Dini İdrak ve Nefis Muhasebesi
Kısa Özet
Sohbette önce farklı dindarlık seviyeleri ele alınıyor: korku temelli, ceza-mükafat temelli dindarlık ile Allah'a yakınlık ve muhabbet temelli dindarlık karşılaştırılıyor, insanın kendi kendini hesaba çekme bilincinin idrak seviyesine göre nasıl derinleştiği anlatılıyor. Ardından Hz. Adem'in cennetten çıkışı "kovulma" değil "düşüş/deneyim" olarak yorumlanıyor, tövbenin bir önceki hali geride bırakmak olduğu vurgulanıyor. Son olarak dünya hayatındaki kayıplara, haksızlıklara ve fani imkanlara aşırı takılmanın yanlışlığı; Hz. Asiye örneği ve modernizmin "yatay imkan" sunup "dikey imkan"ı gizlemesi üzerinden anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Ayrılığın kendisi, yani Allah'ın yakınlığını duyamamak, izafi bir cehennemdir.
- Hz. Adem'in cennetten çıkışı bir kovulma değil, göreceli/izafi alemi deneyimleme (hubut/düşüş) sürecidir.
- Dünya hayatındaki kayıplara ve haksızlıklara aşırı zihinsel takılmak, kişiyi Allah'a olan yakınlıktan alıkoyar.
Farklı Din İdrakleri: Korku mu, Yakınlık mı?
Ne var burada? Farklı din idrakleri var. Hangi dindarız biz yani? Nasıl bir dindarız? Allah'tan korkan bir dindar mıyız? Allah'ı seven bir dindar mıyız? Bir ceza ve mükafat ikilemi içindeki bir dindar mıyız? Yoksa Allah'a muhatap ve yakın olmaya çalışan ve bu yakınlığın ve muhabbetin idrakinde olmaya çalışan bir dindar mıyız?
Diyelim ki Allah beni hesaba çekmeyecek, ama ben onun yakınlığını tatmıyorsam, bunun bana ne faydası olacak ki? Hani adama sormuşlar, ya işte bu insanlar acaba cehennemde yanacak mı diye sormuşlar. Arif adam demiş ki, bunlar zaten cehennemde demiş. Ayrılığın kendisi cehennem demiş. Anlatabiliyor muyum? Yani onun yakınlığını duyamıyor oluşumuz izafi bir cehennemdir aslına bakarsan.
(Toplantıdayım, arayacağım.)
Vaizin, narı cehennem dediği aslında firkat imiş, yani ayrılık. İşte dolayısıyla dindarlık dediğimiz şey öyle standart bir şey değil. Orada peygamber, hani Rabbinin -deyim yerindeyse, biraz açarak konuşuyorum- ona olan güvenini ve ona olan yakınlığını hissediyor ve deyim yerindeyse bundan dolayı duyduğu muhabbet ve saygı, ona en küçük bir hatayı işlememek konusunda bir duyarlılık veriyor.
Böyle bir idrakteki bir dindarlığı düşün, bir de "keşke cehennem olmasa da canımın istediğini yapsam" diyen bir dindarlığı düşün. Şimdi bunlar aynı mı? Değiller. Bunlar izafi şeylerdir. Yani orada Hazreti Ömer kendi kendine hesap vermiş. Anlatabiliyor muyum? Yoksa "Allah'a böyle bir merci var ve aslında hiç hesap vermek istemiyorum ama mecbur tutmuşlar, onun için hesap veriyorum" -böyle bir hesap değil. Kişinin kendi kendisini hesaba çekmesi söz konusudur.
Kendi Kendini Hesaba Çekme Bilinci
Biz bu idraki hiç anlayamaz mıyız? Yok, anlayabiliriz. Yani hiç mi kendi kendimizi hesaba çektiğimiz bir durum olmamıştır? Değil mi? Küçük veya büyük, değil mi? İnsan bazen kendi kendine hesap çeker. Tabii, pişman olur, üzülür. Bir daha onu yapmamak konusunda kendi kendine söz verir. Kimse onu zorlamaz. Kimse "söz ver, bir daha yapmayacaksın" demez. Sen kendi kendine söz verirsin, kendi kendine o hesaplaşmayı yaşarsın.
Yani bunun numunesi psikolojik düzeyde bile vaki olan bir şey. Hakikatte de böyle olacak. Yoksa "bu dünyadan göçünce kimse beni hesaba çekemez" derse de, çekerler hesaba. O ayrı bir şey. Ama sen bir müminsin, bir idrakin var, şunu düşünmeyeceksin: "Acaba beni hesaba çekecekler mi?" Hesaba çekilme de ne? Sen kendi kendine hesap çek ve o hesaplaşmayı yaşa, mevzunu bitir yani.
Burada o hesaplaşmayı yapabileceğin mutlak bir fırsat var. Allah ahirette senin farkındalık pencerelerinden birini daha açar ve sen o açılan pencereyle orada da kendini hesaba çekersin. Kendimizi hesaba çekme bilincimiz derece derecedir. Mesela diyelim ki hiç sebep yokken bir insana kötülük yaparsın. Sonra bir zaman geçer, dersin ki "ben bunu nasıl yaptım? Adamın bana hiçbir kötülüğü yoktu, ben gittim ona kötülük yaptım."
Bir de şöyle düşünün: Birisi size kötülük yapar, siz de ona denk bir kötülük yaparsınız. Sonra dersiniz ki "bu kötülüğü yaptı ama ne kadar haklı da olsam, benim misli misli bir kötülük yapmam bana pek yakışmadı." Şimdi bu hesaplaşmayı yapmak ayrı bir şeydir; o ilkinden daha yüksek bir bilinci gerektirir. Anlatabiliyor muyum? Bunun gibi, kişinin idraki ne kadar yükselirse kendini hesaba çekme kriterleri de ona göre değişir.
