Değer, Sevgi ve Kendini Başkaları Üzerinden Tanımlamamak

Allah'ın Kendini Bilmesi: Kendinden mi, Başkalarının Aynasından mı?

İnsanın bir insan üzerinden varoluş inşa etmesi, insanoğlunun en büyük hatası, yanılgısı, çelişkisidir. Bediüzzaman'ın bir sözü var: der ki Allah kendini iki şekilde bilir. Bir tanesi kendini kendiyle bilir, kendi zatını kendiyle bilir; bir de başkalarının algısıyla bilir. Bu varoluşta bir sırdır, bir incelik. Yani bir ben kendi kendimi biliyorum, bir de başkaları beni nasıl algılıyor, başkasında nasıl bir etki, nasıl bir yansıma, nasıl bir etkileşim oluşturuyorum. Bunu bilmek de anlamlı bir şeydir. Ama siz ilki olmaksızın ikincisine alternatifsiz bir şekilde odaklanırsanız, işte en büyük cehalet orada gelir.

Mesela Allah insanların algısıyla kendini biliyor olsaydı ne olurdu? Allah bunalıma girerdi. Altı milyar insan var ve altı milyar insanın Allah'la ilgili değişik değişik tasavvurları var: biri küfrediyor, biri "sensiz yapamam" diyor, biri "nereden çıktın" diyor, "keşke olmasam" diyor, "zaten yoksun" diyor. Şimdi Allah'ın kendisini bu tırnak içinde "ayna nöronlarıyla" algıladığını düşünün — o zaman Allah çelişkinin içinde boğulurdu. Ama Allah kendini kendiyle biliyor. Bu, temel ve sabit olan bilgi. Bir de kendini başkalarının aynası üzerinden biliyor: oradan nasıl görünüyorum, onun varoluşunda nasıl bir yansımam var, benimle ilgili algı nasıl bir şeydir — bu da bir bilgi alanıdır. Ama bu ikincisini alternatifsiz, tek gerçeklik olarak algılarsak orada tuzağa düşeriz.

Ben önce kendi kendimi bilmeliyim; kendi varlığımı, değerimi, niteliklerimi bilmeliyim. Ondan sonra beni algılayan varlıkların algısında ne oluşturduğumu, onun gözünden nasıl göründüğümü de bilebilirim. Mesela insanlar üzerinde ne kadar etkiliyim, etkili olmak istiyorum diyorsan — bak, sen bizatihi varoluşsal bir değer üzerinden değil, başkalarıyla bağlantılı bir şey üzerinden varlık inşa etmeye çalışıyorsun. Bu yalan bir şeydir. Bu etkileşimi yaşayabilirsin, bu doğal bir şeydir; hayatımda insanlarla etkileşimde onları nasıl etkiliyorum, olumlu mu olumsuz mu diye bakabilirsin. Ama örneğin, Allah seni güçlenesin diye sana bir musibet verirse ve sen onun altında kalırsan — halbuki o musibetle baş edebilecek gücün vardır.

Vüsat ve Takat: Allah Kapasitenin Üstünde Yük Yüklemez

O yüzden Allah "vüsatinizin olmayan yükü yüklemez" der, ama "ben takat getiremiyorum" dediğiniz yükü yükleyebilir. Bakara Suresi'nin sonundaki çelişki gibi gözüken meallerde tam oradaki fark yakalanmadığı için: Allah "vüsatinizin üstünde bir şey yüklemem" diyor, ama orada dua bölümünde de "Ya Rabbi takatimizin getiremeyeceği şeyi yükleme" diye dua ediyoruz. "Takat getiremeyeceğim şey" dediğim şey, benim sübjektif algımın üzerinden üstesinden gelemeyeceğime inandığım şeydir.

Diyelim ki ben 10 yaşında bir çocuğa "çay servisi yap" diyorum, o da "yapamam" diyor. Halbuki ben biliyorum ki o bunu yapabilir. Ama kendine güvensizliği, kendini zayıf algılaması, daha önceki deneyiminde başarısız olması, insanların onu hatalı olduğunda küçümsemesi gibi türlü korkular nedeniyle "yapamam" diyebilir. Ama onun vüsatı, yani kapasitesi var mı? Var. Peki "takatim" dediği noktadaki öznel bilinç düzeyinde kendini yeterli hissediyor mu? Hissetmiyor. Allah şunu söylemiyor: "kendinizi yeterli hissetmediğiniz yükleri yüklemem." Onda bir garanti vermiyor. Bunu dua edebilirsiniz; Kur'an'da bu dua var — "Ya Rabbi takat getiremeyeceğimize inandığımız şeyi yükleme." Meali böyle verilmesi lazım: takat getiremeyeceğine inanıyorsun.

Bazen deriz ya, "annem ölürse ne yapacağım", "çocuğum ölürse dayanamam", "düşünmek bile istemiyorum" — burada ne demiş oluyorsun? "Ben buna takat getiremem, bunun üstesinden gelemem, bunu tolere edemem" diyorsun. Halbuki aslında gerçekte tolere edebiliyor olabilirsin. Allah bizim sübjektif bilincimizi mutlak referans almıyor. Bu duayı yapabilirsin; bazen bunu kabul eder, bazen etmeyebilir de. Ama şunu bil ki, kapasitenin yetmediği şeyi sana teklif etmez, yüklemez. O zaman başına bir şey geliyorsa demek ki kapasiten var demektir. Ama "üstesinden gelemem" diyorsan, oradaki bilincini sorgulayacaksın: gerçekten üstesinden gelemem mi, yoksa üstesinden gelemeyeceğine inanmamın nedeni nedir?

Mesela bir yük taşıyamam diyen kişi, aslında taşıyabilirdi, ama kendisinin taşıyamayacağına inanıyor. Dolayısıyla Allah kapasitenin yetmediği şeyi sana yüklemez ama üstesinden gelemeyeceğini zannettiğin şeyi yükleyebilir. Sen üstesinden gelemeyeceğini zannediyorsun; korkuların, komplekslerin, geçmişte yaşadığın olayların zihninde meydana getirdiği kalıplar nedeniyle. O zaman bunları sorgulaman gerekir. Zihnindeki o ön yargının etkisiyle sen aslında yaşadığın bir olayı doğal bir farkındalık içinde karşılayamıyorsun; çünkü çok güçlü bir ön yargın var, o önyargı senin o süreçle dengeli bir biçimde baş etmeni engelliyor.

