Cuma Suresi ve İçimizdeki Çoklu Benlikler
Kısa Özet
İsmail abi, orucun ve namazın yalnızca fıkhi kurallardan ibaret olmadığını, aslında Allah'a duyulan aşk ve muhabbetin bir ifadesi olması gerektiğini anlatarak sohbete başlıyor. Ardından Cuma Suresi'nin 9-11. ayetlerini, Peygamber hutbe verirken bir kervanın gelmesi üzerine cemaatin onu bırakıp gitmesi olayı üzerinden yorumluyor; insanın içinde "Allah'ı, peygamberi, kitabı olan" ve "olmayan" birçok farklı benliğin bulunduğunu, bu benliklerin hangi durumlarda tetiklendiğini fark edip dönüştürmemiz gerektiğini anlatıyor. Sohbetin ikinci yarısında affetmek, şefkat, peygamberin örnekliği ve "hakiki ashab" kavramı gibi konulara değiniliyor; ders, kitap ve yaklaşan derslerle ilgili kısa bir sohbetle sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İbadeti (oruç, namaz, cuma) fıkhi bir şekilcilik olarak değil, Allah'la kurulan bir aşk/muhabbet ilişkisi olarak yaşamak gerekir.
- İnsanın içinde "Allah'ı, peygamberi, kitabı olan" ve "olmayan" birçok farklı benlik vardır; önemli olan bu benliklerin farkına varmak, onları meşrulaştırmadan dönüştürmeye çalışmaktır.
- Affetmek, karşı tarafın davranışının değişip değişmemesiyle değil, kişinin kendi iç dünyasıyla ilgili bir meseledir.
Orucun ve İbadetin Hakikati
Anladığım yan nedir bu? Budur. Yani oruç dediğin bu yani. Allah'a vuruyor. Ve ona olan iştiyakın adına ve sadece ona olan ihtiyacın adına her şeyden vazgeçebilme iradesidir. Oruç bu. Bu idrak içinde bir orucu yaşamaya çalışacaksın. Fıkhı bırak. Fıkıh diyor ki birazcık şu kadar su içsen orucun bozuluyor, belki böyle damağın kurumuştur. Mesela Allah'tan ayrılmıyorsun şu kadarcık bir şeyden. Ama yolda benim kalbimi kırıyorsun. Ne bileyim, o gün ya küfrediyorsun ya da başka bir şey yapıyorsun. Hani oruç seni, hani madem o dünyalık her şeyinden uzaklaştırıyor ve sevgilinle bir araya getiriyor, öyle bir oruç olmuyor.
Hani fıkha baktığımızda böyle şekilsel bir şey üzerine kurulduğu için bizde de birazcık sıkıntı var. Mesela namazlarımızda da öyle. Mesela o an diyorsun ki ben Rabbime yakaracağım, işte onunla birlikte olacağım, onunla mutlu olacağım diyorsan; ama işte abdestini alıyorsun, belli kıyafete giriyorsun, kıbleye yöneliyorsun, belli hareketler, şekil şema... Yani birden böyle bir şekilsel bir spor etkinliğine de dönüşebiliyor. Yani bu fıkhın verdiği bir şeyden kaynaklı, bizde de bu aşırı bir kalıba koyma var. Tamam, sen öyle olmamaya çalışacaksın. O tür her din dünyası -işte Budizm, Hinduizm, İslam, Hristiyanlık- bu süreci yaşar. Biri dini zahiri olarak anlar, biri ruhani ve manevi olarak anlar. Bu da insanoğlunun klasik bir hikayesidir.
Sen o algıda olma. Yani sen ibadet dediğinde kafanda fıkhi şeyler, şudur budur, gelmesin. Başka türlü anla. Yani işte dediğimiz gibi bunu bir aşk ilişkisi olarak, bir Allah'la muhabbet ilişkisi olarak anla. Şimdi biz bunu deyince tasavvufi bir şeymiş gibi algılanıyor. Öyle değil, kastımız o değil. Kur'an diyor ki, eğer siz dininizden dönecek olursanız, Allah öyle bir topluluk getirir ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever diyor. Çok manidar bir ayet. Bu şu demek: gerçek muhabbet ikilik içermez, dönmezsin yani orada.
Anlatabiliyorum. Ayet ne diyor? Siz dininizden dönerseniz diyor, Allah öyle bir topluluk getirir. Topluluğun vasfı ne? Onlar Allah'ı sever, Allah da onları sever. Bak, imandan da bahsetmiyor. İlginç bir ayet yani, direkt olarak vasıflarını sevgi olarak koyuyor. Sen gördün mü fıkıh kitaplarında böyle bir şey geçiyor mu? Geçmiyor. E tamam, sen de kitabı oku, fıkıh kitabı oku da işte.
Ne oldu? "Ben oruçluyken bir tane hapım var, onun yüzünden onu içmek zorundayım, onu içerken şu kadar su içeyim." İçebilirsin, orucunu tutarsın. "Ben bunu söylemezsem beni taşlarlar işte." Ya söylemeden iç ya, illa söylemek mi zorundasın Allah'a? Niye başkalarından orada bir onay bekliyorsun? Onlar da kolaylık olsun istiyor, söyle. Adam diyor ki "ben zorlayacağım kendini." Bırak, adam zorlasın kendini canım, değil mi?
Cuma Suresi 9-11: Peygamberin Terk Edilmesi
Bugün bir konuyu işleyeceğiz. Cuma Suresi'nde üç tane ayet var. Gene bunu başka bir bağlamda anlamaya çalışırız. Ayetler şunlar: "Siz ey iman edenler, Cuma günü namaza çağrıldığınızda alışverişi keserek Allah'ın zikrine koşun. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır." Bir tanesi bu. Cuma için çağrıldığınızda, ki kim çağırıyor? Allah çağırıyor. Onu açarsak, orada peygamber var ve peygamber orada bir hutbe veriyor değil mi? Orada insanlara bir şey anlatıyor. Ve ayet diyor ki alışverişi kesin diyor. Alışveriş nerede yapılır? Dışarıda yapılır. Bir şey alır, bir şey verirsin. Alışveriş neyle ilgili olur? Maddi şeylerle ilgili olur. Bunu bırakın diyor. Cumaya çağrıldığınızda koşun diyor. E diyor, bilirseniz bu sizin için hayırlıdır. Demek ki bu meselede derinlemesine bir bilinç olmalı ki biz bunun nasıl bir hayır olduğunu bilelim. Ve burada bunun bir hayır olduğunu bilmemiz için demek ki idrakimizin biraz artması gerekir.
"Namaz kılındıktan sonra, namazdan sonra da yeryüzüne dağılın." Hani demiyor ki sürekli namazda ve cumada kalın. "Namazdan sonra da yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan düşen payınızı alın. Talep edin ve arayın. Allah'ı hiç hatırdan çıkarmayın ki ebedi mutluluğa ulaşabilirsiniz." Demek ki o cumadan sonra yeryüzüne yayılıp Allah'ın lütfundan payını aradığın zaman da bir şeye dikkat et diyor ayet. Allah'ı unutma diyor. Yani o önce toplandın, bir şeyi idrak ettin. Toplanman için ne lazım? Alışverişi terk edebilecek idrakin olması lazım. Yani cumaya gelebilmen için alışverişi terk etmen lazım. Ha, geldin diyelim. Geldikten sonra, onun o hakikati ve ilkeyi idrak ettikten sonra, yeryüzüne dağılabilirsin diyor. Bunda bir mahsur yok. Çünkü Allah'ın koyduğu bir yasa gereği, sana Allah'ın lütfundan bir pay vardır bu alışveriş dünyasında. Fakat bunu yaparken Allah'ı unutma diyor.
Sonra ayet devam ediyor, en önemli, belki de dikkatimizi çekecek olan ayet: "Ama onlar bir ticari fayda veya bir eğlence gördüklerinde hemen seni ayakta terk ediverdiler diyor. De ki: Allah katında bulunan, eğlenceden ve ticaretten kazanılandan daha hayırlıdır. Zira Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır."
Şimdi burada bir hadise olmuş. Belki bileniniz var, bilmeyeniniz var, açalım. Peygamber Efendimiz bir gün Cuma günü hutbe veriyor. O sırada hutbeyi veriyorken, sanırım Suriye'den beklenen bir kervan o anda gelmiş. Tabii develerin sesi vesaire. O anda ne olmuş biliyor musunuz? Galeyan olmuş. Bırakıp gitmişler peygamberi. Peygamber ayakta konuşuyor, bırakıp gitmişler. Çok az kişi kalmış. Ayet bunun üzerine iniyor.
