Dünyanın Zahir-Bâtın Sırrı ve Hayatta Amaç Edinmemek
Kısa Özet
Ders, Bediüzzaman'ın "şu kâinata dikkat edilse" diye başlayan metniyle açılıyor: kâinatta hayır-şer, nur-nar gibi zıt kutuplar sürekli çarpışıyor ve bu çarpışma ahiretin malzemesini üretiyor; dünyadaki bâtın (içsel, görünmeyen) hal ahirette zahir oluyor — tıpkı toprağa ekilen bir çekirdeğin zahirinin kaybolup bâtınının (ağacın) açığa çıkması gibi. Bir insanın gerçekten dindar olup olmadığının ölçüsünün ibadetin görünüşü değil aklı/bakış açısı olduğu, kimsenin şartlar yüzünden Allah'ı suçlayamayacağı (çekirdek-portakal örneği) ve insanın şartlara rağmen bir iradeye sahip olduğu anlatılıyor. Otomatik/mekanik tepki ile şuurlu, farkındalık içeren tepki arasındaki fark; kutsal öfke (Hz. Ali örneği) ile psikolojik öfke arasındaki fark işleniyor. Devamında ders, ego eksenli değil rahmani/ilkesel eksenli motivasyonla davranmanın önemine, hayatın kendi içinde bir amacının olmadığına (Mülk 67:2), insanın tek amacının Allah'ın verdiği imkânlar içinde insan olarak, Müslümanca yaşamak olduğuna ve dünyanın "tecrübeye mahal, imtihana meydan, esma-i ilahiyeye ayna, kader kalemine sayfa" olarak dört perspektiften anlaşılması gerektiğine değiniyor. Ahirette bu zıt kutupların birbirinden ayrışacağı vurgulanarak ders tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Dünyada bâtında (içte) olan nitelikler ahirette zahir (görünür) hale gelir; bu dünyadaki söz, tutum, davranış ve hissiyat ahirete bir netice olarak taşınır.
- Bir insanın dindarlığı ibadetinin görünüşüyle değil, aklıyla — olayları nasıl algıladığı, değerlendirdiği, yorumladığıyla — ölçülür.
- Çekirdekten ne varsa o çıkar; toprak, su, hava sadece ortaya çıkmasına vesile olur. İnsan da kendi içindekinden başka bir şeyi Allah'a veya şartlara fatura edemez.
- Psikolojik öfke insanı merkezinden koparır ve kontrolsüzdür; kutsal öfke ise merkezden hiç kopmadan, ölçülü bir şekilde işler.
- Hayatın kendi içinde bir amacı yoktur; insanın amacı yalnızca kendi insani istidadını, fıtratını açığa çıkarmaktır. Herhangi bir şeyi (kariyer, aile, tanınma) amaç edinen kişi, o amaç gerçekleşmediğinde hayat tarafından ezilir.
Kâinattaki İki Kutupluluk ve Dünyanın Ahiretle İlişkisi
İzlediğiniz için teşekkür ederim. Bugün Bediüzzaman'ın kısa bir metniyle ilgili bir müzakere yapalım diye düşündüm. İfade şöyle başlıyor: "Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki..." Demek ki bununla anlamamız gereken bir şey var: biz aslında dikkatle bakmak, gerçekten analiz etmek, anlamak, kavramak, derinliğine bir fark edişe sahip olmak için dikkat etmek durumundayız. Dikkat etmediğimiz zaman onu anlayamayız.
İfade böyle devam ediyor: "Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki içinde iki unsur var, her tarafa uzanmış ve kök atmışlar." Nedir bunlar? Hayır-şer, güzel-çirkin, fayda-zarar, kemal-noksan, ışık-karanlık, hidayet-dalalet, nur ve nar, iman ve küfür, itaat ve isyan, korku ve muhabbet gibi bu iki kutupluluk, bütün eserleriyle ve meyveleriyle şu kâinatta birbiriyle çarpışıyor. Bu çarpışma daima bir dönüşüm ve değişime sebep oluyor. Bu değişim ve dönüşüm de başka bir âlemin mahsulatının tezgâhı hükmünde iş görüyor; yani bir başka âleme aslında bir şey üretiyorsun, malzeme üretiyorsun. O yüzden peygamberin sözündeki gibi: dünya ahiretin tarlasıdır. Buradaki bir söz, tutum, davranış, bakış açısı, anlayış, hissiyat, fikriyat, orada hemen bir netice oluşturuyor. Bunu böyle telakki etmek, idrak etmek çok önemli bir şeydir. Bunu idrak eden kâmil insanlar, o yüzden sözlerine, düşüncelerine, tavırlarına, hissiyatlarına çok önem vermiş ve çok dikkat etmişlerdir.
Bu aslında şudur: dünyada bâtın olan bir şey ahirette zahiri hale geliyor. Dünyada, bâtında var olan niteliklerimiz aslında ahirette zahir hale geliyor, orada tezahür ediyor. Nasıl ki bir çekirdeğin bir bâtını var, değil mi? Bir çekirdeğin zahirine baktığınızda; kabuğu var, şu var, bu var, belli bir hacme, belli bir niteliğe sahip. Peki bâtınında ne var çekirdeğin? Bir ağaç var değil mi — dalı, yaprağı, meyvesi. Nedir o? Bâtınındadır o çekirdeğin. Zahiri nedir? İşte küçük bir şeydir. Onu toprağa ektiğinde bâtını zahir hale geliyor, zahiri de ortadan kalkıyor. Dikkat edin, ilginç bir şekilde zahir de nötrleniyor veyahut da değişime uğruyor.
Bir çekirdek zahir boyutta, görünür boyutta nedir? Bir hacmi, niteliği olan bir şey; bu onun zahiri. Toprağa ektiğinde onun bâtınının açığa çıkmasına imkân tanıyorsun. Dolayısıyla bir çekirdek için toprak bir tarla hükmüne geçiyor ve onun bâtınında olanını zahiri hale getiriyor. Dikkat edin: toprak burada bâtına, çekirdek de zahire karşılık geliyor. Çekirdek önce zahirdeyken sen onu bâtına, yani toprağa ekiyorsun. Toprağa ekildiğinde o bâtın hale geliyor, yani görünmez hale geliyor. Peki neyi görünür hale getiriyor? Onun bâtını, yani içi görünür hale geliyor. İşte zahir ve bâtın orada yer değiştiriyor.
