Dörtlerin Yanlış Anlaşılma Korkusu ve Dokuzların Varlık Hissi
Kısa Özet
Sohbet, Tanrı'nın mutlak oluşunu alemde tezahür ettirirken bir bakıma "kendini feda etmesi" fikriyle açılıyor ve bunun Dörtlerin (Enneagram Tip 4) "yanlış anlaşılmaktan korkma", "anlatmama, kendini saklama" eğilimiyle paralellik kurulmasıyla devam ediyor. Katılımcılardan birinin kendi yaşadığı bir manevi gerilim örneği üzerinden, Dörtlerin takdir edilme konusundaki paradoksal tavrı ve kimlik inşasının aslında bir ego tuzağı olduğu konuşuluyor. Sohbet, Dokuzların (Tip 9) "ben yokum" hissiyle kendini geri planda tutma eğilimiyle ve modern dünyanın insana dayattığı "önce bir şey ol, sonra gel" baskısının aksine Allah'ın sadece "var olmayı" istediği fikriyle devam ediyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Bir Dördün itibarına dair paradoks: bazı Dörtler herkes tarafından beğenilmeyi istemez, çünkü "takdir edenin idraki, o takdirin kıymetini belirler."
- Allah bir şey ol da gel demiyor, sadece var olasın istiyor; bunu bize dayatan modern dünyadır — insanların huzursuzluğu, bir şey olup ortaya çıkamamaktan kaynaklanır.
- Dokuzlarda varlık hissi en zayıf olandır; kendini "hiç" olarak görüp karşısındakini "her şey" olarak görme eğilimi, aslında insan ile Allah arasında yaşanması gereken bir ilişkinin insani düzleme yanlış taşınmasıdır.
Tanrı'nın Tezahürü ve Kendini Feda Edişi
Bir sürü şey akla yatmıyor gerçekten ama bu, Tanrı'nın eksikliğinden kaynaklanmıyor. Aksine Tanrı'nın sonsuz ve mutlak olanı tezahür ettirme konusunda bir nevi kendini feda edişinden kaynaklanıyor; yoksa tezahür olmazdı. O yüzden buna Tanrı'nın kendini kurban edişi diyebiliriz. Mesela önümüzdeki bir şey şekilsizdir, fakat şekle girer; aslında şekilsiz olan bir şey şekle giriyor. Şekle girebilmek aslında onun mucizevi bir şartı, ve şekle girmekten de çekinmemesidir.
Bu noktada dörtlere dönersek: dörtler aslında kendi içlerinin mükemmel olmasını, tezahür ettirdikleri bir şeyin kendilerini tamamıyla yansıtabilir olmasını isterler. Bu mümkün olan bir şey değildir. Meşhur bir söz vardır: "konuşulamayacak hakkında susmalı." Susmak bir tavırdır; fakat bir başka tavır da, onu tamamıyla yansıtamayacağını bilerek yine de onu işaret etmektir. Bu da aslında birilerinin kendini feda etmesidir. Kutsal Hint geleneği metinlerinin şeyi de budur — kâinatın tavrının kendini kurban etmesi, mutlaklığını feda etmesidir.
Dörtlerin Yanlış Anlaşılma Korkusu
Bir dörtte bu noktada, yanlış anlaşılmaktan korkma ve bu yüzden çekilme vardır. Bu gereksiz, mesnetsiz bir korkudur. "En tahammül edemediğim şey yanlış anlaşılmak" — "hani niye anlatayım ki" hissi. Bunda herhangi bir küçümseme, en küçük bir şey yok ama kendine analiz ettiğinde öyle bir şey görürsün: "yazsan bile kimse okumasın, kimse görmesin, kimse bilmesin" tarzında bir tercih. Daha derin bir idrak noktasına gidilecekse bunu tercih etmemek gerekir. "Niye anlatayım" demek bir kutuptur; anlatmayabilirsin de, yazmayabilirsin de, insanlara sunmayabilirsin de — orada katî ve keskin bir tercihte bulunmuyor. Sanki kendinde bir şey oluşturmaya çalışıyor ve onun buna engel olacağını düşünüyor gibi.