Şimdi biz olsak, peygamber hutbe okuyor, biz bırakmazdık, değil mi? Aklımızdan öyle geçebilir. Halbuki bizler bu eylemi her gün yapıyoruz. Her gün yapıyoruz. Dolayısıyla mevzu cuma mevzusu değil yani. Fıkıh açısından, üç kere cumaya gitmeyen -o nedir biliyor musun?- üç kere sen Allah'ı hatırlamayıp tamamen dünyevi ve nefsani şekilde davranıyorsan, imanını bir tahkik et manasına geliyor.
İçimizdeki Çoklu Benlikler
Şimdi bunu biraz açalım. İşin psikolojik yönünü ve manevi olana açılımını açmaya çalışırız bunun üzerinden. Bizim içimizde, daha önce bu derslere katılan arkadaşlarla konuştuğumuz bir mevzu vardı: insanın içinde birçok benlik vardır. Bunu anlamak için şöyle düşünün. Mesela böyle, biraz uçuk bir örnek vereceğim ama önemli değil: bazı bayanlar var, biraz etekleri diz üstü giyerler, sonra böyle bir sohbet ortamına giderler, eteklerini çekmeye çalışırlar. Halbuki o eteği giyen de o, eteğini çekmeye çalışan veya görünen bacağını kapatmaya çalışan da o, değil mi? Peki bunlar aynı benlik mi sizce? Aynılar mı? Aynı benlik hali mi mesela?
Veya diyelim ki, alttan yukarıya doğru bir örnek verelim: sen bir insana kızdın, öfke duydun. "Bana yanlış yaptı, Allah belasını versin, onu görsem suratına şunu diyeceğim" dediğin biri var. Ve telefon geldi, duydun ki adam bir kaza geçirmiş, yaklaşık 24 saattir hayat mücadelesi veriyor. Ne hissedersin o insana karşı? Dersin ki: "Çok yazık. Ben de niye kızdım adama ya, Allah'ım, kendimden utanıyorum" dersin. Şimdi o öfkelenen benlikle bu benlik aynı benlik mi? Demek ki içinizde birçok benlik var.
Öyle oturabilirsin, rahat. Kapıyı kapatınca bayağı kimse... anladınız mı? Bu içimizde birçok benlik var meselesini daha basit şekilde anlatmaya çalıştık. Demek ki içimizde birçok benlik var; veyahut çok açsınız ve önünüze bir tabak yemek geliyor, mesela birisi sizden o anda bir şey istese, yani yemeğinize ortak olsa, "ya nereden geldi bu" dersiniz; ama diyelim ki doydunuz, yemek de arttı, dersiniz ki "ya yok mu yiyen arkadaşlar" falan dersiniz. Şimdi iki benlik aynı benlik değil. Anlatabildim mi yani? İçimizde birçok benlik var. Bunu anlamayan yok sanıyor. Kendi içinizde dikkat edin, bunu göreceksiniz.
Ya da gariban birine kızıyor. Aynı eylemi yapıyor iki kişi. Biri gariban olduğu için ona kızabiliyor, diğeri ise belli sebeplerden dolayı -makamı, parası- o kişiye kızamıyor. Bu da farklı benlikleri gösteriyor. Tabii birinde ayrı motivasyonlar devreye girip başka bir benlik halini tetikliyor, birinde başka motivasyonlar başka bir benlik halini tetikliyor. Demek ki biz bir kişi değiliz. Bir kişi değiliz. Bunu Bediüzzaman çok güzel ifade eder. Der ki, insan zaman ve mekan kayıtları altına girdiği için her gün, her dakika, her an ayrı bir kişi olabilir diyor. "Her an bir ferdi ahir sayılır" diyor, orijinal ifadesi o.
Peygamber Etrafında Toplanmak: Cumanın Sırrı
Demek ki bizim içimizde birçok benlik var. Bu içimizdeki birçok benliğin yanında bir de bize üflenen Allah'ın bir ruhu var. Buradaki bahsedilen ayette bu neyle temsil ediliyor? Peygamberle temsil ediliyor. Yani bu şu demek oluyor: bütün o benlikler peygamberin etrafında, yani peygamberin temsil ettiği hakikatin etrafında toplanmalıdırlar. Yani hakikat, veya biz buna biraz daha anlaşılır hale getirelim: din bize bir şey dediğinde, biz onun etrafında toplanmıyorsak, orada biz cumaya çağrıldığımızda gitmiyoruz demektir.
Yani insana "bu doğru" veya "bu yanlış" dediğinde, veya "bu işin doğrusu budur, bu işe bu açıdan bakman gerekir, doğru açı budur, doğru anlayış budur" dediğinde, "ya tamam ama..." diyorsam, ben orada ilk okuduğumuz ayete muhalefet etmiş oluyorum. Yani cuma için namaza çağrıldığında ben alışverişi bırakmıyorum. Neden? Çünkü alışveriş benim için daha kıymetli olabilir. Fakat bakın, burada bizim mevzumuz cuma namazına gitmek gitmemekle ilgili değil. Çok kişi cuma namazına gidiyor ama cumaya çağrıldığında aslında namaza gitmiyor, değil mi? Yani bahsettiğimiz anlamda cumaya çağrıldığımızda kaçımız cumaya gidiyoruz?
Mesela ayette diyor ki: kötülüğü en güzel şekilde sav. Sana kötülük yapana karşı affedici ol, veyahut ihsanda bulun, değil mi? Böyle ayetler yok mu? Peki biz ne diyoruz? "Ama, Hz. Yusuf öyleydi" diyoruz, "ben Hz. Yusuf değilim" diyoruz, değil mi? Allah seni Yusuf üzerinden cumaya çağırıyor. Diyor ki: bak böyle davran, kardeşin sana hainlik etse bile, "bir gün elime geçince ona gösteririm" deme; önüne gelince ona en güzel şekilde hitap edip hatasını, kusurunu, onun uygun olduğu durumda, uygun olduğu şekilde anlatmaya çalış. Mümkün değilse de anlatmayıver. Değil mi?
Yani bunu anlatıyor. Peki biz bu cumaya çağrılıyoruz, gidiyor muyuz? Çok defa gitmiyoruz değil mi? Ne yapayım? Gitmemiz lazım. Ayetin ilki bu. Yani sen nefsani alışveriş yapma. "O bana böyle dedi, ben de ona öyle demem lazım, ona nefret duyuyorum" diyorsan, git o zaman alışverişini yap, cumaya gitmiyorsun demektir kardeşim. Sen çünkü cumaya çağrıldığında gitmiyorsun. Diyelim ki içinde gitmeyen benlikler var, değil mi? O zaman onların üzerinde çalış. Ama cuma için namaza çağrıldığında cumaya gideceksin.
Bakın niye cumaya gitmemizi engelliyor bazı şeyler? Çünkü nefsani alışverişlerimiz var, çünkü nefsani hesaplarımız var. O yüzden aslında, hani şey gibi, diyorsun ki "bak adam sana bir laf söyledi, sen onu affet, o kadar da büyük bir mesele değil, ne olmuş ki yani, evine gitmişsin, biraz suratını asmış, veyahut sana bir laf dokundurmuş, ne yaptı, canını mı aldı, yok." "Ya yok, ona ben de laf söyleyeceğim, ondan sonra her şey bitecek." Kardeşim, "alışveriş yapma" diyor Allah değil mi yani. Bu alışverişi yapma. Adam sana bir şey vermiş, sen de onunla nefis düzeyinde, aynı düzeyde alışveriş yapma; sen, Allah seni cumaya çağırıyor, yani hakikate çağırıyor, ona dikkat et. Alışverişi bırak. Adam diyor ki "illa alışveriş yapacağım, ondan sonra cumaya gideceğim." Öyle olmuyor işte, bu iş.
İsmail abi, "cuma" kelimesi "toplamak" demek. Yani o parçalanmış benlikleri bir araya getirmek. Birçok benliğimiz var, birçok benliğin bir merkez etrafında toplanması. O merkez nedir? Dindir, hakikattir, peygamberin ahlakıdır, onun sünnetidir, vesaire. Bunu geniş anlamda alabiliriz. Yani neye çağrılıyoruz? Merkeze çağrılıyoruz. Ve herkesin o bir merkezin etrafında toplanması lazım, toplanmalıdır.
İkincisi ne diyor? Ha, diyor ki sen bu prensip ve ilkeleri ve ilahi anlayışı aldıktan sonra alışverişe gidebilirsin. Fakat bu alışverişi yaparken, ayetin sonunda diyor ki Allah'ı hatırdan çıkarmayın ki gerçek anlamda felaha eresiniz. Yani o alışveriş sürecimiz de var. İnsanlar bize onu yapar, bunu yapar, mesela kötülük yapabilir, yanlış davranabilir, hakkımızda kötü şeyler çıkarabilir. Sen bunlarla alışveriş yaparken, Allah'ı unutma diyor. Yani alışverişe izin var anlamı çıkıyor. Ama neden sonra izin var? Cumadan sonra izin var. Anladınız yani. Biz cuma kılmadan alışverişe gidiyoruz, orada tabii doğru alışveriş yapamıyoruz.