Kendini Değersiz Hissetmenin Kaynağı: Başkaları Üzerinden Varoluş İnşa Etmek

Şimdi neydi konu? Kendimizi değersiz hissetme. Ama neyin üzerinden değersiz hissediyoruz, dikkat edin: hep birileri üzerinden değersiz hissediyoruz. "Hayatta hiçbir şey başaramadım, insanların gözünde değersizim", "eşimle bir şey yaşarsın, kendimi değersiz hissettiriyor" deriz. Tabii burada ego devreye giriyor ama egoya göre öyle; gerçekte öyle mi?

Bir insan "eşim yaptığım yemeği beğenmedi, eşim bedenimi beğenmiyor, kendimi çok değersiz hissediyorum" diyebilir. Böyle bir duygu durumu var mı? Var. Ama bu gerçek mi, yoksa sübjektif bir şey mi? Ben öyle kabullerim, ön yargılarım vardır ki, bir insanın bu ön yargılarıma bağlı olarak söylediği bir şey bana kendimi değersiz hissettirebilir. Mesela birisiyle konuştuğumda dedim: "sevgi nedir?" Dedi ki: "sevgi değer vermektir." Dedim baştan yanlış. Sevgi değer vermekse, o zaman sen sevildiğinde değerli, sevilmediğinde değersizsin. Böyle bir formül kurarsan ve buna inanırsan, sevildiğinde değerli, sevilmediğinde değersiz birisi olursun. Peki bu gerçek mi? Yoksa sevgi bir değeri fark etmek ve o değere karşı pozitif bir yaklaşımda bulunmak mıdır?

Sevgi Nedir? Değer Vermek mi, Değeri Fark Etmek mi?

Eğer sevgi bir değerin fark edilip ona pozitif bir şekilde yaklaşılmasıysa, o zaman benim insanların beni sevip sevmemesi üzerinden değerim artıp eksilmez. Sadece ne değişir orada? Beni fark edip etmemeleri değişir. "Beni karşımdaki insan fark etmiyor" diyebilirim, ama fark etmemesi olmadığımı göstermez. Diyelim ki son yıllarda keşfedilen galaksiler, gök cisimleri var; bugüne kadar insanların keşfetmemiş olması onların varlığını ortadan kaldırdı mı? İşte o zaman ego "fark edildiğin kadar varsın" der. O zaman onu da sorgula. Ego'nun sana getirdiği bütün malzemeleri sorgula, hiçbirini atlama, sakince sorgula, acele de etme.

Bazı insanlar "yaşım çok geçti" der; böyle bir ego ile geldim, böyle gideceğim der. Halbuki sorgulamadığın zaman seni bitiren bu olur. Ego dedi ki "sana fark edildiğin kadar varsın, fark edilmiyorsan ne kadar varsın." Bunu bir düşünelim: bu gerçekte böyle mi acaba, fark edilmediğimde yok muyum? Psikolojik benliğin getirdiği bütün her şeyi sakin bir şekilde gerçeklik süzgecinden geçirmek zorundasınız. Yoksa hayatınız bir kısım yalan ve yanlışlar üzerinden devam eder; bir ömür boyu bir yanlışın üzerinden hayatınızı yaşarsınız. 60-70 yaşına gelirsiniz, "hayatta kimse kimseye değer vermiyor" dersiniz. Ben de derim ki niye versin, ben bir kimseye değer verebilir miyim? Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Birisi size değer verebilir mi, sizde bir değer oluşturabilir mi? Ego düzeyinde oluşturabilir, doğru. "Sensiz yaşayamam" dediğinde egon tavan yapıyor. Peki bu gerçek bir değer mi? Üç gün sonra tersini söyleyince sıfırlanıyorsa, bu gerçek bir değer mi yoksa sahte bir değer algısı mı?

Biri "seni çok seviyorum" dediğinde ego tavan yapıyor olabilir; belki tavan yapmıyorsun, sadece onun söylediği şeyden mutluluk duyuyorsun. Bu neyin mutluluğu diye soracaksın. Ego diyecek ki "insan birisi seni seviyorum dediğinde sevinmez, mutlu olmaz mı?" Olur ama niye olur, onu açmam gerekir; oradaki mutluluk neyin mutluluğu — sevdiği için mi, açılmamış oluyor orada. Birisi seni sevdiği zaman kendini mutlu hissediyorsan, şu soruyu soracaksın: ben niye mutlu oluyorum? Olmayalım mı, olalım mı — mevzu bu değil. Oluyorsam niye oluyorum, bunu sorgulamamız gerek. Bütün sohbetlerimizin maksadı sorgulamaktır, bir şeyi kabul ettirmek değil.

Bir insan beni sevdiğini söylediğinde benim psikolojik benliğimde niye mutluluk oluşuyor? Açlık hissettiği için mi, sevgisizlik hissediyor mu diye bakacağım. Bu benim doğal kendiliğim midir? İnsan sevgisizlik hissetmek üzerine mi var edilmiştir? Sevgi açlığıyla, sevildiğinde iyi, sevilmediğinde kötü hissetmek üzerine mi kuruludur insanoğlu? Şimdi biri "seni seviyorum" diyor; o beni tanıyor mu, biliyor mu? Belli değil. Birkaç özelliğimi görmüştür, belki sahte, belki zaman zaman gösterdiğim bir şey. Sen beni tanıyor musun ki gerçekten "seni seviyorum" diyebiliyorsun? Yok öyle bir şey. O zaman şunu soracağız: "gerçekten seni seviyorum" sözü ne anlama geliyor?

Biraz önce bir yakınım bana dedi ki: "sen beni Allah'tan gelen ilahi bir öz olarak seviyorsun, beni sevmiyorsun." Çok ilginç. "Tamam" dedim, "ben seni ilahi bir öz olarak seviyorum, senin anladığın anlamda seni sevmiyorum" diyelim, öyle değil ama öyle kabul edelim. "Peki, sen kimsin, sen beni sevmiyorsun dediğin sen kim?" Durdu, "bilmiyorum ki" dedi. Dedim: "senin bilmediğin ve tanımlayamadığın bir şeyi ben nasıl seveyim?" Bakın o kadar rahat kullanıyoruz "seni seviyorum" sözünü.

