Dünya Sevgisi ve Gerçek Rızık
Mahrumiyet Algısı ve Bedel Ödetme Arzusu
Burada aslında belki şunu düşünmek lazım: insanlar gördükleri zararı, yani başkalarının hatalarından, yanlışlarından dolayı gördükleri zararı aslında çok büyütüyorlar. İnsanın öncelikle dikkat etmesi gereken nokta o. Yani bu tür olumsuz durumlarda aslında insanın kendisine sorması gereken şey, "gerçekten ben ne tür bir zarara uğradığımı düşünüyorum, nasıl bir kayba uğradığımı düşünüyorum, kendimi neyin mağduru veya mahrumu görüyorum" şeklinde bir soru sormak lazım. İnsanların çoğu kendilerini olduğundan çok daha fazla mahrum algılarlar bu gibi durumlarda. Çok aşırı bir mahrumiyet algısı taşırlar.
Kişi kendini ve dünyayı ne kadar çok seviyorsa, bedel ödetme arzusu da o kadar çok olur. Kendini sevmekten kasıt şu: illa böyle kendini çok seven, narsist görüntüde biri olması gerekmez. Şu anlamda; kendi malını, mülkünü, imajını, statüsünü, varoluşunu, değerini, saygınlığını vesairesini çok önemsiyor — bu da aslında insanı kendini sevmesi anlamında düşündüğümüz şeydir. Kişi kendini ne kadar çok seviyorsa ve dünyayı ne kadar çok seviyorsa, o oranda kendisini mağdur hisseder. Ne oranda mağdur hissediyorsa o oranda kendini kayba uğramış ve o kaybın telafisine ihtiyaç duyuyor şeklinde hisseder.
Mesela diyelim ki cebinizdeki bir mendil düşse çok mu peşine düşersiniz? Veya diyelim ki birisi onu cebinizden aşırmış olsa çok mu peşine düşersiniz? Düşmezsiniz. Sizden alınan şey ne kadar kıymetliyse, size göre ona olan düşkünlüğünüz ölçüsünde onun peşine o kadar çok düşeceksiniz. Dolayısıyla ego aslında şunu hissediyor: "ben çok büyük bir kayba uğradım ve bunun bedelini ödetmeliyim." Ağırlıklı olarak insanların kısasta veya intikamda veya bedel ödetmede hissettikleri şey budur.
"Helal noktası hocam, helal noktası var mı?" İşte o kişiye göre değişir. Burada dikkat edilmesi gereken şey bence şudur: kısas var mı yok mu, yapalım mı yapmayalım mı sorusundan ziyade, sen bu hayatta neyi çok fazla önemsiyorsun ve neyi kaybetmek senin için hayati bir şeydir? Çünkü her hoşnutsuzluk bir kayba işaret eder aslında. Sen bir şey kaybediyorsun, bir şeyin zarara uğruyor. Zarara uğrayan şey ne kadar büyükse, sana göre senin algında o nispette sen bundan rahatsız olursun ve buna dair bir hesap arzusu doğar.
Kısas bir hesaplaşmadır. İntikam bu hesaplaşmanın biraz uzun vadeye yayılmasıdır. "Ben şu an hesaplaşamıyorum ama tırnak içinde intikamımı alacağım" diyorum. Ne yapıyorum? Onu zamana yaymış oluyorum mecburen. Peşin olarak hesap göremediğim için onu zamana yaymış oluyorum. Bu da intikam. Bu noktada insan aslında gereksiz yere bazı şeyleri çok abartıyor. Bir kaybı ne kadar çok abartırsak, onun hesabını o kadar çok görmek isteriz.
Taha Suresi 131. Ayet: Dünya Hayatının Süsü
Bugün paylaştığım bir ayetti; Taha suresinin 131. ayeti. Allah diyor ki, benim bir deneyim adına, insanların kendi içlerinde bir ayrışma yaşamaları adına, ayet buna "fitne" olsun diye diyor. Yani bu ne demektir, fitne? Kendi içinde bir ayrışma oluyor; siz benlik odaklı bir tercih mi yapacaksınız? Fitne kavramının anlamı budur — bir şeyi bir şeyden ayrıştırıyor.
Dolayısıyla Allah diyor ki: "ben bazı şeyleri insanlara veriyorum. Bu da dünya hayatının süsüdür. Dünya hayatının geçici bir geçimliğidir, geçici bir değeridir. Bunları veriyorum, sakın bunlara gözünüzü dikmeyin." Şimdi düşünün, ayet bu kadar açık. Ve diyor ki "Rabbinizin rızkı daha hayırlıdır." Demek ki ilginç bir şey — buradan birçok şey çıkarılabilir ama o kadar uzun gitmeyelim, ana konumuzu koruyalım.
Aslında bu şu demektir: bunlar rızık değildir; dünya hayatının geçici süsleridir. Gerçek rızık, sizin bu dünyadaki şeylerin kaynağına dönük bilincinizdir.
Gerçek Rızık Neyin Bilincidir?
Mesela Allah bu alemde sayısız değin, işte meyve, içecek, yiyecek, su, yudumdan tutun birçok şeye kadar — aslında bunlar bana göre maddi rızık değil, bunlar dünya hayatının süsü. Gerçek rızık senin bunların kaynağına dair bilincindir. Onun için ilginç bir şekilde bir alimin bir ifadesi vardır. Bir yemek duası şeklinde bir ifadesi vardır: "Ya Rabbi, bize bu nimetlerin asıllarını ve menbaalarını göster." Nimetin aslı ve menbaı, kaynağı nedir? Allah'ın isim sıfatlarıdır ve onun bağlı olduğu zatıdır.
Yani senin Allah'ın isimlerine, sıfatlarına dair bilincin ne kadar yüksekse, sen o kadar rızıklandırılıyorsun demektir. Yoksa öbürü, bizim bildiğimiz anlamdaki maddi rızık dediğimiz şey, hakiki rızkın bir gölgesidir. Ve eğer sen o zahiri, o gölge rızıkların kaynağına dair bilince sahip değilsen, sen aslında rızıklanmıyorsun; hiçbir gerçek anlamda bir rızık bilincine sahip değilsin.