Nefsani Alışveriş ve İlahi Alışveriş
Biraz açalım, "anladın mı" derken açalım. Yani ilahi o ilke ve prensipleri iyice hazmetmeden alışverişe çıktın mı, seni soyup soğana çevirirler, değil mi? Yani cumaya gitmek ne demek? O ilahi ilke ve prensiplerin olması, senin bir merkeze, bir doğruya, bir hakikate bağlı olman demek. Sen o bağlılığı iyice oturttuktan sonra alışveriş yapabilirsin, çıkabilirsin alışverişe. Çünkü sen hangi bilinçle alışveriş yapacaksın? O ilahi ilkenin etrafında toplanmış olmanın ve orada söylenen hutbenin idrakiyle o alışverişi yapacaksın. Öyle, cuma kılmadan alışveriş yaparsan travmaya uğrarsın. "İşte o böyle etti, bu şöyle etti, ben buna dayanamıyorum, ben de öyle mi yapayım, ben doğru davranıyorum, herkes bana yalan söylüyor, ben açık samimi davranıyorum, herkes üçkağıtçı iki yüzlü davranıyor, ne yapayım, nasıl bir alışveriş yapayım mesela?"
Şimdi eğer ilahi ilken olursa nasıl bir alışveriş yaparsın? Üçkağıtçı bir adamla, ikiyüzlü bir insanla, kötü niyetli bir insanla, Allah'ı hatırlayarak alışveriş yaparsın. Anlatabildim mi? Allah'ı hatırlamadan alışveriş yaparsan ne olur? İşte bugün olan olur. Yani sen nefis düzeyinde neyin tetiklenmişse onun reaksiyonunu gösterirsin. Öyle bir alışveriş, yani nefsani düzeyde bir alışveriş yaparsın. Neden? Çünkü Allah'ı hatırlamıyorsun. "Allah'a inanıyorum, inanmıyorum" -bu değil yani, ilkenin farkında mısın?
Kur'an'da mesela Hazreti Yusuf'u düşünün. Hazreti Yusuf nasıl bir alışveriş yaptı bütün o süreçte, kardeşleriyle, Melik'le, Züleyha'yla vesaire? Hapisteki o insanlarla nasıl bir alışveriş yaptı? Allah'ın hatırında olduğu bir insan olarak o alışverişi yaptı. Kardeşleri karşısına geldi, nasıl bir alışveriş yaptı onlarla? Allah'ı hatırında tutan biri olarak alışveriş yaptı. Olmasa nasıl alışveriş yapacaktı? Değil mi? Yani en azından iyi bir rezil ederdi, en hafifinden. Etti mi? Etmedi. Nasıl bir alışveriş yaptı onlarla? Yusuf gibi alışveriş yaptı, yani Allah'ı bilen biri olarak alışveriş yaptı.
Allahsız, Kitapsız Benlikler
Şimdi bizim içimizde -üçüncü ayete geçeceğiz- bizim içimizde Allahsız, peygambersiz benlikler var; hani biz de böyle bunları küfretmek için kullanırız ya, "Allahsız, kitapsız" falan diye sövüp sayarız. Hepimizin de Allahsız, kitapsız benlikleri yok mu? Birçok Allahsız, kitapsız benlik var. Biri sana çok hakaret ediyor, sen de ona öyle bir hakaret yapıyorsun ki, o hakaret eden benliğin -bir düşün bakalım- Allah'ı, peygamberi, kitabı var mı, yok mu? Allah'ın, peygamberi, kitabı olsa öyle mi cevap verir? Birisi seni küçümsedi, aşağıladı, sen de öyle bir kompleks tetiklendiği ve öyle kibirli bir şekilde reaksiyon verdiğinde, düşün bakalım o kibirli benliğin Allah'ı, peygamberi, kitabı var mı?
Mesela diyelim ticaret yapan bir tüccar. O para arzusu ve bir an önce paraya sahip olma dürtüsü o kadar güçlü ki, adam mesela yalan söylüyor, doğruyu gizliyor vesaire, o şekilde para kazanıyor. Şimdi o ticaret yapan benliğin acaba Allah'ı, peygamberi, kitabı var mı?
Şimdi geldik üçüncü ayete. Ayet neyi anlatıyor? Diyor ki: siz peygamber hutbedeyken dinliyordunuz, fakat kervan geldi, siz hepiniz peygamberi ayakta bırakarak onu terk ettiniz diyor. Bu önemli şeyler bunlar. Niye "ayakta"? Şimdi bu ne demek? Bu şu demek: içimizde öyle benlikler var ki, bunların Allah'ı, peygamberi, kitabı, ahlakı, vicdanı yok; bunların ilkesi yok, bunların prensibi yok, bunların tabi olduğu bir şey yok. Bunlar dışarıdan tetiklenmelerine bağlı olarak harekete geçerler.
Bakın, dışarıdan tetiklendiler, hepsi cumadaydılar, peygamberi dinliyorlardı. Hani biri der ya, "adam namaz kılıyor veya iyi görünüyor, ama işte ben eskiden çok iyiydim, sonra epey olumsuz hale geldim." Neden? Tetiklendim, çünkü hepimiz gibi tetiklendik. Hepimiz çocuk doğarken masumduk. Ama öyle benliklerimiz oluştu ki süreç içinde, ve onlar öyle tetiklendiler ki ne ilkesi var, ne prensibi var. Cumaya da gitmemiş. O zaman nasıl tepki verecek o benlik? Ben hep kendime zarar veriyorum -bir de bu tetiklenen bazı tipler şüphe üzerine karşı tarafa da zarar verebiliyor. İster kendine doğru bir negatifleşme yaşa, ister bunu dışarıya yansıt, fark etmez. Alışveriş kendi içinde oluyor şu anda, veya aslında alemle oluyor ama alışverişin defteri henüz kendi içinde. Bir gün onu da fatura edeceksin. Alışveriş yapıyorsun: "yanlış" diyorsun, "insanlar olmuyor" diyorsun, "insanlar ikiyüzlü" diyorsun, "insanlar kötü niyetli" diyorsun. Bak, bir alışveriş yapıyorsun. O alışverişi de o ilahi bilinç tam olmadan yapıyorsun, ve yapıyoruz, bir şekilde hepimiz bir türlü yapıyoruz.
O zaman neye dikkat, ayet bakın neye işaret ediyor? "Ben biliyorum" diyor, "bu hemen olmaz." Cumaya çağrıldığınızda hemen tak diye cumaya gideceksiniz, sonra cumadan sonra da hepiniz dağılıp Allah'ın lütfundan size verileni, sizin payınızı arayacaksınız, Allah'ı da unutmayacaksınız. "Bunun hikaye olduğunu ben biliyorum" diyor, yani "şu anda bunu yapamazsınız" diyor. "Peki siz ne yapıyorsunuz şu anda?" diyor. "Şunu yapıyorsunuz" diyor. Bu bir eleştiri, kınama değil ama; uyandırıyor bizi. Yani diyor ki dikkat edin, siz mescitte olabilirsiniz, peygamberi de dinliyor olabilirsiniz; ama dikkat edin, dışarıdan sizi tetikleyen bazı şeyler sizin nelerinizi tetikliyor ve siz bunlara karşı uyanık mısınız? Siz bunlara karşı belli bir farkındalık ve uyanıklığa sahip misiniz?
Çünkü bu benlikler peygamberi de dinliyor gözükseler, dışarıdan tetiklendiklerinde -o kervanla, işte ticaretle, o kervanın süreci içinde yaşanacak eğlence vesaire ile tetiklendiğinde- siz tetiklenip Allah'ı, peygamberi, kitabı unutabiliyor musunuz? Ki unuttuğunuzu da diyor, "ben size söylüyorum, bunun üzerinde çalışın." Yani bir bakın bakalım, içimizde kaç tane Allah'lı, peygamberli benlik var? Kaç tanesi Allah'sız, peygambersiz, kitapsız benlik? Yani aslında başta fıtri olandan başladı, fakat sonunda ayet ne dedi bize? Siz şu anda Kur'an'la muhatap olurken fıtri halde misiniz? Değilsiniz. Hiçbirimiz fıtri halde değiliz. O zaman ne var? Diyor ki bak, sen bu sürecin içindesin, buna karşı dikkatli ol. Mesela sende ne tür benlikler Allah, peygamber, kitap tanımıyor? İlkesi yok, bunu gör ve bunun üzerinde çalış.
