Çocukluk Yaşantımız ve Travmalarımız

Giriş: Çocukluk Travmaları

Bu akşam İsmail abiyle geçen haftadan aslında yarım kalan bir konuyu konuşmuş olacağız. Geçen hafta bir internet sıkıntısı vardı inşallah, bu hafta yoktur diye tahmin ediyorum.

Bugünkü konumuz, bir kısım insanın genelde esprisini yaptığı, bir kısım insanın da hapsinde olduğunu düşündüğü ve bir türlü çıkamayacağına inandığı bir mevzu: çocukluk, çocukluk travmaları. Hepiniz hoş geldiniz.

Burada şöyle bir olay var. Genelde insanlar karikatürlerde, mesela komedi şovlarında ya da bazı filmlerde, uzanmış bir adam ve karşısında bir psikiyatrist ya da terapi yapan bir kişi görür. "Peki sonra ne oldu?" diye çocukluğundaki bir anıyı söyletmeye çalışır. Bunun çok fazla dalgası geçildiği için birçok insan, böyle çok güçsüz, çok aciz insanların sadece bu tür şeyler yaşadığını zannediyor. Oysa hepimizin bir çocukluk geçmişi var.

Bir kısım insanlar ise çocukluğunda yaşadığı şeyleri asla affedemiyor ve oradan hiçbir şekilde çıkamayacağını zannediyor. Yani "ben orada annem ya da babam bir şekilde bana zulmetti, yanlış bir şekilde davrandı bana; ben o kitlenmişlikle hâlâ hayatımı sürdürmeye çalışıyorum ama tam olarak da sürdüremiyorum" diye inanan insanlar var.

Genelde dalga geçenlerle "bu hapisten çıkamayacağım" diyen insanlar arasında, asıl mesele nedir bu çocukluk ve çocukluk travması? Oradan bugüne ne taşıyoruz? Bugün İsmail abiyle bunu konuşacağız. Abi hoş geldin.

— Hoş bulduk, teşekkür ederim.

— Sesim net geliyor değil mi abi?

— Evet geliyor.

— Tamam. Abi, yorumlar kalsın mı? Çok güzel geliyor. Ben yorumları kapatacağım abi ama soru sormaya izin bırakacağım; soracak arkadaş varsa sorabilsin diye.

Abi, hani birçok ekol çocukluğu -hatta psikolojinin temel meselesi olarak- ele alıp "her şey orada olup bitti, sonra bunun etkilerini yaşıyoruz" gibi yorumluyor. Yani biz buradan çıkamayacakmışız gibi. Makul bakmaya çalışanların bile aslında oraya, "hapis durumundayız" diye çektikleri bir yer var. Biz gerçekten çocukluğun böyle bir hapsinde miyiz abi?

Çocukluğun Hapishanesinde miyiz?

Ben bu şöyle açmış olduğun konuya cevap vereyim: Şöyle bir tuzağımız var tabii ki. Aslında eğer meseleleri doğru anlamazsak, o zaman çocukluğumuz hayatımızın hapishanesine dönüşmüş olabilir ve dönüşebilir. Ama bu zorunlu bir kader değildir. Yani biz çocukluğumuzun hapishanesinde olmak zorunda değiliz, ya da bunu kabullenmek zorunda değiliz. Böyle bir şey söz konusu değil. Ama eğer o süreci kabul edersek ve o süreçte yaşadığımız olguların zihnimizde oluşturduğu yanlış kabulleri de kabul edersek, o zaman çocukluğumuz üzerinden kendi hapishanemizi üretmiş oluruz.

Burada şunu kastediyorum: Çocukluğumuzda yaşadığımız olayları inkâr edemeyiz, yok sayamayız. Olay olarak bunu bilmeliyiz. Yani çocukluğumuzda muhatap olduğumuz anne-babalık tutumunu, çocukluğumuzda duyduğumuz sözleri, yaşadığımız olayları yok sayamayız, inkâr edemeyiz, görmezden gelemeyiz. Ama onları çocukluk sürecimizde yaşarken, bu anne-babalık tutumuyla karşılaşırken; kendimizle, hayatla ve varoluşla ilgili ürettiğimiz kalıpları bırakabiliriz. Kendimizle ilgili, hayatla ilgili ürettiğimiz ön yargıları, yanlış kabulleri, yanlış uygulamaları terk edebiliriz, onları bırakabiliriz.