Bu dünyada tamamlanmamış bir hesaplaşmayı kişi ahirette de yapar. Fakat orada da yapacak olan gene kişinin kendisidir. O yüzden biz her zaman şuna bakacağız: "Bu bana yakışıyor mu?" Hani bazen bir insana dersin ki "niye bunu yaptım" dersin. Bazen de dersin ki "onu bunu bıraktım, bu sana yakıştı mı" dersin.
Ama şimdi bu ikinci cümleyi söyleyeceğin adamın bunu algılayacağı bir idrakte olması lazım. Birine "bu sana yakıştı mı" dersin, "yakıştı, ne var ki" der. Ona "bu sana yakıştı mı" demenin hiçbir manası yok, çünkü öyle bir cümleyi algılayacak idrakte değil. Ona "sen niye bunu yaptın, bir daha yaparsan sana gösteririm" demem lazım. Ama birine de dersin ki "bu sana yakışmadı" dersin. Birine de hiçbir şey söylemezsin, dersin ki o bunu fark eder. Yani "bu sana yakıştı mı" demek bile uygun gelmez o adama. Dersin ki, eminim bir gün yaptığı yanlışı görecek ve kendi kendine hesaplaşacak dersin.
Anlatabiliyor muyum? Bakın ne kadar farklı düzeyler var. Allah'ın öyle kulları vardır, böyle bir kulları da vardır. O yüzden din idraki gerçek anlamda böyle bir noktaya doğru evrilmelidir. Yoksa biz genel geçer veyahut da çok hakim olan o "suç, ceza, cehennem, mükafat" -bunlar yok değil- fakat sen hangi düzeyde bir dindarlık, hangi düzeyde bir idrak içinde olmaya eğilimlisin? Nereye doğru?
Kendi İdrakimden Bir Örnek
Ben şimdi ne yapacağım? "Allah beni cezalandırır mı cezalandırmaz mı?" Benim zerre kadar aklımdan geçmez yani. Böyle bir şey uzun seneler aklımdan geçmez. Bana hiç doğru bir şey değil derken, benim için doğru bir şey değil artık. Yani ben artık o idrak üzerinden kendimi tartıyorsam bana yanlış gelir. Yani "işte şunu yaptım, Allah bana ceza verecek mi, bana bunu soracak mı" şeklinde bir telakki, benim artık çok bana hitap eden, çok da kendim için anlamlı bulduğum bir şey değil.
Ben orada kendi kendime şunu soruyorum: "Bu sana yakıştı mı, bu senin fıtratına, hakikatine uygun mu, layık mı" diye sormak durumundayım. Bilsem de Allah bana hiçbir şey sormayacak, onu taşımalıyım. O, insanı gerçek anlamda kemale götürür. Çünkü sufiler der ki, Allah'ın hesaba çekmekten utandığı kulları vardır. Ama o kullar da Rablerine karşı bir kusur işledikleri zaman utanırlar.
Anlatabildim mi? Şimdi bir de böyle bir Allah-kul ilişkisi var. Yani orada da işte yapamadığın bir şey varsa, niye yapamadığını görürsün, değerlendirirsin ve önüne bakarsın. Allah böyle bir şey yapmıyor; "bak sen fırsatı değerlendirmedin, iş işten de geçti, artık yapacak bir şey yok sana, hadi ceza" -böyle bir şey de yok yani.
Fırsatı Kaçırmak ve Yeniden Değerlendirme
O zaman tekrar mı devam edeceksin? Tabii, yani burada hani "fırsat kaçtı gitti, yani Allah'ın elinde imkan mı yok? Zaman içinde zaman yaratır, mekan içinde mekan yaratır Allah." O düşünce şuraya kadar doğrudur: Allah bana imkan, fırsat vermişti ama bunu iyi değerlendiremedim. Neden iyi değerlendiremedim? İşte diyelim ki tembelliğimden, şundan şundan şundan iyi değerlendiremedim. Evet, bu problemleri ve bendeki yanlış noktaları görüyorum, bunlar konusunda bundan sonra daha dikkatli olayım. Bu kadar. Ondan sonrası boş bir şey.
Yani "bir fırsatım vardı, değerlendiremedin, değerlendiremedin, ayvayı yedin gitti, telafisi de yok" -böyle bir şey yok. Böyle düşünmek yanlış bir şeydir. Kısacası yanlış bir şeydir yani. Ve nefis ve şeytan bazen kişiyi gereksiz yere bir noktada öyle durdurur, tutar.
Şimdi burada şunu anlamak lazım: bu seni nereye götürüyor? Bunu düşün. Yani diyelim ki bir düşünce ve duygu seni nereye götürüyor? Seni işlevsiz hale getiriyorsa, kilitliyorsa, ümitsiz kılıyorsa anla ki o yanlış bir şeydir. Hiçbir değeri yoktur ve negatif bir şeydir. Hani sufilerin bir sözü var: bir şeyin meyvesine bak, onun meyvesinden meleki midir, nefsani midir yoksa şeytani midir anlayabilirsin.