Allah ceza kesmek için, kızmak için, hesap görmek için, cehenneme adam toplamak için bunu söylemiyor. Diyor ki hepiniz bu süreci yaşayacaksınız, ki hepimiz bu süreci yaşıyoruz. Hani biz "Müslüman nasıl böyle yapıyor?" diye bahsediyoruz. Yapar. İşte peygamberi terk etmiş adamlar hutbedeyken; işte biz de aynı şeyi yapmıyor muyuz? Biz de yapıyoruz. O zaman ne yapacaksın? Bunu fark edeceksin. Bakın Allah bunun için hesap sormuyor. Diyor ki bak, rahmetimden ve şefkatimden dolayı seni uyarıyorum, uyandırıyorum.
Biz diyoruz ki "benim şeyhim var, mürşidim var, Allah'ım var, peygamberim var, kitabım var" diyoruz. Peki Türkçesi şu: senin kaç tane benliğinin Allah'ı, peygamberi, kitabı, mürşidi var; ve kaç tane benliğinin mürşidi, şeyhi, peygamberi, Allah'ı yok? Bunu gör, onları dönüştür. Yani onları dönüştür, bunları fark et, bunlar senin düşmanların. Çünkü bak dikkat et, öyle bir şey yapıyor ki bunlar -peygamberi ayakta bırakıp terk edip gidiyorlar diyor- bunlar bu kadar şeysiz, ilkesiz ve tabelsiz.
Ölçüsüzlüğe Karşı Uyanıklık
Neyi ifade ediyor burada? "Buraya Mehmet, sen yanıma gel." "İkiniz de Mehmet'siniz." "İkiniz de, ikinizden biri, değil mi?" "Yok yok, değil böyle. Biz Anadolu kültürü yetiştirdik." Şimdi bu ayet çok mühim bir şeye işaret ediyor. Bakın mesela burada bir şeyler anlattım. Buna dair "tamamen saçmalıyorsun" diyeniniz varsa söyleyin yani, kesebilirim. "Söyleyeceğim" diye söylemiyorum, varsa söyleyin, tamamen yanlışsa...
Şimdi biz bazen diyoruz ya, "inanan bir insan bunu nasıl yapar?" E yapar. Bak yapılabiliyor yani. Düşünün, peygamber hutbe veriyor ve kervan geliyor, terk ediyorlar peygamberi. Bu ne demek? Bu bizim işte hayatın içinde süregelen sürecimiz aslında. Mesela birine kızıyorsun ama öyle bir kızgınlık ve düşmanlık sergiliyorsun ki, o benliğin ne dini var ne imanı var. Mesela örnek verelim: diyelim ki bir kardeşin üçkağıtçılık yaptı, hırsızlık yaptı. Sen ondan öyle bir nefret ediyorsun, ona öyle bir kızıyorsun ki -diyelim hele hele senin evini soymuşsa, zaten orada bitti yani- düşünüyor musun mesela, "hakikaten bu yanlış bir şey yaptı ama şeytana ve nefsine uydu" diye? Üzülüyor musun önce onun için mesela, değil mi? Eğer sen Allah'ı hatırlayan bir insansan, önce şunu düşünmen lazım: "Ya, bu insan fıtratına karşı ne kadar büyük bir gaflet içinde." Sonra hırsızlığının hesabını sorabilirsin. Bak bu nedir? Allah'ı, peygamberi tanıyan bir benliktir bu.
Ama "Allah senin belanı versin, yazıklar olsun sana, üstelik evime gelmiştin, yemiş içmiştin" falan diye başlayıp tamamen böyle bir tepki veriyorsan, peki bu benliğin Allah'ı, peygamberi, kitabı var mı? Yok. Veya "işte çok olumsuzluk yaşadım insanlar yüzünden, artık insanları sevmiyorum, nefret ediyorum -nefret etmiyorum ama görmek istemiyorum" diyen bir benliğin peki Allah'ı, peygamberi var mı? Onun da yok, değil mi?
Şunu diyebilirsin: "Hepimiz insanız ve hepimiz düşebiliyoruz. Şu insan da ne kadar yanılgı ve gaflet içinde, Allah ona da yardım etsin, bana da yardım etsin. Ben de nefsimle baş başa kalırsam ben de o hatayı yapabilirim" diyorsan ve onu mümkün mertebe uygun ortam ve durum varsa uyarıyorsan, bu benliğin Allah'ı, peygamberi var demektir. "Ben de o hatayı yapabilirim" diyemediğim için böyle oluyor. "Yapmıyorum" çünkü -bak, "sen de yapıyorsun" demedim, "yapabilirim ama yapamadım" demek mümkün değil; niye düşünüyorsan büyük konuşma. Rabbimin rahmeti olmasa nefis kötüyü emreder diyor. Bak orası öyle, ama yok işte.
Allah öyle diyor, Allah seni affetsin yani, biraz haddini bil; ben öyle çok insan görmüşümdür, vefadan bahseden en büyük vefasızlığı yapmıştır. Çünkü Allah ona demiştir ki -sen öyle diyorsun değil mi, sen zannediyorsun ki vefalısın- sana öyle ortamlar, öyle imtihanlar oluşturur ki sen orada gerçek anlamda vefalı olmadığını görürsün; yani içinde vefasız bir benlik olduğunu görürsün, o yeterince tetiklenmemiş olduğu için. O ayrı tabii, mutlaka o işin bir başka tarafı var ama, mesela "ben hiç hayatta yalan söylemem" diye söyleme öyle. Rabbimin rahmeti ve lütfuyla inşallah yalan söylemem de, sen ermiş biri değilsin, dolayısıyla uygun tetiklemelerle çok güzel yalan söylersin yani. Onun için burada yukarıyı germe. Sana demesinler, "bu kadar iddialı konuşuyorsa biz sana gösteririz." Nasıl yalan söylersin, nasıl bunu yaparsın, nasıl şunu yaparsın? Anlatabildim mi? Onun için insan haddini bilecek bu konuda. İnsan iddiasından bozulur. Aynen, aynen.
(Kısa bir çay arası veriliyor.)
"Terk Ediverdiler" Ayeti ve Cazibenin Getirdiği Yanılgı
Ayet işte diyor ki onu ayakta bırakıverdiler, terk ettiler -ayetin orijinali hatırınızda değilse, ifade o yani, "ayakta terk ediverdiler" diyor. 11. ayet, okuyoruz: "Terk ediverdiler" diyor. De ki, peki biz bunu yapıyoruz. Peki ne yapacağız bu durumda? Bazı arkadaşlar diyor, "işte çok üzüldük, veya çok demoralize olduk." Ayet bakın müjdeyi veriyor: "De ki, Allah katında bulunan şey, eğlenceden ve ticaretin getireceği menfaatten daha hayırlıdır." Demek ki bizi o konuda yanıltan şey nedir? Biz dünyadaki şeylerin cazibesine kapılıyoruz, bunların mühim şeyler, kıymetli şeyler olduğunu düşünüyoruz.
Ayet bizi ne yönde uyarıyor? Diyor ki, dikkat edin, bu yanlış algınız sebebiyle siz düşüyorsunuz. Dikkat edin, Allah katında olan, bütün onlardan daha hayırlıdır. Dolayısıyla o cazibeye kapılmayın, ve o cazibeye kapılmaktan dolayı da peygamberi terk eder pozisyona düşmeyin. Hatırlıyor musun, "terk eder pozisyona düşmeyin"? Peki düşmemek için ne yapmalısınız? Şunu hiç aklınızdan çıkarmamalısınız: Allah katında olan şey dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır.
O zaman bu idrakiniz olursa o hatalara daha az düşersiniz. Yani şu demek: peygamberin orada temsil ettiği maneviyat, hakikat, ahiret, Allah'a kavuşmak, Allah'ın sevgisi, Allah'ın yakınlığı, Allah'ın sizi anlaması, her şeyden daha hayırlıdır. Diyelim ki Allah'ın sevmesi benim için dünyadaki bütün insanların sevgisinden daha hayırlıdır diyorsam, ben insanların sevgisini kazanmak adına, veya o sevgi uğruna yanlış şeyler yapmam. Allah'ın beni anlaması bütün insanların beni anlamasından daha kıymetliyse, ben beni anlayan bir insan bulmak için uğraşmam; beni anlamayan, üstelik de yanlış anlayan bir insan olduğunda da çok gerilmem, çok rahatsız olmam, hiç travmatize olmam. Ama benim için Allah'ın beni anlaması, dünyadaki bütün insanların beni anlamasından önemli olduğunda, ben bunu yapabilirim.