Hocam, ben geçen haftadan bir hatırlatma yapayım; bir 30 dakika da olsa bir şeyler konuşmuştum. Bence en değerli şeylerden bir tanesi şu: Bir yaşa kadar babamızı dünyanın en güçlü insanı, hiçbir şey karşısında yenilmez, ağlamaz biri gibi görürüz; annemizi de dünyanın en merhametli, asla yanılmaz, her zaman doğruyu söyleyen bir insan gibi görürüz. Bir yerde aslında böyle bir fikir ayrılığına düşmeyiz. Onların da hata yapabildiğini, yanılabildiğini; yani onların da bir insan seviyesine indiği zamanlar oldu. Ama çocukluğumdan bana kalan birçok duygu, onların böyle anne ve baba olarak yukarıda olduğu, beni korumaya kollamaya aldıkları yerden kalma duygular. Yarı tanrı demek istemiyorum ama çok öyle bir yerde duruyorlar.

Anne-Babanın da Bir Psikolojisi Vardır

Geçen hafta konuştuğumuz gibi, aslında annemizin ve babamızın da bir psikolojisi vardı; onların da bazı kırılmaları oldu, onların da yanlış yaptıkları şeyler oldu. Bu da çok doğal bir şey. Bunu şiddet olarak, kötü niyet olarak almayalım. Bu, kötü niyetli oldukları anlamına gelmez; çoğu zaman iyi niyetlidirler. Ama diyelim ki kendisi de yaşadığı olumsuz bir örnekten dolayı aşırı tedbirli ve kontrolcü olmuş olabilir. Bu kontrolcülüğü bizi olumsuz yönde etkilemiş olabilir. Yani aşırı kontrolcü davranabilir, sürekli bize eleştiride bulunabilir. Ya da kendisinin de bizden mükemmel olmamızı istediği için çok eleştirel olabilir. Veya yaşadığı olaylardan dolayı bir tahammülsüzlük hali yaşıyorsa, o tahammülsüzlüğü bize yansıtabilir.

Dolayısıyla anne babamızı kötü niyetli olarak tanımlamayalım, ya da kötü bir kastı var şeklinde değerlendirmeyelim. Ama onların da büyük bir psikolojisi var; o psikolojinin doğal, dengeli ve sağlıklı yanları olduğu gibi, sürçtüğü, abarttığı, yanlış aldığı ya da taşıdığı yönleri de var. Dolayısıyla anne babamızdan gelen tavırların ve onların durumlarının objektif olmayabileceğini bilerek, buna bağlı olarak kendimizle ilgili çocukluk örüntülerimizi tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor.

Çocukluk Örüntülerimizi Analiz Etmek

Mesela diyelim ki annem babam, ebeveynlerim benim hiçbir yaptığımı beğenmedi, sürekli eleştirdi. Peki sen o çocukluk halinde ne hissediyorsun? Yetersizlik hissediyorsun. Buraya kadar analiz ettik, zaten buraya kadar yapacağımız bir şey yok. Çocuklukta insan, annesi babası kendisini beğenmezse ya da sürekli eleştirirse, ya yetersizlik hisseder, ya tepkisellik oluşur, ya alıngan bir hâl oluşur, ya kendine dair bir beceriksizlik, sevilmeme hissi vs. oluşur.

Burada şuna bakacağız: Ben ne tür bir anne-babalık tavrıyla karşılaştım? Çocukluğumda neler oldu? Hangi olaylara muhatap oldum? Aile içinde veya yakın çevremde nelere şahit oldum? Ve bunlar benim o çocukluk zihnimde, o çocuk dünyasında nasıl bir algı ve yargıya dönüştü? Yani bu olayları nasıl algıladım, o anki ben, o anki çocukluk halim, bunlardan nasıl düşünceler üretti? Ama ona benzememek için önce şunu görmem gerekir: "Ben kendimi çocukluğumdan beri yetersiz görüyorum" demek, "annem babam beni yetersiz görüyor" demek değildir. Çocukluğumda bu izlenimler oluştu. Şimdi bunları masaya yatırıyorum ve bunlardan, objektif olmayan bir bakış açısından kendimi özgürleştirmeyi tercih ediyorum.

Yani anne babamın yanlış bir tavrı, sevilmediğimi hissettirmiş olabilir. Anne babamın tavrı veya çocukluğumda yaşadığım olaylar bende bir yetersizlik hissi oluşturmuş olabilir. Hayatın üstesinden gelemeyeceğim hissini oluşturmuş olabilir. İnsanlara güvensizlik oluşturmuş olabilir. Bunun gibi çok şey olabilir. Aşırı agresiflik oluşturmuş olabilir. Ya da kendimi eksik, kompleksli bir insan olarak hissetmeme yol açmış olabilir.

