Benlikleri Tanımlama ve Otomatizmadan Kurtuluş

Kısa Özet

Bu derste, insanın içindeki çeşitli "benlik"lerin (savunmaya geçen, öfkelenen, hak iddia eden, saygı bekleyen vb.) nasıl tanımlanıp somutlaştırılması gerektiği, ancak iyice tarif edilip kökenine inilebilirse onlarla gerçek anlamda yüzleşilebileceği anlatılıyor. Dışarıdaki olayları objektif "değerlendirmek" ile kendi ihtiyaç ve beklentileri üzerinden "suçlamak" arasındaki fark, çeşitli örneklerle (aldatılan eş, doktor, anne-çocuk örnekleri) açıklanıyor. Devamında insanın kendi otomatizmasını fark etme sürecinin safhaları, benliklerin köklerinin "budanmakla" değil ancak doğru bilgi ve anlayışla (panzehirle) kurutulabileceği, hak etme ve saygı görme gibi kavramların yanlış temellerinin nasıl çözüleceği ve son olarak Ramazan'ın rahmet ayı olarak insanın fıtratına dönüş sürecindeki yeri işleniyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bir benliği tanımayan, onunla konuşamaz; benlik ancak somutlaştırılıp kökenine inildiğinde üzerinde çalışılabilir hale gelir.
  • Bir olayı "değerlendirmek" ile "suçlamak" farklı şeylerdir: negatif duygu ve düşünce taşımadan analiz edebiliyorsan değerlendirirsin, taşıyorsan aslında ihtiyaç ve beklentin üzerinden suçlarsın.
  • Bir benliği budamak geçici çözümdür; kalıcı çözüm ancak o benliğin yanlış düşüncesine karşı doğru bir anlayışın (panzehirin) bulunmasıyla mümkündür.
  • İnsan önce özgür olmadığını, otomatizmalarla hareket ettiğini görmelidir; sonra olayın içindeyken kendini fark etmeye, sonra da zaman zaman durdurmaya başlar.
  • Ramazan'ın ilk on günü rahmet ayıdır; insanın kendi aczini gördüğü, Allah'ın rahmetine güvenerek bu çalışmaya devam ettiği bir süreçtir.

Benliği Tanımlamanın Önemi

Onları karşımıza alıp konuşmamız için onları belirgin hale getirmemiz lazım; deyim yerindeyse elle tutulur, somut hale getirmemiz lazım. Yani onun adını koymamız lazım. Mesela diyelim ki bende eleştirildiği zaman kendini hemen savunmaya geçen bir benlik var. Buna benzer şekilde onu tanımlıyor olmamız lazım. Eğer tanımlayabilirsek, ondan sonra onu daha ayrıntılı bir şekilde işleyebiliriz. Hangi durumda ben çok keskin bir savunmaya geçiyorum? Ne tür eleştiri beni — daha doğrusu o beni — bu şekilde harekete geçiriyor? Deyim yerindeyse, işte karşısına alıp insanın onu tanımlaması lazım. Bu benlik ne tür durumlarda, hangi eleştirilerde, ne tür bir eleştiri yapıldığında, hangi konuda eleştiriye maruz kaldığında savunmaya geçiyor?

Veyahut da diyelim ki bende öfkelenen bir benlik var. Kabataslak ona bir ad koyabiliriz, hatta bir isim dahi verebiliriz. Sonra bu benlik ne tür durumlarda öfkeleniyor? Diyelim ki şu durumda öfkeleniyor. Peki o durumda ne hissediyor? Onun düşüncesi nedir, duygusu nedir, ve ne yapmaktadır? Onun düşünce düzeyinde, duygu düzeyinde, davranış düzeyinde yapıp ettiklerini tanımlamak gerekiyor. O zaman o benlik tanımlanır hale gelmeye başlar. Ondan sonra onunla deyim yerindeyse insan konuşabilir; onun düşüncesi, duygusu, davranışı, tutumu üzerine konuşabilir ve değerlendirebilir. Ama ilk önce gerçekleşmesi gereken şey onu somutlaştırmaktır, iyice tanımlamaktır, çok belirgin bir hale getirmektir. Çünkü o hemen elimizden kayıp gitmeye çalışır, çünkü istemez. Bir nevi hırsız gibidir; ona dikkat ettiğiniz zaman ışığı yakmış olursunuz.

Çok ilginç bir şey vardır, arkadaşlarımla süreçte gördüğüm. Mesela diyelim ki bir ilişkide bir problem olmuş. Karşısındaki onu bırakmış, "bunu bitirelim" demiş mesela ilişkiyi. Bakıyorsun, "böyle bitmemesi lazımdı, şöyle konuşmalıydı, böyle konuşmalıydı" diyor. Tamam diyorum, öyle konuşmadı, böyle oldu; niye rahatsız oluyorsun? "Bu rahatsız edici bir şey, insan birlikte karar verir" diyor. Ya tamam dedim, ama niye rahatsız oluyorsun? İşte orada ben bir benliği yakalamaya çalışıyorum. O benlik ne? Kendini pasif kılındığı için rahatsız olan; kendisi aktif bir şekilde bitirmediği için, maruz bırakılmış, arzu etmediği bir şekilde deyim yerindeyse oyunun dışına atılmış olduğunu hisseden ve aşağılık kompleksi duyan bir benlik. Ben onu tarif ediyorum ama ona tarif ettiremiyorum, çünkü orada görmek istemiyor kişi. Bir nevi şuna benzer: bir oyun oynuyorsun, bir maç yapıyorsun diyelim. Karşıdaki sana "senle oynamıyorum" diyor. Sen ise aslında son tahlilde "ben oynamıyorum" demek istiyorsun; oynamayacaksan sen "ben oynamıyorum" demek istiyorsun ve karşıdakinin oyunu bitirmesinden rahatsız oluyorsun. İşte orada rahatsız olan bir benlik var. Onun adını koyman lazım. Mesela maruz kalmaktan rahatsız olan bir benlik olabilir, bazen mahrum edilmekten rahatsız olan bir benlik, bazen aşağılık kompleksi duyan bir benlik olabilir. "Birisi benim iradem ve kararım olmaksızın benimle ilgili bir karar alıyor, nasıl alabilir" diyorsun. Bunu da güzelce ambalajlıyorsun; ama bu da bir kaçıştır o benlikten. "Benim iradem ve kararım olmadan karar veriyor" — e, verir tabii. Şimdi bak, o benlik yine kaçıyor; yine onunla konuşamıyorsun. Birisi sana "senle oynamıyorum" dediğinde o benlik buna tahammül edemiyor, çünkü "buna en azından ortak karar vermeliydik" diyor. Böyle olduğunda kendini küçük, aşağıda, pasifize edilmiş, bir şeye maruz bırakılmış ve o maruziyetin neticesinde rahatsız olmuş hissediyor.