Şimdi bu dünyanın tabiatına baktığın zaman bir şey görüyorsun: bu dünyanın zahiridir. Bir de bâtını var. Bâtını nerede ortaya çıkıyor? İçsel olan yönü ahirette ortaya çıkıyor. Dolayısıyla insan şunu bilecek: bu dünyadaki davranışın, tutumun, hareketin, eylemin, düşüncen, hissiyatın aslında bir şey üretiyor. Fakat ürettiği bu şeyi bu dünyada görmüyorsun. Onun için Kur'an, "herkes ne hazırladığına dikkat etsin" diyor. Mesela ne hazırlıyorsun? İşte hazırladığımız bir şey var. Mesela "birbirinizi sevmedikçe cennete giremezsiniz" deniyor — iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Birbirini sevmemek, seninle cennet arasında bir duvar olur; bir duvara, bir engele dönüşür. Duyduğun nefret bir yılana dönüşür, bir akrebe dönüşür. Sendeki öfke, saldırganlık orada bir vahşi hayvana dönüşür — o senin amelindir. Senin yaptığın güzel şeyler de güzel bir şeye dönüşür. Mesela Bediüzzaman diyor ki: "Burada elhamdülillah dersin, orada elhamdülillah yersin." Buradaki bir yaratıcının mükemmelliğini idrak etmen, fark etmen, Tanrı'nın orada sana mükemmelliğinin meyvelerini vermesine vesile olur. "Rabbim mükemmeldir, hamd ediyorum ona" dersin; o zaman Allah o ahiret âleminde sana mükemmelliğinin tezahürlerini lütfediyor. Dolayısıyla insan neyi biriktirdiğine baksın.
Bunun için, bu zahirde olana aldanmayacağız. Diyelim ki birileri insanları aldatıyor, hırsla mallarını sömürüyor, yalan söylüyor, ikiyüzlük yapıyor olabilir; bununla dünyevi olarak bir kısım makamlara, mevkilere ulaşıyor olabilir. Bu işin zahiri. Peki bâtını, yani müminin — inanan bir insanın — bakış açısı arasındaki fark bu. Sen böyle bir insana kızgınlık ve öfkeyle mi bakıyorsun, yoksa acıyarak mı bakıyorsun? "Bu ne kadar kötü bir şey biriktiriyor" mu diyorsun, yoksa "ne kadar büyük bir kariyer elde etti, ne kadar yüksek bir koltuğa kuruldu, ne kadar zengin oldu" diye mi bakıyorsun? Eğer öyle bakıyorsan dünyevisin.
Dindarlığın Ölçüsü
Biz bazen "dindar mı değil mi" diye soruyoruz. Bu, bakış açısına bağlı bir şeydir. Sen bir insanın dindar olup olmadığını nasıl anlayabilirsin? Bir bayanın örtülü olmasına, genel olarak namaz kılıp kılmamasına göre mi ayırıyorsun? Böyle bir şey yanılgıdır. O yüzden peygamber, bir insanın dindarlığını anlamak için "aklına bakılır" diyor. İbadetlerine değil. Mevlana'nın da bir sözü var: "İbadeti sizi yanıltmasın, onun aklına bakılır." Yani olayları nasıl algılıyor, nasıl değerlendiriyor, nasıl yorumluyor, hayata nasıl bakıyor. Diyelim ki ahlaksızlıkla, hırsla, öfkeyle, açgözlülükle, yalanla dünyada bir şeye sahip olmuş biri var; sen ona gıptayla mı bakıyorsun, yoksa acıyarak mı? "Bu insan ne kadar büyük bir kötülük yükünün altına giriyor" mu diyorsun, yoksa "adama bak, ne biçim kazandı" mı diyorsun?
Mesela Hazreti Ali'yi ele alalım: illa halife olma derdine mi bakıyoruz, yoksa ilahi ve vicdani ilkelere uyma derdine mi? "Ben hak bir meselede mücadele ediyorum, ama o mücadeleyi ederken insaniyetimden ve vicdanımdan da feragat etmeyeceğim" — çünkü onu yaptığım anda çok kötü bir şey biriktiriyorum. Onun için Kur'an'da denilen "eller konuşacak" ifadesi, bunların senin karşına tezahür edeceğini anlatır. Her şey senin amellerinin, eylemlerinin, hislerinin, düşüncelerinin bir karşılığı olarak önüne çıkacak. Dolayısıyla "bu nereden çıktı" diyeceğin bir şey yok; burada ne varsa orada o çıkacak. Orada hazırlanan herhangi bir şey yok; bütün malzeme buradan gidiyor.
Çekirdek-Portakal Meseli: Tanrı Suçlanamaz
Düşün, bir çekirdekten çıkan şey nereden çıkmış? Çekirdeğin kendisinden çıkmış, başka bir yerden çıkmıyor. Sadece o dışsal şartlar onun ortaya çıkmasına imkân veriyor — su, hava. Su, hava var ama portakal çekirdeğinden portakal çıkıyor. "Bu hava niye böyle, niye portakal çıktı da elma çıkmadı" diyebilir misin? Hayır — çünkü o çekirdekte ne varsa o çıkmıştır; su, hava, toprak sadece onun ortaya çıkmasına hizmet eden şeylerdir. Toprağı suçlayamazsın, o çekirdekten portakal çıktığı için. İşte insan da Tanrı'yı suçlayamaz. "Cehennem niye var, şu niye var" diye cahillikle sormamak lazım — senin içinde ne varsa orada da o var.