Yoksa ben dersem ki "insanların beni sevmesi önemlidir, eşimin, kocamın beni sevmesi, karımın beni sevmesi çok önemli, bir arkadaşımın olması çok önemli" -Allah diyor ki, benim arkadaşlığım mı daha önemli, insanların arkadaşlığını bir ölç bakalım. Allah'ın arkadaşlığı önemliyse, ben Allah'ın arkadaşlığının idraki içinde dünyadan kendime arkadaş arayabilirim, ama bulamazsam da illa arkadaş bulayım diye yanlış insanlarla arkadaş olmam. Anlatabildim mi?
Yani burada anlayabiliyor muyuz ayetin bağlamını? Niye ayet burada bir uyarıda bulunuyor? Diyor ki siz bu yanlışları yapıyorsunuz, ama neden yapıyorsunuz? Ne var? Peygamberi terk ediyoruz, ama aslında o her zaman ayakta. Ne demek peygamberin orada her zaman veya o durumda ayakta olması? Yani siz eğer idrak sahibiyseniz, veyahut bu konuda bir yöneliş içinde olursanız, bilin ki içinizdeki peygamber -o peygamberi bilinç- her zaman vardır. O manevi bilinç, o manevi idrak hiçbir zaman uyumaz, hiçbir zaman yatmaz, hiçbir zaman bir şeyle örtülmüş olmaz. O orada ayakta duruyor. O bilinç, o idrak, o maneviyat, o ruhaniyet her birimizin içinde, ne kadar yanlış, hata, günah işlersek işleyelim, hepimizin içinde dimdik ayakta, canlı olarak duruyor. "İstediğiniz kadar terk edin" diyor, "fark etmez" diyor. Terk etseniz de, terk etseniz de, o orada ayakta duruyor. Hani dönünce onu ayakta bulacaksınız. Dönünce onu canlı, dipdiri ve faal halde bulacaksınız. Dolayısıyla, o sahabiler gittiler, terk ettiler; dönünce peygamberi nasıl bulacaklar? Ayakta bulacaklar. O her zaman o idrak içinde bulunur.
Peygamber Her Zaman Ayaktadır
Sen döndüğün zaman peygamber ayakta. Döndüğün zaman o ilahi, manevi, ruhani idrak orada duruyor. İstediğin kadar günahkar ol, isterse ömrün boyunca günah işlemiş ol, önemli değil; ömrün boyunca o bilinci terk etmiş ol, hiç fark etmez, dönünce onu ayakta bulacaksın. Çünkü o her zaman ayakta durur ve her zaman sana o hakikati ifade edecek haldedir. O yüzden biz dönmeye bakacağız yani, dönmesini bileceksin. O içeride duruyor, o hakikat içeride duruyor, o manevi idrak, o ruhaniyet hepimizin içinde duruyor.
Ama sen gidip halen alışverişle uğraşmaya kalkarsan -"insanlar niye böyle, nasıl böyle yapar, nasıl şöyle yapar, ben dayanamıyorum, gücüm yok"- yanlış bulmak, onaylamamak, ya bu kadar basit. Yani o yanlış anlayışı fark ettiğiniz anda, "bu yanlış bir şey" dediğiniz anda o nötrlenir. Ama dikkat edin, biz bunu demiyoruz ki; biz hâlâ haklı olduğumuza inanıyoruz, diyoruz "insanlar kötü, niye böyle yapıyorlar, neden yanlış yapıyorlar?" Sen zaten olgunlaştın, yanında duruyorsun, yani şunu de: "Kardeşim, problem dışarıda olabilir, bu beni ilgilendirmez, insanların yanlışı insanları ilgilendirir. Ben nereden bakacağım? Ben nerede duruyorum? Ben nerede duruyorum bu süreçte?" Nerede durduğunu anlayabilirsen ve bunu doğru bir şekilde değerlendirirsen, o zaman şey kalkar.
Benim her zaman hatırladığım bir şey vardır. Annem çok yakın bir akrabasından böyle olumsuz şeyler duymuş vesaire hakkında. "İşte nasıl bana böyle der, ben ona şöyle yaptım, böyle ettim" derdi. Ben dedim ki "anne, kuflet ya" -bunu söyledim, söyledim, söyledim, en son annem, yani vicdanlı kadın, dedi ki "oğlum, affedemiyorum" dedi, "yani affedemiyorum." İçeride öyle bir benlik var ki, o kadar güçlenmiş ki affetmiyor. Ve annem o benliğe karşı güçsüzlüğünü aslında orada ifade etti. "Oğlum, ben de üzüldüm" dedim. Demek ki o affetmiyorum diye bas bas bağıran benlik o kadar güçlü ki, annem aciz yani. "Affetmek istiyorum oğlum" dedi, "affedemiyorum ama" dedi. Yani ne kadar hoşuma gitti. Çok doğru bir şey. Hiç olmazsa bunu diyeceksin.
Affetmek Üzerine
"Affetmenin ölçüsü ne İsmail abi? Nedir affetmek yani?" Bir de o var. Senin için söyleyeyim: ölçüsü yok, herkese affet demiyorum, hayır öyle değil. Birini affetmek nedir? Onun yaptığı eyleme karşılık vermemek mi, gördüğü zaman selam vermek mi affetmek? Yoksa içinde bile "ay canım benim" olan, gördüğü zaman sarılmak, sevmek mi affetmek? Yani nedir? Bunun tam ölçüsü nedir? Hani bunun dereceleri var. Mesela evine geldiğinde ağırlarsın ya da bir ihtiyacı olduğu zaman yine yardım edersin. Bir şey yapabilirsin belki, ama "ah canım, hadi gel, bizi boş ver" falan değil.
Hz. İsa'nın diliyle cevap verelim: kendinin nasıl affedilmesini istiyorsan, Allah'ın seni nasıl affetmesini istiyorsan, öyle affet. Mesela düşün, Allah dese ki "ya seni affettim, bu kadar günah işledin, seni affettim ama yüzümü senden çeviriyorum" dese; der misin "ya Allah affetti çok şükür"? Demezsin. Yok öyle bir şey, tabii ki uydurup veya biz onu bir başka şekilde izah ederiz; herkes tabii güzel bir şey, kimse Hz. Yusuf'a sığınmıyor yani. Düşünün, peygamber veya Allah nasıl sizi affetsin isterseniz, öyle affedeceksiniz. Affetmek bu. Affetmek kişinin kendisiyle ilgili bir şeydir, muhatabın yaptıklarının değişmesi veya değişmemesiyle ilgili değil.
"İsmail abi, ister olarak affediyoruz, hatta çok rahatlığı; benim bir arkadaşım var çok gururlu, sürekli 'ben affediyorum' der, bu üçüncüsü olacak mesela; şu an yapmıyorum, çünkü niye yapmıyorum, bunu alışkanlık haline getiriyor, ister ile de affetmesine rağmen; ısrarla artık bu mantık; ya da kendisinde bir gurur oluşuyor" -böyle bir perspektifle bakarsak bulur mu? Bu olabilir ama bunu kendi adına yap, onun adına yapma. Onun adına, yani biraz terbiye etmek için olmamakla birlikte. O şöyle olur: dersin ki "ben bu insan yanlış yapıyor, affediyorum ama, ben affettikçe bu onda sanki bir meşruiyet olarak algılanıyor, devam ediyor." "Ben affediyorum ama ilişkimi belli bir şeye çekiyorum." Anlatabiliyorum. "Hocam bana da şey içer misiniz?" "Ben de şey içemiyorum da." Şimdi bana soran bütün arkadaşlara cevap veriyorum: karşıdaki insanın davranış ve tutumu değişmese bile, sizin boğazınıza sarılmıyorsa, affedin diyorum. Tamam mı, ölçü bu.
"İçimizde affettik ama ortaya çekiniyorsak, mesela onun tepkisini biliyoruz, tepki vermiyor, mesela denedik olmaz, tepkisini de biliyoruz, içinde hiçbir şey yok, bir olumsuzluk; o zaman ne olabilir, bir şey yapmaya devam etmek lazım mı?" Yok, zaten dikkat edin, biz bir şey yapmaktan bahsetmiyoruz, affetmek kişinin kendi içindeki bir şeyle ilgilidir. Ne zaman, diyelim ki siz bir insanla ticaret yapıyorsunuz, sizi aldattı, suistimal etti; affedersiniz, diyelim ki ama onunla ticareti devam ettirmeyebilirsiniz. Ama içinizde ona karşı bir negatif duygu, öfke, hesap sorma yoktur. Anlatabiliyor muyum? Ama dersiniz ki "adam sürekli bana kalitesiz mal veriyor, kaliteli diye" -yapmazsın alışveriş, anlatabiliyorum ama.