"Seni Seviyorum" Sözünün Analizi: Beden, İhtiyaç ve Öz

"Seni seviyorum" dediğimde, sen bedensen bu değişecek. O zaman ben seni 15-20 yıl en fazla seveceğim, ondan sonra sevdiğim sen ile 15-20-30 yıl sonraki bedensel olarak sen farklı olacaksın. Ben "20 yaşında biriyle evlendim" diyeceğim, "şimdi sen 40 yaşına geldin, hadi 20 sene tolere ettim ama kusura bakma" der miyim? Eğer sen o bedensen, 20 yaşındaki bedeninsen ve ben seni "seviyorum" derken o bedeni, o cazibeyi seviyorsam, o zaman bunu parantez içinde bir yere oturtun. Dolayısıyla daha derin bir sorgulamaya ihtiyacım var: birisi bana "seni seviyorum" dediğinde bu bende, benim hangi boyutumda bir mutluluğa sebep oluyor?

Diyelim ki duygusal tarafında "sen varsın, senin farkındayım" diyorsan — bu psikolojik bir "oyun"dur aslında. O düzeyde kalacaksak o oyuna devam edeceğiz: "sen varsın, senin farkındayım" deyip birbirimizi mutlu etme oyunu oynayacağız. Ama aynı zamanda zorunlu olarak mutsuz etme oyunu da oynayacağız; "senin farkındayım" dedikten sonra üç beş sene sonra "senin farkında değilim" dediğimiz durumlar da olacak. O zaman ne yapacağız? Psikolojinin oyununa mı devam edeceksin, yoksa onu bir parça kaldırıp daha derindeki bir varlığın farkına mı varacaksın?

Mesela ben hayatta bir insan beni sevdiğinde mutlu olmuyorum. Mutsuz mu oluyorum? Yok, mutsuz da olmuyorum. Rahatsız mı oluyorum? Rahatsız da olmuyorum. Şunu anlamaya çalışıyorum: bu insan beni ne kadar tanıyor, "seni seviyorum" derken o "sen" kavramına neler yüklüyor, onun kendi psikolojisinde bu hissi oluşturan şey ne? Karşımdaki insanın "seni seviyorum" dediğinde ondaki özne nedir? Eğer seven özne özdeyse ve sevilen de özü itibariyle seviliyorsa bir sıkıntı yok; bundan mutluluk duyabilirsin, bu fıtri bir mutluluktur, egosal bir mutluluk değildir. O varlığın bütünlüğünün meydana getirdiği bir mutluluktur; aslında biz özde hepimiz biriz ve karşındaki insan o özdeki birliği fark etmiştir.

"Hocam o zaman herkeste bir öz varsa, herkes eşit derecede o sevgiyi hissetmeli" diye sorulabilir. Gerçek, hakiki sevgi öyledir. Bir gün bir ermişe öğrencisi "sizi çok seviyorum" der. Tabii, adam ermiş, sana hiçbir kötülük yapmaz, sürekli hayrını düşünür, iyi kılavuzluk eder, onu sevmeyeceksin de kimi seveceksin. Ermiş demiş ki: "benim öğrencilerim arasında en sevmediğin insanı beni sevdiğin kadar sevmedikçe beni gerçekten sevmiş olmazsın." Yani senin beni gerçekten seviyor olman, senin öz bilincinle bakıp bendeki özü görmendir. Eğer bu bilince sahipsen, senin egonu rahatsız eden birini de beni sevdiğin gibi seversin; ayrım yapmazsın. Onun psikolojik benliğindeki kusurları, hataları, zaafları ayırt edersin ama onu özü itibariyle gördüğün için sevgin değişmez.

Bunu şöyle düşünebiliriz: kar, dolu, buz, hepsi sudur; ama sen diyorsun ki "ben suyun bu halini kendime daha uyumlu buluyorum" — mesela bedensel bünyene soğuk su daha iyi geliyor olabilir, ama biliyorsun ki sıcak su da aynı sudur. Dolayısıyla özdeki birliği görmedikçe, kişinin bütün ilgileri, sevgileri, bağlılıkları, tutkuları, nefretleri psikolojik düzeydedir. Ve psikolojik düzeydeki sevgi ben-merkezlidir, başka türlü olma ihtimali yoktur.

Peygamber ve Hz. Ömer: Nefisten Çok Sevmek

O yüzden bir gün Hazreti Ömer (zannediyorum) peygambere gelip "nefsimden sonra en çok seni seviyorum" diyor. Peygamberin cevabı ilginç: "beni nefsinden de çok sevmedikçe beni gerçekten sevmiş olamazsın" diyor, veya "gerçekten iman etmiş olamazsın" gibi bir cevabı var. Şimdi bunu ego düzeyinde okursanız, "peygamber ne kadar şeymiş, beni kendinden de çok seveceksin diye haşa bir narsistlik mi var burada" diye düşünülebilir. Ama öyle değil. Peygamber orada diyor ki: sen senin nefsine, yani senin psikolojik benliğine ben çok iyi geldiğim için beni seviyorsun; buradaki özne psikolojik benliktir. "Benim psikolojik özneme yeryüzünde en iyi gelen sensin, dolayısıyla dünyada en çok seni seviyorum" diyorsun. Ama bu ben-merkezli bir sevgi. Peygamber orada neyi hatırlatmış oluyor? "Beni nefsinden de fazla sevmedikçe" — bu, psikolojik benlikten ayrı bir şekilde öz üzerinden sevmektir. Dolayısıyla peygamber, psikolojik benliğin ihtiyaç odaklı sevgisinden ruhsal özün farkındalık üzere oturan sevgisine geçmeyi hatırlatmış oluyor. Hazreti Ömer'in de bir süre sonra "artık seni nefsimden de çok seviyorum" ifadesini kullandığı söylenir; hemen de söylenmez, çünkü bu bir olgunlaşma meselesidir.

Bakın "seni seviyorum" sözü nerelere gitti, altında ne kadar çok mevzu var; ama biz hiç bunları düşünmüyoruz. Sorgula bunu: seven özne nasıl bir özne, o öznenin sevdiği "sen" onun gözünden nasıl algılanıyor? Böyle düşünürsek ilişkilerimiz çok yavaş ilerleyebilir, ama kavrayışınız güçlü olursa hemen analiz eder, fark edersiniz ve yanılmazsınız. Karşınızdaki özne ile ilgili de, kendinizle ilgili de yanılmazsınız. Burada kastettiğimiz, "beni ancak özünü bulduğunda sev" demek değil; sadece psikolojik düzeyde olan şeyi iyi okuyun, niteliklerini iyi tanımlayın, anlayın, yanılmayın demektir. Bu, evliliğinizin uzun süreceği garantisini vermez ama bu konuda yanılmazsınız.