O yüzden tamamlayayım: o yüzden yine aynı alim bazen böyle bir meyveyi alırmış, tutup böyle seyredermiş. Onu müşahede etmek ve onun kaynağı olan Rabbimin isim ve sıfatlarını tefekkür etmek, o nimetin geçici lezzetinden bana daha hayırlı geliyor, bana daha lezzet veriyor diyor. Yani şu kaysıyı yedik; belli bir lezzeti var, belli bir maddi gıda değeri var. Buna ne diyoruz? Maddi rızık. Halbuki aslında bunun rızık değeri nedir? Bunu sana ikram eden Allah'ın sonsuz cömertliği, onun sana olan şefkati, onu en güzel şekilde mükemmel bir şekilde paketlemiş, içine en uygun şeyleri koymuş — yüzlerce isim var aslında burada değil mi?
Dolayısıyla aslında bizim maddi rızık dediğimiz şey gerçek anlamda rızkın bir gölgesidir. Ve maddi olarak düşündüğünüz an, işte yersiniz, içersiniz, geçer gider. Hangi insan gerçek anlamda sırf bu düzeyde rızıklanmış olur ki? Ama gerçek rızık nedir? Sen şu kaysıyı yemesen bile öyle bir Rabbin olduğunu idrak ediyorsun ki, hem topraktan, bir odundan, bir ağaç parçasından sana bu rızkı veriyor, bu nimeti çıkarıyor. O çamurlu sudan bu kadar özenli, bu kadar nitelikli, bu kadar lezzetli, çok güzel ambalajlanmış, aynı zamanda içinde onu tekrar üretecek bir fabrika da var — değil mi? Ve sana olan bir şefkatin, merhametin, cömertliğin bir yansıması.
Dolayısıyla gerçek rızık Allah'ın isimlerine ve sıfatlarına dair bilincimizdir. O yüzden "Rabbinin rızkı daha yücedir" diyor; daha kıymetlidir. Halbuki yediğin, içtiğin, tattığın anda bitti yani. Eğer maddi nazarla bakarsak o nimet yediğin, içtiğin anda biten bir şey. Ama Bediüzzaman'ın ifadesiyle, zahiri olan nimet kesilse bile manevi olan devam eder.
Hani biz bazen bizi seven, merhamet eden biri bize bir hediye ederse, ne yaparız? Bazen onu harcamayız, değil mi, saklarız. O bize neyi hatırlatır? O kişinin sevgisini, şefkatini; veya bizim çok zor zamanımızda bize bir yardım etmişse onun yardımseverliğini, destekleyiciliğini hatırlarız. O zahiri nimetten çok daha kıymetli bir şeydir bu. İşte insanlar günümüzde aslında o nimetin bu yönünü unutmuşlar. Aslında ayet bize diyor ki: "ben bazı insanlara bunlardan veriyorum ama bunlar bunu bu dünya hayatında çok güzel, süslü bir şey, bir lezzet, bir keyif olarak tüketiyorlar. Sen bunlara gözünü dikme, bunların kaynağına gözünü dik. Bunların kaynağı ne? Rabbindir." Dolayısıyla Rabbinin o isim ve sıfatlarının feyzi daha yücedir. Ve asıl sen bunun üzerinde dur, asıl sen bunu idrak edersen rızıklanmış olursun.
Arzuların Kalpteki Mahrumiyet Odağı
Bakın aslında günümüzde kendimize baktığımız zaman hayatta birçok şeyi kendi yüreğimizde bir mahrumiyet odağı haline getiriyoruz. Hangimizin kalbine baksak hepimizin bir arzusu var: "şu olsa, şunu yapabilmiş olsaydım, şunu yapabilsem, şunu elde etsem, şuna sahip olsam, keşke şöyle olsa, keşke böyle olsa" diye aslında birçok arzunun içindeyiz. O arzular yüzünden rahat değiliz zaten. Her zaman söylüyorum: arzuyu ve korkuyu çıkarın, hiçbir rahatsızlık kalmaz, hiçbir mutsuzluk durumu söz konusu olmaz. O yüzden kutsal metinler her zaman buna işaret ederler; dünya hayatının sizi aldatmasından kasıt da budur.
Dünyada Allah'ın insanlara verdiği şeylerden dolayı birbirinize özenmeyin, birbirinize gıpta etmeyin. "Ya bu nelere sahip, bunun çok mutlu bir evliliği var" — ne halt ediyor mutlu evlilikle sanki, değil mi? Bazen böyle sert konuşuyorum. Ne halt oluyor mutlu evlilik, ne oluyor yani, ne olacak, mutlu bir evlilik; ya buna mı şükredeceğim ben yani, değil mi?
Şimdi bakın insanoğlunun bazen bazı şeyleri net olarak bilmeye ihtiyacımız var: biz neye şükrediyoruz, bunu anlamaya ihtiyacımız var. Sen neye şükrediyorsun? Nimete mi şükrediyorsun, nimetin sahibine dönük bir şükrün mü var? İnsanoğlunun kendine sorması gereken şey şudur: kalıcı olan nedir, geçici olan nedir? Sen neyin peşindesin?
Hz. Yusuf Örneği: Arzusuz ve Korkusuz Olmak
Hz. Yusuf'a bakın; hiçbir şeye sahip olmayabilirdi ve vefat edebilirdi. Ne bir evliliği var ne bir çocuğu var, ne bir başarı hikayesi var, ne hedefine ulaşmış, ne insanların saygınlığını görmüş — hatta aksine, düzgün bir insan olduğu halde sanki iffetsiz biriymiş gibi hapse atılmış. Velev ki hapiste öldü, ne olacak, hiçbir problem olmayacak. Neden? Çünkü hiçbir arzusu yoktu.
Arzusuz ve korkusuz olduğunuzda hayat bir deneyime dönüşür, özgür bir deneyime dönüşür. Öbürü arzu ve korkunun tutsağı olarak hayatı yaşarsınız. Birini görürsünüz, özenirsiniz: "ne güzel bir aile mutluluğu var, insan istemez mi böyle bir şey?" İstemez kardeşim, isteyen de cahildir; bu kadar basit, bu kadar net yani.
Kur'an diyor ki: Allah'ın verdiği şeyler bunlar dünya hayatının süsüdür, bunlara gözünü dikme diyor. "Ben demiyorum" yani, gözünü dikme yani. Ne demek gözünü dikmek? Evet özeniyoruz, "ah" diyorsun, böyle bir şeyin gidiyor yani, için gidiyor yani. Adama bakıp "insan istemez mi böyle bir şey" diyorsun; yok, istemez, olsan istemezdin. Peki bunlar hayat olgusu değil mi? Evet olgusu. Ama bunlara arzu ve korku üzerinden bakmak ayrı bir şeydir. Bunlar dünya hayatının şeyidir, geçici metadır. Fakat bunlara bir arzuyla yaklaşmak var, bir de arzusuz bakabilmek var.