Elbette bu örnek her şeyi içermez; verdiğimiz örnekte bir irade yok, ama insanın iradesi var. Sen olumsuz şartlara rağmen olumluluk üretebiliyorsun; şartlar seni zorunlu olarak mahkûm eden bir şey değil. Hayatın şartlarıyla özdeşleştiğin anda hayatı doğru olarak algılaman ve doğru bir şekilde davranman ortadan kaybolur, her şey bozulur. Hayat artık öğretmeniniz olmaktan çıkıp size emirler yağdıran efendiniz ve firavununuz olur. İnsanın mahiyetinde şartlara rağmenlik vardır. Bunun tabiatta bile örneği var: dışarısı hava şartları, kış olduğunda, belli bir dereceyi aştığında negatiflikte — bakıyorsun ağaç kendini kapatıyor ama "kış geldi, beni mahvetti" demiyor. Kendine göre tabiatta bile içgüdüsel bir irade işliyor; Allah o mekanizmada bile esneklik ve durumu tölere edebilecek bir mekanizma koymuş, insanı ise haydi haydi koymuş. "Ben aslında çok iyi bir istidattım ama insanlar beni bozdu, onların yüzünden bu hale geldim" diyemeyiz — çünkü o zaman otomatizmamıza mahkûm oluruz. İşte otomatizmadan kurtulmak meselesinde bir çaba içinde olmalıyız; yoksa şartların bizi inşa ettiği bir noktada kalırız. Öbür türlü, kendi istidadımızın açığa çıkmasına hizmet ederiz.
Otomatizmadan Kurtuluş: Samimiyet Tek Başına Yetmez
Samimi olan bir insan bu otomatizmayla baş edebilir mi diyebilir miyiz? Burada iş sadece samimiyette değil; bazen yol, yöntem meselesi, farkındalık da gerekir — ama tabii ki samimiyet çok önemli. Biz burada samimiyeti şu anlamda kastediyoruz: insan "gerçekten bu yanlış, benim bu tepkisel etkilere verme tarzım hakikaten yanlış, bunu olağanlaştırmıyorum" diyecek. "Şu durumlarda kabalaşıyorum, inat ediyorum, şunu yapıyorum, bunu yapıyorum ve bu yanlış bir şey ama mekanizma öyle bir kuşatmış oluyor ki başka ne yapayım" diyor zaten. İşte o anlamda samimiyet yetmiyor — yanlış olduğunu biliyorsun, bu konuda samimisin, ama ne yapacağını bilmiyorsun. Nasıl daha farklı düşünmen, nasıl daha farklı değerlendirmen gerektiğini de öğrenmen gerekir. Ama bütün bunlar o samimiyete dayanıyor; yoksa "ben böyle davranıyorum ama böyle davranmak doğrudur, suç bende değil, hata hep dışarıda" dersen oradan yol alamayız. Ama "evet, dış şartlar olumsuz, ama ben buna illa bu şekilde tepki vermek mecburiyetinde değilim ve bu tepkimi artık onaylamıyorum, yanlış bir şey bu" dersen — biri bana ters bir laf söyleyince küsmek, kızmak, bunlar yanlış şeyler, bunları aşmak gerekir, demek samimiyettir. Fakat bu yetmiyor; çünkü mekanizma öyle bir sınırlılık içinde sürekli devam etmiş ki hayatta, ondan başka bir alternatif bilmiyorsun. Yeni bir alternatif düşünce, anlayış, kavrayış, bakış açısı, değerlendirme, hissetmeye ihtiyacımız var. Dolayısıyla samimiyet artı belli bir anlayış üzere çaba göstermek ve gayret etmek gerekir. Çünkü çaba göstermezsen işleyiş yine durur. Yanlışı göreceksin, farklı bir şey olduğuna dair bir çaba göstereceksin: "Hayata daha farklı bakabilirim, daha farklı düşünebilirim ve bu çabada yeni bakış açısı konusunda gayret göstereceğim, bunu da sonuna kadar devam ettireceğim." Burada insan içinde bulunduğu durumun üzerinde ekstra bir çaba göstermek durumundadır. Fakat mekanizmamız bu ekstra çabayı göstermekten hem kaçınır hem de bu çaba göstermek zordur; alışılmış bir mekanizma vardır çünkü.
Bu, çocuğun ayağa kalkıp iki adım atmasına benzer; bundan sonra düşmeyeceği anlamına gelmez. Ayağa kalkmanın ve yürümenin bir istidat, bir doğal yetenek haline gelmesi de bir süreç alır. Bir kere ayağa kalktım, tamam artık, diye bir durum olmaz. Hayatta yaşanan bütün olgular aslında bir anlama işaret ediyor: yeni bir tutum takındım, bunu bir kere başardım — bu, "artık tamamen değiştim" diyebileceğim bir durum değil. "Demek ki bu yapılabiliyormuş, yapabildim, öyleyse bu konuda devam etmeye gayret edeceğim" demeliyim. Bu süreçte eski tavrını birçok defa yine tekrar edeceksin; eski tavır sürekli kendini devam ettirmeye çalışacak, orada bir çatışma, bir gerilim söz konusu olacak. Bırakmayacaksın, devam edeceksin. Başarısız olduğun için hemen geriye, eski şeye dönmeyeceksin; ilkesel olarak başarısızlığa ve negatifliğe karşı herhangi bir ümitsizlik duymamak lazım. Kişi fark ettikçe yeni yeni gayret içinde olmalı, sürekli devam ettirmeli — çünkü artık bir meleke haline gelmesi de bir süre alacaktır, üstelik eski seni sürekli zorlayacaktır, ta ki zayıflayana kadar.
Mekaniklik ile Farkındalık Arasındaki Fark
Genel anlamda insanlar bu ekstra çabadan ya kaçınırlar ya da zor geldiği için vazgeçerler; ve bu noktada mekanik çabanın seviyesinde takılıp kalırlar — farkındalık içermeyen bir etki-tepki tarzı içinde. Bir şeyin mekanik olması, onun bir bilinç, bir farkındalık taşımaması demektir. İnsan der ki "o beni kızdırdı" — peki senin bilincin nerede? "Ben çok bilinçliyim, akıllıyım, düşünerek hareket ederim" derken, "o beni kızdırdı, o beni rahatsız etti" diyorsan, demek ki orada senin şuurun devre dışı kalmış oluyor. Öyleyse tekrar o farkındalığı elde edeceksin: şartlar, olgular şu şekilde gelişebilir; ben o durumda farkındalık içinde miyim, mekaniklik içinde miyim? Ki çoğunlukla mekaniklik içinde oluruz — işte o mekanikliği farkındalığa çevirmek gerekiyor bir noktadan itibaren.