Şimdi onu karşına alıp bu şekilde karşına almak zorundasın; yoksa "ikimizin de hayatı için önemli olan bir kararı ikimiz de vermeliyiz" demek, o benliğin kaçış güzergâhıdır sadece. Sen kalkıp onu tanımlamak durumundasın. Onun bir kimliği var, köken aldığı bir temel var; o kimliği tanımlamak zorundasın. Onu tanımlayabildiğin ölçüde üzerinde çalışabilirsin. Yoksa onun kendini realize etmek, kendini makul göstermek çerçevesinde yaptığı bütün manipülasyonlar, o benlikle konuşmak demek değildir. "Orada ne hissettin?" — onu ta kökenine kadar inip tanımlar hale gelmemiz gerekir. Tanımlar hale geldiğimizde onunla konuşabiliriz. Fakat işin en kötü tarafı, bizim onu tam olarak tanımlamamızdan kaçan benliklerin çoğunlukta olmasıdır. Mesela kişi "öfkeleniyorum, bende öfkeli bir benlik var" diyor. Niye öfkeleniyorsun? Şimdi o öfkelenen benliğin tamamen kimliğini, bütün haritasını çıkartman lazım. Diyelim ki "kimse benim istediğim şeyi reddedemez, kimse benim talebimi reddedemez, kimse beni istemediğim bir şeye zorlayamaz" diyen bir benlik var. Sen orada onu böyle tanımlayıp asli hüviyetine kadar inmen gerekir. İnersen onunla konuşabilir, yüzleşebilirsin. Ama sadece "öfkeleniyorum, öfkelenmemek için ne yapmam lazım, kendime öfkelenme diyorum" demek, onunla konuşmak değildir; bu çok yüzeysel bir konuşma olur.

Mesela geçenlerde bir arkadaş dedi ki: "Hanıma diyorum şu yemeği yap, eve gidiyorum; o yapmamış, bugün bunu yaptım, onu da başka zaman yaparım diyor. Hemen öfkeleniyorum." Tamam, bir inceleyelim, niye öfkeleniyor mesela? Kendi dediğinin olmasını arzu eden ve bu konuda bir şeyleri hak ettiğine inanan bir benlik var — biraz böyle tanımlamaya başlıyoruz onu. "Tabii ki ben akşama kadar çalışıyorum, o da ne istiyorsam yapsın" diyor. Ne yaptı? Bir şeyler yaparak bir şeyleri hak ettiğine inanan, biraz kibirli bir benlik. Aslında sen böyle bir şeyi hak etmiyorsun; olsa olsa hanımına "bunu yapsan iyi olur canım" dersin, o kadar. Ama "hak ettim" inancı olunca o başka bir şey olur. Dolayısıyla o benliğin daha derin katmanlarında, gerçek anlamda onun hüviyetini çıkarmak zorundayız.

Tabii ki kişinin kendi kendini objekt olarak görebilmesi çok önemli, ama bu zor bir şeydir. Elimizi atınca hemen o benlikleri bulup çıkaramıyoruz; kişinin çok kaçındığı bazı benlikler vardır, onları tarif etmekten kaçınır — çünkü tarif etse belki psikolojik olarak o anda yüzleşmekten yıkılabilir. Mesela güvene odaklı bir benliğin olabilir, ilgi ve değere odaklı bir benliğin olabilir, veya hükmetmeye dayalı bir benliğin olabilir. Hükmedecek alan bulamazsan rahatsız olursun; insanlara "bunlar benim kıymetimi bilmiyor" diye kızarsın, ama aslında hükmedebileceğin bir alan olmadığı için rahatsızsındır. Çünkü o benlik ancak hükmettiğinde, bir etkide, bir etkinlikte ve değiştirme gücüne sahip olduğunda rahat oluyor; o alanı bulmadığında rahatsız oluyor. Veya diyelim ki karşıdakini eleştiriyorsun; aslında bir güvensizlik yaşamışsındır. O benliğin güvene, kendini emniyette hissetmeye ihtiyacı vardır; onu hissetmesini engelleyecek bir olguyla karşılaşmış, karşıdakini suçluyor, eleştiriyor, kıyasıya eleştiriyor, kızıyor. Orada bak bakalım, bu benlik niye rahatsız oldu? "Ben niye rahatsız oldum? Ben aslında yoğun bir güvensizlik yaşadım, bu da bana hayatı çok kötü gösterdi, bu yüzden o olayı kaldırmakta zorlanıyorum" — bunu dediğin anda o benliği biraz tanımlamış olursun. Daha sonra bunu dediğin anda ne ortaya çıkar? Meselenin karşındaki insanda değil, sende olduğunu anlarsın.

Değerlendirmek mi, Suçlamak mı?

Yani diyelim ki hanımı istediği yemeği yapmadığı için öfkelenen kişinin de sorunu hanımında değildir. Hak ettiğine inandığı bir şeyi elde edemediğinde, bundan rahatsızlık duyan, kendini bu konuda umursanmamış hisseden bir benlik — belki bir başka benlik de — orada vardır. "Bu kadın beni umursamıyor, beni yok sayıyor" diyen bir benlik olabilir. Orada onu görmemiz ve anlamalıyız ki sorun ağırlıklı olarak dışarıda değil içeridedir. Sorun tabii ki dışarıda da vardır, ama onu ayrı bir değerlendirmeye tabi tutuyoruz. Kişi onu nasıl gerçek anlamda değerlendirebilir? Herhangi bir negatif duygu ve düşünce taşımaksızın analiz ediyorsan, o olayı değerlendirebilirsin; dıştaki o olayı değerlendirme hakkın var. Ama onu değerlendirirken duygu ve düşünce olarak negatiflik yaşıyorsan, onu değerlendirme — çünkü değerlendiremiyorsundur.

Mesela ben şimdi bir çocuk annesiyim. Çocuğa "bir yaşında altını niye kirletiyor, mecbur muyum temizlemeye, benim işim gücüm var, gezeceğim, mecbur muyum" diyorum. Ben bunu değerlendirmiş mi oldum, çocuğun altına yapmasını? Değil. Görünürde yanlış bir şey mi? Yok, doğru — altına yapmış. Ama ben çocuğun durumunu değerlendiremedim. Değerlendirmek şudur: "Çocuk şu saatler arasında şöyle şöyle yedi içti, altını ıslattı; belki soğuk algınlığından dolayı sık sık olabilir" diyerek durumu analiz edebilirim. Ama "ne günahımdı bu da yaptı" gibi tepkiler verdiğimde kendi durumumu devreye sokuyorum, çocuğu değerlendirmiyorum, kendi durumumla karıştırıyorum. Değerlendirme yapmak nedir? Gerçekten objektif olmaktır: "Bir insan şu, şu, şu nedenle bunu yapmıştır" demek bir değerlendirmedir. Böyle bir değerlendirmenin en bariz vasfı, o kişiye dair herhangi bir negatif duygu ve düşünce taşımamandır. Tanımlıyorsundur; onu bütün şartları içinde analiz ediyorsundur; olaydan sıyrılıp dışarıdan bakıp objektif bir şekilde tanımlayıp analiz ediyorsundur. Ama bunu yapmak çok zordur. Onun için biz kendimizle uğraşmalıyız diyoruz; çünkü onu yapacak kalitede henüz değiliz. Kim bana ne yaptığıyla veya o bunu niye yaptığıyla uğraşmayacağız; kendimizi düzeltme yönüyle, kendimizde o benlikleri bulup dışarıdan doğru tanımlamayı yaparak, kendimizle uğraşacağız.