Şimdi ben düşünüyorum: "Ya Allah bana bir fırsat vermişti ama değerlendiremedim, yazıklar olsun bana." Öyle kalıyorum: "Niye değerlendiremedim, keşke değerlendirseydim." Böyle gidiyorum. Şimdi bu beni ne yapar? Değil mi? Hiçbir yere götürmez. Ümitsizleştirir. En sonunda belki Allah'a da kızacağım, "niye fırsat vermiyorsun" diyeceğim. Bir yerlere gidecek, patlayacağım yani ben. Negatif patlamalar olacak. O zaman bu yanlış bir şey.
Anlatabiliyorum. En bariz, veyahut da en nesnel ölçü bu yani: hiçbir faydası yok. Ama ben diyelim ki anladım, "evet fırsatı değerlendiremedim, pişman oldum ve önüme bakmalıyım" dedim. Bak burada ne oldu? Önüme bakıyorum, gayret ediyorum, çaba gösteriyorum. Bak ne var burada? Pozitif bir değer var, olumlu bir şey var, bir işlem var. O zaman bu güzel bir şey. Ama öbürü -sonuçlarına bak değil mi- sonuçlarımdan neyin meyvesi olduğu belli. Negatifliğin meyvesi, hiçbir değeri yok onun. Ve bir bakarsın o tür şeyler senin hayatını gereksiz yere budamış.
Allah'ın Affı ve Adem'in Tövbesi
Anlatabiliyorum. Hani geçen okuduk ya, Allah'ın artık sana hesap sormadığı veya seni affettiği bir hatandan dolayı kendini affetmemen ve orada durman manasız bir şeydir. Yani Allah affedeceğini söylerken -bakın dikkat edin- Kur'an'da "günah işlemeyin, işlerseniz bittiniz" diye bir şey yok. "O müminler ki" diyor, "hata ettikleri zaman tövbe ederler, af ve istiğfar ederler" diyor.
"Adem'e yaklaşma" demiş, Adem cennette yaklaşma denilene yaklaşmış. Ne yapıyor Allah onu? Dikkat edin, ne yapıyor Allah? "Yazıklar olsun sana, üstelik cennettesin, üstelik ben sana söyledim, üstelik seni uyardım, fırsatı kaçırdın" diye böyle terk mi ediyor? Yok, böyle bir şey demiyor.
Adem de "Ya Rabbi" diyor, "ben nefsime zulmettim. Sen affedenlerin en affedicisisin, ben nefsime zulmettim" diyor. Bak bu idrak de var: "Ben bunu yapmakla sana zarar vermek" değil, "aslında nefsime zulmettim" diyor. Yani o hata, o yanlış aslında benim kendi kendime verdiğim bir zarar. Allah'a kimsenin vereceği bir zarar yok zaten. Böyle bir şey ontolojik olarak, varlık hiyerarşisinde yok.
"Ben o yanlışı yapmakla kendime, nefsime zulmettim" -dolayısıyla burada yaptığı yanlışın farkına vardı, tövbe etti, senin rahmetine sığındı. Bak o bilinç de var: senin merhametin ve affediciliğin de sonsuzdur. Yani bize verilen ölçü gayet net; biz onu iyi anlarsak budur, öbürü hep yanlıştır.
Şeytanın Kibri ve Günahın Arkasında Durmak
Bak orada ne yapıyor şeytan? Gerilim yaşıyor. Hep böyle her yere secde ettiği söylenir şeytanın yani, hani melekleşmiş neredeyse. Onun için, deyim yerindeyse, meleklerin meclisine katılıyor. O yüzden "meleklere secde edin" deyince o da kendisine bir durumdan vazife çıkarıyor. "Ben etmem" diyor, "ya zaten sana emredilmemiş ki" diyerek durumdan kendine bir vazife çıkarıyor.
Ama orada öyle bir ibadet içinde ki, hani meleklerin meclisine katılır hale gelmiş, ama aslında melek değil. Anlatabilir miyim? Ve ne yapıyor orada? Secde etmiyor, kendince bir analiz yapıyor, mantıki bir değerlendirme yapıyor, kıyaslama yapıyor, secde etmiyor. Yanlış olduğu kendisine bildirildiğinde de "senin yüzünden" diyor.
Anlatabiliyorum, yani bak o hatayı gururuna yediremiyor aslında. Bir de böyle bir şey vardır insanlarda: "ben bu hatayı nasıl yaptım?" Bu da gurur damarıdır insanlarda, yaparsın yani, yapabilirsin. "Nasıl yaptım, nasıl yaptım" diye böyle bir şey yaparsın. Mesela orada ne olur? "Nasıl yaptım? Demek ki ben rezil biriyim, berbat biriyim, beş para etmem." Bak nereye götürdü bu seni? Ümitsizliğe, karamsarlığa ve -Can Yücel'in deyimiyle- "ne kadar rezil olursa o kadar iyi" noktasına götürür. Manasız bir şey bu.
Günahın arkasında durduğu için şey yapmıyor mu biraz? Tabii, işte nefsani ve şeytani bir davranış. Arkasında duruyor. "Oğlum niye arkasında duruyorsun, niye arkasında duruyorsun" -bu şey demek değil, "tabii ki yaptım, tamam" demek. Hani böyle yaptıysam yaptım veyahut da işte yaptım, "nasıl yaptım, yapmamalıydım" gibi -sanki böyle sahipleniyor, kaçmıyor ondan.
Anlatabiliyor musun? Narsistik bir kibir üretiyor oradan bir süre sonra. Peki düşün, bu nereye götürüyor seni? Anlatabiliyor musun? İyi bir yere mi götürüyor, yanlış bir yere mi götürüyor? O zaman nedir? Günahın arkasında dur, da o kadar arkasında durma yani. Anlatabildim mi? Dur, bir analiz et: "evet yaptım, niye yaptım, motivasyonlarım neydi" vesaire. Ondan sonra devam et.