Dikkat edin, biz hayatta neyi affetmiyoruz, kimi affetmiyoruz yani? Düşünün, affetmediğiniz insanları, ne yapmışlar yavrum bir bakalım? Ama bak, annemin bana öyle bir ifadesi vardı ki, ben acıdım, dedim ki içimden "ya Rabbi" dedim, yani hani bunun hatası, günahı varsa ben taşıyayım -çünkü annemi hakikaten orada aciz gördüm. Ama şöyle diyeyim: "affedemiyorsak ne yapalım kardeşim" dersek olmaz o. Affedemiyorsak, bir bakıma affedemiyorsak bundan dolayı üzülmen gerekir, acı çekmen gerekir. Yani içimde ne kadar canavar, içinizde kanserojen bir odak olduğunda ne şekilde düşünürsünüz ona karşı? Aldıramıyorsunuz onu, hani doktor diyor ki "bıçak atamam" diyor, acınız olur değil mi, üzüntünüz olur, onun gitmesi için dua edersiniz.
Dua edersin değil mi, peki biz bunu yapıyor muyuz? Dua edersin, değil mi? Sen dersin ki "bunun olumsuz etkisinden beni koru ve kurtar" değil mi, "buna karşı bana yardım et" dersiniz yani. Böyle diyor muyuz biz? Yoksa "affedemiyorum, ne yapayım yani, ben de böyleyim" mi diyoruz?
Öldürülemeyen Hakikat: Habil'in Duruşu
"Bir insanın bana bir şey yapabileceğine inanmıyorum, o yüzden dediğin şey beni etkilemez, nasıl bir şey yapabileceğini bilmiyorum." Tabii ki de yapmaz, yok değil mi? Kur'an'da bir ayet var, ne diyor? Hepimiz bunu şey yapmalıyız. Yani Hz. İsa için, "onu öldürmediler, öldüremediler" diyor, veya "asmadılar, asamadılar" diyor. Şimdi bu, İslam alimleri arasında iki türlü yorumlanmıştır. Ağırlıklı yorum, işte göğe çekildiği yönünde. Bir küçük yorum da şudur: zahiren onu astılar ama aslında o bir ruh, bir hakikat, madde ve mekan ötesi bir varoluşa sahip olduğu için onu asmak zaten mümkün değildi, dolayısıyla da onu asamazsın.
Ben bak, biri bana bunu yaptı algısına, o benliğe sahipsen -sahipsen sen- bana bir şey yapabilirsin. Ama o algı yoksa bana nasıl bir şey yapabileceksin, yapamazsın zaten. Yok yok, anladım. Hani ben o algıya sahip olmazsam bana bir şey yapamazsın. İnşallah bu idrake Allah bizi erdirir, ama bu mümkün olan bir şeydir. Bunu daha önceki bir Habil-Kabil kıssasında anlattık yani. Habil orada Kabil'e ne diyor? "Sen beni öldürmek istesen de ben sana elimi kaldıracak değilim" diyor. Çünkü sen benim neyimi öldürebilirsin? Beni öldüremezsin yani. Benim zahiri, bedensel, dünyevi hayatıma dair niteliklerime bir zarar verebilirsin, ben ise o değilim diyor. Yani diyor sen beni aslında öldüremezsin, ben o değilim çünkü diyor. İnşallah o hale geliriz.
Habil olsak değil mi? Bak ne diyor, "sen beni öldürmeye kalksan ben sana elimi kaldıracak değilim" diyor. Ezik miymiş acaba?
Kervanın Tetiklediği Şey: Fark Edip Çalışmak
Evet, Cuma Suresi 9-10-11. ayetlerde -orada kalma, bu bakış açısıyla bakma sadece- buradan anlamamız gereken şey şudur: biz kendi içimizde peygamberi terk eden, peygamberi tanımayan veya peygamberden gaflet eden benliklerimizin farkına varmalıyız. Bunlar ne tür benliklerdir? Bunlar hangi şartlarda ve hangi durumlarda tetiklenmektedirler? Bunları ne tetiklemektedir? Orada ne vardı? Kervan tetikliyordu onları. Bunları ne tetikliyor? Bunlara karşı dikkatli ol.
Ve burada her zaman şu idrakin farkındalığını yaşayacaksın: sen ne arıyorsan bu dünyada, bunun hakikisi, aslı, kaynağı ve en yücesi Allah katındadır, Allah'tadır. Bu idraki taşıdığın ve taşıyabildiğin müddetçe düşüşlerin ve yanılgıların az olur. Ama taşıyamadığın müddetçe peygamberi her gün terk edersin. Mesela diyelim ki bir insan seni aldattı, iş hayatında, ticaret hayatında bir şeydi. "Ben de onu aldatacağım, anlasın aldatmak neymiş" diyorsan, şimdi bu benliğin Allah'ı, peygamberi var mı? Yok. "O beni rahatsız ediyor, ben de rahatsız edeceğim." Bak ne güzel alışveriş ehliyiz değil mi mesela? Halbuki Kur'an ne diyor? "Alışveriş yapacaksan önce cumaya uğra, ondan sonra alışverişe çık." Yoksa öbür türlü nefsani bir alışveriş yaparsın; sen de aynı düzeyde, o yanlış yapan da aynı düzeyde. Ve oradan hiçbir şey elde edemez.
Peki mesela sana kötülük yapıyor, ciddi anlamda kızmıyorsun, "bu nasıl bir şey" falan diyorsun ama kızmıyorsun. Buna rağmen onun sana verdiği bazı görevleri yapıyorsun diyelim, yapılması gerektiği için yapıyorsun. Bu kişiler diyor ki "ne güzel, bunu istediğimi yapayım, bu hiçbir zarar vermiyor, ben bunu bir tane daha yapayım" diyor, üzerine gelindikçe geliniyor. Burada nefsani olmamakta bir duruş göstermemiz gerekmiyor mu? Bir şeylere eziklik babında söylemiyorum bunu.
Bahsedilen şey, karşındaki insanın senden istediği şey görevinin gerektirdiği bir şeyse yapacaksın; ama gerektirmediği bir şeyse, "yapamam" dersin. Bunu ölçebilirsin, hiç de zor olmaz. Yoksa devreye şey giriyor: "beni eziyor, ben bunu yapmayayım" -böyle bir bakış açısı giriyor devreye. İşte bak orada nedir? Allahsız bir şekilde olayı algılıyorsun. "Beni eziyor" -kardeşim, beni eziyor gözükebilir, bir kere ben ezildiğimi hissetmeyeceksin bu algıya, ve ezildiğini hisseden benliği kenara koyacaksın. Diyeceksin ki, senin Allah'ın, kitabın yoksa kenara bak, mevzuyu senin baktığın yerden seyretmeyeceğim.
Adam ne yapıyor? Diyelim ki yanlış yapıyor. Tamam, affettim, adam gafil, nefsine uyuyor, bana yanlış davranıyor -bir kere affettim. İkincisi, benden istediği, talep ettiği görevler, işler, benim görev ve sorumluluk alanıma giriyor mu, doğal şeyler mi? Yaparım. Olmayanı da, kusura bakmayın, yapamam derim. Ama bunu reaksiyonel bir biçimde değil, veyahut nispet olsun diye değil, "ben kendimi ezdirmem" kompleksi içinde değil. Doğal bir şekilde dersin ki "ben şunları şunları yapabilirim, bunu yapamam." Bir şey sevsen yaparsın; onlar emekli, çalışıyorum, sorumlu olmasan da mesela sevsen yapıyorsun o şeyi. Orada bir incelik girmiyor mu diyebilirim, onu demek istiyorum. Ha, tepkilerin yapısını -işte artık bu senin idrakinin inceliğine bağlı bir şey. Bazen dersin ki "ya ben gene de yapayım, çünkü aslında benim bu insana karşı herhangi bir negatifliğim de yok, o da belki fıtri olarak, fıtratımın gereği olarak güzel davranırsam belki ona da bir anlayış kapısı açmış olurum, inşallah o da anlayabilir, daha olgun davranır, bu onun için iyi olur" diyebilirsin. Yani burada böyle bir standart yok, değil mi?
Şimdi bunu belki biraz basit bir örnek olacak ama, diyelim ki bir koyun bir direğe bağlı. Koyun ne kadar uzaklaşabilir? İp kadar uzaklaşabilir. Yani neyi var? Merkezi var ve o merkeze bağlı. Bizim de bu benliklerimizin bir merkezi olacak ve o merkeze bağlı olacak, nereye kadar gidebilir, oraya kadar gidebilir. İşte merkezden yoksun olmanın ve yoksun olmamanın farkı bunun gibidir. Kur'an'da diyor ya, "size kötülük yapan bir kimseye mukabeleniz sizi haksızlık yapmaya götürmesin." Dikkat edin orada. Diyelim ki bir insan, evet senin canını acıtmış olabilir, sen de Allah'ın sana müsaade ettiği şeyi talep edebilirsin, kısası talep edebilirsin, ama burada aşırıya gitme diyor. Anlatabiliyor muyum? Yani o merkezin olsun, ölçün olsun.