Mesela sen birine çok odaklı olduğun için, o da seni çok sevdi diyelim; "tamamen bana odaklanan biri, gökte ararken yerde buldum" dersin. Ama o aslında ne seviyor? Tamamen kendisine odaklanan birini seviyor. Sen de evleniyorsun, sonra ona başka odaklanacağın unsurlar oluyor, o "sen beni artık eskisi gibi sevmiyorsun" diyor. Karşındaki seni niye seviyor, karşındaki seven öznenin bilinci hangi düzeydedir — bunu anlamak, eleştirmek veya küçümsemek için değil, anlamak için yaptığımız bir şeydir. Biri seni tamamen kişisel çıkarı içinde sevebilir; ona bile hürmet etmen gerekir, onun buna ihtiyacı olduğunu bilir, ona saygı gösterirsin; ihtiyacı bittiğinde seni unutacağını da bilirsin ama buna rağmen duyarlı olursun.

Sevdiğimiz şey psikolojik benlik veya bedense sevgimizin büyüklüğü de o kadardır; ama özü seviyorsak sevgimizin büyüklüğü sonsuzdur. Mesela bir arkadaş hatırlıyorum, mükellef bir sofra donatıldığında "Allah çok büyük ya" dedi. Bu kişinin Allah'ı algılaması neyin üzerinden? Yemek işi üzerinden. Peki orada zeytin ekmek olsa Allah o kadar büyük olmayacak mıydı? Oradaki psikolojik özne, ona sunulan şeyler üzerinden bakıyor. Orada bir ihtiyaç ilişkisi vardır; ihtiyaç sadece maddi bir şey değildir. Mesela "hayatta hiç kimse beni arayıp sormazken falan arkadaşım beni sürekli arayıp soruyor, bu arkadaşımı çok seviyorum" diyorsan, sen neyi seviyorsun? Bunu küçümsemiyoruz, yadsımıyoruz, dışlamıyoruz; ama mahiyetini tanımlıyoruz, geçici olduğunu görmeliyiz. Özünü bulduğun zaman ancak özünü sevebilirsin; kendin özü bulmadan karşındakinin özünü de göremezsin.

Öz sınırlı olanlar tatmin olmadığı için, o geçici sınırlı şeye bir sınırsız anlam yükleyip, sonra devamı gelmediğinde veya o beklentiler karşılanmadığında sorun yaşanır. Mesela tanıdığım bir anne-çocuk ilişkisi vardı; çocuk, babası öldüğünde çok kaygılı olduğu için annesine aşırı bağımlı hale geldi. Annesi onun kendisini çok sevdiğini zannediyordu; ama aslında çocuğun annesi üzerinden aldığı ve tatmin olduğu şey, onu koruyup kollayan, ihtiyaçlarını gideren bir kişi olmasıydı. Annesine ihtiyacı kalmadığında o sevgi de zayıfladı, anne "artık beni sevmiyor" dedi. Ama gerçekte aynı zemin işliyordu — burada da sevgi bir değer verme durumu değildir; bir değerin fark edilmesi ve o değere layık olumlu bir yaklaşım sergilenmesidir. O zaman hiçbir insanın herhangi bir ilişkisindeki olumsuzluktan dolayı kendini değersiz hissetmesi söz konusu olamaz.

Bir insan sizde negatif bir duygu durumu oluşturuyorsa, üzerinde çalışmanız gereken şey kendi içinizdeki algılar, önyargılar, yanlış kabullerdir. Sevgi, değer vermek değil; bir değerin fark edilmesi, ona gereken bir duyarlılık sergilenmesi ve olumlu bir yaklaşım içinde olunmasıdır. O zaman insanların davranışları üzerinden bizim kendiliğimizde bir iniş çıkış oluyorsa, düşünmemiz gerekir: bir insan sendeki değeri fark ettiğinde, sen dersin ki bu insanda bu değeri fark etme bilinci var, bu varoluşsal bir uyumdur, güzel bir şeydir. Bu kadar.

Hani biz Müslümanlar deriz ya, "Allah âlemlerden müstağnidir." Sen de öylesin; sen de özün itibariyle ilişkilerden ve âlemlerden müstağnisin. Allah boşuna mı ayette diyor: "eğer çevrendeki, sana inanan, sana söz veren sahabiler topukları üzerinde dönüp yüz çevirecek olurlarsa, de ki Allah bana yeter, o ne güzel vekildir." Ama bu aldırmazlık değil, yanlış anlaşılmasın; bu, ben Allah'ın bana yettiğinin ve benim varlığımın onun varlığıyla zaten var olduğunun farkındayım demektir. İnsanların bana inanması, söz vermesi, yanımda olması, veya tam bunun zıttı — sabah uyandığımda kimsenin beni tanımadığı bir hayal edin; anne babanız "sen kimsin, bu eve nasıl girdin" dese, dışarı çıktığınızda kimse tanımasa, bütün insanların telefon rehberlerinden silinseniz — bu, sizin kendi varlık bilincinizde, kendilik değerinizde bir değişiklik meydana getirir mi, getirmesi makul mudur, sizde değişen bir şey olur mu?

Kimse Seni Tanımasa da Varlığının Değeri Değişmez

Düşünelim beraber: benim gerçek varlığımda herhangi bir eksilme oldu mu? İnsanların telefon rehberlerinden, hafızasından silindiğimde bende bir eksiklik oldu mu? Yok. Ama büyük bir düşüş yaşayabilecek bir benlik hali var — işte onu görün ve onun sahteliğini analiz edin. Bazen insanlarla ilişkilerimizden bıkıyoruz, "hiç kimseyi duymak istemiyorum, herkes beni unutsun" diyoruz; ama o geçici bir şey, kızdığımız için, rahatsız olduğumuz için. Gerçekten öyle olsa, yani "hiç kimse seni tanımıyor, senin için yaptığın hiçbir şeyin bilgisi hiç kimsede yok" dense, birçok insan bundan anında vazgeçmeyi düşünebilir, hatta bazıları daha iyi hisseder. Aslında bunun nedeni ilişkilerinde yaşadığı olumsuzlukların onda meydana getirdiği mutsuzluklardır; halbuki mutsuz olmayı gerektirecek hiçbir şey yok aslında.