Kişi için onlar hep işte herkesin yapısına göre aldatıcı bir mekanizma var, günaha bakışımızda bile. Mesela bazıları için hiç umursamamak bir tehlikedir. Anlatabiliyor muyum? Bir kişinin bazen hiçbir hatasını, günahını umursamaması bir tehlikedir; orada da biraz üzerinde duracak, analiz edecek, değerlendirecek, dersini alacak ama yola devam edecek. Öbürü ise günahına takılması bir hatadır, o kadar takılmaması gerekir. İşte deyim yerindeyse şeytan bir nevi herkesin mekanizmasının üzerinden kullanıyor bir şeyler. Anlatabiliyorum, sen orada doğru noktadan bak.
Şeytan günahını unutturma yönünde de telkinde bulunabilir, unutturmama yönünde de telkinde bulunabilir. "Şeytan günahını unutturma yönünde mi, unutturmama yönünde mi telkinde bulunur" sorusunun cevabı bir tane değil. Öyle de bulunabilir, öyle de. Seni nasıl yanlışa götürecekse öyle bulunur. Unutman seni yanlışa götürecekse unutturur, unutmaman seni yanlışa götürecekse unutturmaz. Şeytan bizim gibi düşük zekalı değil ki, zekası yüksek. Ama Kur'an sana onlara karşı yüksek bir idrak veriyor.
Mesela Adem günahını unuttu mu veyahut da umursamazlık mı gösterdi? "Yaptıysam yaptım, çok canım çekiyordu, yaklaştım ağaca" mı dedi? Demedi. Hatasını gördü, üzerinde durdu.
Kovulma Değil, Düşüş
Onun ne olduğunu anladı: "ben aslında nefsime zulmetmiş oluyorum" dedi bunu yapmakla. Ama sonra ne yaptı? Af diledi. Rabbinin sonsuz affediciliğinin farkına vardı ve yoluna devam etti.
- Ama affetmemiş, Allah'ı görünüşe bakarsan öyle sanabilirsin. Değil mi? - Yok, nereden çıkardın? Öyle atıp gitmiyor, izini falan silmiyor. Orada bir kovulma değil. "Sen" dedi, "madem bu ağaca yaklaşmayı arzu ettin, o zaman bunun sürecini yaşaman da senin için bir deneyim olsun." Yani kovulma değil, düşüş. Kovulma değil, bir düşüş.
Evet, yani madem sen o düşüşü de deneyimlemek istiyorsun, bunun da bir anlamı var. Anlatabiliyor muyum? Şimdi orada niye bir emirle bu olmadı? Çünkü Allah nisbi iyiliği emretmez aslında. Çünkü bu alem ve bu düşük düzey, nisbi bir kötülüğü de içeriyor. Dolayısıyla biz bu aleme bir emir üzerinden gelmedik yani. Yanlış bir telakkimiz var: sanki bu eksik ve göreceli alemi deneyimlemeyecekmişiz gibi. Onun için "yaklaşma" dedi.
Evet, yani nisbi iyiliği mutlak olarak emretmiyor. Yani aslında o ağacı deneyimlemek, o ağaçtan yemek büsbütün yanlış değildi, büsbütün doğru da değil. İzafi bir düzeyi var, faydası da var zararı da var. Dolayısıyla Allah emretmedi, ağırlıklı olarak da yaklaşmamasını istedi, çünkü zararı faydasından çok olabilir insanın gafleti yüzünden. Ama bunu rahmani bir bilinçle de deneyimleyebilirsin. O zaman da "buyur, deneyimle" dedi Allah, ve deneyimletiyor bize -her birimiz bir Adem olarak.
Biz daha çok bunu düşüş kavramı üzerinde, Kur'an'da geçen ifadesiyle "hubut" -iniş veya düşüş- olarak deneyimliyoruz, göreceli alemi deneyimliyoruz. Yoksa bu bir kovulma, bir dışlanma, bir ters yüz edilme değil yani. Ama nefis üzerinden deneyimlediğimizde bunun olumsuzluğunu daha çok yaşıyoruz. Rahmani bir idrak ve nazarla deneyimlediğimizde bu bizim için ilahi tecellinin, isim ve sıfatların müşahedesi haline geliyor. Ama nefis namına deneyimlersek, o zaman bizim için acı verici oluyor.
Dolayısıyla Adem için orada bir affedilmeme söz konusu değil. Hatta Bediüzzaman buna "mukadder bir günah" diyor yani. Aslında insan o düşüşe namzet kılınmış, o düşüşü yaşamalı. Çünkü o düşüş düzeyinde ve o göreceli alemde deneyimlenmesi, bilgisine erilmesi gereken bir tecelliyat var, bir tezahür düzeyi var. Onu da bileceğiz, bilmemiz güzel bir şey, bir marifettir. Ama hani Allah bir emir üzerine veyahut da hiçbir sebep yokken indirse, imkan açığa çıkmıyor aslında. Evet, makul olmaz o yani.
Hani hiçbir sebep yokken indiriyor, deyim yerindeyse hani bunun sorumluluğunu Adem'e bıraktı. "Yaklaşma" dedi ama mukadder bir yaklaşması yani.
- Ama farklı bir şey var: sanki saraydan böyle bayağı bir şeyler öğreniyor falan ama kovulmuş gibi yani, kovuldu sonuçta, kendi başına bir şey. - Şimdi nasıl bakıyorum: evden kovulmak insana çok şey öğretiyor yani, sonra geri tekrar dönüyorsun falan. "Keşke olsa, kendi hatamdan dolayı yaşamasam, zaten beni Allah kovdu, suç onun" gibi -bu bizim eksikliğimizden kaynaklanan bir şey, onu izah edelim gibi.