Herkese baktığınız zaman, kendimize de baktığımızda, herkesin bir arzusu var; hatta bazen kıskanıyoruz. "Bak, ölçsek benim zekamın ancak yarısı kadar zekası var ama bak nelere sahip" değil mi, böyle şeyler geçiyor içimizden. Diyoruz ki hatta içimizden biraz "Allah'la bir hesap sorup kafa tutacağımıza inansak, sen buna bunu niye verdin diyeceğiz, bunu hak etmiyor da bana sorsan ben buna vermezdim" diyoruz. Neden? Çünkü senin gözünde bu kıymetli. Kıymetli olduğu için sen bunu "şuna mı vereyim buna mı vereyim" diye düşünüyorsun. Bu şeye benziyor: rüyada kime para dağıtayım ve ne kadar dağıtayım, ne olacak ki hepsi rüya, bir önemi var mı? Ama rüyayı gerçek olarak algılarsan o zaman önemli hale gelir.
Zuhruf Suresi 33. Ayet: Lüks Bir Dünyanın Tuzağı
Bakın daha sonra gönderdiğim ayette, Zuhruf suresini sanıyorum, 33. ayeti çok manidar bir ayettir. Allah diyor: "insanlar küfürde birleşecek tek bir grup olacak olmasaydı, kafirlerin, inanmayanların evlerini altından gümüşten, merdivenlerini altından gümüşten yapardı." Çok manidar bir ayettir ve aklı başında olan insanı çok sarsacak bir ayettir. Yani eğer Allah inanmayan insanlara şu dünya hayatında tırnak içinde ultra lüks bir hayat verseydi — işte merdivenleri gümüşten, şunları bunları altından olsaydı — insanların çoğu ne yapacaktı acaba, ne diyeceklerdi? "Hayat bu işte, hayat bu kardeşim, bunlar yaşıyor, biz böyle ahiret mahiret işte olacağı da belli değil, öyle bizi birileri kandırıyor falan" diye içimizden neler geçecekti değil mi?
"İnsanın hiç yanısı gelmez hocam." İşte evet, bu ayet peki niye geliyor, aslında ne anlatıyor bu? Dikkat edin, diyor ki "bu tuzağa düşebilirsiniz." Siz bazı şeyleri kafanızda çok değerli kılıyorsunuz, çok büyük bir değer biçiyorsunuz onlara. Halbuki bunlar Allah'ın katında hiçbir değere sahip değildir. Bu onları küçümsemek, aşağılamak değil; bir değeri yok. Dünya hayatı itibarıyla bir tadımlık bir şey. Rüyanda bir meyveyi tatmaktan daha farklı bir şey değil. İşte büyük başarı, mutlu bir evlilik, çoluk çocuk, saygınlık, değer görmek; bir şeyi hedef edinip başarmak; dünyada adının anılması; öldükten sonra birilerinin sana saygı ve hürmet duyacak şekilde hatırlaması — bütün bunlar, Allah diyor ki, dünya hayatının geçici bir tadımlığıdır. Biz insanlara bu konuda bir bilinç tercihi yapmaları için bazen veriyoruz. Sen bu durumlara aldanan biri olma.
Bakın din, kendine ve hayata yaratıcının gözüyle bakabilmektir. Bir şey ne kadar değerli? Kime göre? Benim egoma göre mi, yoksa yaratılışın o ilkesine göre mi? Bütün egolar şunu diyor: "sen şimdi istemez misin, ben de istiyorum, ne olacak?" Bakın ego ne kadar sahtekar ve beş para etmez bir ölçüye sahip. Farz et ki ben bunu konuşuyorum, ben de parayı, altını, gümüşü, toplumsal takdiri istiyorum, ne olacak? Buradan ne çıkaracağız, istatistik mi yapıyoruz, değil mi? Bakın bu da egonun ayrı bir tuzağı. "Herkes bunu istiyor" diyor, hatta bunu istemeyeni aptal yerine koyuyorlar; "kafayı yemiş, uçmuş, Allah yardımcısı olsun" ya da "vallahi hiç zannetmem, onun da eline geçse yapar" deniyor. Bu neyin göstergesi aslında? Kişi böyle bir şeye inanmıyor aslında; böyle bir şeyin olabileceğine inanmıyor.
"İnanmıyoruz hocam." Hatta buyurun, şimdi sevgileriyle dibine kadar bakmış insanlar, dinlerde, batıl toplumlarda bu söylediklerimizi aynı şekilde yapan; nefsi kırma adına, çile çekmeye kadar insanları götürebilen uzakdoğu kökenli inançlar da var, Hindistan kökenli inançlar da var. Batılılarda da özellikle bu seküler anlamda hem dibe batmış hem de bu tarafa meyil, temayül söz konusu. Kur'an'ın çizgisi tam burada nerede duruyor? Yani bu dediğim şeyleri iddia eden uzakdoğu dinleri de varsa, nefsi kırmak adına kürelleri uygulayan dinler varsa, bu manada Kur'an'ın o çizgisinin ilgisi nerede duruyor?
Yani bu dediğim şeyleri iddia ediyorlarsa doğru söylüyorlar. Bana göre Kur'an da böyle söylüyor. Bu benim Kur'an'dan anladığım tabii ki. Buradaki incelik şu, tekrar o noktayı açmak lazım: yine bir alimin ifadesiyle, dünyayı diyor kalben terk et, kesben değil.
Dünyayı Kalben Terk Etmek
Bu şu demektir: sen bir tüccarsın, çalışırsın, meşru ve makul bir şekilde çalışırsın. Sonra diyelim ki bir gün kalktın iflas ettin; Türkiye'de kriz olmuş, bilmem ne olmuş, bütün her şeyin battı. Eğer o sabah doğal, sakin, mutlu ve huzurlu yaşayabiliyorsan sen iyi bir Müslümansın demektir. Eğer bu durumda büyük bir kayıp hissi, büyük bir mahrumiyet, mağduriyet hissediyorsan Kur'an'ı anlamamışsın demektir. Bu kadar açık.
Şöyle diyeyim: Kur'an'da bir ayet var, "Allah müminlerden nefislerini ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır." Şimdi müminin tavrı, tok satıcıdan ilham geldi. Biz dünyayla alışveriş yapmıyoruz. Hatamız bu, yani yapmamalıyız. Biz maalesef şu anda hep dünyayla alışveriş yapıyoruz. Bütün alışverişimiz dünyayla. Halbuki Allah diyor ki "benle alışveriş yapın" diyor. Allah'la alışveriş yapmalıyız.