Bunu yapabilmek seneler alabilecek bir şeydir. Biz bunu senelerdir konuşuyoruz; ama konuşmanın bilgisine sahip olmakla, o bilginin varlığa işlemesi, onu uygulayabilmek, tecrübe edebilmek ayrı şeylerdir. Ben senelerce bazı benliklerimi otomatik olarak yaşamışım; farkın bilgisini biliyorum ama o olay anında onu analiz edemiyorum, olup bitiyor, ben ondan sonra farkına varıyorum. Zaten süreçte şöyle bir şey vardır: insan önce durumu görür ve hiçbir şey yapamaz — bu ilk devredir. İnsan bundan rahatsız olduğu için genelde bu devrede bırakır, çalışmaz; çünkü gördüğü şeyi düzeltemiyordur, "o zaman bırak" der.

Halbuki gördüğün şeyi düzeltememek aslında çok önemli bir uyanma, çok önemli bir anlayış noktasıdır. Bir şeyi görüyorsun ve düzeltemiyorsun; yapamıyorsun. Bu, Türkçesi, senin robotlaştığın anlamına gelir — kendini kontrol edemiyorsun, kendi üzerinde hâkim değilsin. Halbuki "ben insanım, iradem var, istersem yaparım, istemezsem yapmam" diyorsun. İlk gördüğün şey, bir şey yapıyorsun ve onu değiştiremiyorsun — bu hem şaşkınlık hem rahatsızlık noktasıdır. Çoğu kişi bu noktada bırakır ve "ben isteyerek yapıyorum" der. Halbuki istemeyerek yapıyorsundur; değiştirmen gereken bir durumda değiştiremiyorsundur. Bu, senin özgür olmadığın anlamına gelir — hepimiz gibi. Bu nokta insan için en hassas noktadır; çünkü kişi bunu kendine yediremez. Sen aslında belli bir noktada otomatsın, bir otomatizmaya mahkûmsun ve o otomatizma tarafından kontrol ediliyorsun. Kişi bunu gördüğünde rahatsız olur — bir insana "sen bir makinesin" dediğimizde hakaret gibi olur, halbuki hepimiz farklı türde bir makineye benziyoruz.

Mesela geçenlerde bir arkadaş, "bir gerilim, bir problem olduğunda kendimi savunurum" dedi. Nasıl savunursun dedim. "Geri çekilirim" dedi. Bu onun otomatizması, bir dokuz numara olarak. Şimdi sen bunun üstesinden gelebilir misin, aksini yapabilir misin? Bazen aksini yapabilirsin, bazen yine geri çekileceksin. Ama bunu bilinçli bir şekilde yapacaksın; yoksa "senelerce geri çekildim, şimdi sürekli hücum yapayım" diye dokuzdan altıya savrulmak değil bu. Bazen geri çekilmek uygundur, bazen geri çekilmemek daha doğrudur — geri çekilmeyeceksin. Ama bunu şuurlu bir şekilde yapıyor olacaksın.

Otomatizmayı Fark Etme Süreçleri

İşte bu noktada kişi önce özgür olmadığını anlamalıdır. "İstediğim için alınganlık göstermiyorum, istediğim için öfkelenmiyorum, istediğim için kendimi savunmuyorum, istediğim için geri çekilmiyorum" — değil. Bu istemsiz, otomatik bir şekilde vuku buluyor. Önce bunu kişinin görmesi gerekir. Bunu gördükten sonra kişi kendini olayın içindeyken yakalamaya başlar — bu ikinci safhadır. Yine bir şey yapamıyorsundur, olayın içindeyken sadece görüyorsundur; pasif bir izleyicisindir. O benlik işini yürütürken sen kenarda duran, hırsızın hırsızlığını seyreden, eli kolu bağlı bir teyze gibisindir; sadece gözlemlersin. Bu ikinci safhadır — kişi kendini o benliğin iş gördüğü anda fark eder, ama buna herhangi bir müdahalede bulunamaz. Bu da rahatsız edici bir safhadır: görüyorum ama değiştiremiyorum. Çoğu kişi bu iki safhada çalışmayı bırakıverir. "Böyleyim" der ve bırakır, "ne yapayım" der.

Bunlar hep tehlikeli safhalardır. O yüzden Ramazan'ın ilk on günü rahmet ayıdır. Burada insan Allah'ın rahmetini, evrensel iyilik mekanizmasını düşünecek — kim ne ad koyarsa koysun, evrensel bir iyilik ve hayır vardır; sen burada devam et, sana yardım edilecektir. Ramazan'ın üç sıfatı vardır: rahmet, mağfiret ve kurtuluş. Burası, insanın Allah'ın rahmetinin sonsuz olduğunu düşünmesi gereken noktadır. Zaten kişi orada aczini görüyor, hiçbir şey yapamadığını görüyor. Sonra kişi kendini olayın içinde yakalar ve zaman zaman durdurmayı öğrenir. Bazen olayı başında yakalarsın, bazen ortasında, bazen sonunda yakalarsın; ve onu zaman zaman durdurabildiğini tecrübe edersin.

Mesela kendini gereksiz yere savunmaya geçerken görürsün; savunmaya geçmeden durursun — bu başında yakalamaktır. Bazen savunmaya geçersin, sonra kendini (daha doğrusu o benliği) orada görür, durursun. Bazen de sona doğru savunursun, sonra "bu benliğin yaptığı yanlış bir şey" dersin, orada durursun. Bunlar hep süreçlerdir. Mesela sevdiğim bir insana alındım, sitem edeceğim; içeride bir benlik "sitem et, hakkın var, sen gördün" diyor. Bazen o alan Üsküdar'ı geçer, bakmışsın sitem ediyorsun — hatta "sitem etmeyeceğim" demişken telefonda konuşurken araya sitemi koyuvermişsindir. Ama bazen de anda sitem etmek isteyen o benlik olur, sen ise "bu yanlış" der, etmezsin. Mesela başında gördün ve onu durdurabildin — işte irade budur. İrademiz ancak bu durumda işliyorsa biz irade sahibiyiz; yoksa sitem ettiğimde "iradeli değilim" derim. Orada irade göstereyim diye kendini zorlarsın, bir taraftan da bir şey birikir; bir kere, iki kere, sonra bir daha aynı hata. Orada tam çözüm bulmadığımızdan, o birikim insanda şişer. Bir benlikle onu bastırmaya çalışıyoruz ama.