Kutsal Öfke ile Psikolojik Öfke
Peki insanlar hiçbir şeye kızmayacak bir noktaya mı gelmeli? Bazı hallerde ve davranışlarda kızarak tepki göstermek gerekmiyor mu — başka türlü artık düzeltmek ya da anlatmak mümkün olmuyor. Burada Allah için kızmak anlamında bir kızgınlık var; bir de psikolojik kızgınlık var. Kutsal öfke bir, psikolojik öfke iki, diye ayırıyoruz. Psikolojik öfkenin kutsal öfkeden farkı şu: Hazreti Ali'nin o savaştaki durumu gibi, savaşın içinde tabii ki bir celal var, bir öfke, bir hareket var; ama orada en ufak bir şuur kapalılığı, en ufak bir otomatiklik yok — hiç merkezinden kopmayan, merkezinden hiçbir zaman ayrılmayan bir şuur var Hazreti Ali'de. Fakat bizim öfkemiz merkezden, akliyetten, farkındalıktan bizi koparan bir şey. Adam ne dediğini bilmiyor, ne yaptığını bilmiyor bazen, ne söylediğini bilmiyor; ya da söylemen gereken şey konusunda aşırılaşıyorsun. Bu, merkezinde olmadığının göstergesi. Bir pergel eğer bir ucu merkezdeyse yuvarlak çizer, o çember dağılmaz, tam bir yuvarlak çizer; çünkü öbür uç merkezde. O uç merkezden ayrıldığında daireyi tamamlayamazsın.
Psikolojik öfke ile kutsal öfke arasında böyle bir fark var: kutsal öfkenin kontrole ihtiyacı yoktur, ama psikolojik öfke her zaman kontrol edilmelidir; onun kendi başına hareket etmeye hakkı yok. Sen o öfkenin deyim yerindeyse enerjisini kullanmaya ehliyetli değilsin. Bu, frene basmayı bilmeyen bir insanın gaza basma hakkı var mı, sorusuna benzer. İçinde fren olmayan bir arabaya biner misin? Vites düşüremediğin, hızını kontrol edemediğin, gerektiğinde duramadığın bir arabayı kullanır mısın? Böyle bir yeteneği olmayan bir şoförün kullandığı arabaya biner misin? Bilmezsin. İşte öfke dediğimiz, yani psikolojik öfke, budur: ne hızını kontrol edebiliyor, ne gerektiği zaman durabiliyor.
Şimdi diyeceksin ki "benim bu öfkemi çözümlemem, analiz etmem, üzerimde çalışmam lazım, bunu onaylamayacağım." Bu konu arkadaşlarla çok tartışılıyor: "adam hadsizlik yaptı, hiç mi bir şey söylemeyelim, hiçbir cevap vermeyelim mi" deniyor. İşte burada mesele, kızdığın şeyin kutsal-olumlu olmaması değil, senin öfkenin kutsal-olumlu olmamasıdır. Adam Allah'a küfür etti veya bir haksızlık yaptı, buna bir şey demeyecek miyiz? Diyeceksin, ama diyebilecek nitelikte olman şartıyla diyebilirsin. Sen o nitelikte misin? Orada doğru, ölçülü, hakperest, sınırları aşmayan bir öfke, bir tepki gösterebilecek mahiyette misin? Önce bunu kendine soracaksın.
Toplum içinde bu nitelikte insan sayısı azsa, bunu nasıl dengeleyeceğiz? O zaman tepkini kontrol etmeye ve verdiğin tepkide belli ölçüler koymaya çalışacaksın — çünkü öbür türlü verdiğimiz tepki, bir şeyi onaran, ıslah eden, düzelten bir şey olmaktan çok daha bozucu, daha kaotik sonuçlar üretiyor. Bir yanlış bir başka yanlışla karşılaşıyor. O zaman ne yapacağım? Mutlaka tepki vermem gerekiyor, ama oturacağım, böyle bir mimari proje çizer gibi düşüneceğim: "Ben bu olayda böyle bir tepki gösterdim, farklı ne şekilde tepki gösterebilirdim?" Ben hayatımda bunu çokça yaparım, geçmişte daha çok yapardım — bir olayı alırım, "bu bana bunu dedi, ben bunu dedim, o anda şunu hissettim" diye kendime sorarım: "bu durumda başka ne diyebilirdim?" Bu bir keşke, "lanet olsun niye böyle demedim" meselesi değil; nerede yanlış yaptım, daha doğru ne yapabilirdim, daha doğru ne söyleyebilirdim, sorusudur. Bunu hiçbir pişmanlık duymadan, sadece geleceğe yönelik daha doğru bir tutum ve tavır alma konusunda algımı değiştirmek için yaparım — geçmişi değiştirmek için değil, geçmişi değiştiremem.
