Duygu Merkezleri, Sanat Terapisi ve Nefsin Otomatizmi

Kısa Özet

Sohbet, insanın latif bedeni (cesed-i necmî) ve duygu merkezinin doğasıyla başlıyor; ardından sanatın ne olduğu, hangi merkezden çıktığına göre "hakiki sanat" mı yoksa pisişik/nefsani bir üretim mi olduğu tartışılıyor. Devamında negatif duyguların (öfke, tutku, yanlış düşünce) birer zehir olduğu, sevmediğimiz insanlara dua etmenin dönüştürücü gücü ve düşüncelerimizi/duygularımızı tam kontrol edemesek de onları onaylamayı reddedebileceğimiz anlatılıyor. Son bölümde ise nefsin otomatik ("otomatik pilot") mekanizmaları, kendi içimizdeki "memleketi" doğru idare etme sanatı, Taha Suresi'nin 124. ayeti ve hayatın amacının bu dünyanın içinde değil ötesinde olduğu vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bir eser hangi merkezden (duygu, zihin, yüksek merkez) çıkıyorsa niteliği de oradan gelir; her "sanat" denilen şey hakiki sanat değildir.
  • Dünyanın en büyük zehri negatif duygu ve negatif düşüncedir; sevmediğimiz insanlara dua etmek nefsin otomatik işleyişini tersine çevirir.
  • İnsan kendi içindeki "memleketi" (duygu, akıl, beden merkezlerini) doğru idare edemedikçe dışarıdaki hiçbir şeyi de doğru idare edemez.

Cesed-i Necmî (Astral Beden) ve Duygu Merkezi

Daha latif olan, benim yerimde ifade edeyim daha şeffaf olan, yine zuhur alemine ait bir bedendir, bir yapıdır. Ve bunların birkaç tanesi vardır. Bizdeki gelenekte daha çok karşılığı "cesed-i necmî" olarak kullanılır. Batı dünyasındaki karşılığı ise daha çok astral bedendir; astral zaten yıldız demektir, necm de yıldız demektir. Hatta Bediüzzaman şöyle diyor: İnsan öldüğünde ruhu büsbütün çıplak kalmaz, ona uygun bir cesed-i necmî giydirilir; yani daha latif bir beden giydirilir. Son tahlilde kişi o bütün bedenlerin farkında olmalıdır, çünkü onlar asli değillerdir. Ama bu duygu ve düşünceyle ilgili bir şey değil.

Duygu merkezi latif değildir; latif bir merkez değildir aslında. Ama deyim yerindeyse letafete ve o ruhani olana daha açık bir şeydir. Bir psikolojik merkezdir. Mesela güzel duygular insanı daha hoş, daha rahat, daha hafif hissettirir kendine. Ondan dolayı da bir karışıklık olur insanlarda.

Bir insanın duygu merkezinin üzerinde çalıştığımızda -mesela müzik, resim gibi şeylerle, özellikle grup ya da bireysel provokasyon üzerinden- kişinin mizacına göre değişir kesinlikle bu. Bir çağrışım, bir düşünce de tetiklenebilir. Yine de kişi tamamen fiziksel bir rahatlama da hissedebilir: "Kendimi çok rahat, çok huzurlu hissediyorum" diyebilir. Bu çok mümkündür; aslında o fiziksel ve içgüdüsel mekanizmanın duyduğu bir rahatlığın sonucudur.