Şöyle bir şey de olabiliyor: o dünyaya girersem ya da o işe dalarsam, sanki şu an asıl yapmam gereken şey olan içimdeki değişikliklerle uğraşmaktan uzaklaşacakmışım gibi geliyor, bu korkutuyor. Bir süredir bu istek var; ondan önce çok şey yapardı insan, "yapayım edeyim, ne olursa olsun" diye. Şimdi öyle değil, "beni uzaklaştırır mı acaba, niye ki" diye çok fazla giriyor bunlara. Eylemlerimizin motivasyonunu çözümlemek önemli; onu çözümleyince biraz çekimser kalınıyor.
Çok ilginç bir şeydir: dördün beğenilmesini istemediği, dördün hoşuna gitmediği bir durum vardır. "Beni beğenecekse hiç beğenmesin", "mümkünse sayısı hiç takdir etmesin" cümlesini çok sık kurar bir dört. Neden? Çünkü takdir edenin idraki, o takdirin kıymetini belirler. Bazı dörtler, herkesin beğendiği bir şey olmasını istemez. Halbuki herkes kendi idrakınca beğenir — herkes aynı idrak ve aynı anlayışla beğenmez. Orada çok güçlü bir ego vardır: herkesin beğendiğini de beğenmez, herkesin beğenmesini de beğenmez.
Kimlik İnşası ve Ego Tuzağı
Orada böyle bir kimlik meselesi var, işte zaten en büyük handikap herkes için söz konusu — o kimliğin aslında gerçek kimliğimiz olmadığı. Kimlik inşası aslında bir ego tuzağıdır. Duygu merkezi için kimlik kavramı önemlidir. İkiler için de böyledir: mesela hiç sevilmediğinde, farkına varılmadığında ne ister? Kendini yok hissediyor — "bir insan olsaydım", "ben var olsaydım", "varlığımı fark etselerdi", "eğer var olsam beni severler" diyor. O yüzden duygu merkezinde bir insanı yok saymak, ona büyük bir ceza olabilir — onu görmezden gelmek, onu yok saymak. Bir varlık inşası oluyor; etkilerini göstermek, görünür kılmak, ortaya koymak üzerinden gelen bir şey.
Dörtlerde bu böyle, kısmen ve daha öncelikli olarak "ben kimim" sorusuna cevap vermek, sonra "ben kendimi buldum, şimdi onu ortaya koyuyoruz" hali gelir. Kendini bulmadan kendini ortaya koymak istemez; o yüzden kendini bulma süreci çok uzun sürer. Orada Rabbinden şöyle bir şey ister: "kendini bir şey olmaya, bir şey yapmaya gerek yok, sen sadece var olasın" diye.
Bugün namaz kılarken, namazın sonunda aklımdan şey geçti: "bundan sonra şöyle şöyle yapacağım, manevi olarak daha iyi olacağım" dedim. Sonra kendime dönüp baktım ki, o yapacağım şeye karşı içimde bir tür "yapmalıyım" baskısı oluşmuş; bunu yapmazsam yine hayal kırıklığı olacak diye hissettim. Sonra dedim ki ben ne yapıyorum? Hiçbir şey yapamasam bile, ne yaparsam yapayım, önemli olan Allah'ıma muhtaç olduğumu bilmek. O noktada bunu düşündüm. Zaten o duygudan uzaklaşırsak hiçbir kazancımız yok. Bir gerilimi bırakıp başka bir manevi gerilime giriyorum — maneviyatla gerilim birbirinden uzaklaşmamalı. Yani "bu sefer bunu yapamazsam yine gerilim, yine herkese yaşayacağım" — bu sefer dışarıdan değil kendi içimden bir maneviyat baskısı geldi, iyi yapamadım diye. Ego, manevi bir hedefi kullanarak insanı gerilime sokuyor.