Mesela bana "yap", "yapma" derlerdi, ben de tam tersini yapardım. Tamam, o anda öyle yaptım. Peki bunu ömür boyu böyle mi sürdürmek zorundayım? Ömür boyu bu reaksiyonu, o hisleri, o hislere bağlı tepkileri, o çocukluk dünyamda konuşan düşünce tarzlarını bugüne taşımak zorunda mıyız? İşte temel nokta tam da burası. Tabii ki çocukluk sürecinde, o çocukluk zihniyle yaşadığımız ya da gördüğümüz olayları o anki çocuk zihniyle algılıyoruz, yorumluyoruz, onların üzerinden bir şeyler hissediyoruz. Fakat bu genellikle şahit olduğumuz gerçekliğe uygun değildir. Bu çocukluk bilinciyle yaşadığımız için de gerçeğe uygun değildir. Bunlar çoğunlukla, hepsi olmasa da, objektif olmayabilir. Dolayısıyla biz büyüdüğümüz noktada bunlarla tekrar bir hesaplaşma yapıyoruz.

Büyüdükçe Eskiyen Kalıplar

Bunu basit bir örnekle anlatabiliriz. Mesela çocukken bir sürü oyuncağımız olsun isteriz, bir tanesine sahip olduğumuzda kendimizi çok şanslı hissettiğimiz zamanlar olur. Biz büyüdükçe, diyelim ki 10 yaşına gelmişiz, 12 yaşına gelmişiz; artık 4 yaşındaki gibi bu şeyleri isteyip duramayız. Onları bir kenara koyarız. Hani yine atmamız gerektiğinde onu da bir kenara koyarız, arkadan sürekli o isteğin peşinden koşmayız. Tabii bunun için psikolojik düzeyde de -tırnak içinde söylüyorum- gardırobumuzu bu tür şeylerden hafifletmemiz gerekiyor.

Diyelim ki bir çocuğun kıyafetleri, ayakkabıları var; çocuk büyümüş, yirmi yaşına gelmiş. Şimdi bu yirmi yaşına gelen insanın hâlâ çocukluğunda giydiği kıyafetleri, ayakkabıları giymesine gerek var mı? Elbette yok. Ama biz psikolojik düzeyde bunu biraz yapıyoruz. Çocukluğumuzda hissetmemiz, sevilmemiz gereken duyguyu bugün de yaşamaya çalışırız. Çocukça "kim beni sevecek, kim bana değer verecek" arayışına gireriz. Çocukça kendimizi ispat etmeye çalışırız. Çocukça hayatımızı ancak böyle yaşayabileceğimizi düşünürüz. Çünkü çocukluğumuz üzerinde böyle bir düşünce hâlâ yürür. Ama onlar o kadar sağlıklı ve doğru değillerse, o zaman bunu fark edip sakince bırakmak gerekir. Çok iyi bir şey bu. Evet, biliyorum, çocukluğumda bu hissi yaşadım ama bu histen artık kurtulmak istiyorum.

Birisi şunu soruyor: Kurtulmak istiyoruz ama kendimizi mi feda ettik? Yoksa bunun üzerinden bir mağduriyet görüntüsü mü üretiyoruz, "kimseden alacağımız yok mu" mu diyoruz? Bununla ilgili kimseden -ne annenden, ne babandan, ne sosyal çevrenden, ne içinde doğduğun kültürden, ne içinde doğduğun dünyadan, ne içinde doğduğun sosyal gruptan- bir alacağın yoksa, o zaman sakince bu çocukluk öğretisini, bu yanlış düşünceleri görüp bırakmayı tercih ediyorsun. Herkes "bırakıyorum" dediğinde bunu hemen bırakmış olmaz. Önemli olan, yetişkin olarak yaşadığı şu anda, benzer bir olayla karşılaştığında, o anki tepkisinin hâlâ o eski çocukluk hissine mi bağlı olduğunu fark edip fark etmediğidir; eğer fark ediyorsa, artık bunu onaylamadan devam edebilir.

Kendi Değerimizi Kendimiz Onaylamak

Diyelim ki ebeveynim, istediğim, ihtiyaç duyduğum güçlü geri bildirimleri bana vermedi. Ama benim takdir edilesi, onaylanacak niteliklerim var. Ben bunların farkındayım. Ve ben yetişkin olarak insanlardan artık takdir görmeyi beklemiyorum. Bunu onlara bırakıyorum. Ben kendime dair, kendi bilincimle, nitelikli olduğunu bildiğim o özellikleri hayatıma katmaya çalışıyorum. İnsanların bunu takdir etmesini ise onlara bırakıyorum. O zaman ne olmuş olur? O çocukluktaki yaralı ve düşkün ruh haliyle aramıza mesafe koymuş oluruz. Hem yetişkin olarak çok daha sağlıklı, bilinçli bir hayat sürdürürüz.