Buradan ana noktaya dönüyoruz: Allah kendini iki şekilde bilir, bir kendini kendiyle, bir de kendini yarattıklarının bilinci üzerinden bilir. Bunu kendimize tatbik edelim: ben kendimi kendimle bileceğim, bir de insanların beni nasıl algıladıkları üzerinden bir bilgi edineceğim. "Sana göre ben nasılım" diye sorarım; eğer objektif bir şey varsa "bu yönüyle doğru görmüş" derim, tamamen çarpık görüyorsa "bu onun algısı" derim. Ama söylediği şeyi ben de yine sübjektif olarak algılarım — zaten temel problem budur. Objektif olmaya çalışacağız; karşımızdaki insanları objektif yapmaya çalışmayacağız, bu onların süreci; ama ben objektif olmaya çalışacağım.

Mesela birilerine göre Allah yoktur. Peki Allah kendini yok mu zannediyor? Hayır; diyor ki bu insanların bilincinde bir sübjektivite var, onların gözünde yokum, ama Allah onların gözünde nasıl yok olduğunu biliyor. Allah mutlak var olarak, birilerinin gözünde nasıl yok olduğunu biliyor ama kendinin yok olduğunu düşünmüyor. Senin de varoluşsal bir sabitliğin var; illa aynalanmaya ihtiyacın yok. Çocukken ihtiyacın olabilir ama yetişkin bir insan olarak şunu bilmelisin: hiçbir ayna nöron olmasa, kimse seni aynalamasa, kimse sana pozitif geri bildirim vermese de sen varsın ve o ilahi varlığından gelen değerlere sahipsin. Bunu fark eden insanlar olur, fark etmeyen olur, az fark eden, tam fark eden, çarpık algılayan, objektif algılayan olur. Karşındaki insanların algısını yönetemezsin, bu onların algı sürecidir; ama sen kendine ve insanların sana yansıttığı şeylere karşı objektif olmalısın.

Onun için yine Bediüzzaman'ın çok güzel bir örneği vardır: der ki Allah'ın yarattığı şeylerin, insanın nazarına dönük bir yönü var — Allah insanlar tefekkür etsinler diye bahar yaratır, meyveyi yaratır. Ama bazı şeyler insanların nazarından uzaktır: diyelim ki hiç ayak basılmamış bir dağda, bir ormanda bir çiçek açtığını düşünün; bu çiçeği gören yok, fotoğrafını çeken yok, koklayan yok, "ne güzel bir çiçek" diyen yok. Peki o çiçek var mı? Var; Allah'a bakan yönüyle var. O çiçekle Allah'ın arasında bir ilişki var, illa bana sana bakması gerekmiyor.

Aynı şeyi şu açıdan düşünün: bazen "kimse beni sevmiyor ki, kimse benim farkımda değil, farkımda olmadıktan sonra ben niye varım" deriz. Halbuki sen o çiçek gibi düşün: senin Allah'a bakan bir yönün var, kendine dair bir idrakin var, yaratılışından gelen. Dolayısıyla beni hiç kimse tanımayabilir, sosyal hayatımda hiç kimse farkımda olmayabilir, taşıdığım nitelikleri bilmeyebilir; hiçbir mahsuru yok. Ben kendi birikimimle, insani değerlerimle vefat edip öbür tarafa gidebilirim; çünkü beni sadece insan okumuyor ki, hem ben kendi kendimi okuyorum hem de yaratıcının beni bir okuması var. O zaman insanlarla ilişkim üzerinden bir varoluş ne de bir değer algısı içinde olamam; öyle olmam için insanların objektif olması gerekirdi.

Mesela ben hayatta neredeyse erik yemem, canım hiç çekmez. Bu, eriğin kötü olduğundan değil, benim bedensel bünyem o tür ekşi şeyleri çekmiyor demektir. Bu, eriğin taşıdığı varoluşsal değeri, gıda değerini düşürür mü? Hayır, çünkü ben orada bedensel ve psikolojik yönüm itibariyle sübjektifim. Ama bazıları psikolojik öznellikleri üzerinden "Allah bunu niye yaratmış" der — kendisi sevmiyordur. İşte bu, sübjektifliğini göremeyip onu objektif zannetme tuzağıdır. Halbuki senin sübjektif yanın itibariyle çekici bulmadığın bir şey, objektif düzeyde bir değer taşıyor olabilir; ama sen "bana hitap etmiyor" dersin. Onun için insanoğlu hep sübjektif bir yerden bakıp her şeyi kendi sübjektivitesi üzerinden yorumluyor. Biz insanların sübjektivitelerine saygı duyarız ama onu objektif bir algı gibi değerlendirmeyiz.

"Sen çok değerlisin, sen varsın, senin farkındayım, bana çok iyi geliyorsun" derler; bir sene sonra "sen benim gözümde hiçsin, bana çok kötü geliyorsun" derler. Bu sübjektif algıyı objektif kabul edip buna göre mi kendi varoluşumuzu tanımlayacağız? Bu gerçekten makul bir şey midir? Eğer sen bir ilişki üzerinden kendini değersiz hissediyorsan, sen kendi algının kurbanısın; senin algında bir problem olduğu için bunu yaşıyorsun. Eğer senin algında bir yanlışlık, hata, çarpıklık olmasa, bir insanın sana olan yanlış davranışından asla varoluşsal bir değersizlik hissedemezsin. Buna imkân yok. Ama sen sevgiyi değer görmek olarak veya insanların sübjektif algısını objektif gerçek olarak algılarsan, çok yanlış bir yola girersin.

Bu konuda gereksiz yere insanlar kendi kendilerini harap ediyorlar. Ve burada karşımdaki tırnak içinde söylüyorum, sorumluluğu yoktur. Bunu kabul edin: ben kendimi değersiz hissediyorsam, karşımdakinin asla bir sorumluluğu yoktur. Karşınızdaki insana en ufak bir sorumluluk yüklerseniz, yanlış yerde çalışmaya başlarsınız. Sübjektif ve objektif olarak ayırt etmek ve karşıdan gelen enerjiye göre algılarımızı ona göre oturtmamız gerekiyor. Allah orada peygambere o ayeti söylerken ne demiş oluyor? İnsanların sana sübjektif algıları üzerinden söz vermeleri olabilir: "asla seni bırakmayacağız" demiş olabilirler, "sen bizim için her şeysin" diyebilirler. Bu onların sürecidir, bu onları yalancı yapmaz, kötü yapmaz; bu onların sübjektif sürecidir. Buna saygı duy ama bunları söz olarak almayacaksın, kendi bağlamlarında alacaksın. Mesela çocuğun "baba seni çok seviyorum" der; sen biliyorsun ki çocuğun seni dondurma aldığın için seviyor. Bu küçümsenecek bir şey değil ama bunu anla; dondurma almayınca "baba seni sevmiyorum" da diyebilir.