Biz dünyayla alışveriş yapıyoruz ve dikkat edin, "bu dünya bana ne verecek, bu dünyada ben neye sahip olacağım, neyi elde edeceğim, bu dünyada ne kazanacağım, ya bu dünya bana ne verdi ki, şu insanlara bak, şunu ona şunu verdi buna bunu verdi, bana ne verdi" — bu ne demek? Bu aç satıcı; alsa da aç, satsa da aç, doysa da aç. Anlatabiliyor musun? Biz ne aç satıcıyız ne tok satıcıyız. Biz alıp satmıyoruz bu dünyayla, böyle alışverişimiz yok bu dünyayla, öyle bir şeyimiz yok, öyle bir zeminimiz yok.
Bu dünya bana ne verebilir ki ben ondan bir şey alayım? Ben sadece bu dünyayı deneyimliyorum. Bir rüyada ne alıp satabilirsiniz? Rüyadan ne alıp getirebilirsiniz? Uyandığınızda elinizde ne kalabilir bir rüyadan? O zaman bir rüyada hangi akıllı insan alışveriş yapar ki? Sen rüyayı deneyimlersin, o kadar. Onun için Kur'an'ı bence anlayan bir insan dünyayla alışveriş yapmaz. Dünyayla alışveriş yaptığınız anda dünyanın dilencisisiniz demektir. Yaptığınız dilenciliğin bir lira veya bir trilyon dolar olması arasında herhangi bir fark yoktur. Dilencilik dilenciliktir.
Dünyanın Dilencisi Olmamak
Bir insanın temel sorusu şudur: dünya nedir ve sen ne yapacaksın? Bu dünyadaki fonksiyonun ne? Klasik cevap ne? "Mutlu olmaya geldik," değil mi? "Mutlu olmaya geldik" — yani dünya seni mutlu edecek. Halbuki biz dünyaya mutlu olmak için gelmedik. Dünyanın böyle bir tabiatı da yok. Dünya hangi insanı mutlu etmiş ki? Bakın bütün sistem yanlış bir şey üzerinden işliyor. Ve biz dünyanın dilencisi pozisyonuna düşüyoruz.
Bazımız dünyanın bize bir şey vermeyeceğini hissettirince bu sefer de "tok satıcı" olmaya çalışıyor: "benim dünyaya ihtiyacım yok." Ama içim gidiyor derinden, ve aslında derinden bir kızgınlığım var dünyaya. "Allah belanı versin" diyorum dünyaya, hoşlanmıyorum, nefret ediyorum, kızıyorum. Neden? Çünkü istediğim şeyleri vermedi; verdi zamanında vermedi, verdi yarım verdi. Hani "geç sevdim, çabuk kaybettim" diyor ya, hep öyledir: geç seversin, çabuk kaybedersin, zamanında elde edemezsin. 60 yaşına gelirsin, milli piyango vurur, 60'ından sonra da onunla ne yapacaksın. Her şey egoya göre geçtir, azdır, sınırlıdır, geçicidir. Çünkü sen dünyaya yanlış bir şeyle bakıyorsun. Yaratıcının bu dünyaya dair böyle bir değer yüklemesi yok. Kur'an'ın hangi ayetinde böyle bir değer yüklemesi var? Böyle bir şey asla yok.
Onun için dünya hayatı bir deneyimdir. "Hanginiz daha güzel amelde bulunacak" — bakın, "ben dünyayı yarattım, bakalım hanginiz daha mutlu olacak bu dünyada" değil, "hanginiz muradına kavuşacak" değil. Bizim halk arasında vardır: "anne kızının tahtını yapar da bahtını yapamaz." Bunlar hepsi sahte şeydir, hepsi hikaye bulur. İnsanın bahtı, spiritüel farkındalığıdır. Bunu fark ettiysen senin bahtın açık demektir; sen bulmuşsun, bulacağını demektir.
O yüzden dünyanın kendisine bir şey vereceğini, dünyada bir şeye sahip olacağını, "işte başaracağım, şunu elde edeceğim, şuna sahip olacağım ve mutlu olacağım" diyorsan, sen kendini de anlamamışsın, dünyayı da anlamamışsın, maneviyatı da anlamamışsın; hiçbir şeyi anlamamış sayılırsın. O yüzden ben şunu diyebilirim — yanlış anlaşılma ihtimalini de bilerek söylüyorum — gerçek anlamda gerçek uzakdoğu bilgeliklerinin tutumu aslında günümüz Müslümanlarından daha iyidir ve Kur'an'a daha yakındır.
Günümüz Müslümanının burada bir kompleksi var. Müslüman olup olmamız da önemli değil. Türkiye'de yaşıyorsan komplekslisin yani; doğar doğmaz mukayese dünyasıyla karşı karşıyasın, değil mi? Bak onun çocuğu böyle, bak şu şöyle, bak o evlenmiş, 30 yaşında geldi olmadı, bilmem ne olmadı, bak o evlendi boşandı. Bütün hayatımız mukayese etmek ve sanki bir şeyin mağduruymuşuz gibi yaşıyoruz. "Başaracağım, göreceksin başaracağım, resim yapıyorum, resimlerim iyi satacak, ticaret yapıyorum, göreceksin onu geçeceğim." Bütün hayat böyle geçiyor. Şimdi böyle bir hayat algısı tam bir sahteliğin içine insanın kendini hapsetmesidir.
Allah insanı yeryüzüne özgür olarak göndermiş ve var olarak göndermiş; var olmak için göndermemiş, kendini gerçekleştir diye göndermemiş. Sen gerçeksin, seni gerçek olarak gönderiyorum demiş. Bakın birçok sahtelik pazarlanıyor değil mi insanlara? "Nasıl kendini gerçekleştireceksin? Neyi hedefliyorsun? Bunlara ulaşırsam kendimi gerçekleştirmiş hissedeceğim." Hani klasik koçluk hikayelerinde vardır ya: "ne olursa kendini daha mutlu hissedeceksin, hiçbir şey olmasa da gerçekten mutlu olursam işte gerçek mutluluk budur diyeceksin." Yoksa "bir şey olacak, ben de onunla mutlu olacağım." Peki koçlara şunu sormak lazım: o kendini iyi hissedeceğin şey elinden gidince ne hissedeceksin? Başka bir koç mu bulacaksın? Koçu kurban etmek zorundasın.