Mizaç mı, Olaylar mı Belirleyici?

Birkaç tane soru var ama genelde izahat şunun üzerine: Normal psikolojik teoriye göre çocuk bembeyaz bir sayfadır ve yaşadıkları onu şekillendiriyor, mizacını, yapısını belirliyor deniyor. Mesela siz şey olarak örnek veriyorsunuz: Aynı olay, "el âlemin çocuğuna bak ne kadar başarılı, sen ne kadar beceriksizsin" deniyor; beş kardeş var, bir tanesi hızlı bir şekilde bunu aşıp onlarla rekabet ederken, bir tanesi de ezikliğin dibine kadar gidiyor. Soru şu: Olaylar bizim mizacımızı mı belirliyor, yoksa mizacımız mı olayları yorumluyor?

Yani şöyle: Çocukluğumuzdan gelen bir yapı var, doğuştan getirdiğimiz bir mizaç var. Doğuştan bir mizaç sahibisiniz. Üzerinize kırmızı boya sürüldüğünde bir renk alırsınız, mavi sürüldüğünde başka bir renk alırsınız; farklı mizaçlar aynı etkiye farklı tepkiler verir. Bu, doğuştan getirdiğiniz bir şeye sahip olduğunuz anlamına gelir. Yani bembeyaz bir sayfa değilsiniz, baştan bir renginiz var. Yaşadığınız olayları da o renk üzerinden algılıyorsunuz. O yüzden en temel faktör doğuştan getirdiğiniz mizaçtır. Sonra o mizacı çevresel etkiler şekillendirir, ama bu asıl doğasını değiştiremez. Yani "çocukluğumda yaşadığım bu olaylar nedeniyle sen böylesin" diyemezsin. Ama çocukluğumuzda yaşadığımız olaylar, mizacımızı olumlu ya da olumsuz yönde etkiler.

Buna dikkat etmemiz gereken şey şudur: Çocukluğumuzdan bu şartları analiz edip, "benim bu çocukluk yaşamında karşılaştığım olaylar, annemin babamın bu tutumları karşısında ben ne gibi düşünceler, ne gibi durumlar ürettim" diye bakmamız gerekir. İçimizde hangi düşünce ve duygular ortaya çıktı, bunları hissetmemiz, bilmemiz gerekir. Burada şunu demiyoruz: anne baba seni tamamen şekillendiriyor. Ama anne babanın bir etkisi olduğu da bir gerçek. Burada önemli olan şey, hem doğuştan gelen mizacımızı, hem de yaşadığımız olayları birlikte görüp, bunları nasıl tepkiye dönüştürdüğümüzü anlamaktır. Bu tepki sürecinde oluşan duygu ve düşünceleri sonradan teker teker analiz etmemiz gerekir. Özellikle kendimizle ilgili algıları iyi analiz etmemiz gerekir. Bu şekilde, çocukluğumuzda yaşadığımız olaylar nedeniyle her birimizde farklı algılar oluşur.

Suçlamadan, Özür Beklemeden Bırakmak

Yanlış düşünceleri görüp onlarla yaşamak zorunda değiliz. Bunun yerine o düşünceleri ve duyguları bırakabilme tercihinde bulunuruz. Yoksa geçmişi değiştiremeyiz. Dolayısıyla bu noktada suçlamanın da bir anlamı yok, eleştirmenin de kınamanın da bir anlamı yok; onlar hata yaparlar, biz kimseden özür beklemeyiz. Çünkü bakın, özür beklemek de bir esarettir; "annem babam bana bir kere 'evladım, biz yanlış yaptık, özür dileriz' deseler rahatlayacağım" diyorsan, kendi değişimini bir insanın özrüne bağlamış olursun. Ne kadar yanlış bir şey! Dolayısıyla kimseden özür beklemiyoruz, kimseyi suçlamıyoruz, hiçbir mağduriyet hissiyle yenilmiyoruz. Sadece yanlış hisleri, düşünceleri bırakmaya çalışıyoruz. Çok basit, çok kolay bir şey bu.