Sonra bu benliklerin bir düşünce mekanizması var, bir bakış açısı var, kendince haklılıkları var, bir felsefesi var — bunların üzerinde çalışacaksın. İkna etmekle bu değişir mi? Tabii ki. Bir şey yanlışsa, yanlışlığı konusunda ikna olursan, o benliğin düşüncesinin yanlış olduğuna inanırsan, o benlik söner. Mesela ben hayatta bir kimseye kendimden bir iyilik yapmadığımı düşünürsem, "bak sana zamanında ne iyilikler yaptım" diyemem. Ama "biz kimiz ki iyilik yapmış olalım, her şey Allah'tandır" diyorum — ama tam olarak buna inanmıyorsam, o benlik zaten hiç inanmaz; dilimde söylüyorumdur sadece, tam idrak etmemişimdir. O benlik "sana gösteririm" der. Onun için mesela Bediüzzaman'ın güzel bir ifadesi var: "Bir hakikat kalbime geldi ve hakikat olduğunu anladım" diyor. Yani ben o benliğin anlayışının yanlış olduğuna ve bunun aksine bir başka anlayışın doğru olduğuna yakinen inandığım zaman — mesela eşimden öyle bir hakkım olmadığına inansam, nasıl ona kızacağım? Ancak "akşam şu yemeği yap, çok canım çekti" derim, o kadar; belki biraz ısrar ederim ama "unutma, çok canım çekti" derim, o kadar. Ama hak ettiğime inanan bir benlik varsa ve ben onu ikna edemiyorsam, ona karşı bir bilgi yoksa, bir başka anlayış yoksa, o zaman ne yaparsın? "Kızmayacaksın, hanıma kızmamak lazım" dersin ama içerideki "olur mu" der, "hak ediyorsun" der; "kadın evinde oturuyor, sen çalışıyorsun, bir yemek yapacak, onu da yapmıyor" der. Tak diye o benlik içeriden çıkar, sana hâkim olur — çünkü onu ikna etmemişsindir. "Sitem etmemek lazım" dersin ama "niye etmemek lazım kardeşim, ne güzel edebiliriz" der içerideki. Etmemek lazım olduğuna dair temel bir felsefen olursa, o zaman nötralize olur — artının eksiği götürmesi gibi. Ama bunun için kişinin o konuda ayrı bir anlayış derinliği için çaba göstermesi gerekir.

Övgü Karşısında Utanma ve Panzehir Meselesi

Mesela ben bir iş yaptığımdan dolayı "ben övgüyü hak ediyorum" diyorum diyelim — o kadar da mütevazı olmamak lazım, çok mütevazı olursan yanlış anlarlar diyen bir benlik var. Şimdi ben bununla nasıl mücadele edeceğim? Bir yandan "estağfurullah" derim, içerideki ise "hiç kimse takdir etmedi" der. Ne oldu? Sen onu ikna edecek bir bilgiye, bir anlayışa sahip değilsin; o gene at oynatmaya devam ediyor, önüne sadece ufak bir engel koymuşsun, net bir baraj koyamamışsın. Kardeşim, bu yaptığım ilahi bir hikmetin, ilahi bir lütfun sonucudur; bana bu aklı, bu anlayışı, bu gayret potansiyelini vermeseydi, bu işi yapamazdım. Dolayısıyla bundan dolayı övgü beklemeye değil, elimden böyle bir güzel iş çıkardığı için Allah'a şükretmem gerekir. Hatta biri beni övdüğü zaman utanmam gerekir; çünkü o işin gerçek sahibi ben değilim. Mesela bir kuyumcu çırağına çok değerli bir pırlanta veriyor, "git bunu şuna götür" diyor; götürdüğü kişi bunu alıyor, büyük ikramlarda bulunuyor, övüyor. Şimdi o çırak efendi bir çıraksa utanması lazım değil mi — çünkü o pırlantanın sahibi o değil, birisi onunla göndermiş. Onun için Bediüzzaman "mümin övüldüğü zaman utanır" diyor. Niye utanır? İşte bu yüzden. Bunu oturtmazsam, doğru bir anlayışım olmazsa, ben niye utanayım övüldüğüm zaman? Allah'ın bana verdiği akıl, anlayış, imkân, kapasite, kuvvet, kudret, ilim — bütün bunların neticesinde bir sonuç oluşuyor; o sonuçtan dolayı övgü bana mıdır, yoksa onları bana verene midir? Onları bana verene ise, biri beni övdüğü zaman gerçekten utanmam lazım. İşte o zaman oturttuğum zaman, herhangi bir şeyden dolayı övgü bekler miyim? Beklemem. Övgü beklemeyince sitem eder miyim? Etmem.

Dolayısıyla bir benliğin köklerini, temellerini temizlemediğin müddetçe, onu budadıkça mutlaka yine çıkacaktır. Budamak geçici bir çözümdür. Tam çözüm onun köklerini kurutmaktır. Budamak da zaman zaman işe yarar tabii, ama tam kökünü kurutmazsan, imkân ve fırsat bulduğunda tekrar büyüyecek, tekrar açığa çıkacaktır. Onun için geçici iyilik halleri kişiyi aldatmamalıdır. Mesela insan çok övgüyle karşılaşır, o kadar övgüyle karşılaşır ki övülmemenin eksikliğini hissetmez, "ben bu kadar övgüyü hak etmiyorum" der — ama eksikliğini hissetmiyordur, orada rahattır. Bir de bütün bunları yap ama hiç övülme, orada ne yaşayacaksın bak. Eğer o kökten kurutulmuş bir benlikse orada bir problem çıkmaz; ama kökten kurutulmamışsa, tetiklendiğinde tekrar açığa çıkacaktır.

Kişi kendisini bir noktadan sonra olayın içinde yakalar, olayın içinde müdahale edebileceği durumlar zaman zaman olur. Ama bu, "bir kere yakaladın mı artık ondan hiç kaçamazsın" demek değildir. O an yakaladın, iki saat sonra aynı benlik tekrar devreye girebilir, elinden kaçabilir. Onun için orada şükredip "elhamdülillah, yakaladım ve onu durdurmayı başarabildim, çok şükür" diyeceksin; bunu Allah'tan bilip inşallah bundan sonra bu benliğe yenilmeyeceğim diyerek dikkatli olmaya devam edeceksin. Ve her benliğin kendini meşrulaştırdığı bir zemin vardır; o zemini temizlemeden onu yapamazsın, bu budamak demektir. Hiçbir benlik budamayla ortadan kalkmaz — kertenkele gibi bazen kuyruğundan tutarsın, kuyruğunu bırakır, yine kaçar, yerine yeni kuyruğu çıkar; senin elinde bir tek kuyruğu kalır, sen de "yakaladım" zannedersin. Tümüyle onu kuşatmak lazım. Daha sonra o benlik faal haldeyken onu daha çok yakalamaya, daha çok durdurmaya, daha çok nötralize etmeye başlarsın; böyle devam edersen sıfırlanır. Fakat gerçek anlamda sıfırlanması, bilgi ve anlayış temelinde onun panzehirini bulabilmekle mümkündür. Kişi panzehirini bulamazsa o ortadan kalkmaz.