Sanat Nedir? Hakiki Sanat ve Pisişik Sanat Ayrımı

Bir sanata maruz kalındığında ya da sanat icra edildiğinde en çok tetiklenme ihtimali olan merkez duygu merkezi değil midir? Şöyle: bir sanat eserinin çıktığı merkez ile ona muhatap olan kişinin baskın olduğu merkez birbirine bağlıdır; onu hangi merkezle karşılıyorsan ona bağlıdır. Bu neye benzer? Sen mesela bir meyve suyu sıkacağın varsa meyvenin suyunu sıkar, alırsın. İstersen bir bıçağın varsa kabuğunu soyar onu alırsın. Yani bir şeyle hangi merkez üzerinden mukabelede bulunuyorsan o merkez ağırlıklı olarak nasibini alır. Diyelim ki duygusal görünen bir aşk şarkısını dinlediğinde, eğer o anda duygusal merkezindeysen ağırlıklı olarak oradan duygusal etkilenimler yaşarsın. Ama o anda daha zihinselsen, onu zihni olarak analiz edebilirsin. Fakat çok güçlü bir duygu merkezli bir eser olduğunda, ağırlıklı olarak ilk başta uyandıracağı şey, o eserin hangi merkeze aitse o merkezi tetiklemesidir.

Peki bunun işlevi ne, sanat terapisinin işlevi ne? Burada meseleyi şöyle değerlendirmek gerekir: Öncelikle sanat nedir? Her şey sanat mıdır, veya sanat olarak tanımlanan her şey sanat mıdır? Önce bunu düşünmek gerekir. Yoksa "sanat terapisi ne işe yarar" diye sormak, "şiir nedir, hangi şiir" diye sormadan olmaz. Her şeye "hangi" sorusunu sormak zorundayız, çünkü bunlar aynı değildir. Türkiye'de herkes sanatçı sayılıyor gibi, sanatçı dolu; peki bunların yaptığı her şey sanat mıdır? Böyle bir şey yok, ama adları sanatçı, yaptıkları şey de "sanat" sayılıyor. Dolayısıyla önce bir karışıklık olduğunu göreceksin, sonra o karışıklığı ortadan kaldırdıktan sonra meseleyi analiz edebilirsin. Tartıştığın meselenin kavramlarını, çerçevesini, mahiyetini tam olarak tanımlayabildiğin zaman mesele netleşir. Mesela bir adam arabesk söylüyor; onu dinleyen minibüsçü kardeşlerimiz sanat terapisi görmüyor değil mi? Öyle bir şey yok orada.

Dolayısıyla sanat nedir, neye sanat denir, ne tür sanat eserleri vardır -bütün bunları yine bizim sistemimizin perspektifi üzerinden yorumlayacaksın. Yüksek merkezlerin ürettiği bir sanat vardır, pisişik merkezlerin ürettiği bir sanat vardır. Pisişik merkezlerin ürettiği sanat pisişik niteliklidir. Mesela bir adam sevgilisinden ayrılmış, kendisi de duygusal mizaçlı biri, bir arabesk şarkı veya müzik üretti, ya da bir şiir yazdı; bu nedir? Bu, psikolojik merkezin duygu bölümünün bir ürünüdür.

Sanat çok önemli bir şeydir. Bazen olur, eskiden ben de anlamazdım, derdim "acaba böyle midir?" diye. Sonra bakıyorsun öyle değil. Mesela "şair adam duygusal adamdır" deniyor ama bakıyorsun öyle de değil; her şair duygusal değil. Sonra ayırmaya başlıyorsun: bunun mizacı duygusal merkezli diyorsun. Mesela Ahmet Selçuk İlkan, iki numara bir adam; bütün yazdığı ve bestelenen şiirleri tamamen duygusal. Dolayısıyla "şairler böyledir, şiir budur" diye bir şey yok. Ama belki şunu diyebiliriz: en çok duygusal merkezliler şiir yazıyor, ağırlıklı olarak. Orada bile ayrım yaparsın; mesela bir dördün yazdığı şiirle bir ikinin yazdığı şiir arasında fark var. Üçler muhtemelen pek şiir yazmıyor, çünkü işlevsel değil onlar için.