Tepki Vermeden Önce Alternatifleri Düşünmek
Eğer bunu yapmazsam — ki çoğumuz yapmayız, olay olur, tepkimizi veririz, biraz onu suçlarım, "o da böyle demeseydi, bu da böyle olmasaydı" derim, mevzu biter, ikinci bir otomatizmaya kadar iş aynı şekilde devam eder. Halbuki Allah bize bir aralık veriyor: bu yaptığın davranış ve tutumu analiz et, filmi geriye sar ve kendine bir vizyon bul. Mesela biri bana "sen aptalsın" dedi, ben ona tepki verdim; peki ne diyebilirdim? Bir, iki, üç, beş alternatif düşünmeliyim. Buradaki alternatifleri düşünmekteki kastım, karşımdakini nasıl daha iyi eziyim değil — bu ilişkide, bu süreçte, bu iletişim nasıl daha doğru bir rayda gidebilir, maksadıyla düşünmeliyim. Yoksa karşımdakini daha çok ezeyim, canını iyice acıtayım, iyi bir laf sokup susturayım değil — böyle bir iletişimde, böyle bir ilişkide bu süreci daha pozitif anlamda yürütmek için ne diyebilirim, ne yapabilirim diye düşünmek durumundayız. Bu şekilde düşündüğün zaman bir şey başka bir şeyle değişmeye başlar. Fakat bunu sürekli bir çabayla yürütmemiz gerekir. Eğer hazinende o mekanik olarak takındığın tavırdan başka bir tavır yoksa, mekanizma sürekli onu tekrar edecektir; deyim yerindeyse bilgisayara yeni bir yazılım yüklemediğin sürece aynı yazılım kalacaktır. Biz mesela hep yazılımları her yenisi çıktıkça değiştiriyoruz, ama hayatımızda öyle bir yazılım yazmışız ki onu hiç değiştirmiyoruz, "biz çok sadık ve vefakâr biriyiz, ben böyle geldim böyle giderim" diyoruz. O yazılımın tarihine baksan, belki çocukluğunda veya belli bir süreç içinde yazılmış ve sen "yazılım bitti" demişsin, bir daha değiştirmiyorsun; halbuki o yazılım makul olmayabilir, yanlış olabilir. "Ben böyleyim" demek değil, mutlaka geliştireceğim demek gerekir. Tabii ki biz prensiple, ilahi ilkeyle, vicdanla, insani fıtratımızla uyumlu olduğu noktada "ben böyleyim" deyip ısrarlı olabiliriz; ama normal şartlarda sürekli kendimizi geliştirmemiz gerekir.
Ego Eksenli mi, Rahmani Eksenli mi? Doğru Motivasyonu Bulmak
Şaşırdığım bir şey oldu geçenlerde: bir arkadaş, bir ilişkiyi illa "oldurmaya" mı çalışıyordu, yoksa olup olamayacağını analiz etmeye mi çalışıyordu diye sordum. Baktım oldurmaya çalışıyor. "Sen yanlış bir yerde duruyorsun" dedim — bir ilişkiyi sürekli oldurmaya çalışma, o bir motivasyon olamaz. Ama maalesef öyle oluyor. "Biz anlaşabilir miyiz, anlaşamaz mıyız, ben kendimi daha açık, net ifade edeyim, onu da nasıl anladığımı ifade edeyim, ta ki birbirimizi ne kadar anlıyoruz ne kadar anlayamıyoruz açıklığa kavuşsun" demek yerine, "ne söylersem bana dönsün, o olsun diye bilgi verdim" demek — bu yanlış bir motivasyondur; böyle bir motivasyonla bir şey söyleyemem.
İnsan neyi temele dayandırmalı? İlkesel ve vicdani bir temele dayandırarak davranışlarını, tutumlarını geliştirmeli. "Karşımdakini ezmek için, susturmak için ne yapmalıyım" dersem, bunun temeli egodur. Ama "bu iletişim sürecinin daha sağlıklı, daha nitelikli olması için ne yapabilirim" dersem, bu rahmani bir şeydir. Yeni bir düşünce, davranış, tutum belirleyeceğimiz zaman neyin ekseninde döndüğümüzü anlamak zorundayız; o eksen ego temelli bir eksen olmamalı, olmamasına çalışmalıyız. Evet, mekanik tepki verme seviyesinde takılıp kalırlar; dış koşulların onları yapmaya ittiği şeyi mekanik olarak yaparlar. Gerçek anlamdaki gelişim çabası, dış koşullar tarafından yapmaya itildiğimiz şey değildir. Kendin üzerinde çalışma, ekstra bir çaba ve farkındalık gerektirir; otomatik bir şekilde değişim mümkün değildir.
Hayatın Kendi İçinde Bir Amacı Yoktur
İşin sırrı, hayatı bir egzersiz olarak ele almakta yatıyor: "Ben bir dönüşüm süreci yaşıyorum, bu benim için hayatın temel egzersizi, temel çalışması, temel çabası." Burada önemli bir şey daha var: bu durumda insan hayatı farklı bir biçimde görür. Hayat kendi içinde bir amaç olmaktan çıkar. Sırlı cümle bu: insanın elde edeceği bir sonuç yoktur — sonuçlar vardır ama elde edeceği bir sonuç yoktur. Hayat denilen şey, Kur'an-ı Kerim'in dediği gibi: hayatı bir amaç edindiğin zaman, hayat sizi alır, kendi dişleri arasında öğütür. Mesela hayatta bir yere gelmek, bir şeye sahip olmak, iyi bir ilişki gibi bir amacım yok, demeliyim. Bir amaç olursa bunlar seni alır, dişleri arasında öğütür.
Kur'an'da inanan insanlar ile gaflet içinde olan insanların durumu anlatılırken, inanmayanların hep böyle dünyaya dair bir kısım hedefleri olduğu görülür. "Malı biriktirirler ve bunun onları ebedi kılacağını zannederler." "Çok şeye sahip olacağım, bundan bir kimlik imajı edineceğim, bir güç, bir kariyer, bir şöhret edineceğim, bununla insanlara kim olduğumu göstereceğim" diyelim mesela. Bir sürü şey üretirsin, amaç edinirsin, ve hayat sana darbeyi mutlaka bir şekilde vurur — çünkü hayatımızın böyle bir amacı yoktur. Kuran-ı Kerim'de Mülk suresinin 2. ayeti: "Hanginiz daha güzel amelde bulunacak, hanginiz daha güzel davranacak diye hayatı ve ölümü yaratan O'dur." Sen insani potansiyelini açığa çıkarmak noktasında bu dünyaya gelmişsin, başka bir şey yok.