Kendinde en ufak bir övgüye layık olma düşüncesi varsa, o mutlaka kendini göstereceği bir alan bulacaktır. "Bir insan hiç mi takdir etmez" diyebilirsin — halbuki karşındaki insanın takdir edip etmemesi ayrı bir analiz konusudur; karşındaki insan çok bencil olabilir, takdir etmiyordur, ama senin takdir edilmekle ilgili bir problemin olmaması gerekir. Bu ayrı bir şeydir; "eder şu yüzden eder, şu yüzden etmez" — o ayrı bir analiz konusudur, bizim şahsen onunla ilgimiz yoktur. Kişinin psikolojik süreçleri, dinamikleri şunlar şunlardır, bunun için bunu yapıyor diyebilmek belli bir noktadan sonra mümkündür. Ama gerçek anlamda kişi kendi benliğinde çözümü oluşturmamışsa, "analiz edeyim" derken yine kendine döner: "bana da bu yapılır mı"ya, "ben bunu hak ediyor muyum"a döner. "İnsanlar çok kötü olmuş, böyle insanlarla yaşamak istemiyorum"a döner. Bu bir değerlendirme değildir; bu, dıştaki bir olguyu kendi ihtiyaç, arzu ve beklentilerinin gözlüğüyle değerlendirmektir, bir analiz değildir.

Mesela şöyle düşünün: Afrika'ya gittiniz, oradaki otlakları inceliyorsunuz. Bir insan olarak otlakları inceleyebilir, değerlendirebilirsiniz. Ama aç bir geyikseniz otlakları nasıl inceleyip değerlendireceksiniz? Mümkün değil; baktıkça elem duyacaksınız. Biz baktıkça elem duyar mıyız? Duymayız, çünkü ot yemiyoruz; dolayısıyla değerlendirebiliyoruz — "şurada kuraklık olmuş, şurada bataklık var" diye analiz edersin. Ama bir geyik, bir zebra onu yapamaz; kendi ihtiyacının gözüyle bakar, "ne kötü bir mevsim" der. O benliğin ihtiyacı gözüyle bakmamak, benliğin ihtiyacı gözüyle değerlendirmemek gerekir. Onun için insan şunu demeli: "Benim şuna ihtiyacım var, karşımdaki insan bunu karşılamıyor" demelidir, henüz objektif olmak istiyorsa. Yoksa onu suçlamamalıdır; suçlamak, değerlendirmek değildir. Ama beklenti ve ihtiyaç gözüyle bakarsam suçlarım; öbür türlü beklenti ve ihtiyaç benliğiyle değil, analiz ederim.

Kendi Üzerinde Çalışmanın Önceliği

İşte bu yüzden biz prensip olarak öncelikle kişinin kendi üzerinde çalışması gerektiğini söylüyoruz. Çünkü kişi başkasının üzerinde çalışmakla bir yere varamaz; onun üzerinde doğru çalışamaz. Diyelim ki cimri bir insanı cömert hale getirmek için o kişinin üzerinde çalışabilirsin; ama doğru bir şekilde çalışabilmen için senin onun cimriliğine ve cömertliğine dair herhangi bir ihtiyaç ve beklenti içinde olmaman gerekir. O zaman onun üzerinde çalışabilirsin. Ama diyelim ki benim güvene ihtiyacım var, karşıdaki insan üçkâğıtçı — şimdi ben onun üzerinde çalışamam, ona yardım da edemem, onunla doğru, üzgün bir şekilde de konuşamam; ilk kelimem kızmak olacaktır.

Hep örnek veririz: diyelim ki adamın karısı aldattı. "Karıcığım niye böyle yaptın, bunu analiz edelim, buna neden olan olgular nelerdir" diyebilecek erkek var mı? Yok. Halbuki erkeklik odur — olabilirse. Kendine dair bir sadakat ve güven ihtiyacı olmaksızın eşinin bu durumuna bakabilmek kolay mı? Değil. Onun için kişi "sen beni aldattın, ne biçim kadınsın, ne biçim adamsın" demeyecek, "kardeşim, benim güvenim sarsıldı, benim sadık bir eşe ihtiyacım vardı ama sen öyle biri değilmişsin, Allah selamet versin" diyecek — en fazla bunu diyecek. Bu daha doğru bir değerlendirme olur; kendi ihtiyaç ve beklentini ifade edip bunu koymak, kendin üzerinde çalışmaktır. Tam çalışmıyor mu bu da? En azından kendi ihtiyacını, kendi beklentini doğru koyuyorsun ve "bu gözle bakıyorum bu olaya, seni de değerlendirmiyorum, sadece kendi konumum açısından benim sadakat ve güvene ihtiyacım var, bunu da sende bulamadım" diyebilirsin. Bu daha doğru bir şeydir. Yoksa "ne biçim insansın" diye analiz edilmiyor, kızılıyor.

Değerlendirme derken bunu anlatıyoruz: eğer o kadar şeyin varsa, yüreğin ve analitik kabiliyetin varsa, analiz et; madem analiz edemiyorsun, o zaman doğru, kendine dönük bir şekilde olguyu tarif etmen gerekir. Dolayısıyla kişi kendi üzerinde çalışmalı, başkalarının eleştirisini, olumsuzluklarını çok fazla mesele etmemeli. Bunu yapabilmen için en azından nesnellikte olman gerekir; değilsen de olmadığını bilmen gerekir. İlke budur. Kimse — mesela çok konuşulan bir örnekten yola çıkıyorum — aldatılan erkek veya kadın ilkesel olduğu için kızmaz karşısındaki insana; ihtiyaç ve beklentisi konusunda hayal kırıklığına uğradığı için kızar. Eğer ilkesel olarak bakabilseydi, karşıdaki insanı analiz eder ve ona yardımcı olurdu — tıpkı bir doktorun ayağı kırık bir insana kızmadığı gibi. Bir doktor ayağını kırmış birine ne zaman kızar? Tam mesaisi bitmiş, gidecek, adam gelmiş; işte o zaman kızar, çünkü o anda objektif bakmıyordur olaya, ihtiyacı dinlenmek, beklentisi hasta gelmemesidir. Ama işini yaparken kızmaz: "hasta gelmiş, ayağını nasıl kırdın, yüksekten atladım, bir deneyeyim dedim" dese bile "ne kadar aklını kullanmayan biri, Allah selamet versin, hadi gel saralım" der; herhangi bir negatif duygu ve düşünce oluşmaz. Bir de para kazanıyorsa hiç olacaktır zaten. İşte bakışımız değerlendirmemizi böyle değiştiriyor. Onun için kişi kendi üzerinde çalışmalı, samimi olarak ihtiyaç ve beklentilerini görmeli; o ihtiyaç ve beklentilerden dolayı olguları değerlendirdiğinin farkına varmalıdır. Yoksa olguları objektif olarak değerlendirmek tabii ki güzel bir şeydir, ama bunu yapabilmemiz için kendimiz üzerinde çalışmanın önemli bir noktasına gelmemiz gerekir. İşte kişi gitgide bu benlikleri görmeye, durdurmaya, onlara rağmen farklı bir anlayışa sahip olmaya, adım atmaya başlar. Ama kişi eğer bu benliklerin yanlış algı ve düşüncelerinin panzehirini bulmazsa gelişim kalıcı değildir; sadece budamış olur.