Üstelik de sana o kötülüğü yapan insana da acıman gerekir, şefkat etmen gerekir. Etmiyorsan orada kendine döneceksin: ben bu insanı nasıl görüyorum? Ben bu insanı öteki mi görüyorum, yoksa peygamberin dediği gibi "müminler bir bedenin hücreleri gibidir, bir bedenin uzuvları gibidir" mi görüyorum? Sen vücudunda bir yara çıktığı zaman nefretle mi bakıyorsun, öfkeyle mi bakıyorsun? Değil mi? O da senin varlığının bir parçası olarak kabul edeceksin, ama yanlış yapıyor; üzüleceksin, şefkat edeceksin içinden. Zahiri olarak gerekli olan tutum ve tavrı takınabilirsin, bu ayrı bir şeydir.
Mesela Bediüzzaman bir yerde bunu ifade ediyor, diyor ki hırsızlık yapan bir adama hakim ceza verirken, eğer içinde ona karşı bir acıma ve şefkat duymadan o cezayı veriyorsa insafsızdır diyor, ve hakimlik yapamaz diyor. Anlatabildim mi? Yani tamam, adam hırsızlık yapmış veya yanlış bir şey yapmış, ona hukukun gerektirdiği bir ceza verebilirsin, ama ona acıman gerekir. Yani "bu insan nasıl da gaflet etti, nasıl da fıtratına karşı bir körlük içinde oldu da bu hırsızlığı yaptı, ne kadar üzücü, ne kadar acı bir şey" demiyorsan, sen insafsızsın, hakimlik de yapamazsın. Böyle durumlarda daha çok kızıyoruz, yani daha böyle bir şey yapıyoruz. Çünkü işte orada bakacaksın, mesela acımadın değil mi? Diyelim ki sana kötülük yapan bir insana hiç acıma duygusu duymadın, diyeceksin ki "ya bu benliğin Allah'ı, peygamberi yok" diyeceksin. Bu cumaya gitmeyen bir benlik.
Muhataplarımıza Bakış: Benliklerin Farkında Olmak
Bununla ilgili anlamamız gereken bir başka nokta nedir? Muhataplarımıza da bu idrakle bakacağız. Yani diyeceğiz ki, kardeşim, muhatabım olan şu insanın içinde Allah'ı bilmeyen, tanımayan benlikler de var. Zaman zaman bunlar tetiklendiğinde ortaya çıkabilirler, ben buna şaşırmayacağım. Şunu diyebilirsin: "Ya kardeşim, bunda o kadar Allahsız kitapsız benlik var ki, sen sağ ben selamet." Zaten ben kendi benliklerimle zor meşgul olabiliyorum, onun da benlikleri devreye girince zaten benim dengem tam değil, daha da bozuluyor. O zaman Allah yoluna dua edeceksin, şefkat edeceksin, merhamet duyacaksın, ama uzak duracaksın mesela. Ama demeyeceksin "bu insan bütünüyle kötüdür." Bileceksin bunu da, hem şaşırmayacaksın hem bu anlayış üzerinden değerlendireceksin.
Mesela diyelim ki bir insanın bulaşıcı bir hastalığı var, ne yapıyorsun? Tokalaşmıyorsun değil mi, fazla yaklaşmıyorsun. Ama diyor musun ki "bu bir mikroptur"? Demiyorsun. "Mikrobik bir hastalığı var" diyorsun, tümüyle "mikrop" demiyorsun ona. Şefkat ediyorsun değil mi? "İnşallah iyileşir, inşallah bu hastalıktan kurtulur" diyorsun. O benlik ne diyor bizde bazılarında? "Aman umurumda mı yani, tohumuna para mı verdim?" değil mi? Şimdi bu benliğin inancı olabilir mi, veya imanlı bir benlik böyle diyebilir mi? Diyemez.
Kötü olan nedir? Kişinin böyle benliklerin olduğunun farkında olmamasıdır. Daha da kötüsü, bunları gördüğü halde bunları meşru algılamasıdır, "olsun" demesidir, "varsa var, bunlar da benim bir parçam" dersen, işte orada daha büyük bir yanılgının tuzağına düşmüş olursun. Ama dersin ki "ben biliyorum böyle benliklerim var, hele hele şu şu olgular ve olaylar olunca çok tetikleniyorlar, ben bunları çoğu defa kontrol etmekte zorlanıyorum, ama hiçbirini onaylamıyorum ve ben bunların üzerinde çalıştım, çalışacağım, inşallah Rabbim yardım eder, bunlardan kurtulurum." Bu olacak en azından. Yoksa öbür türlü "varsa var, ne yapayım" diyorsak...
Uyarılara Açık Olmak ve Örneklik Meselesi
Bir başka şey nedir? O en baştaki ayete dönersek, diyelim ki birisi bizi uyardı bir konuda, dedi ki "bak senin bu benliğin yanlış." Seni uyardığı anda dönmüyorsan, bu, ilk ayette şey yapmış olur; yani bu benliğin bak dikkat et, hiçbir ilkesi, prensibi yok, tamamen nefsani temeller üzerinden hareket ediyor. Birisi seni uyardığında, veya diyelim ki Kur'an'ı okudun, veya bu konuda seni uyaran bir söz okudun, bir ilham geldi, fark ettin, "hakikaten evet" dedin -hemen döneceksin. Zaman alma. Demeyeceksin "dur, hesabım var" veya "yok öyle değil, sen öyle diyorsun ama burada öyle değil, sen çok safsın."
Bence biz Müslüman olarak nasıl bakıyoruz? "Kur'an çok saf, peygamber saf, Hz. Yusuf saf, ezik; hele Habil tamamen ezik yani. Biz uyanırız, biz akıllıyız, biz öyle kendimizi ezdirmeyiz." Ama peygamberler kendilerini ezdirmişler, "o kadar kafaları çalışmıyor" diyoruz. Ama o peygamber. Sen onun üzerinden bir örnek anlatmaya çalışıyordun, çünkü model o. "O peygamber, bana ondan bahsetme, bana daha gerçek bir şey söyle" diyor. Burada çarpıklık ne? Biz sana "peygamber ol" demiyoruz ki, "git vahiy getir, resul ol" demiyoruz ki. Ondaki örnekliği al, ki Kur'an da bunu diyor: "peygamberde sizin için örnekler vardır" diyor.
Şimdi bakın, düşünün, şöyle dese: "Ya hakikaten peygamber ne güzelmiş, keşke ben de böyle olsam, öyle değilim ama o peygamber kardeşim." Şimdi böyle bir benliğin düşünün, Allah'ı, peygamberi, kitabı var mı? Bence yok. Bende de o benlik var ve ben onu onaylamıyorum, çünkü onun hakikaten Allah'ı, peygamberi yok. "O peygamber" diyor -o, peygamberin takipçisi olduğuna inanmıyor demek. Hazreti Muhammed Resul'dür, sana gelmiş demek. Resul ne demek? Sana gelmiş. Peki sen ona gidiyor musun? Yok, orada dursun. Biz de burada hani Yahudilerin Musa'ya dediği gibi, "sen ve Rabbin gidip savaşın, biz burada oturuyoruz" gibi mi olacağız? Yani Allah'la sen peygamberlik oyunu mu oynayın, "biz burada kusura bakma bu işi yapıyoruz" mu diyeceğiz? Haşa, siz aranızda "işte ben seni resul gönderdim, ben de peygamber olarak insanlara anlattım ama insanlar da sağ olsun 'ama o peygamber' diyor" -peki burada bir şey var mı yani şimdi?
"Peki yaptığımız geçmişteki o eksiklikleri iyi hale dönüştürmemizde ayrı bir benlik söz konusu mu? Mesela bu tarz şeyler yaptık diye soruyorsunuz, 'böyle yaptım, böyle yaptığımı düzeltirken...' Ben o geçmiştekileri iyi hale dönüştürmekte..." Ne diyor Kur'an? "Tövbe ettiğinizde Allah sizi bağışlar." Yani hepsini siler. Geçmişle ilgili içimizdeki o benliklerin yapıp ettikleri vesaire yok mu? Tabii ki var. Ama sen farkında oldun mu bunun yanlış bir şey olduğunu? Tamam, bitti. Bu tövbe anlamına gelir ve orada mevzu bitmiştir, onu kaşımana gerek yok.