Mesela bizde "böyle bir yuva kuracağım, çocuğum olacak" gibi hedefler oluyor; çocuk yirmi yaşına geliyor, şehit oluyor, sonra hayatı kararıyor — çünkü onu amaç edinmiş. Halbuki dünyada herhangi bir amacın varsa gaflet içindesin; dünyaya dönük bir amaç, dünyayla ilişkin — "ben iyi bir yazar olacağım, bir kitap yazacağım, insanları etkileyeceğim" ya da biraz dini motif ekleyerek "insanlara faydalı olmaya çalışacağım" — hepsi hikâye oluyor. Böyle bir amaç yok; hayatın sana verdiği imkân ve şartlar içinde insan olarak davranma ve yaşama amacın olmalı. Ayet bunu ifade ediyor: "Ölümü ve hayatı yarattık, hanginiz daha güzel eylemde bulunacak" — yani hanginiz insani fıtratını daha iyi şekilde ortaya çıkaracak. Başka bir amaç yok. Başka bir şeyi amaç edindiğin anda o amaç seni peşinden sürükler, sen onun tutsağı olmuş olursun.
Biz dava diye halkın anladığı anlamda bir şey düşünmüyoruz — "böyle başarılı olacağız" gibi. Kur'an hiçbir zaman bir peygambere "şuraya sahip olun, burayı elde edin" dememiştir; "emrolunduğun gibi dosdoğru ol" demiştir, başka bir şey yok. "İşte biz Müslümanlar olarak hedeflerimize ulaşamadık" demek yerine, sorulması gereken soru şudur: Allah'ın seni yaşattığı şartlar ve imkânlar çerçevesinde sen Müslümanca mı davrandın, insanca mı davrandın, maneviyat ve hakikate göre mi davrandın? Bunu yaparken Allah seni bir şeye muvaffak edebilir, seni zahiri olarak dünyada bir noktaya ulaştırabilir — o Allah'ın takdiri, Allah'ın hikmetidir. Hatta Bediüzzaman diyor ki: sen talep etmek durumunda olmadığın halde, istemediğin ve talep etmediğin halde, Allah seni insanlara sevdirebilir. Ama sen bunu istemek ve talep etmek durumunda olmayacaksın. "Ben öyle bir şey yapacağım ki insanlar beni sevsin, beni takdir etsin" dersen, hayat sana köleliği takdir eder, orada köle olursun.
Hayatın bu anlamda bir amacı yoktur. İnsan hiçbir şeyi amaç edinmemelidir. Hayat ve hayatın koşulları, çalışmak için bir araca dönüşür; hayatta sonuçlar aranmaz. Nefsin kendine göre bazen ufak tefek amaçları olur, ona da bir pay verebilirsin; ama farkında olan bir insan olarak hiçbir zaman öyle amaçlara ve sonuçlara odaklanmayacaksın. Hayatın içinde şartlar seni bir yere getirebilir, bir hizmette bulundurabilir, bir çocuğa anne veya baba kılabilir — bu ayrı bir şeydir. Ama sen orada öyle bir hedefin olsun istersen, Kur'an bunu reddeder: mal ve evlat konusunda yarışmak, bunlarla kendine bir nitelik atfetmek — "benim mal ve evlatça çokluk içindeyim" diye kendine bir paye biçmek — Kur'an bunları reddediyor. Yürüdüğün yol bir depremle çökebilir, ölürsün gidersin; o amaç seni nasıl yerin dibine batırır, seni çökertir, çünkü sen ona bağlısındır. Yani deyim yerindeyse Allah'ın ipine değil, o amaca bağlısındır.
Bunun yerine kendine soracağın şey şudur: "Bu süreçte nasıl davrandım? İnsanca mı davrandım, nefsane mi davrandım?" Bir şeyi amaç edinirsen "hayal kırıklığına uğradım" demek zorunda kalırsın; ama amaç edinmezsen bu zorunluluk ortadan kalkar. Bu çok büyük bir ilkedir insan için. Mesela adam evleniyor, uzun yıllar çocuğu olmuyor, hayatı boyunca hiç çocuğu olmayabiliyor — çünkü ego hayatı bir amaç ediniyor, hayattaki bir şeylere ulaştığında tatmin olacağını zannediyor. Böyle bir yanılgı bu; bunu değiştirmek gerekir. "Benim amacım insan olarak yaşamak, hikmetle, marifetle, ilahi fıtratıma uygun yaşamak. Hangi şartlar içinde onu gerçekleştiririm bilmiyorum, o Allah'ın elinde." Önüme Allah şartlar verir; alim olurum, kitap yazarım, insanlara faydalı olurum, ya da ticaret yaparım, Allah bana maddi imkân verir, ticareti doğru yapar, kazandığımı doğru kullanırım. Ama amacım ne alim olmak, ne kitap yazmak, ne bir şeyler yapıp insanlara faydalı olmaktır; bunu Allah belirler. Senin belirleyeceğin şey, olguların ve süreçlerin içinde insan olarak davranıp davranmamaktır. Gerisi halkın aldanışıdır. Halk hep "ne okudun, ne elde ettin, ne kazanıyorsun" diye sorar — dünyevi amaçlara odaklı bir şekilde birbirimizi sürekli tetikleriz; sonra "kefenin cebi yok, ahirette başka şeyler soracağız" deriz — ama Allah ahirette bize kariyerini mi soracak, ne kazandığını mı, iyi bir yuva kurup kurmadığını mı? Sormayacağı şeyi biz burada niye soruyoruz kendimize?