Panzehiri Bulmak: "Hak Etmek" Kavramının Çözümü

Panzehiri bulmak derken, biraz açalım. Mesela ben bazen sebepsiz olarak bir şeyleri hak ettiğimi düşünürüm: "bana doğru davranılmasını hak ediyorum" diyen bir benliğim varsa, veya "çocuğuma baktım, büyüttüm, onun da bana bir anne-baba olarak hürmet göstermesini, ihtiyacım olduğunda yanımda olmasını hak ediyorum" diyorsam, ben bu benliğin ya panzehirini üretmeliyim ya da ara ara içimden "zamane çocukları böyle olmuş, nesil bozulmuş, artık anne-babaya hürmet kalmamış" diye düşük dozda, ya da "Allah belasını versin, zaten silmişimdir onu, benim öyle bir çocuğum yok" diye yüksek dozda böyle şeyler geçer. Veya dersin ki: "Bu hayatın süreci içinde o çocuk bana emanet edilmiş, ben de Allah'ın verdiği imkânları kullanarak onu büyüttüm; hiçbir hakkım yok. İyi bir çocuk olur da bana doğru ve güzel davranırsa ne güzel, onun adına sevinirim; olumsuz davranırsa, Allah selamet versin, inşallah kendini düzeltir derim." Ben bir hakkım olduğunu düşünmüyorum; ilkesel olarak, çocuğa bakmam, büyütmem, şefkat göstermem Allah'ın bana verdiği imkânlardır, dolayısıyla ben bundan dolayı bir hak kazanmam. Bu, bunun panzehridir. "Ben şefkat ettim, benim şefkatim" — niye kediler böyle demiyor, kuzular böyle demiyor değil mi? Yavruları oluyor, Allah onlara şefkat veriyor, besliyorlar, büyütüyorlar, sonra ilahi sistem gerektirdiği için bırakıyorlar; bazıları ömür boyu yanlarında kalıyor. O, Allah'ın o cinse verdiği bir yaşam tarzıdır; ama hiçbirisi "besledim, büyüttüm" demez, çünkü öyle bir negatif benliği yoktur.

"Sütümü helal etmem" diyen — işte onun panzehirini bulmak lazım, çünkü orada yanlış bir düşünceye oturmuştur. "Ben saygı görmeyi hak ediyorum" — nereden çıkıyor bu? Öyle bir hak kavramı yok benim için. Ben "insan olmayı, insan gibi yaşamayı hak ediyorum" diyorum; bir insan bana saygı göstermiş veya göstermemiş, o onun meselesi. Ben öyle bir hak kavramını taşımıyorsam, birisi bana saygısız davrandığında rahatsız olur muyum? Olmam. Ama "saygıyı hak ediyorum" dediğimde, o benlik içimde bir meşruiyet kazanır ve kim bana saygı göstermezse o benlik tarafından karalanır: "saygısız insan, terbiye görmemiş" derim. Üzülmem — eskiden "niye üzülmüyorsun" derdim, çünkü anlamıyordum; adam oradan bakmıyor ki, "ne üzüleceğim, canı çıksın" diyor, çünkü o ihtiyacı üzerinden bakıyor olaya. "Saygı duymam, saygı görmem lazım" — o benliğin saygı görmeye ihtiyacı var, biri göstermeyince ona kızıyor. Halbuki ona şefkat etmesi lazım: "hepimiz Tanrı'nın aciz kullarıyız, birbirimize şefkatli, saygılı, duyarlı, hassas davranmamız lazım" — fıtri olan budur. Ama ben ihtiyacım olduğu için söylemiyorum bunu, insan doğası böyle olduğu için söylüyorum, bir beklenti içinde değilim, saygı görme beklentisi içinde değilim, öyle bir hakkım olduğunu düşünmüyorum. Biz neyi hak ediyoruz? Biz insan olmayı hak ediyoruz — insan gibi muamele görmeyi değil, insan olmayı hak ediyoruz. Beni ilgilendirmez, insan olarak muamele görmek benim ilgi alanım değil; karşıdaki de insan olma hakkını kullanırsa zaten bana insan gibi davranacaktır, ama o benim alanım değil. Ben kendi tarafımdan "insan olmayı, insan gibi yaşamayı hak ediyorum" diyorum. Bu, "hak etmiyorum" anlamına da gelmiyor, "hak ediyorum" anlamına da gelmiyor; öyle bir kavram yok. Bunu dediğimde, o benliğin üreteceği bir sürü saçma sapan davranış, tutum, duygulanım kalır mı? Kalmaz. "Senin yaşama hakkın yok" desen bile "iyi geceler diliyorum, rahat uyu" derim. Ama içimde sürekli "insan gibi muamele görmeyi hak ediyorum" dersem, sürekli hayata "bu insan gibi muamele etmedi, bu az etti, bu çok etti" gözüyle bakarım. Halbuki ben kendime bakıyorum ve "ben insan olmayı hak ediyorum, öyle olmaya odaklanacağım" diyorum. O zaman kendime bakıyorum. Öbür türlü dışarı baktığımızda "her şey kötü olmuş" deriz — halbuki sen nerede duruyorsun? Bir ampul yanıyorken "burası karanlık, karanlık" demez, çünkü kendisi zaten aydınlık durur. İşte insan kendi üzerinde çalıştığı zaman doğru bir yerde durmuş olur; âlemin üzerinde çalışmaya yöneldiğinde sürekli gerilim ve olumsuzluk içinde yaşar, ve oradan gerçek anlamda bir çıkış yoktur. Hele hele çok bağımlı veya edilgen yapıda bir insansa, bu daha fazla bir yük haline gelir.