Şükür ile Hamd Arasındaki Fark

"Şefkat şükürden daha yüce bir duygu" denir — psikolojik düzeyde öyle. Şükürde bir şey bekleriz, teşekkür ederiz. Hamd ile şükür arasındaki fark: şükür nimete bakar, yani sana gelen, gördüğün, şahit olduğun nimete bakar. Hamd ise senin öz bilincine ve o öz bilincin üzerinden fark ettiğin mükemmelliğin farkındalığına bakar. Mesela insanlar bazen "Allah çok cömert" der ama ben hiç görmedim der — tırnak içinde doğru söylüyor, egosuna bakan yönüyle görmemiştir. Ama sen Allah'ın cömertliğini senin egona bakan yönüyle mi değerlendireceksin? Bu yanlış bir şey. Şükür nimete bakar; hamd, senin öz bilincin üzerinden fark ettiğin mükemmelliğe bakar. Ben Allah'a hamd ederim, bana hiçbir şey vermese de hamd ederim, çünkü biliyorum ki Allah mükemmel; kudretiyle, ilmiyle, sevgisiyle, şefkatiyle mükemmel, bana dönük olup olmamasına bakmam. Ama şükürde nimetin üzerinden kaynağa gideriz.

Bunu şöyle düşünün: kutuplardasınız, güneşten istifadeniz ne kadar? "Güneş mi, hiç sıcaklığını görmedik, hafif bir şey geliyor, gökyüzünde yuvarlak beyaz bir şey ama fazla bir şey yok" diyebilirsiniz. Ama bu senin bulunduğun konum itibariyledir, güneş sana o kadar yansımıyordur; "güneş pek şey değil" diyemezsin, dememelisin. Bunun gibi bir şeydir bu.

Aşk ve Şefkat

Psikolojik düzeyde şefkat aşktan üstündür, çünkü aşk psikolojik düzeyde kendine odaklıdır, kendi faydasına, ihtiyacına bakar. Şefkat ise karşındakinin ihtiyacına bakar, ona odaklısın. Ama ruhsal düzeyde aşk her şeyden üstündür; daha doğrusu aşk her şeyi kapsar, şefkati de kapsar, diğer şeyleri de kapsar. Aşkın içinde bütün güzellikler vardır, şefkat de dahil. Allah'a duyulan aşk da bu düzeydedir.

Hayattaki ilişkilerin üzerinden — anne, baba, eş, dost, arkadaş — bütün sosyal ilişkilerinizi düşünün. Bunun üzerinden bir değersizlik, hoşnutsuzluk, rahatsızlık yaşıyorsanız, sorumlusu sadece ve sadece sizsiniz; karşınızdakinin bu konuda hiçbir sorumluluğu yoktur. Karşınızdakinin yanlış yapması ayrı bir konudur; ama karşındaki insanın yanlışından dolayı kendini değersiz hissetmenin tek sorumlusu sensin. En ufak bir başka sorumlu aradığın an bunun cevabı cehalettir ve bu, yanlış yerde çalıştığın anlamına gelir. Bir insan "bana kendimi değerli hissettir" diyor — ne kadar ilginç bir şey.

Alemin Dilencisi Olmak mı, Allah'ın Aziz Misafiri Olmak mı?

İman, Allah'a olan bağınızın farkındalığıdır. İman zayıflığı veya imansızlık, açık veya kapalı olarak, insanı âlemin dilenciliğine götürür. O yüzden imanla gaflet veya küfür arasında büyük bir fark vardır. Tam ve hakiki iman sizi Allah'la bağlantınızın farkına vardıran bilinçtir; öbürü ise sizi âleme dilenci yapar. Toplumda itibar görmek, birinin seni sevmesi, sevginin dilencisi olmak — Arapçada aşırı derecede dilenci olmayı istemek diye bir kavram vardır. Aslında tercih iki noktadadır: âlemin dilencisi mi olacaksın, Allah'ın aziz bir misafiri ve dostu mu olacaksın? Bütün mesele buradadır. Allah insanı âlemin dilencisi olmaktan kurtarıyor; öbür türlü mecbursun âlemin dilencisi olmaya.

Düşün, öldüğünde hiç kimse seni hatırlamayacak — sosyal itibar arayan bir insan için ne kadar problem olabilecek bir şey. Çocukların bile bir gün seni hatırlamayabilir; 25 yaşına gelince "babacığım falan yok, ben bu kadar şey yaptım, çaba gösterdim, fedakarlık yaptım, kusura bakma hiçbirini hatırlamıyoruz" deseler ne hissedeceksin? Halbuki olgun bir insan olsan bu ne kadar doğal bir şey, hiçbir problem yok. Hatta karşıdaki objektif bilince sahip olsa der ki "babacığım..."

Merhamet ve Şefkatin Gerçek Kaynağı: Kötülüğün Sebebi

Ben eskiden işte merhametin, şefkatin, fedakarlığın, yardımseverliğin senden geldiğini zannediyordum ama sonra olgunlaşınca anladım ki senden gelen aslında ondan (Allah'tan) geliyormuş. Senden geldiğini zannederken sana çok bağlanıyordum; ama sana gelenin ondan geldiğini anladığımda asıl bağlanacağım noktayı da buldum. Sana da ona bir kanal olduğun için müteşekkirim, saygı duyuyorum. Mesela bir insan bizi böyle algılasa, biz bundan memnun olmalıyız.

Peki kötülük de ondan mı? Yok. Kötülük insan egosundandır. Bunu şöyle düşünün: normalde pencereler açık, hava geliyor; birisi pencereyi kapattı ve burayı havasız bıraktı. Buradaki kötülüğün sebebi kim? O pencereyi kapatan. Normalde doğal halde yaratıcıdan iyilik akar; mutlak iyidir ve yaratıcıdan sadece iyi gelir. Kötülük, insan benliğinin onu ya yanlış alması, ya çarpıtması, ya da onu engellemesidir. O da örtmek anlamında, sana mutlak iyilikten gelen iyiliği örtüyorsun.