İnsanın yüksek merkezlerinden gelen bir üretim vardır; işte hakiki sanat aslında odur. Yani kişinin hakikatin idraki içerisinde, o hakikatin bir ifade biçimi olarak bir şey ortaya koyması. Bu bazen bir şiir, bir heykel, bir figür vs. olabilir. Yüksek merkezinde bulunan, yani ruhaniyete sahip veya ruhani idraki faal olan ve onun farkında olan kişi ne yapar? O hakikati -çünkü hakikat doğrudan doğruya ifade edilemez, doğrudan muhataba aktarılamaz- bir sembolizm içinde, belli bir formatın kalıpları içinde sembolize ederek ifade eder. Dolayısıyla gerçek sanat budur. Diğer "sanat" dediğimiz şeyler gerçek sanat değildir; mesela bir arabeskçinin veya bir rapçinin ürettiği şey de müzik sayılır ama eşittir sanat mı diyeceğiz? Hayır. Bu, kişinin psikolojik yapısının şu ya da bu merkezinden çıkmış bir üretimdir, ama sanat değildir.

İlginç bir şey daha var: mesela roman, hikâye, şiir -yazınsal sanatlar olarak ifade ediliyor. Kadim gelenekte "ben oturup bir hikâye yazayım, bunalıma girmişim, kalemim de kuvvetli, roman yazayım" diye bir şey yoktu. Şimdi ise mesela bir romanı okuyanların bir kısmı intihar ediyor; böyle romanlar var. Bir şiir okuyorsun, duvara vuruyorsun sanki; büyük oranda melankolik, pesimist, karamsar bir duygu durumuyla yazılmış, seni farkında olsan da olmasan da kendine çeken bir şey var. Ama bu şiir mi, sanat mı, yoksa tırnak içinde "sanat" mı? O zaman yine o prensipteki insan modeli üzerinden bakacağız: ruhsal düzeyimiz var, psikolojik düzeyimiz var, bedensel düzeyimiz var; onların merkezleri, bölümleri var. Bir şey mutlaka onlardan birinden çıkıyordur -ya yüksek duygudan, ya yüksek akıldan, veyahut da pisişik boyuttaki duygu, zihin ve fizik merkezinden. Dolayısıyla bir şey nereden çıkıyorsa niteliği de ona aittir.

Sen aşırı yoğun ve olumsuz bir duygu durumuyla yazılmış bir şiiri veya müzik parçasını dinlediğinde normal şartlarda seni o çeker. Çok zihinsel biri çok arabesk, çok duygusal bir şey dinlemez; ama bunalıma girmişse özel bir durumdur. Duygusal merkezliysen o dünya sana hitap eder: "Batsın bu dünya" dersin. Mesela Orhan Gencebay'ın "hatasız kul olmaz, hatamla sev beni" sözü -bunu yüksek düzeydeki bir insan da söyleyebilir, "insanları hatalarıyla sev" anlamında. Ama adamın söylediği hâl başka, ötekinin söylediği hâl başka olabilir. Burada bir şeyle muhatap olduğumuzda o şeyin üzerindeki niteliği, sıfatı görmeliyiz: bir şiir okuyorsun, bir müzik dinliyorsun, bakacaksın bu nereden çıkmış, hangi psişik merkezden çıkıyor bu sözler? Onun için sanat terapisi dediğimiz şey bazen bir meşguliyet terapisine bürünebilir. Ama gerçek anlamda sanat terapisi, kişinin daha yüksek merkezlerine ulaşmasına veya yol almasına yardımcı olan, gerek kendisinin üretebileceği gerek kendisine sunulan sembolik materyallerdir.

Mesela bir Arif okursun; ben Niyazi Mısrî'nin bir şiirini okudum, bu nedir? Bu bir sanat terapisidir, modernize edersek. Onlar tabii ki "sanat terapisi" diye bir şey bilmiyordu ama şiir üzerinden bir sanat terapisi oluyordu. Niyazi Mısrî'nin şiirini okursun, o şiir seni -eğer çok katılaşmamışsan- bulunduğun noktadan biraz daha üst bir noktaya götürür. Veyahut bir doğa manzarası gördün; sen ne haldeysen o şekilde etkilenirsin, çünkü senin bulunduğun durum da önemli. Mesela denize bakarsın, kendini üzgün hissedersin; çünkü daha önce sevgilinle mutluyken denize bakmışsın, şimdi ayrılmışsın. Duygu merkezin sana neyi çağrıştırıyor? Daha önce mutluydun, şimdi yapayalnız bakıyorsun. Algımız sübjektifleşti, objektif olarak görmedik o durumu. Dolayısıyla kişi bir şeyle muhatap olduğunda ne halde olduğuna da bakmalı, çünkü sübjektivite işliyor insanda.

