli emzikte de kalitesiz emzikte de, son nihai kertede, ikisi de emziktir. Ve sen onu göreceksin, hatta şöyle algılayacaksın: bu benim tatminini yaşadığım şey aslında bir hakikatin gölgesi. Mesela diyelim ki bir insan beni sevdiğinde yaşadığım mutluluk aslında Allah'ın beni sevdiğinde yaşayacağım mutluluğun gölgesinin gölgesinin gölgesidir. Bunun farkında olursan -olur mu? Olmaz.
Bu böyleyse, kim bilir "cennet ne güzeldir" diye burada da kutsal bir anlam arayan bir benlik devrede demektir. Neyse, en azından bir fonksiyon hâlinde olsun diyelim.
Fonksiyonunu İcra Etmek, Kendini Ona Bina Etmemek
Ne dedik? Fonksiyon icra et. Herkes fonksiyonunu icra etmelidir, yaşamalıdır; imkân ve kabiliyetini, potansiyelini açığa çıkarmalıdır. Fakat kendini bunlara bina etmemelidir. Hakiki insanın o anlamda -bak, hakiki insanın hakikatte bir özgeçmişi yoktur. Anladın mı? Bak peygamber nedir? Peygamber Allah'ın kuludur, bu kadar. Başka hiçbir şey yok. Ne Mekke'yi fetheden biridir ne odur ne budur; o, onun Allah'ın hikmeti gereği kendisinde tezahür ettirdiği bir fonksiyondur. O diyor mu "Mekke'nin fatihi"? Ama biz öyle diyoruz değil mi mesela -işte bu kadar yılda bilmem ne kadar insanı inandırdı, Mekke'yi fethetti, kâfirleri bilmem ne yaptı. Peygamber öyle bir şey demiyor kendisi için. Diyor ki "ben Allah'ın kuluyum." Neyle övünüyor? -hadiste geçtiği üzere- "fakrım övüncümdür" diyor. "Benim kendimde bir şey yok, her ne varsa bende Allah'tandır ve ona aittir, ve ben bundan müftehirim, benim övüncüm budur" diyor. Demiyor ki "571'de doğdum, annem böyleydi, babam böyleydi, şöyle oldum, bu okulu bitirdim, işte şurada eğitimi aldım, Mekke'yi fethettim." Öyle bir şey demez. O bizim görünürdeki geçici kimliğimizdir, onun da gerçekliği var; fakat sen o "CV'ni" okuduğunda "işte bak bu benim, işte bu benim, sen beni tanıyor musun, bu işte bu benim" dediğinde cahillik etmiş oluyorsun. Yoksa onları tabii ki hayatta yaşayacaksın ama "ben onlarım" demeyeceksin.
Hocam, geçen bir eğitim aldık. Hoca dedi ki "kendinizi en iyi tanımlayan beş madde yazın." Bak adam hangi düzeyden konuşuyor, hürmet et, çıldırma. Adam senin üçüncü dereceden dışsal kimliğini, senin üçüncü türevini soruyor; sen de hürmet et. "Adama niye benim öz varlığımın kimliği yoktur diyeyim" -ne diyecek kardeşim? "Estağfurullah" mı diyeceksin? Adam senin üçüncü dereceden türevini soruyor, sen niye ona onu göstermeyip "yok, böyle değil" diyeceksin? Adam onu soruyor yani, orada yaz abi. Diyelim ki sen büyük bir mücevherat dükkânının sahibisin, bir çocuk geliyor sana diyor ki "şeker var mı?" Sen der misin ona "kardeşim burası mücevherat dükkânı, defol git, ben şeker mi satıyorum?" Bakarsın, cebinde şeker varsa verirsin; hatta yoksa da gider alır verirsin, çünkü o onu istiyor, onu arıyor yani.
Abi korkutucu geliyor. Evet. Ondan sonra, herkes yazdı bir şeyler işte; ondan sonra bu yazdıklarından üçünü silin dedi. Tabii çok kişi üç maddesini silemedi. Mesela "ben salıyorum, mühendisim, işte şurada çalışıyorum, şöyleyim böyleyim" falan ya da "azimliyim, zekiyim" falan -hani bunlardan üç tanesi hayatınızda olmasa, silebiliyor musunuz, kaldırabiliyor musunuz falan? Tabii çoğu kişi silemedi böyle. Hani o şeyi fark edersin de şayet -hepsini gönül huzuruyla silebilirsin. Zaten senin nazarında siliktirler yani, hani şey değillerdir onlar.
Kapanış: İnsan Biriktirmek mi, Kendi Zenginliğini Bulmak mı
Mesela bugün bir arkadaş vardı, "iki numara" bir erkek diyor ki "herkes para biriktirir, ben insan biriktiriyorum." İşte güzel kardeşim, niye insan biriktiriyorsun -hani o ilişkili olduğu insanlar, onların fazlalığı, onların niteliği bağlamında kendine bir değer atfediyor yani; "niye böyle yapıyorsun" demek geldi içimden ama tabii demedim, çünkü bu uygun değildi. Anlatabildim ama, yani sen niye insan biriktiriyorsun? Bir şey biriktirmene gerek var mı? Zaten Allah sana öyle bir birikim koymuş ki içine -o üflediği ruh zaten senin gerçek hazinen. Onu bulsan hiçbir şey biriktirmeyeceksin, o zenginlikle âlemde yaşayacaksın.
Evet. Teşekkür ederim. O arada hani konuşuruz biraz böyle baskın, dırdırıcı zihni şeyleri, tepkileri...
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Yusuf Suresi (Kur'an'ın "en güzel kıssa" olarak andığı sure olarak anılıyor; ayet numarası metinde belirtilmiyor). "Onlar beni dünyada unuttular, ben de onları unutacağım" meâlindeki âyet (sure adı metinde belirtilmemiş). "Allah sizi Darüsselam'a (esenlik yurduna) çağırıyor" meâlindeki âyet (sure adı metinde belirtilmemiş). --- ---