Kardeşim, ben bir şey aramıyorum yani. Ben mutlu olmak için bir şey aramıyorum, kendimi daha iyi hissetmek için bir şey aramıyorum, ben böyle bir varlık değilim. Peki neyim? İşte o soruyu düşünmemiz gerekiyor. Gerçekten iyi olmak için, gerçekten mutlu olmak için, gerçekten huzurlu olmak için benim bir şey aramayan biri olmam gerekiyor. Bir şey aradığım anda ben mutsuzluk hikayesinin tohumunu ekmişim demektir. Bundan asla kaçış yoktur.
Cennet, Şeytanın Vesvesesi ve İki Tuzak Sorusu
Peki bunu nereden çıkarıyorum? Bu direkt Kur'an'dan çıkan bir şey. Allah insanı yaratmış, değil mi? Ne diyor? "Cennete koydum" diyor. Peki cennette nasıl? Hiçbir ihtiyacı yok; ne güneş onu yakıyor ne de herhangi bir açlık çekiyor. Ne durumda orada insan? Hiçbir ihtiyacı yok. "Buraya yerleş" diyor Allah, değil mi? Ne açlık çekeceksin ne güneş seni yakacak. Yani ne herhangi bir zarar göreceksin, sembolik olarak, ne bir arzuya mağlup olacaksın, ne bir arzunun peşine düşeceksin.
Peki ne diyor? Bunu Kur'an demiyor mu? Peki sonra ne diyor Kur'an? Diyor ki şeytan Adem'e, yani insanoğluna vesvese verdi. Dedi ki "mükemmel olmak istemez misin, melek gibi olmak istemez misin, ebedi bir mülke sahip olmak istemez misin?" Bakın şeytan koçluk yapıyor; gerçekten çok mükemmel bir koçluk yapıyor. "İstemez misin" diyor. Ve orada insanoğlunun mahrumiyet ve mağduriyet potansiyelini tetikliyor. Yani "ben şundan mahrumum, şuyum olsa mutlu olurum, şu olsa eksikliğim tamamlanır" — potansiyel bilincini tetikliyor. Biz bu bilinci tetiklenmiş insanlarız, bütün insanlık.
Peki Kur'an bunu niye anlatıyor? Kur'an diyor ki "tekrar cennete çıkmak istemiyor musun, tekrar cennete dönmek ister misin?" Peki tekrar cennete dönmenin yolu ne? "Hayır kardeşim, ben melek gibi olmak istemiyorum, mükemmel olmak istemiyorum, ebedi bir mülküm olsun istemiyorum." Bunu genişletin: "işte bir çocuğun olsun istemez misin?" "Yok istemiyorum." "Mutlu bir evliliğin olsun istemez misin?" "İstemiyorum." Hiçbirini istemiyorum diyebiliyorsan — peki evlilik, bu dünya hayatında bir deneyimdir, arzuna mağlup olacağın bir şey değildir. Buradaki fark bu. Yani Allah o zaman seni yeryüzünde özgürce deneyimleyen bir insan olarak göndermiş olursun. Yoksa dünyanın dilencisi olan bir pozisyona düşürürsün.
Seni dilenci pozisyonuna düşüren şeytanın yaklaşımıdır. "İstemez misin?" diyor. Sen "isterim" dediğin anda ağa düştün demektir. İstediğin ne olursa olsun. Bakın "isterim çünkü ihtiyacım var, çünkü istediğim şey gerçekleşirse daha mutlu olurum" dediğin anda bir mutsuzluk hikayesinin de başlangıcını yapmış olduğun demektir. "Hayır ben hiçbir şey istemiyorum, bu dünyada hiçbir şey istemiyorum, ama yaratıcının bu dünyayı şekillendirdiği düzeyi deneyimliyorum. Hiçbir şey almayacağım, hiçbir şey götürmeyeceğim, hiçbir şeyi sahiplenmeyeceğim, insanca deneyimleyeceğim ve gideceğim." Eğer bunu uzakdoğu söylüyorsa doğru söylüyor, Kur'an da doğru söylüyor, Kur'an da böyle söylüyor. Tabii herkesin kendi yorumuna saygı duyarım, benim yorumumu ben aktarıyorum, kimseye empoze etmiyorum.
"Hocam Peygamber Hz. Ali ve Selam'ın evliliklerini... o zaman mı esmalar yapıyor, Allah esmaları öyle mi oluyor hocam?" Evet, en başa dönüyorum. Bu dünya ilahi isimlerin ve sıfatların bir gölgesidir. Biz gölgeye yapışmamalıyız. Gölge asla, işaret eder, aslı gösterir; böyle bir anlamı ve değeri vardır. O yüzden bu dünyayı bize bir mutluluk verecek, bize bir tatmin verecek, kendimizi gerçekleştirmemizi sağlayacak bir yer olarak göremeyiz. Bize bu algıyı veren bir benlik tuzağının içindeyiz. Bu benliği ortadan kaldırmadan bu şeyi de değiştiremeyiz. Çünkü onun elinden bir oyuncağı alırsın, çocuk gibi o başka bir oyuncak ister. "E tamam bunu istemeyip o zaman ne isteyeceğim?" diyorum, "hiçbir şey isteme." O zaman hayat çok tatsız kutsuz bir şey olur diyor. Bakın oradaki öznenin sahteliğini görmelisiniz. Öznenin sahteliğini görmezseniz o özne yarın size başka bir hikaye uyduracak.
Sen diyeceksin ki "evliya olsam ne güzel olur" — oradan da size gelebilir. Başka manevi bir hikaye de uydurabilir. Veya der ki "ben dünyada hiçbir şeye sahip olmak istemiyorum," o da bir ego hikayesidir. Çünkü ego bu hale gelemez; oradan da bir imaj üretecek, bir itibar üretecek: "ben evliya oldum" gibi.
"Hocam aslında acaba şöyle mi anlatsak, bizde de Allah'ın kullanmış rolü var, oradaki esmaların gündeme getirdiğimizde ego kenarda kalır değil mi?" Evet hocam. "Şunu sormak lazım: cennette Adem'in nasıl bir benliği vardı, bunu sorabiliriz, arzulu bir benliği var mıydı mesela, hırslı bir benliği var mıydı?"