Yani burada o yüzden bizim gelenek pek "kovulma" tabirini kullanmaz. "Dünyaya indirilme" veya "bu aleme indirilme" der. O mevzu sadece dünya değil, yani maddi aleme, psikik aleme indirilme. O dünya tecrübesidir. Anlatabiliyorum. Yani sen bu tezahürü deneyimle, o deneyimlere manevi ve doğru bir bilinçle mukabelede bulun. Temel budur.
O yüzden bir sufi der ki, "biz bunu yemedik ki kovulalım" der yani. Nasıl yani? Yani biz öyle bir emir ve yasak çiğnediğimizden dolayı değil. Biz bu göreceli ve sınırlı düzeyi deneyimleyelim diye bu dünyadayız. Yoksa bir cennette işte buğday yedi, yok elmadan ısırdı, kovuldu -böyle bir şeyimiz yok bizim diyor. Böyle bir durumda değiliz biz diyor yani. Biz bu süreci deneyimledik, bu süreci deneyimlememiz gerekiyordu ve deneyimliyoruz. Bunun bir kovulmayla, dışlanmayla, hele hele bir cezalandırılmayla ilgisi yok. O hikmeti anladığı için arif, mevzuyu bir kovulma, dışlanma, suçlanma veya bir günahın sonucu olarak telakki etmez.
Hesap Kaygısı ve Başkalarıyla Hesaplaşma
Çoğu insan din olayına şeriat/korku yüzünden sarılıyor aslında: "hesap görülecek yani, biliyorum ki bunların hesabı görülecek, o yüzden şey yapıyorum, insana güveniyorum" falan -böyle ciddi anlamda dini bir şey olarak, hesap dolayısıyla bir şey yapıyor.
Yine bu ilişkilerimizde diğer insanlarla da aynı mantıkla, "hakkımı, hesabımı öbür dünyada göreceğim" -oraya havale ediyoruz yani. Tabii, işte o da bir süreçtir. Ama tam kamil bir müminin öbür dünyada kimseyle hesaplaşacağı bir durum yoktur. "Ben kimseyle öbür dünyada hesaplaşmak gibi bir niyetim yok, beni ilgilendirmez yani" -şahsi olarak ben bunu açıklıkla söyleyebilirim. Aklımda bir kimseyle hesaplaşacağıma dair bir şey yok, olmasını da gereksiz görürüm.
Diyelim ki yanlışlarla ve olumsuzluklarla muhatap olmadım mı? Hepimiz olduğumuz gibi ben de olmuşumdur ama beni ilgilendiren bir şey olarak görmüyorum. O insanla Allah arasındaki bir şeydir. Gönlüm o insanın ıslahını temenni eder, affını temenni eder ama ilahi hikmet ve takdir neyi gerektirir, Allah bilir.
Ama işte "öbür dünyaya gidince hesap soracağım, edeceğim" -neyin hesabını soruyorsun? Neyle ilgili hesap soruyorsun? Onu sormak lazım kendine. Hani Bediüzzaman'ın bir lafı var: "3 günlük dünya metaı için değil mi sorduğun hesap?" Neyle ilgili soruyorsun yani? Ruhunun hesabını mı soruyorsun ki ruhunu kimse senin elinden alamaz? Neyin hesabını soruyorsun? Dünyaya ait bir mevzunun hesabını soruyorsun. Bırak, o hesabı bile sormaya değmez. Dünya o kadar mühim değil ki, münakaşaya değsin diyor. Zaten o hesap, ben eminim ki zaten o makamda görülüyor. Senin orada bir yorum yapmaya gerek kalmıyor, sesin bile çıkmıyor o konuda, zaten görülüyor.
Hatta ilginç bir şeydir, bazı hadislerde geçer: bir kul bir kuldan hesap sorar, "hakkımı al, illa al" der. Allah ona bir lütufta bulunarak o kişinin hakkından vazgeçmesini temin eder mesela. Çünkü mesele onunla ilgili değil ya. Ben şimdi kalkıp birisine takmışım, "dünyada hesap göremedim, ahirette hesabını göreceğim" diye bununla yaşıyorum. Ya bu idrak beni o kadar çok şeyden mahrum eder ki -Allah'a olan yakınlıktan, o yakınlığı idrak etmekten, ona dair bir yönelimde bulunmaktan beni alıkoyar.
Yani Allah hesabını görecek, mutlaka görecek. Hatta Allah "görmeyeceğim" dese, haşa, insan isyan bile edebilir, görecektir Allah da yani. Fakat sen niye oraya taktın yani? Bırak, görecek, görmeyecek, ne kadar görecek...
Beş Liranın Hesabı
Birisiyle diyelim ki bir alışveriş yaptın. Adam bugünkü parayla diyelim ki 100 lira verdi, sana 10 lira vermesi lazım, 5 lira verdi. Sen adamla takışıp "illa 5 lira daha vereceksin, benim hakkım" falan diye hesap yapıp mahkemeye mi gideceksin? Halbuki orada sevgilin bekliyor diyelim; bir adam bence 5 liranın hesabını yapmaz.