O yüzden Bediüzzaman'ın bir sözü vardı: "nefsin mahiyeti şudur ki, mutlak hayırdan gelen hayrı en güzel şekilde kabul etmek. Kabul etmediğinde şerrin referansı olmaktır." Biz iyi bir şekilde kabul edemediğimiz için kötülük orada ortaya çıkıyor. Mesela Allah sana merhamet vermiş, ama senin kalbinde bir katılık olduğu için o merhameti geldiği gibi yansıtamıyorsun. O yüzden peygamberin hayatında önemli bir ayet olduğu söylenen, sanıyorum Hud Suresi'ndeki ayet: "emrolunduğun gibi dosdoğru ol." Oradaki emir bildiğimiz basit anlamdaki emir değil; "sana geldiği gibi ol" demek.

Fizikte bir şey vardır: insanlar öyle bir iletken bulmak isterler ki, binlerce kilometre boyunca ilettiği şeyi indirgemesin, orada bir kayıp oluşmasın. Sanıyorum hâlâ böyle bir iletken bulunamadı, muhtemelen kâinatta da yoktur; mutlaka minimal de olsa bir eksiltme var. Fakat insan aslında — tırnak içinde söylüyorum — süper iletkendir; yani kâmil insan süper iletkendir, hiçbir şeyi indirgemez. Mutlaktan gelen hiçbir şey onun tarafından indirgenmez, gölgelenmez, eksiltilmez. Bu, kâmil insandır işte; hiçbir engelleyici, hiçbir direnç yok. Bir iletkenin direnci oranında iletkenliği azalır; direnç ne kadar azsa iletkenlik o kadar artar. Bizde de ego direnci var, geleni olduğu gibi yansıtamıyor. O yüzden Allah peygambere "emrolunduğun gibi dosdoğru ol" diyor; yani mutlak hayır olan benden geleni olduğu gibi yansıt. Bu insanın saflığını gerektiriyor, buna dikkat edin manasında. Bu tam mükemmellik halidir.

Burada insana verilen mesaj da şudur: kendi varlığına yaratıcıdan gelen bir varlık farkı var, ve bu, hiç kimsenin fark edip etmemesine bağlı değildir. Allah, sen bile kendini fark etmediğinde seni fark edendir; sen bile kendi varlığını unuttuğunda senin varlığını unutmayandır. Ve aynı zamanda bu varlığındaki değerlerin farkına var — bu değerlerin farkına insanlar varmasa da sen varsın, sen onun farkında ol. O yüzden metafizik anlamda söylüyorum: insanın kendini sevmesi ilahi bir şeydir. Metafizik düzeyde kendini sev; psikolojik düzeyde kendini seversen o narsizm ve egoizme gider. Ama hakiki anlamda insan kendini sevmelidir, çünkü yaratıcıdan gelen bir varlığa ve onun taşıdığı bir değere sahiptir.

Bu, Arap geleneğinde "kendine saygı duymak" diye çevirebileceğimiz bir şeyi içeriyor: izzet-i nefis. Araplar, bir insan kendindeki değerin farkında değilse o insandan uzak dur derler; çünkü kendindeki değerin farkında olmadığı için o değerin dışında davranabilir. Diyelim ki taşıdığı bir değer var, dürüstlük mesela: kendin için istediğini başkası için de istemek, kendin için istemediğini başkası için de istememek, kimseye zarar vermemek, kendini dünyevi ve geçici bir şeye değiştirmemek — bunlar insan fıtratındaki değerlerdir. Bir insan kendi varlığının değerinin farkında değilse o insandan kaç. O yüzden metafizik, spiritüel düzeyde insan kendini sevmelidir, çünkü sen yaratıcının muazzam bir eserisin, o anlamda kendini sev, yoksa ego anlamında değil.

"Ey insan, eğer kendini seviyorsan kalbine kin ve nefretin girmesine izin verme, girmişse de onu dinleme" sözü bana çok ufuk açıcı gelmişti. Mesela düşünün: gözünüz hassas bir şey, çok ince bir ayara sahip, küçücük bir şey girse görmenize engel olur; gözünüze çok özen gösterirsiniz değil mi? Kendini sevmek ne demek o zaman? Kendindeki değeri fark edip ona saygı duymak demek. Bugün modern insanın kaybettiği şey budur: kendini sevmiyor ve saygı duymuyor, o yüzden kendisine layık olmayan şeyler yapabiliyor.

Kalbini bilsen, kalbindeki o saflığın farkında olsan, kalbine kin, nefret sokar mısın? Sokmazsın, çünkü o kalbine uygun değil. Bazen kalbe bir ilaç verirsin, kalbi durdurur; bazen de duran kalbi çalıştırır. Hiçbir insan, çalışan kalbini durdurabilecek veya ritmini bozabilecek bir maddeyi kalbine zerk eder mi? Maddi anlamda yetmez. Eğer kalbini seviyorsan — sağlıksız beslenme gibi örneklerle deriz ya "kendini seviyorsan bunu yapma" — kalbini seven bir insan, kalbinin ritmini bozacak bir maddeyi zerk etmez. Peki psikolojik, fıtri açıdan biz ne kadar bunun farkındayız? Birçok noktada ritmimiz bozulmuş değil mi? O ritmimizi bozan birçok yanlış düşünce, duygu, davranış tarzı var. O zaman bunların sakince farkına varıp onları sakin sakin temizleyeceğiz ki doğal ritmine dönesin.

Peygamberin Taif Duası ve Fıtrat Üzere Rıza

Peygamberin Taif'teki durumu buna örnektir. "Orada beni dinlerler, bu mesajı belki anlarlar" diye gidiyor — Mekkeliler anlamadı ama Taif'tekiler belki anlar diye. Tam aksi bir şeyle karşılaşıyor. Orada ettiği dua, biraz önce bahsettiğimiz şeydir: "Ya Rabbi" diyor, "sen benden razıysan" — yani ben senin beni var ettiğin fıtrat üzere yaşıyorsam, seninle aynı rezonans içindeysem, başıma gelen hiçbir şeyin ehemmiyeti yoktur. İnsanlar beni anlamamış, bana iftira atmış, yalan söylemediğim halde "yalancısın" demiş, "Allah adına yalan uyduruyorsun" demiş — bu onların meselesi, onların sübjektifliğinin yansıması. Onların farkında olmayışına üzülmek başka bir şeydir. Ama "bunlar fark etse de beni anlasa" diye arkadan egonuz dolanmamalı bu durumda. Fark etsinler, hakikati fark etsinler, velev ki beni yok saysınlar — "problem değil" diyebilmek.