Kendi üzerinde çalışan bir kişinin, hayatın ortasında, hayatın olguları içinde neler yaptığına ve neler söylediğine şaşırması ama yine de yaptıklarını ve söylediklerini durduramaması çok trajik bir durumdur — ve bunu hepimiz az çok yaşarız. Mesela biriyle tartışırsın, bir ağız dalaşı yaparsın; sonra bunu kağıda döksen rahatsız olursun bazı şeylerden, ama o çatışmanın, kavganın içinde öyle konuşursun. Sonra da bunu kontrol edemediğini görürsün — işte bu insan için trajik bir durumdur. İnsanlardaki benler birbirlerine "sen ne cüretle bana böyle dersin, sen kimsin, hayvan mısın, vahşi mi" der, daha ağır şeyler de söyler; ama göremedikleri şey kendilerinin bir makineden başka bir şey olmadıklarıdır. Her tartışmada aynı hakareti kullanma, bari bir çeşitlilik olsun — orada bile otomatiksin; ne kadar otomatiğe çeşitlilik bile getiremiyoruz. Bu trajedi, kişinin hayatın süreci içinde bir otomatizmaya sahip olduğu ve o otomatizmadan şuurlu bir çaba dışında kurtuluşun imkânının olmadığıdır. Ya şuurlu olarak kendin üzerinde çalışacaksın, o otomatizmadan çıkacaksın, ya da onu sürekli yapacaksın.

Hayatta bazı şeyler vardır: mesela doğuştan kalça çıkığı olan çocuklar olur. Üzerinde durulmamışsa kişi senelerce yaşar, sonra kişiye göre değişmekle birlikte 30'unda, 40'ında, 50'sinde aksamaya başlar. Orası oyulur, başka bir yerde yuva yapar. İlk zamanlar çok rahatsız etmez, aşırı değilse. Sonra hayatın içinde o yanlış bir yere yuva yapar ve kişi aksamaya, zor yürümeye başlar. Şimdi o durumda bir çare bulunmuş, protez yapıyorlar; olmasa Anadolu'da olduğu gibi sürekli aksak yürür — çünkü zamanında tedavi ettirmemişlerdir. Şimdi bu nedir? Biz de böyleyiz; küçüklükten itibaren birçok "çıkığımız" olur — kalçamız çıkmış, kolumuz çıkmış, boynumuz çıkmış, psikolojik olarak da böyle bir sürü şeyimiz çıkıyor ve biz de öyle devam ediyoruz. Şimdi ya bunu mümkünse en kısa zamanda normal, doğal, fıtri haline döndüreceksin, ya da nerede bulursan orada üzerinde çalışacaksın. "Olan olmuş" demeyeceğiz. Diyelim ki sendeki bir psikolojik travmadan öyle bir benlik iyice yerleşmiş, serpilmiş, büyümüş; fark ettin mi bunu? İşte o zaman üzerinde çalış. Çalışmazsan ömür boyu seni aksatır. Ya kısa bir süre bir zorluğa katlanacaksın, ya da ömür boyu sonuçlarını yaşayacaksın; insan için bundan başka bir çare yok.

Mesela Marilyn Monroe niye intihar ediyor? Çünkü kadın diyor ki, Hollywood'da bedeninize milyon dolar, öpücüğünüze bir milyon dolar verirler ama ruhunuza — psikolojinize — bir cent bile vermezler. Kadın orada bir ilgi ve sevgi bekliyor, onu da bulamıyor; bulamayınca bir travma yaşıyor. Halbuki bunu fark etse: "Bende böyle bir benlik var, ilgi ve sevgi bekliyor. Peki ben ilgi ve sevgiyi kimden beklemeliyim? Bunu bekleyen benlik acaba ne düzeyde bir benlik, ruhani mi, psikolojik mi? Bunu nereden bekliyorum, beklemem doğal mı, Hollywood'ta mı bekleyeceğim?" Önce başka bir yerde bekle, illa bekleyeceksen; daha olgunlaşırsan hiç beklemezsin, Tanrı'dan alır ve bulursun o ilgiyi ve sevgiyi. Yoksa hayatının bir noktasında "duvara tosladın" der hayat, ve oradan çıkacak bir yol bulamazsın — o intihar etmişti. Biz her durmadan intihar etmiyor muyuz? Öfke krizleri, depresyon süreçleri de aslında bir intihar tarzıdır, ama sınırlı bir intihar; seni bir yerde hayatla düzgün baş edemez hale getiren durumlardır. Hayatla baş edememene sebep olan şey hayatın kendisi mi, yoksa senin bu benliklerin mi? Bizim hayatla baş edememize neden olan şey işte bu benliklerdir — o kalça çıkığı gibi. Normalde tedavi etse düzgün yürüyecek, ama edemediği için önüne bir hendek geldiğinde atlayamıyor, ikide bir aksıyor, ikide bir düşüyor; ama bunun nedeni o hendek değil, sendeki anormalliktir. İşte bu negatif benler dediğimiz şey bizdeki anormalliklerdir; hayatımızın daha ilk yıllarından itibaren bizde şekillenmeye başlar.

Ölü İnsan, Diri İnsan; Fıtrata Dönüş ve Oruç

İki tür insan vardır: ölü insan, diri insan. Ölü insan artık o noktalarda değişmeyen insandır. Kur'an'ın kâfirleri niye "ölü" olarak kabul ettiğine bakın — adam orada fikse olmuş, değişmiyor. İman ettiğinde aslında ne demiş oluyorsun? "Benim bir ufkum var, bir hedefim var, bir ilkem var, bir amacım var; ben oraya doğru değişeceğim" diyorsun — o zaman dirilmiş oluyorsun. Öbürü orada kilitlenmiş, bitmiş; onlara "yürüyen ölü" denmesi bu anlamdadır — kişi orada fikse olmuş, donmuş kalmış ve değişmiyor, değişime de direniyor. O zaman kişi ölmüş oluyor. Ben diri miyim, ölü müyüm — buna göre karar verebilirim. "Ne olursa olsun değişmek için çalışacağım" dediğimde dirilmiş olurum; "böyleyim ve değişmeyeceğim" dediğimde ölmüş olurum. Peygamberin bir sözü var: "İki günü bir olan zarardadır" — sürekli bir gelişim var, çünkü Tanrı sonsuzdur, ona doğru alınan yol da sonsuzdur.