Bu dünya hayatının Kur'an'ın deyimiyle süsüdür — biri zengin bir tüccar olur, birisi çok iyi bir evlilik yaşar, birisi daha az iyi yaşar, biri olumsuz şartlarla yaşar. Bediüzzaman'ın dediği gibi bu dünyada zıtlık var, bu zıtlıkların içinde sürekli değişimler oluyor; bazen sana olumsuz bir şey denk geliyor, öbürüne daha olumlu bir şey denk geliyor. Bunun önemi yok — sen o durumda nasıl davrandın, önemli olan bu. Hazreti Peygamber Ebu Bekir'le de karşılaştı, Ebu Cehil'le de karşılaştı; amcası Hamza da oldu, Ebu Leheb de bir amcaydı. Ama "ben ne biçim amcam var" demedi; Hazreti Hamza gibi bir amcası olunca ona gerektiği gibi mukabelede bulundu, Ebu Leheb gibi bir amcası olunca da insaniyetin, fıtratın gerektirdiği şekilde davrandı — "amca da böyle olur mu" demedi. Çünkü öyle bir amaç yok. Burada bizim kendimize soracağımız, üzerinde çalışacağımız şeyi doğru anlamamız gerekiyor. Öbür türlü hayatın içinde bir amaç aradığımızda bu bizi esarete, mutsuzluğa, acıya, öfkeye, bazen kötümserliğe sürükler.
Bir dinleyicinin sorusuna gelirsek: merkezden uzaklaştığımızda psikolojik düzeyde bu amaçlar bir motivasyon kaynağı oluyor değil mi? Psikolojik düzeyde tabii ki öyledir. Fakat hakikat düzeyinde öyle değildir; ruhsal düzey psikolojik düzeyin aslıdır, psikolojik düzey ruhsal düzeyin gölgesidir. Sen o ruhsal amacı kaybettiğinde yerine psikolojik amaç devreye giriyor: "sen orayı unuttun, sana bir hedef vereyim" diyor, sana hedef veriyor. "Tamam, anladım, sen de bunu arzu ediyorsun, nefsinde hakkın var, sana da bir hak veriyorum ama sen bütün alanı kaplayamazsın; sen bana hayatının amacı budur diyemezsin. Senin amacın bu, anladım; hayatın içinde elde edebilirsek payını da veririm ama sen bana kendini dayatamazsın, sen mutsuz olduğunda beni mutsuz etme hakkın yok" — bunu, ruhaniyetimizi ve manevi idrakimizi, farkındalığımızı gölgelemediği sürece meşru görebilir, kabul edebiliriz. Ama ruhani idrakimizi, farkındalığımızı gölgeliyorsa orada hemen dur diyeceksin; seni kendi mecrasına ve atmosferine sokmaya çalıştığı anda dikkat edeceksin. Bunu bir anneyle çocuk gibi düşünelim: çocuk bir şey isteyebilir, mızmızlık yapabilir, surat asabilir. Bakarsın istediği şey çok kötü, gayrimeşru bir şey değil, "tamam" dersin, sen de mutlu ol. Ama gayrimeşru bir şey istediyse veya yanlış bir şey talep ettiyse ve sen yerine getirmediysen — ya da yerine getirmek istiyorsun ama şartlar yok, imkânın yok — çocuk orada suratını asar, mızmızlık eder; sana surat astığında sen de suratını asmayacaksın, gölgelemeyeceksin. Gölgelediğin anda onun düzeyine düşmüş olursun; bunun ne ona ne kendine bir hayrı dokunur. Nefsin ve ruhun farkındalığa ihtiyacı vardır; ruh ne kadar açığa çıkarsa nefis de o kadar dengeli olur.
Dört Perspektif: Tecrübe, İmtihan, Esma Aynası, Kader Sayfası
Bediüzzaman'ın burada söylediğine kısaca değinelim: "Allah şu dünyayı tecrübeye mahal, imtihana meydan, güzel isimlerini ayna, kader ve kudret kalemine bir sayfa olarak yaratmış." Dört perspektif var burada: tecrübeye mahal, imtihana meydan, güzel isimlerini ayna, kader ve kudret kalemine bir sayfa. Dünyanın bizatihi kendi içinde herhangi bir hedefi yoktur; sürekli değişim oluyor. Bize bakan yönü itibariyle iki tanesi bize bakıyor, iki tanesi Allah'a bakıyor: tecrübeye mahal ve imtihana meydan bize bakar. Eğer manevi idrakin yüksekse sen hayatı tecrübe edersin — dünya bir deneyim olur ve sen bu deneyimin içinde kendi insani istidadını ortaya çıkarırsın. Eğer nefis düzeyine düşersen imtihan olur.
Allah'a bakan yönü nedir? Esma-i ilahiyeye bir aynadır — Rahim, Kerim, Yaratıcı, şefkatli, düzenleyen, bütün bu isimlerine bir aynadır. Aynı zamanda kader ve kudret kalemine bir sayfadır; Allah kudretinin ve takdirinin farklı tecellilerini bu âlemde yazıyor. Dünyanın manası budur. Dünyanın manası "gelin şöyle bir şeyler elde edin, mutlu olun" değildir; Kur'an'da bildiğimiz kadarıyla dünyaya verilen böyle bir hedef yok. Nefsimiz bize başka hedefler, gayeler koyduğunda hemen uyanık olacağız — ona çok az bir pay verebilirsin.
Asıl Mesele: Allah İle Yaşamak, Allah İle Ölmek
Bunun sonucunda biz Müslüman olarak zaten şunları yaşıyoruz: devlet kurmak istiyorsun, kuramadın; aile kurmak istiyorsun, kuramadın; ticaret yapıp çok para kazanmak istiyorsun, yapamadın; bir şey yaparak insanlardan değer ve ilgi görmek istedin, bulamadın — sonuç acı. Ama böyle bir hedefim yoksa, öyle mi olur, tersi mi olur? Problem değil. Ben önüme Allah'ın çıkardığı bütün imkân ve şartlar içinde insan olarak yaşarım, hedefim budur. "Allah sizi yeryüzünde halife olarak yaratmış" — kendi isim ve sıfatlarının tecelli edeceği bir varlık olarak yaratmış, gerisi hikâye. İnsanların yüzde doksan dokuzu bunun tam zıddını yaşar, biz de dahil olabiliriz — bunu anlamak lazım. "Kim bunu biliyor ki, herkes böyle yapıyor" demeyeceğiz; belli bir noktadan sonra bunları taşımamaya başlarsın, çok rahat edersin.