Şimdi bizi hakiki ve asli sevgili beklerken, sen ne diyorsun? 3 kuruş 5 kuruşun hesabını yapıyorsun. "Bu dünyada bu böyle yapmış, bu şöyle yapmış" -Allah seni bekliyor. Onun yakınlığını, onun muhabbetini duymak, yaşamak varken, o yolda çaba göstermek varken, sen takmışsın "Allah sana hesap soracak, hakkımı helal etmiyorum" diye uğraşıyorsun. Kafanı meşgul ediyorsun. Bırak, geçiver gitsin yani.
İşte dediğimiz gibi, insan der ki "ya Rabbi, sen her şeye şahitsin, biliyorsun, senin takdirine ve senin adaletine bırakıyorum" dersin, yoluna devam edersin. Kendi içinde bununla meşgul olmazsın. Demek istediğim bu. Hani Allah zaten her şeye şahittir ve kullarının hukukunu koruyacağını zaten taahhüt etmiş. Ben niye kafamı onunla meşgul edeyim? Gerek yok. Yani özür dilerim, zihnimi, kalbimi, duygu dünyamı buna fikse ediyorum bir şey.
Anlatabiliyor muyum? Hani bazı insanlar var, böyle birine haklı olarak nefret etmiş, "onun yıkıldığını görmek istiyorum" diyor. Anlatabiliyor muyum? Ya zaten eğer zalimse, öyleyse, böyleyse, zaten yıkılacak, zaten zalim ise özünde zaten yıkılmıştır. Bırak onu, Allah zaten ilahi sistem içinde yapacağını yapacak. Sen zihnini ona odaklama.
Hani amiyane bir örnek verelim: şimdi -yedi yıldır bitkisel yaşamda olan biri var diyelim- ben ne zaman öleceğini takip etsem, yedi yıl boyunca "bugün mü ölecek, yarın mı ölecek, bugün de ölmedi" diye düşünüyorum değil mi? Ne gerek var buna? Zaten bir gün ölecek, zaten ölmüş adam. Ne diye zihnimi takacağım, "bugün de ölmedi"? Ben işte öldüğü zaman da bayram yapacağım -gerek yok yani, demek istediğim bu. Yani uğraşmama gerek yok. Niye bununla meşgul edeyim kendimi? Yedi yıl boyunca meşgul mü olayım ben bununla? Manasız bir şey.
Haşa, ben meşgul olmadığımda Allah unutuyor mu yani? Değil mi? Öyle bir şey yok. Ben mi hatırlatmam gerekiyor ikide bir Allah'a, "bak şunda hakkım var, unutma ha, dosya altta kalmasın" veya "biri onu sümen altı etmesin" mi diyeceğim yani. Ben unutsam bile Allah unutmaz. Ama Allah affeder mi, ilahi hikmet ve adaleti neyi gerektirir, o bilir. Ama bak, ben meşgul değilim. Meşgul olmama da gerek yok.
Onun için tasavvufta bir ilke vardır: şeytanla kavga edip onu taşlayacağına, sevgiline koş -hakiki sevgili olan Allah'a. Tabii, ne diye? Hatta şeytan bazen hoşuna gider, "uğraş onunla, uğraş ki oradan alıkonasın" yani. Onun için gereksiz odaklanmalarımıza ve fiksasyonlarımıza dikkat etmemiz lazım.
Fani Kayıplara Takılmamak
Diyelim ki ben bir insanda bir şey yaşadım, "işte 3 yıl mı, 5 yıl mı, 10 yıl mı mahvetti" diyorum. Bir: sen çok idraklı olsan zaten o kadar mahvolmazdı. İki: farz edelim oldu -bundan sonrasına bak yani, zaten bu fani hayat. Senin önünde ebedi, sonsuz bir hayat ve varoluş var. Ama sen ona odaklanırsan, "hayatı bu mahvetti, şöyle oldu böyle oldu" -Allah'ın verdiği zamanı bununla meşgul olarak boşa tüketiyorsun. Gereksiz bir kayıpla, zaten kaybetmişsin, bir de o kaybı sürekli güncelleyerek devamlı kaybediyorsun yani.
Anlatabildim mi? "Gençliğin geri dönmeyecek" diye -o kadar da önemli değil o. O da mesela dünyevi bir bakış: gençliğin bir daha dönmeyecek, sanki mutlu olsan dönecekmiş gibi. Dönecek mi? Zaten gidecekti. Bakın çok önemli bir şey: fani ve geçici olan bir şey için tasalanmaya ve üzülmeye gerek yoktur. Gençlik gitti, zaten gidecekti. Bu dünya hayatı zaten geçici, gitsin.
Hani bir hadiste var, diyor ki: Allah, mümin kuluna cenneti bir an müşahede ettirir. O mümin kul, diyor, bütün dünya hayatı ıstırap ve acıyla geçmiş olsa bile, o bir anlık cenneti müşahede onu bunu unutturur diyor -bütün o dünya hayatındaki zorluğunu unutturur. Orada bir ölçü veriyor peygamber: yani sen bu dünyadaki şeyleri bu kadar abartma, bu kadar büyük değil.
Dolayısıyla şimdi diyelim ki "gençliğim gitmiş de şu olmuş da şöyle olacaktır" -tamam, ne gitmiş yani? Fani ve geçici dünya hayatıyla ilgili değil mi kayıp? Yani o sınır bu kadar, büyütmeye gerek yok. İşte hani biz dindarca bakacaksak, mesela ben o cümleyi hayatımda kullanmadım, kullanmam da, aklıma gelirse de güler geçerim. Ki hayatımda gençliğimde böyle bu durumda birçok şey olmamış mıdır? Olmuştur. İnsanlar yüzünden bazı kayıplar, bazı şeyler yaşamışımdır. Ama şimdi mesela diyorum ne ile ilgili? Dünya hayatı ile ilgili, hiç gerek yok öyle düşünmeme.