Biz kendimizi bildiğimiz, kendimizin farkına vardığımız andan itibaren aslında fıtri bir halde değiliz. Çocukluk yaşantılarından itibaren negatif benlikler peyderpey devreye girer; çok olumsuz şartların içinde yaşamışsan çok olumsuz negatif benliklerin, daha olumlu şartlardaysan nispeten daha az olumsuz negatif benliklerin olur — ama herkeste istisnasız vardır bunlar. Kendinin farkına vardığın andan itibaren burada bir temizlik çalışması, bir değişim ve dönüşüm çalışması yapmaya ihtiyacımız vardır. Ramazan, insanın kendi fıtratına dönüşünün bir açılımıdır. O yüzden Ramazan bayramı diye bilinen bayramın orijinal adı Fıtır Bayramı'dır — "fıtır", dönüş anlamına gelir; fıtratına dönüyorsun. Ramazan süreci ve bütün dinlerde var olan bu ritüel, kişiye şunu söyler: "Sen, elinde olmayan şartlar nedeniyle, hayatın olguları çerçevesinde fıtratından biraz uzaklaştın; şimdi fıtratına dön."

Fıtratına dönüşte ilginç bir olgu vardır: hiç âlemden beslenerek fıtratına dönmezsin, hatta âlemden kesilerek fıtratına dönersin. Yani âlemle işin yok fıtratına dönmek için. Türkçesi şu: "Şöyle iyi insanlar olsa, ne güzel fıtratıma dönerim" — öyle bir şey yok. "İşte hoş arkadaşlar, iyi insanlar, merhametli, şefkatli" diye bir tarikata giren biri, birisi ona ters bir laf söylediğinde "böyle olmaz" diyorsa — sen ne için bu tarikattasın, kendine dönmek için mi, iyi arkadaşlar bulmak için mi? "Olumlu şartlar benim fıtratıma dönmem konusunda daha uygun bir vasattır" diyebilirsin, ama bu bir yanılgı kapısıdır — çünkü fıtrat içeride zaten durur, bir yerden bir parçan eksilmiş gelecek değildir. "Bir insan beni sevse, korusa, iyi insanlarla beraber olsam, tam da fıtratıma dönerim" — böyle bir şey yok. Fıtrata nasıl dönülür? Kendi özünü görerek dönülür; o orada duruyor zaten.

Bak ne yapıyorsun oruçta? "Benim hiçbir şeye ihtiyacım yok" diyorsun. İnsan oruçtayken ne yapar? Nefes alıp verir; nefes alıp vermek orucu bozmaz, çünkü o ruhani bir şeyi temsil eder — nefes, hava, ruhu temsil eder. Sen ruhani olarak beslenerek, o ruhani anlayış, idrak, bilgi ile fıtratına dönüyorsun; dışarıdan bir şeye ihtiyacın yok. Onu tamamladığında fıtratına dönüşünün bayramını yapıyorsun; yoksa aya bakınca bayram olmuyor. Fıtratımıza döndüğümüzde zaten bağımlılıklarımızdan kurtulmuş, bütün kayıtlanmalardan kurtulmuş oluyoruz. İşte bu yüzden Ramazan'ın son on gününün kurtuluş günleri olarak tanımlanması, içinde Kadir gecesinin olması bundandır — Kadir gecesi aslında fıtratın gecesidir. Sen fıtratını bulduğunda bir gece bin aydan daha hayırlı oluyor; o bir günü, bir dakikayı, o benlikle yaşadığın binlerce günden, yıldan daha huzurlu, daha rahat yaşıyorsun. Benlikle yaşamak hayatta zor bir şeydir. Ama negatif benliklerden kurtulup fıtri benliğine döndüğünde, hayatın hiç de öyle ağır, zor, yıkıcı, travmatize edici olmadığını görürsün.

Ramazan, kişinin kendi fıtratına dönüş yolculuğunu yapmasıdır; oruç tutmak seni âlemden kesiyor. Âlemden kesiliyorsun, yukarıya ve ruhani olana bağlanıyorsun. O bağı kurabildiğinde, âlemle doğru bir ilişki yaşamış oluyorsun. Biz gayri fıtri olduğumuz için, fıtratımızla tam olarak yaşamadığımız için, âlemle ilişkimiz her zaman problemlidir; her zaman bu yüzden sorun yaşarız. Fıtrata döndüğünde gerçek anlamda objektif bir farkındalık, gerçek anlamda bir irade, gerçek anlamda bir farkındalık tecrübe etmiş oluyorsun. Oruç tutup tutmadığımız görünür bir şey değildir; bir Ramazan'da ne kadar çok negatif benlikten kurtulmuşsan, o kadar oruç tutmuşsun demektir. Peygamber Ramazan'la ilgili şöyle der: biri sana kötü bir söz söylerse, sen ona "ben oruçluyum" de. Biz öyle değiliz, "bana kötü söz söylersen, bende de negatif benlik var, o da sana söyler" deriz. Halbuki "ben oruçluyum" ne demek? O benliğe tâbi olmuyorsun; sende de sana o negatif karşılığı verecek benlik var, ama sen oruçlusun, onlardan temizlenmeye çalışıyorsun. Ben oruçluyum; akşam sana gösteririm değil, iftardan sonra da değil. Bak ben oruçluyum, aslında sen orada kendi kendine bu telkini veriyorsun: "Ben bu bir ay boyunca negatif benliklerim üzerinde çalışıyorum ve o negatif benliklerden kendimi kurtarma sürecine girdim." O negatif benliklerinden kurtulduğunda fıtratına dönmüş oluyorsun. Onun için herkes oruç tutabilir.

Bazen insanlar der ki: "Şeker hastalığım var, ne yapayım, tutamıyorum orucu." "Ne güzel, yırtmışsın" diyoruz mesela — şekerin var, tutmuyorsun, bir de mazeretin olduğu için Allah sevap verir diye düşünüyoruz. Halbuki oruç fıtratına dönmektir. Belki sen şeker hastası olabilirsin, bu orucun tümünün senin için geçersiz olduğu anlamına gelmez; yemek de yiyebilirsin, o da orucun tümünü iptal etmez. Sen orucun sadece zahiri kısmını, bedensel bir problemden dolayı yapamıyorsundur; ona mecbursun. Diyelim ki "ilaç alıyorum, ne yapayım" — al, fark etmez, belki yemek de yiyebilirsin, ama oruç tutmaya yine devam edebilirsin. Oruç, yemek yememek, içmemek değil ki; bu yanlış bir bakış açısı, dine, ibadete zahiri bir bakış açısıdır. Her insan istisnasız oruç tutabilir — gücü yettiğince. Beden zayıftır, bedensel olarak tutamayabilir; peki psikolojik olarak ne yapacak? Kendi negatiflikleri üzerinde çalışacak. Buna bir mani var mı? Şeker hastalığı bunu engelliyor mu? Engellemiyor. "Şeker düşünce sinirlerini kontrol edemezsin" denebilir — evet, çünkü o negatif benliklere de oruç tutturuyorsun sen; o negatif benlikler oruç tutuyor, bomba gibi olmuşlar, kızıyorlar. Zaten o negatif benlikten kurtulmak için oruç tutuyorsun; onlardan arınmak için.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş --- ---