Bakın o şeyi de tekrar tamamlayalım: Allah'ın Kur'an'da anlattığı o "ağaca yaklaşma" diye ifade ettiği ağaç, yaratılış ağacıdır. Bütün bu yaratılmış alem o ağaçla temsil edilir. O ağaç bir erik ya da armut ağacı değildir, o ağaç yaratılış ağacıdır ve bütün yaratılmışları temsil eden bir semboldür. Ve ona yaklaşmama emrindeki anlam, ona ego arzusuyla yaklaşma; seni tamamlayacağını düşündüğün bir düşünceyle yaklaşma; kendini gerçekleştireceğin zannı üzerinden bir yaklaşımda bulunma; yani bir şeyi ego arzusuyla yapma demektir.
Şimdi bırakın ağaca yaklaşmayı, ağaca böyle bütün elimizle, kolumuzla sarılmış durumdayız — köklerine kadar yapışmışız yani. Yanlış yaklaşıyoruz çünkü. Kur'an peki bu kadar ayeti bize niye anlatıyor? Bu ağaca yaklaşma denilmesi. Bakın dikkat edin, Adem veya Havva — yani bu insanı temsil ediyor — ne zaman yaklaşıyorlar ağaca? Şeytanın onlara vesvese vermesi, onların da bunu kabul etmesi, bunu tercih etmesinden sonra yaklaşıyorlar. O nasıl bir yaklaşım? Arzuyla dolu bir yaklaşım. Dikkat edin, ne zaman yaklaşıyorlar o ağaca? Arzu ve korku duyduklarında yaklaşıyorlar. Bir melek gibi olamayacaklar, ebedi bir mülke sahip olamayacaklar — bu arzu ve korkularla yaklaştıkları için, açlıkları onların düşüşlerinin simgesi haline geliyor.
Hikayenin İçinden Çıkmak
Yani onlar için bir düşüşe sebep oluyor. Biz şu an ne durumdayız? Hepimiz düşmüş haldeyiz ve düşmüşlüğümüzün farkında değiliz. Düştüğümüz yerde mutluluk arıyoruz; kuyunun dibindeyiz, fakat kuyunun dibi çok geniş, orayı bir yaşam alanına çevirmişiz. Tırnak içinde herkesin bir hikayesi var: biri üniversite kazanmaya çalışıyor, biri evlenmeye çalışıyor, biri boşanmaya çalışıyor, birisi çocuk sahibi olmaya çalışıyor, birisinin bir hikayesi var — başarılı olup dünyayı düzeltecek, birisi ünlü biri olacak, birisi kendini insanlara ispat edecek, birinin annesiyle babasıyla problemi var ona kendini ispat etme arzusu duyuyor. Bütün bu hikayeler aslında nedir? Düştüğümüz kuyuyu yaşam alanına çevirme arzusu.
Halbuki biz kuyudan çıkmak zorundayız. Kuyudan çıkmaktan başka asla bir çare yoktur. İnsan ya o kuyudan çıkacak ya da o kuyuya mahkum olacak. O kuyuyu yaşam alanı haline getirmek, insanın kendi içine düştüğü tuzağı farkına vararak veya varmayarak güzelleştirme arzusudur. Bunu şuna benzetebilirsiniz: hapse düşmüşsünüz, hapisten çıkma ve kurtulma imkanı var ama bu uzun bir yol; siz bu yolu tercih etmiyorsunuz, hapishaneyi bir yaşam alanı haline getirmeye çalışıyorsunuz. "Acaba burada nasıl yaşanır, hasbelkader buraya düştük, o zaman bari burada nasıl mutlu oluruz, bunun hesabını yapalım" — insanoğlunun bugün yaptığı şey budur, hepimizin bir şekilde az çok yaptığı şey budur.
İşte Kur'an'ın önerisi aslında şudur: ya kuyudan çıkacaksın veyahut da kuyuda yaşayıp o kuyunun içerdiği hapishane şartlarını kabul edeceksin. Onun için bir şeyle mutlu olmak sahte bir hikayedir. Bir şeyle mutlu olmaya çalışan insan bir sahteliğin içindedir, çünkü bir şeyle mutluysan bir şeyle de mutsuzsun demektir. Hikayenin başı varsa mecburen sonu da olacaktır. Onun için hikayeyi başından itibaren sorgulamaya ihtiyacımız var. Yoksa bir hikayenin içine girmişiz, "bu hikaye nasıl güzel bitirilebilir" diye uğraşmak beyhude bir çabadır. Asla o hikayenin içine girme.
İşte kutsal metin, Kur'an, aslında insanı o hikayelerden çıkaran bir metindir. Seni her türlü sınırlı ve geçici hikaye unsurlarından çıkaran bir metindir. Bütün kutsal metinlerin temel önerisi budur. Bak sen bir hikayeyi almış gidiyorsun, o hikayenin sonu yok, asla bir anlamlı şey yok. O hikayenin içinden çık. Onun için Hz. İsa İncil'de geçer: birisi onu dinler dinler, der ki "ben senden geleceğim." "Tamam" der, "benle gel." Sonra birkaç dakika geçer, birisi yetişir, der ki "baban öldü." O da der ki "ey İsa, babamı gömmem lazım." Hazreti İsa der ki "bırak ölüler ölülerini gömsünler, sen benle gel." Yani hikayeye devam etme. Burada mevzu baba hakkı falan değil, bunu yanlış anlamayalım; bak sen bir hikayenin içinden çıkıveriyordun, fakat bir şey tekrar o hikayenin içine seni çekiyor. Dikkat edin, hikayenin dışına çık.
Söylediğimiz her söz ya bir hikayeden çıkmaz sözüdür ya da hikayeyi devam ettirme sözüdür. Mesela ben bazen böyle konuşurum ya "insan işte şunu da istemez mi İsmail Bey" diyor. Şimdi ben ne diyeyim daha ondan sonra? Çünkü hikayeyi devam ettiriyoruz orada yani. O zaman dersin ki "bana güzel bir hikaye bul veya hikayemi güzelleştir, ne yapabilirsin?" Tamam o zaman oturup onu konuşuruz ama ben sana o hikayede hiçbir zaman bir mutluluk hikayesi örgüleyemem. Buna imkanım yok. Bunu Allah bile yapamaz — mecazi olarak söylüyorum. Yani Allah bile bize bu dünyada bir mutluluk hikayesi vermiyor, değil mi? Çünkü dünyanın tabiatı öyle değil.