"Hiçbir şey yapmasam da, ne kadar kötü olsam da, hiçbir şey yapmasam da Allah yanımda, bu bilinç yeter" diye düşündüm o kadar. Aslında sadece bunu ne zaman geçeceğimi düşündüm; belki ilk çıkış yolu bu olabilir diye düşündüm ama tek çıkış zaten bu. Kendime çok şaşırdım; "ne yapıyorum ben" diye kendimi yakalamış gibi, tekrar hayal kırıklığına uğruyorsun.
Allah "bir şey ol da gel" demiyor bunu bize; bunu modern dünya veriyor — "bir şey ol da çık karşıma" diyor. İnsanların şu anki huzursuzluğu ve mutsuzluğu buradan geliyor, yoksa asıl huzursuzlukta değil. "Huzursuzluğun kitabı", "mutsuzluk çağı" diye yazılıyor ya — insan bir şey olup gelemiyor, ortaya çıkamıyor. Mesela bir arkadaş, öğretmen arkadaşıyla konuşmuş; demiş ki "hoş bir kız, her şeyleri var, kimseye muhtaç değiller" ama arkadaşı demiş ki "çok mutsuzum, bilmiyorum sebebini ama mutsuzum." İnsanlar bir şey inşa edemiyor, bir şey olamıyor, olup da gelemiyor, ortaya çıkamıyor; onun mutsuzluğunu yaşıyor ama asıl huzursuzluğun sebebini bilmiyor — kendinden bir haber oluşunun huzursuzluğu olduğunu bilmiyor. O kadar kötü bir şey ki. Sen o senaryoyu farkında olmakla bitiriyorsun. Kız farkına varıyor, daha belirgin verilse duygu, rol ve yetenekle çok güzel olacak — o farkında olmayla her şey hallolacak gibi. Planlamadan hareket edip getirdikleriyle birlikte düşünmeye çalışmak çok zor.
Dokuzlar: Zayıf Varlık Hissi
Dokuzlarda bizatihi varlık hissiyle ilgili bir problem var. Kendini göstermiyor, ne olarak göreceğine karar veremiyor. "Ben bir hiç" diyor, "bilmiyorum" diyor. "Zaten yokum" diyor, "var değilim ki niye ortaya çıkayım" diyor; geride kalmayı tercih ediyor. O yüzden dokuzlar birinin cazibesine kapıldığında — kadın erkek de olabilir, öğretici bir ilgi de olabilir — tamamen ona teslim olabiliyor. Çünkü kendini sıfır olarak görüyor ve karşısındakini her şey olarak görüyor. Aslında bu, insanla Allah arasında yaşanması gereken güzel bir şeydir; ama insani düzlemde çok büyütülünce sorun oluyor.
Belki aslında varlık hissi en zayıf olanlar dokuzlardır. Ruhsal perspektiften yorumlayacak olursak, dokuzların bu durumu aslında hakikate en yakın idrak durumudur — şu farkla ki dokuz, tezahürün mutlaka nispetle bir hiç olduğunu tedakki ediyor (böyle telakki ediyor). Yani tezahür mutlaka nispetle bir hiç hükmündedir; dokuz da sınırlı bir halde ortaya çıkınca bakıyor ki sınırlı, "buna ne değer atfedeyim ki" diyor. Ama "bir değerim yok" derken aslındaki varlığı da kaybetmiş oluyor — zahiri varlığına dayanamıyor çünkü onu gerçek bir varlık olarak addetmiyor, bâtıni varlığın idrakine dair farkındalığı da yitirilmiş oluyor. O da olmayınca kendini görünür kılmamak, kendini uzak tutmak yoluna gidiyor. Birisi onu çok görmezden gelince, yok sayınca, bu sefer şiddetli bir öfke doğuyor — "ben yokum" diyor ama birisi ona tamamen yok olduğunu gösterince ya da yok olduğunu ima edecek şekilde davranınca, "bu kadar da yok demedik" diyerek tepki veriyor.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş --- ---