Bununla ilgili bir de şu durum var. Şu an ideolojik bir isim vereceğim ama bizim feminist arkadaşlarımız sağ olsun, ben bazen paylaşımlarında görüyorum: Geçmişte bir olay yaşamış, bir travma yaşamış. Bugün mesela bunu itiraf etti, hatta diyelim ki ceza aldı falan. En son diyorsun ki "şimdi nasıl hissediyorsun?" Diyor ki "hâlâ içim soğumadı." Peki ne yapmak istiyorsun? "Öldürsem bile içim soğumaz" diyor. Ne istiyorsun? "O güne gidip oradaki anıyı silmek istiyorum" gibi talepler ortaya koyuyor.

Sonra benim aklıma bir çalışma geldi abi: Bir adamın iki beyin küresi arasında bir kesi var. Bir kişi geliyor, elinde iğneyle elini sıkıyor, çıkıyor. Adam bunu hafızasına alamıyor, beynindeki o kesi yüzünden. O kişi gelip tekrar elini uzattığında, adam "ben seni sevmiyorum" diyip elini tutmuyor. Yani olayı hatırlamıyor, hafızada yok ama o duyguyu hâlâ taşıyor. Ben de arkadaşlara bunu örnek vererek dedim ki, bence sizdeki bu travmalarda da durum böyle: aslında unutsan bile bu duygu kalabiliyor.

Yani aslında biz o duyguları bırakabiliriz. Bilinçli olarak ya da bilinçaltında bunu bırakmak istemiyoruz; sanki orada bir alacağımız varmış gibi. Cebimizde bir alacak listesi varmış gibi: bundan şu kadar, bundan şu kadar. Şimdi bir insan o sayfayı kaybetmek ister mi? Ya da o sayfayı yırtmak ister mi? "Alacaklar gidecek mi?" der. Evet, alacaklar gidecek. Halbuki bizim alacağımız yok. Yani geçmişten alacağımız yok, geçmişteki muhataplarımızdan da alacağımız yok. Biz sürekli olarak her an, her dakika, her gün bize verilen hayatı değerlendiriyoruz. Bilinci değerlendiriyoruz, ilahi değerleri, güzellikleri, nimetleri değerlendiriyoruz. Ben geçmişten alacaklarıma odaklandıkça, şu an bugün bana verilenleri göremiyorum.

Duygunun İzini Sürmek: Unutmak Zorunda Değiliz

O yüzden son olarak şunu hatırlatayım: Biz geçmişte yaşanan bir olayı unutmak zorunda değiliz. O olayı nasıl kodladığımızı görüp, o yanlış kodlamayı bırakmak zorundayız. Yani diyelim ki bana karşı küçükken hep kötü bir tavır takınılırdı çocukluğumda. Bu yüzden de kendimi değersiz, beş para etmez biri olarak hissettim. Şimdi, o hissi hissettim; bu bir olgu. Ayrıca "yok sayıldım" ya da "dikkate alınmadım" diye tanımladığım olgular yaşadım; ebeveynim tarafından yeterince dikkate alınmadım. Şimdi olay ayrı bir şeydir, o olay üzerinden hissettiğim duygu ayrı bir şeydir. Bunları birbirinden ayırmamız gerekiyor.

Biz olayı yok sayamayız, olmamış gibi gösteremeyiz; olmuştur. Ama onu illa unutmak zorunda da değiliz, o bir olgudur. Zorla bir düğmeye basıp unutalım diyemeyiz, beynimizin öyle bir düğmesi yok. Peki biz neye dikkat etmeliyiz? Şuna: O olayın, o olgunun, senin o çocukluk halinde, o çocukluk bilincinde tetiklediği duyguya ve düşünceye bakmamız gerekir. Yani sen o çocukluk anında tabii ki öyle hissedersin; kendini işe yaramaz, yaşamaması gereken biri gibi hissedersin. Bu, çocukluğunda ister istemez hissedebileceğin bir şeydir. Bu problem değil. Orada hissettin, kötü bir duyguydu, hepsi tamam, buraya kadar hiçbir problem yok. Problem şu: Ben yetişkin oldum, 20 yaşına geldim. Hâlâ o duyguyu içimde canlı tutuyorsam ya da o duyguyu devam ettiriyorsam, üstelik bunun çözümünü de geçmişi değiştirmeye bağlıyorsam...

...geriye dönüp olayı değiştirmeye çalışırsam. Sadece, çocuklukta yaşadığımı fark edip artık bunu tercih etmiyorum demeliyim, çünkü o gerçekçi değil; yani hayatın gerçekliğine uygun değil. Buna son olarak bir örnek vereceğim ama vaktimiz azaldı. Diyelim ki -daha önce de bu örneği vermiştim- ebeveynimin kulakları duymuyor. Ben de konuşan bir çocuktum, şaşarak sorardım: "Ebeveynimin kulakları duymuyor..."