Mesela Allah diyor mu ki "seni dünyada dünyayla tatmin ederim"? Aksine diyor ki "kalpler ancak Allah ile mutmain olur." Çünkü yapısal olarak imkanı yok bunun. O yüzden kişi ya hikayesinin dışına çıkmaya çalışacak, her türlü kurguyu bırakacak, her türlü şahsiyet hikayesini bırakacak, her türlü mağduriyet hikayesini bırakacak; ve hikayenin dışında hikayesiz bir şekilde var olduğunu hissedecek. Senin bir hikayen yok.
O yüzden tasavvuf beyanlarında denir ki "Sufi'nin adı yoktur." Adı yok ki hikayesi başlasın. Ben diyecek — adım Ahmet, İsmail, Ayşe, Fatma diyecek — yok ki başlayamıyor yani, hikaye başlamıyor. Çünkü öyle bir özne yok, öyle bir ego özdesi yok, o zaman hikaye de yok. Peki ne var? Deneyim var. Deneyimliyorsun ve gidiyorsun; üzerinde en ufak bir leke yok. Tıpkı bir nilüfer çiçeğinin havuzdan çıkarıldığında üzerinde en ufak bir damla su dahi olmaması gibi. Yoksa insan Freud'un dediği gibi arzu ve korkuları arasında yaşayan bir varlık haline gelir.
Aslında biz farkına varmadan Kur'an'ın insan yaklaşımını değil, modern zihniyetin yaklaşımını referans alıyoruz. Hepimizin içinde bir sürü korku ve arzular var, sürekli bunlarla yoğrulmuş şekilde yaşıyoruz. Peki bu Kur'an mı böyle diyor, yoksa modern ve yanlış bir kısım öğretiler mi böyle diyor? Bakın biraz önce Kur'an'ın ne dediğini anlattım: Allah insanı yaratıyor ve insan öyle bir varlık ki melekler secde ediyor, cennete koyuluyor; cennetsi bir pozisyonu, bir hali var, orada hiçbir mutsuzluk yok, hiçbir arzu yok, hiçbir korku yok, hiçbir ayrılık algısı yok. O anda Allah'la ve Allah'ta. Sonra şeytan tarafından arzu ve korku zerk ediliyor, o da bunu kabul ediyor. Şimdi şeytanı da suçlamamak lazım; şeytan bunu sadece teklif ediyor.
Şimdi bizde egolarımız bir teklifte bulunuyor bize değil mi? Bakın egoların tekliflerini her zaman iyi dinleyin ama kabul etmeyin; iyi dinleyin ama ego hikayesi olarak dinleyin. "Bu ego bana ne diyor?" Ben bazı insanlar şöyle konuşmaya başlayınca içimden şu geçiyor: mesela diyor ki "ben şöyle düşünüyorum." İçimden diyorum ki "keşke şöyle dese, ego şöyle düşünüyor." Aslında ego öyle düşünüyor ve sen ona "sen olma" imtiyazı tanıyorsun. "Ben şöyle düşünüyorum" diyor, başlıyor; zaten artık diyorum ki film burada, başlarken bitti yani. Çünkü o ayrımı yapmıyor, o ayrım aklına gelmiyor, öyle bir şey olabileceğini düşünmüyor.
Halbuki bakın daha ilk şeyinde, Adem kıssasında, "ben nefsime zulmettim" diyor. Yani ben kendime zulmettim; kendim ne? Sana zulmeden ne? Bakın ikisi de içeride. Diyor ki bir kendim var, ben bu kendiliğe zulmettim, yani onu örttüm, onu göremedim, onu karanlıkta bıraktım. Neyle? Bir benlikle. İşte bu ayrımı yapmak durumundadır insan. Bu ayrımı yapabildiği zaman mutludur. Bu ayrımı yapabildiğiniz zaman artık insanlara dilenci değilsiniz.
Bakın, ego bir yerden aldı bir sahteliği. Eğer siz bu hikayenin içinde mutluluk arıyorsanız — "işte bu bana değer verdi, bu bana vermedi, bu bana daha önce değer veriyordu ama şimdi o kadar vermiyor" — hikaye üstüne hikaye kurarsınız. Baştan bitirin hikayeyi. "Ben yaratıcı tarafından bir değere sahip olarak yaratılmışım ve benim değerim benim iç varlığımdadır. Ben niye değer arayayım ki? Kim bana değer verecek? Allah'ın verdiği değeri kim sana verebilir? Senin değerini hangi insan verebilir?" Hangi insandır ki sana değer verecek, sen de ondan dolayı kendini değerli hissedeceksin — böyle bir şey olabilir mi? Bakın ne kadar büyük bir sahtekarlık ama ne kadar yaygın, değil mi?
Şu sokakta desen ki "insanın birbirine değer vermesi güzel bir şey midir?" herhalde değildir diyen veya bu boş bir şeydir diyen bir insan çıkar mı bilmiyoruz. Halbuki ne kadar sahte bir şey: biri bana değer verecek veya ben bir insana değer vereceğim. Ben neysem, nasıl değer vereceksem, değil mi? Ne kadar büyük bir sahtekarlık, değil mi? İşte onu diyorum: bu hikaye kim tarafından bize yutturuldu? Hangi benlik bana bu hikayeyi yutturdu? Ve ben bu hikayeyi niye sürdürüyorum?
Değer Arayışı ve Aynada Kendini Görmek
Ben bakın çok net kendi hayatım için söylüyorum: ben anne babamın 12-13 yaşlarındayken onların bir psikolojisi olduğunu, objektif olmadıklarını ve çocuklarına kendi egolarının arzu ve hallerine göre karşılık verdiklerini gördüm. Dedim ki bunlar da bir psikolojik temelli insanlar, ben bunlar üzerinden kendimi tanımlamamalıyım. Yani onlar bana değer verince kendimi iyi, değer vermeyince kötü, veya işte kardeşime daha çok değer veriyor da öbürüne daha az değer veriyor diye ben bunun üzerinden kendimi tanımlamamalıyım. Çünkü muhatap olduğum insanların algısı objektif değil. Baktım bir kısım arzuları, korkuları, hevesleri var, doğal olarak.
"Hocam bu 2-3 sene öncesinde daha ön planda değildi değil mi, kapitalist sistemle beraber daha çok konuşulur oldu?" Yaşadığımız asır bunu tabii ki daha aşırılaştırdı. Kesinlikle daha aşırılaştırdı. Hatta insanı artık o kadar düşürdüler ki, işte özel gününü hatırlamadıkları zaman acı çekiyorsun. Nasıl bir acıysa bu! Bu ne kadar üzüntü verici bir şey. Biri benim doğum günümü hatırlamayacak, ben de üzüleceğim; ne kadar acı verici bir hikaye, ne kadar yaygın bir hikaye. Sanki o bir ilanmış gibi.