Bir şey diyordu: yani orada söylemek istedikleri belki "o peygamber, bense değil" diye ayırmak değil de, "peygamber ve Allah tarafından arındırılmış bir birey" gibi bir iması vardır. "Orada bir Allah'ın sureti ve müdahalesi var peygamberin varlığına, bense normal bir kulum, temsili bir değerim yok, peygamber bize bir önderliğim, bir vasfım yok bu anlamda" -bu böyle bir ayrım ortaya koyuyor, "zaten o peygamber işte bu zaten." Bunu katlederek "Allah, peygamber" diyor.
Yani şimdi peygamber mesela bize şunu demiş mi? "İşte siz de gidin Allah'tan vahiy alın, resullük yapın" -böyle bir şey dememiş. Bize ne diyor? "Size sünnetimi bırakıyorum" diyor, "size kavlimi, fiilimi ve halimi bırakıyorum" değil mi? E şimdi ben buna karşı şunu mu diyeceğim, "ya o arındırılmış şey, o zaman arada bir hata var, ya o yanlış bir şey söylüyor bize" -yani "bana uyun" demekle veya Kur'an'ın "Allah'a ve resulüne tabi olun, ona uyun" demesiyle bir çelişki mi söylüyor burada?
Biz şunu demiş oluyoruz o zaman: "ya bize uy diyorsun ama adam uçuyor, biz yerde sürünüyoruz, nasıl uyalım?" Hani Bediüzzaman bunu misal verir, der ki: hani insana melek gelse, o meleğe insan nasıl uyabilir? Hakiki bir insan peygamber gelmiş, neden ona uyabilirsin? Kuş kuşu takip eder, kuş kuşu takip edebilir mi? Edemez, değil mi? O senin kamil halin, sen onun ilkel halisin -ilkelden kastımız, henüz kemale ermemiş manasında bir halisin. İlişki bu, ilişki bu. Onun farkı ne? Onun farkı hataya karşı veya günaha karşı korunuyor olması. Peygamber veya Allah sana böyle bir şey yüklüyor mu, "korunacaksın" diyor mu? Demiyor. "Tövbe et" diyor, "seni affedeyim" diyor. Ama dersen ki "ben onu yapamam, onun gibi olamam" -orada ilkesel olarak birçok ayete ve birçok prensibe muhalefet etmiş oluyorsun, bilmeden. Yani o zaman "peygambere uyun" denilmesinin ne manası var, "peygamberin sizin için onda güzel örnekler vardır" denilmesinin ne manası olur?
Yok, nasıl mesela sakal, tabağı temizlemek mi? Anlatabiliyor muyum? Tabii sakal, tabağı temizlemek... Mesela o neden vefat ettikten hemen sonra, "madem bu çok sağlam bir şey getirmişti, neden ayrılıklar başladı, İslam dünyası bölündü, neden fitneler girebildi, o zaman niye bu oldu" diye hemen böyle şeyler, kezler değiştiriyor mesela. Tabii ki olur, çünkü mesele her insanın kendi içinde o dönüşümü tam olarak gerçekleştirip gerçekleştirmemesine bağlıdır. Her sahabi ermiş değil yani, bunu bilmek lazım. Ama bizim kalbimiz şu sahabinin ne kadar ermiş olduğunun, onun kadar olabilme halimiz yok. Bunu peygamberin hayatında zaten görüyoruz. Peygamberimiz bunu şey yapıyor.
Dolayısıyla ben orada, peygamber öldükten sonra bir kısım insanların yanlışlarından ancak ibret alırım, ders alırım. Yoksa "niye olgunlaşmamışlar" diye sormam. Ayet işte okuyoruz değil mi, peygamber hutbedeyken terk etmişler; onların da demek bir süreci var değil mi? Evet.
Ashabım Yıldızlar Gibidir
Ve şimdi size başka bir şey söyleyeceğim ama bu bir antiparantez, yani ayrı bir şeydir. "Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uysanız hidayeti bulursunuz" sözü -şimdi her insanın birey olarak kendisine takdir edilmiş olan bir makamı vardır. Bu makam, yıldızların mevkileriyle Kur'an'da tanımlanmıştır. "Yıldızların mevkilerine and olsun" diyor. Her insan, kendisi için belirlenmiş olan kemal noktasına ulaşmak zorundadır. O kemal noktasına ulaştığında gökte yıldız haline gelir.
Bediüzzaman'ın bir talebesi var, ölüyor -Bediüzzaman'ın yerine ölüyor diyelim, yani Bediüzzaman'ın yaşaması için hayatını feda ediyor. Uzun hikaye, ona girmiyorum. Hafız Ali diye birisi. Bediüzzaman hapisten çıktıktan sonra onun mezarını ziyaret ediyor. Böyle gündüz vakti, öğlen veya öğleden sonra, diyor ki "Hafız Ali gökte bir yıldızdır" diyor. Ve talebeleri diyor ki "biz gayri ihtiyari gökyüzüne baktık, böyle bir yıldızı gördük" diyor, böyle gündüz vakti. Bu şu demekti: yani Hafız Ali, o insan, o mümin, Allah'ın kendisine ezelde takdir ettiği kemal noktasına ulaşmış, dolayısıyla da gökte bir yıldız olmuş.
"Ashabım gökteki yıldızlar gibidir" demek o zaman şu anlama gelir: hakiki ashab, kendisi için Allah'ın takdir ettiği kemal noktasına ulaşandır. O takip edilmeye layıktır. Sen her ashabı takip edemezsin, hakiki ashabı takip edersin. Yani orada diğerleri "sahte ashab" anlamında değil, yani tam ve kamil manada. Nasıl Bediüzzaman "hakiki namaz" diyor -yani kamil namaz demek- hakiki sahabe de Allah'ın kendisi için belirlediği kemale ulaşmış olan sahabedir ve onlar gökteki yıldız gibidir. Onlar takip edilebilir, her sahabe takip edilmez.
Şimdi biz de gökteki yerimize ulaşacak mıyız? Ulaşamayacağız. Gökte bir yıldız mı olacağız, yoksa yerde sürünen bir şey mi olacağız?
Ders Sonrası Sohbet
"Olmayan yoktu, bakayım kitaplarını." "Ne olur?" "Hediye ediyoruz." "Olur, ne kadar?" "Hepsi beş lira." "Hepsi beş lira mı, on beş lira mı?" "Yok, tanesi. Beş lira. Sana hediye ediyorum da öylesine." "Yok hocam yok, sen bunu içeceğim..." "Bir de var, bu da şu, bu da şu." "Hocam şöyle bir şey, İsmail abi bunları atıyor musun yoksa içinde tutuyor musun?" "Yok yok, ben gerçekten dağıtıyorum, yok alın." "Acaba tamam o zaman şunu al." "Al, çok güzeldi, tamam mı, sende mi kalsın?" "Tamam mı?" "Ben bilmiyorum." "Tamam, alabilirsin." "Teşekkürler." "Merhaba, merhaba, merhaba..."
"Ben yazacaktım, şimdi Saray ile konuştuk, hepsini ben yazacağım, ama şimdi derslerim yoğunlaştı." "Yutulduktan sonra şahit, elimden geldiği kadarıyla en uzamadan bitirmeye çalışıyorum." "Olur, ama belki hocam yaz tatilinde kalır." "Yok yok olmaz, o giriş dersleri dediğim, başta altı tane giriş dersi var, onlar..." "Onları da hocam yazabilsem, yaz tatilinde inşallah." "Tamam tamam, yok hani, aklında olsun, giriş dediğim şeyler, o altı tane giriş dersi var." "Eline sağlık, derslerini ihmal etme." "Eyvallah, selam söyle." "Aleyküm selam." "Yakınlaşsın, yakınlaşsın, yakınlaşsın." "USB'yi halletti arkadaşlar, bir şeyler verdi, çözüldü." "İyi akşamlar, Allah'a emanet."
"O kuzu bitirsin. Bu kimin? Bu kimin ya, her gün yeni bir şey görüyor. Ne de atan?" "Ya aslında bu çok güzelmiş ya, onun çok yerde değişik baskıları var ama, bir bakabilir miyim?" "Sen fotoğrafı çektirelim ya." "Bu aslında, biz bunu internetten çektik ama çıkardık, inşallah fotokopi çektiririz." "Verebilirim de." "Evet ama hak açısından uygun olur mu?" "Yok, bu internette ücretsiz indirilebilen bir site, sitesini bilmiyorum ama ücretsiz indirilebiliyor." "Sitesini bilmiyoruz, sitesi Altuntaş -soyadı Altuntaş olan bir adam zannediyorum- oradan indiriliyor. Alın, kullanabilirsiniz, çoğaltabilirsiniz. Oraya girerseniz, o siteye, zannediyorum biz o siteden indirdik."
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Cuma Suresi 9, 10, 11 --- ---