Mesela birisiyle aranız bozuk olsun: "o insan kendi fıtratını bulsun, velev ki beni unutsun, beni yok saysın, ehemmiyeti yok" diyebiliyorsan, bunu gerçekten kalbinde en ufak bir dalgalanma hissetmeden söyleyebiliyorsan — "onun kendini bilmesi, kendini bulması benim temennim, bulsun da velev ki beni unutsun, hiç sorun değil" diyebiliyorsan, o da fıtri şefkatin, doğal şefkatin bir yansımasıdır. Yoksa "oğlum aklı başına gelsin de bana gereken saygıyı göstersin" diye çocuğumun iyi olmasını istiyorsam, orada kendi benliğimin de payı vardır. Ya da "kendini kurtarmıştır, sanki onlar acıyormuş gibi" bir ego da olabilir — o ayrı, o epey düşük düzeyli bir ego, o bahsimizden hariç, ama öyle de olabiliyor.

Yalnızlık Kavramı: Allah'a Mahsustur, İnsana Değil

Bunlar psikolojik düzeydeki şeyler, gerçek değildir. Hakiki insan için yalnızlıkla yalnız olmamak arasında temel bir fark yoktur; o Allah'la beraberdir. Onun için "yalnız mı kaldım, yalnız mı kalacağım, yalnız kalmak istemiyorum" gibi bir şey yoktur. Diyelim ki kâmil, ermiş bir insan var ama hiçbiri onu anlamıyor, hepsi gaflet içinde, "senin ne anlamın var ki, bize böyle saçma sapan şeyler anlatıyorsun, önemli olan paradır, başarıdır" diyen bir topluma düştüğünü farz edin. Herkes onu yalnız bıraksa, bu o ermiş insanın sevgisiz olduğunu gösterir mi? Hayır.

İnsan aslında yaratıcıyla kopmaz bir bağa sahiptir. O yüzden Kur'an'da Allah diyor ki: "ey peygamber, kullarıma söyle, ben onlara şah damarımdan daha yakınım." Bunun anlamı ne? Gerçek varlığınızı fark edin, o zaman yalnızlık kavramı kalmaz. Yalnızlık, psikolojik düzeydeki benlik için bir realitedir; öz için yalnızlık kavramı diye bir şey yoktur. O yüzden Niyazi Mısri'nin sözü: "ben sanırdım âlem içinde bana hiç yar kalmamış" — yani yapayalnızlık, hiçbir yoldaşım yok, beni anlayan yok. "Ben benlikten silindim, baktım ağyar kalmamış" — yani öteki kalmamış artık. Bir ermiş, bir toplumda hiç kimse onunla konuşmasa bile, o özüyle herkesle konuşan kişidir aynı zamanda. Ruhsal düzeyde asla kendini yalnız hissetme diye bir şey söz konusu olamaz; o düzeyde yalnızlık kavramının yeri yoktur.

O yüzden okuduğumuz sözlere şu gözle bakacağız: bu hangi bilinçten, hangi bilinç düzeyinden çıkmış? Ona o düzeyi ölçüsünde kıymet vereceğiz. "Hocam, halk arasında niye bu kadar yaygınlaşmış ki 'yalnızlık Allah'ın mahsusudur' sözü?" Birisi bu sözü söylemiş; çok hikmetli bir şey değildir ama şöyle düşünebiliriz: yalnızlık, "ben Allah'sız olabilir miyim" sorusuna dayanır. Gerçek fıtri bilincimde olsam ben Allah'layım; ama "Allah kendi kendiyle kalabilir" demek en iyisidir — Allah mutlaktır, onun ikincisi yoktur, dolayısıyla Allah ancak mutlak anlamda, tırnak içinde, yalnız olabilir. İnsan için bu söz konusu değildir. Ama oradaki hata şudur: "yalnızlık Allah'a mahsustur, öyleyse kendime birini bulayım" — bu değil. Yalnızlık Allah'a mahsustur çünkü mutlak olarak Allah kendi kendiyle kalabilir; ama insan için bu söz konusu değildir, insan bilse de bilmese de Allah ile beraberdir. Dolayısıyla insan için yalnızlık kavramı bu anlamda söz konusu değildir. "Yalnızlık Allah'a mahsustur, yalnızlık kula mahsus değildir." Buradaki inceliği kavramak lazım: insan Allah ile olduğu için hiçbir zaman yalnız olamaz. O yüzden o söz bizi sanki ilişkilere mecburmuşuz gibi bir noktaya götürmemeli; öyle olmadığı durumda iyi hissedemeyiz demek yanlış bir algıdır.

İki Benlik Düzeyi: Beden-Psikoloji ve Ruh

"Doğar doğmaz bir bebeğin, bakıma muhtaç ihtiyaçlarının karşılanması gerekmez mi?" Hangi düzeyde? Beden düzeyinde. Bir bebek doğsa, annesi onu çöpe atsa, çocuk da ölse, orada ölen bedendir; onun ruhsal boyutuna hiçbir halel gelmez. Ruhsal boyutunda herhangi bir eksiklik, mağduriyet, kayıp söz konusu değildir. Ama biyolojik boyutu itibariyle gıdaya, bakıma muhtaçtır. İnsanda iki yön var. Yunus Emre'nin o sözünü çok duyarız ama iyice kavramaya ihtiyaç var: "bir ben var bende, benden içeri." Dolayısıyla iki tane ben var: biri beden-psikoloji bağlamındaki benlik, biri ruhsal düzeydeki benlik. Bu ikisinin farkında olmak gerekiyor. Yoksa insan "ben" dediği zaman kendini beden-psikoloji aygıtından ibaret bir kendilik olarak algılıyorsa, bu yanlış bir şey olur. Bütün bilgelerin bu iki benlik düzeyine vurgusu her zaman vardır, mutlak olarak vardır. Bunu kavramayan zaten aydınlanmış olmaz.