Dolayısıyla biz bu hikayelerin başlangıcına döneceğiz. Bir şeyi temelinden sorgulayacaksın: mesela sevgi nedir, değer vermek nedir, bir insanın değeri nedir? Bu temel sorgulamayı yapacaksınız. Yoksa size bir hikaye verilir, siz fark etmezseniz bir dünyada doğuyorsunuz, o doğduğunuz dünyada bir kısım hikayeler var. Zaten içine doğduğunuz toplumun içindeki her ferdin kapıldığı bir hikaye var zaten. Annenizin dahi hikayesi var, babanızın hikayesi var, kardeşinizin hikayesi var, eşinizin, dostunuzun hikayesi var, komşunuzun hikayesi var. Herkesin bir hikayesi var. Siz de bu hikayeler içinde enneagram tipinize göre bir hikaye beğeniyorsunuz. Ve hikayenin devamı gelir, hikaye bitmiyor, Binbir Gece Masalı gibi devam ediyor.
İşte kutsal metin Kur'an veya diğer kutsal metinler asren böyledir: bizim bu hikayemizi bitirirler, gerçek varlığımıza bizi döndürürler. Sen nereden değer arıyorsun? Sen hangi mutluluğun peşine düşmüşsün? Onun için bir bilgenin ifadesi: "mutlu olmak için hiçbir şeye, mutsuz olmak içinse bir şeye ihtiyacınız var." Mutsuz olmak için iyi bir zemine sahipsiniz demektir eğer bir egonuz varsa. Ama mutlu olmak için hiçbir şeye ihtiyacınız yok. Sadece şunu fark etmeliyiz: bahsettiğimiz gerçekliğe zıt olan hikayeleri kim üretiyor? Kim üretiyor? Bunlar kimin üretimidir ve kim tarafından pompalanıyor?
Ve bu konuda asla — burada dışarıya ben vurgu yapmıyorum — yok İsrail mi, Amerika mı, kapitalizm mi? Hiçbirinin önemi yok. İçinizdeki kapitalistten, içinizdeki Amerika'dan, içinizdeki şeylerden bahsediyorum. Yani doymak bilmez bir arzunuz varsa, "biraz daha param olsa biraz daha alışveriş yaparım" diyen insan doymuyorsa ne yapacaksın? "İnsan öyle yaratılmış" diyorsanız, sizde de küçük bir Amerika var belki içinizde. Onun için kendi içinizdeki Amerikaları, İsrailleri bulmak zorundasınız. Dışarıda ne olursa olsun; dışarıda bin tane Amerika, bin tane kapitalizm, bin tane kötülük odağı olsun, hiç önemli değil, hiçbiriyle ilginiz önemli değil. Siz o hikayelere inanmadığınız müddetçe o hikayeleri üretenlerin sizin üzerinizde bir etkisi yoktur.
Ben 52 yaşındayım, doğum günümü bilmiyorum, bilmeye de ihtiyaç duymuyorum. Biri kutlasa da bundan dolayı en ufak içimde bir hoşnutluk veya hoşnutsuzluk olmuyor. Çünkü böyle bir hikayeye inanmıyorum. Neye inanıyorum? "İkinci defa doğmadan Allah'ın melekutuna giremezsiniz" diyen Hz. İsa'ya inanıyorum, Hz. Muhammed'e inanıyorum. Çünkü diyor ki sen ruhtan doğduğunda gerçek hayata geçmiş olacaksın. Benim anneden doğum günüm şu olmuş bu olmuş, ne önemi var yani? Beden bu dünyaya o gün gelmiş, ne olacak? Ben neyi kutluyorum? Benim gerçek doğum günüm gerçek kendimi bulduğum gündür. O günü bulunca da kutlamama gerek yok zaten, onun içindeyim. Birinin kutlamasına, hatırlamasına da gerek yok. Ben zaten gerçekten doğduğumun farkındayım.
Biz doğduğumuzdan emin değiliz, o yüzden hatırlanmasını istiyoruz. Yani doğdum ama kim biliyor değil mi, bu durumdayız yani. "Doğdum ama kim biliyor, beni kim hatırlıyor" — bak diyor "bugün doğum günüm, kaç kişi bana mesaj gönderdi." Sen demek ki gerçekten doğmamışsın; öyle doğmamışsın. Gerçekten doğsan, o zaman gerçek varlığının farkında olduğun için o varlığın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını anlayacaksın.
Bakın bununla tamamlayayım: geçen bir çocuk anlatıyor, "sevgilisi varmış, şöyle olmuş böyle olmuş" dedim, "anlat" dedim sevgilini. Dedi ki "çok aynaya bakıyor." "Niye bakıyor" dedim aynaya. "Kendine bakmayı çok seviyor" dedi. Dedim "kendini görüyor mu ki aynada?" Durdu. "Görüyor tabii" dedi. "Gerçekten" dedim "kendini görüyor mu aynada?" Durdu. "Bedenini görüyor herhalde" dedi. "Evet" dedim, "bedenini görüyor. Daha kendini aynada gören bir insan yok yeryüzünde" dedim. Çünkü kendilik aynada görünen bir şey değil. Kendini nasıl aynada görüyorsun ya, böyle bir şey olabilir mi? Bakın herkes kendini aynada görüyor değil mi? Halbuki kendini nasıl aynada görebilirsin, ayna nasıl sana kendini gösterebilir ki? Ancak Tanrı'nın aynasında kendini görebilirsin, çünkü sen ondasın. Yoksa öbür aynalarda sen ancak bir bedeni görebilirsin.
O yüzden bakın birçok değer, birçok kavram altüst olmuştur, hepsini tekrar düzeltmeye ihtiyaç var. Tekrar gerçek anlamlarına bir şeyi döndürmeye ihtiyacımız var. Bunu yaptığımız zaman değişir. Yoksa mevcut hikaye konjonktüründe ufak tefek böyle değişiklikler yaparak asla bir yere varamayız. Eğer öyle yaparsak Allah da, din de, Kur'an da, maneviyat da — ister Budist olsun ister İslam olsun ister başka bir şey olsun — sadece ve sadece ego hikayelerimizi yaşarken bize koltuk değneği olmaktan başka hiçbir değer taşımaz. Teşekkür ederim.