Zahiri düzeyde elbette birçok amacım vardır, "şunu yapayım bunu yapayım" derim — o ayrı bir şeydir. Ama hangi amacım olursa olsun, gerçekleşmeyince dert etmiyorsam problem değildir; dert ediyorsam yanlış bir şeydir. Dünya hayatının sürecinde planlar yapabilirim, meşru ve makul olmak şartıyla amaçlar, hedefler oluşturabilirim, ama onlar hayatımın amacı değildir. Bunu anladığım zaman büyük bir yükten kurtulurum. Bu, bir atalet, bir boşvermişlik, faal olmama demek değildir; sadece neyi amaç edinmediğimi bilmektir. Mesela Filistin'de veya başka bir yerde bir şey olabilir, Müslüman orada zulüm görebilir, öldürülebilir — bu tabii ki yanlış bir şey, ama bizim amacımız rahat yaşamak veya refah değildir. Biz şunu düşünürüz: bir insan yaşarken Allah ile mi yaşıyor, ölürken Allah ile mi ölüyor? Bu önemli — bizim için de böyle, onlar için de böyle. Mesela Hazreti Hamza öldürülmüş, şehit olmuş, kendi insaniyetinin hakikatine ermiş; onun şehadeti bizim yüz defa yüz sene yaşamamızdan hayırlıdır — mühim olan, insaniyetinin gereğini orada yaşamış olmasıdır.
Bir çocuğu iki, üç, beş yaşında ölen kişi "niye doğurttun" diyebilir dünyaya amaç edinildiğinde, ama hayatın öyle bir amacı olmadığını idrak ettiğinde çocuğun olur, iki yaşında ölür, beş yaşında ölür, yirmi yaşında gencecik fidan gibi ölür — problem yoktur. Hayata amaç edinirsen problem olur. "O zaman hiçbir şey yapmayacak mıyız" noktasına geliniyor genelde. Elbette mücadele edilecek, ama bunu tam olarak nasıl oturtmak lazım? İnsan fıtratı iyiliği, hayrı, güzelliği tercih ediyor ve bunun zıddı olan şeylere uzak duruyorsa, âlemde negatiflik, çirkinlik, kötülük, şer, zarar, zulmet, dalalet gördüğünde fıtratının gereği olarak, eğer o şeyi hayır namına dönüştürebilecek imkân ve şartlar varsa, tabii ki mücadelesini yapacaktır. Yolda düşen bir çocuk gördüğünde fıtri olarak yardıma koşarsın, kaldırmak istersin — bunun gibi. Ama "bu ölmemeli" diye bir amacımız yoktur; cihatta başarı kazanacağız, hâkim olacağız, şunu elde edeceğiz gibi bir amaç yoktur. Kur'an'da "Allah sizi yeryüzüne varis kılmak istiyor" der, ama "siz varis olmaya çalışın" demez — varis kılmak ister. Olmasa? Düşünün, "kılmak istiyor" der; hâşâ gücü mü yok, olmuyor mu? Mesele bu değil çünkü aslında. Ama mutlaka âlemde nihai olarak iyilik, hayriyet, hak galip gelecektir. Bu dünyada ise Bediüzzaman'ın dediği gibi zıtlıklar birbirinin içinde çarpışıyor; sen burada nerede yer alıyorsun, hakkın tarafında mı, zulmün tarafında mı? Hikâye bu.
Ahirette Kutupların Ayrışması
Yeryüzünde bu zıtlar hiçbir zaman ayrışmaz; bu, 29. Söz'ün 3. Meselesi'nde anlatılıyor. Ahirette bu kutuplar birbirinden ayrışacak. Bu dünyada birbiri içinde çarpışıyor, ahirette birbirinden ayrışıyor — biri cehennem suretine dönüşecek, biri cennete dönüşecek. Bu dünyada ayrışma yoktur, zıtlar birbiriyle çarpışır; bu dünyanın mahiyeti budur. Atomun içinde elektron-proton bulunur, hep bir zıtlık vardır; bir şeyin içine girersin, orada da bir zıtlık, bir başka şeyin içine girersin, orada da başka bir zıtlık bulursun. Âlemde zıtlık her yerde açık veya gizli vardır, bu onun tabiatıdır çünkü.
Ahirette bunlar birbirinden ayrışacak; ayrışırken sen ağırlıklı olarak hangi taraftaysan onun yönünde çekileceksin. İnsan "cennete mi gireceğim, cehenneme mi" diye sorar — sende cehennemin nitelikleri mi ağır basıyor, cennetin nitelikleri mi ağır basıyor; hangisi ağır basıyorsa onun tarafından mıknatıs gibi çekileceksin. Hikâye bu. Dolayısıyla Allah bir insanı cennete veya cehenneme koymayacak; cennet ve cehennem kutupları oluşacak, insanlar geçerken her biri bir şey tarafından çekilecek. "Niye beni cehennem çekiyor" diyemezsin — onun çekmesine sebep olan şeyler sende var. Demiri mıknatıs niye çeker? Demir olduğu için. Altın olsa çeker mi? Çekmez. Hikâye bu. Ahirette evli mi, bekâr mı, dul mu, yetim mi, öksüz mü, tüccar mı, bakan mı, profesör mü — böyle bir şey yok. Öyleyse bunları da amaç edinmeyelim. Bunlar hayatın akışı içinde, Allah sana imkân ve şartlar verdiği ölçüde potansiyelini açığa çıkarman için vardır, ama bunları hedef edinmeyelim. İncelik burada: bir şeyi yapmak ama onun meyvesinden vazgeçmek, onu amaç edinmemek. Kâmil bir insan, dünya hayatı nerede biterse bitsin "tüh be" demez, "şunu da bitirseydim" demez; bilir ki bu dünyadaki işi bitmiştir, o yüzden ölmektedir. Ama sen egonla hedef, amaç edinirsen, sana göre o amaç hiçbir zaman bitmez.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Mülk Suresi (67. Sure), 2. Ayet — "Hanginiz daha güzel amelde bulunacak, hanginiz daha güzel davranacak diye hayatı ve ölümü yaratan O'dur." --- ---