(Toplantıdayım, arayayım. Oldun mu Esra? Toplantıdayım, arayacağım seni. Tamam, tamam.)
Eğer ben dinin ne olduğunu, ebedilik ile faniliğin kıyaslamasını doğru idrak edebilirsem, işte o fani olanla ilgili mahrumiyetlere, sıkıntılara, kayıplara o kadar takılmam. Anlatabilir miyim? İşte oraya geçmeye çalışacağız ve o idrak noktasından bakmaya gayret edeceğiz.
Ben hayatımda mesela yaşamamış mıyım? Tabii ki yaşamışım. Hatta işte "bir daha bununla konuşmayacağım, bak nasıl bunu yaptı" falan diye böyle kendi kendime sitemler, kararlar almışımdır. Şimdi hepsine gülüp geçiyorum, çocukça geliyor artık bana yani. Onun için mesela insan şunu düşünmemeli: "işte şu insan veya şu şey hayatımı mahvetti." Dur ya, ne alakası var, "hayatımı mahvetti" -senin hayatın bu dünya hayatından mı, bu biyolojik hayattan mı ibaret? Ne demek "hayatımı mahvetti"? Onun için bu tür gereksiz ve yanlış değerlendirmeleri analiz edip bunlardan kurtulmak gerekir.
Bunlar çok yanlış değerlendirmelerdir. Gerçekten idrak lazım yani. İdrak olmayınca, çünkü mesela bir şeyi zihinsel olarak bu şekilde isimlendiriyorsun, "hakikaten dünya böyle" şeklinde bir inanca göre yaşamaya başlıyorsun. Ama o inanç olduğu için, gerçekten bilmediğin için, inanca göre yaşadığın için, aslında hayata karşı bir direnme oluyor -sağlam bir şeye dayanmıyormuşum gibi hissediyorsun. Ben de istemiyorum ama öyle oluyor. Zihinsel olarak bu şekilde inanmaya başlayınca, bütün mesele yavaş yavaş inançlarla yaşamaya dönüşüyor; hakikaten bilmiyorsun, idrak etmiyorsun. O isimlendirme, zihinsel etiketleme, kendine bakmışsın bir din gibi inşa etmişsin. Ondan sonra bir sürü hayal kırıklığı.
Hz. Asiye Örneği
Onun için din deyince hangi din? Nasıl bir dini idrakin var? Hani daha önce de örnek verdik: mesela Firavun'un karısı Hazreti Asiye. Bakın Kur'an'da kullandığı cümleye ve onun haline. Diyor mu ki "bu Firavun benim hayatımı mahvetti, ne biçim evlilik, ben bu adama mı layıktım"? Cennet kadınlarının efendisi diyor değil mi peygamber?
"Ya Rabbi" diyor, "bana katında bir ev yap ve beni" diyor, "Firavun'un amelinden koru." "Hayatım mahvoldu, gençliğim, güzelliğim gitti mi" diyor? Var mı öyle bir şey? Yok. Anlatabiliyor musun? Böyledir çünkü, gerçek budur. Diyelim ki ben o gaflet içinde, nefsin perspektifi içinde vesaire, gençliğimin mahvolduğunu düşündüm -tamam, düşündüm, ama şimdi yeni bir idrak var, bunu analiz et, anla ve onu bırak. Bu kadar.
Tövbe: Bir Önceki Hali Geride Bırakmak
Yani yenilenme dediğimiz, tövbe dediğimiz nedir? Bir önceki halden dönmek, bir önceki hali geride bırakmak. Biz çocukluğumuzda dikkat edin, biyolojik olarak birçok hali geride bırakmıyor muyuz değil mi? Önce emekleyemiyorsun, sonra emeklemeye başlıyorsun, bir önceki hali bırakıyorsun, sonra ayağa kalkıp yürümeye başlıyorsun, emeklemeyi bırakıyorsun değil mi? Manevi hayat da böyle olmalıdır.
Bir şeyi gördüm, bir imkanın farkına vardım. Dikkat edin çocukta ne var? Aslında farkında olmadan, doğal bir şekilde kendisindeki bir imkanın farkına varıyor, eski durumu bırakıyor. Mesela ilk önce emekleyemiyor bile, sonra emekleyebildiğini fark ediyor, bir imkanı fark ediyor, artık o yerinde durmayı bırakıyor. Bir süre emekliyor, sonra ayağa kalkabileceğini fark ediyor, bu sefer emeklemekten vazgeçmeye başlıyor, yürüyebileceğini fark ediyor, yürümeye başlıyor, eski durumu terk ediyor. Değil mi? Böyle gelişiyor.
Modernizm: Yatay İmkan, Dikey İmkan
Şimdi zaten hayatta bizim için en büyük tıkayıcı şey nedir? Modernizmin de etkisiyle bizi o insani ve hakiki manevi imkanlar konusunda kapatıyor olmalı. Yani modernizm nedir? "İlerleme" dedi, "gelişme" dedi -bir insana tavsiye edebileceği ne var mesela? Diyor ki, "eğer yıllık dolar bazında bin dolar harcaman varsa, bunu mesela altmış bin dolara, yüz bin dolara çıkarabilirsen gelişmiş olursun" diyor. Değil mi? Bunları öğretiyor yani, bize sunduğu imkan bu. Bakın bu imkan içinde insanlar gayret ediyorlar.
Peki, insan imkanı bu mudur yani? Yoksa insanın dikey bir imkanı mı var? Bunlar yatay imkanlar; yani dünya düzeyinde, maddi ve psikolojik düzeyde imkanlar. Ama bakın dikey bir imkanı sunuyor mu sana? Sunmuyor. Peki din ne? İşte sana dikey imkanı sunuyor. Yatay imkanı zaten nefis talep edecek diyor, sana dikey imkanla ilgili şeyleri açıyor.
Mesela nedir dikey imkan? Miraç'tır en asli anlamda, o manevi idrakin merhaleleridir. Kur'an'da anlatılan kıssalar bunlardır, bize manevi idrak imkanlarını açıyor. Şimdi sen buna dönük gayret ettiğinde veya bu imkana baktığında, zaten bu imkanları kendinde tahakkuk ettirmen, gerçekleştirmen oranında bir evvelki sürecini geride bırakacaksın. Yürüyebildiğini fark ettiğinde artık emeklemeyeceksin.
Ama işte birileri bize "yürümek diye bir şey yok, sürün, sürekli emekle" demişse, işte o kötü bir şey. Ve biz aslında bu asırda böyle bir şeyin içindeyiz: yatay imkanlar anlatılıyor, yatay düzeyde gelişimden bahsediliyor ama dikey düzeyde gelişimden bahsedilmiyor. Ki dikey diye bir şey yok diyor. O zaman yatay düzeydeki bu imkanlar zorlamaya başlıyor.
Yanlış Duvara Dayanan Merdiven
Birinin en büyük hayal kırıklığı, diyor, bir insanın bir merdiveni bir duvara dayaması ve o merdivenin son basamağına çıktığında da merdiveni yanlış bir duvara dayadığını görmesidir. Modern insanın tuzağı budur: bir merdiven konuluyor önümüze, tamam mı? Dediğim gibi para kazanmak, işte şu kadar para, kariyer, o bu vesaire -bunları yanlıştır demiyorum, asli hedef ve gaye değildir demek istiyorum. Bir duvara bir merdiven dayıyorlar, biz de daha ne olduğunu bilmeden hepimiz koşturuyoruz. Bir de milleti görüyoruz, herkes o merdivenden yükseğe, üste çıkmaya çalışıyor.
Halbuki bir sor bakalım, işte Bediüzzaman onu soruyor: "Ya" diyor, "bu merdiveni dayadın ama" diyor, "acaba doğru duvara mı dayanmış bu merdiven?" Çünkü sen en son nihayette o merdivenin son basamağına çıkabilirsin, çıkamama ihtimalin de var. Farz et ki çıktın, şansın yaver gitti çıktın -orada da yanlış duvara dayandığını göreceksin. İşte o yanlış duvara dayamamamız lazım merdivenimizi. Evliyaların, kamil insanların merdiveni doğru duvara dayalıdır.
Yanlış duvara merdiveni dayadın, başarılı oldun -yine başarısızsın. Yanlış duvara merdiveni dayadın, o merdivenden de çıkamadın -bu daha da berbat, berbat bir durum. "Güzel, mutsuz." Diyorsun ki "ben mesela iyi bir evlilik yapamadım, işte kariyerimde ilerleyemedim, işte şu oldu bu oldu" -bir sürü şey sıralıyorsun, "iyi para kazanamıyorum" vesaire diyorsun.
Yani birinin şunu demesi lazım kendisine: "Ya kardeşim, olsa ne olurdu" de. Olsa ne olurdu? Acaba ben kendi varoluş imkanımı gerçekleştirmiş mi olurdum? Yine de aynı şeyi mi diyecektim o zaman? Yani gerçekten bu mudur insan yani? Hatta bazen insan başka ne ister ki? Valla öyle diyorsan kusura bakma, o zaman sen başka bir şey ara kendine, başka bir insanlık düzeyi ara.
Eğer gayemiz buysa -benim hayattaki gayem işte iyi bir evlilik, çoluk çocuk, iyi bir meslek, kariyer, iyi para kazanmak diyorsam- ben kendime, Bediüzzaman'ın deyimiyle, "Ey kendini insan bilen insan" diyor, 33. Söz'de: "kendini oku, yoksa bir hayvan ve camit olma" tehlikesi var diyor. Orada "hayvan" dediği hayvan değil yani, orada "hayvan" dediği biyolojik hayat; "camit" dediği ise donuk, taş toprak gibi, biyolojik canlılık taşımayan şeyler.
"Ey kendini insan bilen insan, kendini oku, yoksa hayvan ve camit hükmünde bir insan olmak ihtimali var." Burada "hayvan" dediği hayvan değil, biyolojik canlılık; Arapçada "hayvan" demek "canlı" demek, biyolojik canlılık. Onun için: ben biyolojik canlı düzeyinde mi olacağım, "hayvan ve camit hükmünde insan" olmak ihtimali mi taşıyacağım, yoksa ruhani ve hakiki anlamda bir insan mı olacağım?
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Hz. Asiye'nin duası (Tahrim Suresi: 11) — "Rabbim! Katında, cennette benim için bir ev yap... beni Firavun'dan ve onun işinden kurtar" mealindeki ayete anlatıcı tarafından atıfla değinilmiştir. - Müminlerin hata ettiklerinde tövbe edip af ve istiğfar dilemesi (Âl-i İmrân: 135 ile paralel) mealindeki ayete atıfla değinilmiştir. - Hz. Adem'in cennette "şu ağaca yaklaşmayın" emri ve bu emri unutup yaklaşması kıssası (bkz. Bakara: 35, A'raf: 19-23) — sure adı metinde açıkça belirtilmemiş, anlatıcı kıssaya genel olarak atıfta bulunmuştur. --- ---