O yüzden geçmiş kadim medeniyetlerde "bunalıma girdim, şiir yazdım, moralim bozuldu, elime kalemi aldım yazdım" gibi bir şey yoktu, çünkü bunlara değer verilmiyordu; kişi de bunların çok değerli olmadığını biliyordu. Peygamberimiz'e tabii ki birçok şiir yazılmıştır ama biri irfanıyla yazmıştır, biri de duygu merkeziyle yazabilir. O kişilerin bulundukları durumla ilgilidir; irfanî bir şiiri sen duygusal telakki edebilirsin, onu duygu merkezine indirebilirsin. Basit bir örnek: Yunus Emre'nin sözü, "bir ben vardır bende benden içeri" -"ben kendimi hiç açmıyorum, anlatmıyorum kimseye; insanlar bana şu yönümü görüyor ama içimde çok başka şeyler var" diyor. Şimdi bu hâli alıp o sözdeki anlatılan şey olarak algılayabilirsin. Hâlbuki orada Yunus Emre "pisişik benliğim var" diyor, pisişik boyuttaki bir benliğe sahip olduğunu ama aynı zamanda ilahi, kutsal ve ruhsal bir benliğinin de olduğunu anlatıyor -"bir ben vardır bu benden içeri." Ama sen bunu pisişik düzeyde, "çok içe dönüksün, kimseye derdini anlatamamışsın, seni dinleyen kimse yok" şeklinde de algılayabilirsin. İşte o noktada her zaman insan yapısının bütünlüğünü -ruhsal, psişik ve bedensel boyutlarıyla- algılamamız gerekir. Kâinatta gördüğünüz her şey, insanla ilgili her şey bunların yansımalarıdır, tezahürleridir.

O yüzden mesela bir şey sizde neyi tetikliyor, ona da bakacaksınız. Mesela bir insan "ben sanat terapisiyle uğraşıyorum, çok hassaslaştım" diyor. Neyi kastediyorsun hassas derken? Belki sanat terapisiyle uğraşarak sadece çok duygusallaşıyorsundur, o duygusallığını incelik olarak algılıyorsundur; hâlbuki hassaslaşmak veya derinleşmek bu değildir. Ama şu denebilir: bir insanın duygusal merkezi çok güçlü değilse, duygusal merkezini biraz daha geliştirecek bir meşguliyet olabilir; nispeten kaliteli duygusal şiirler veya eserler okuyabilir, bu onda daha derinde kalmış duygusal merkezini biraz faal hale getirebilir. Ama neyi yaptığını da göreceğiz orada, yanılmayacağız; sadece diyoruz ki bu insanın duygusal merkezi geride, biraz tetikleyelim. O kadar. Bunu yaptığında da o duygusallığın ruhsallık olmadığını bilirsin. Ruhsal boyut başka bir şeydir; orada bildiğimiz anlamda olaylardan çokça etkilenen bir duygusallık yoktur.

Duygusal Merkezin Zehirleri ve Negatif Duygulardan Arınma

Hassaslaşmak hiç de iyi bir hassasiyet değildir. Mesela duygusal insanlardan şunu duyarız: "biz çok hassasız" -olmayacaksın öyle hassas, bu iyi bir şey değil. Hele bunu iyi bir şey olarak görürsen -"biri bana ters bir söz söylesin çok kırılıyorum, ben hassas, merhametli, şefkatli bir insanım" dersin- hayır, sen çok duygusal bir insansın; tanımı budur. Duygusal hassasiyetin var, bu çok onaylanacak, takdir edilecek bir şey değildir. Fakat sen o duygusal merkezini doğru bir biçimde dengeleyerek, negatif duygular konusunda dikkatli olarak, negatif duygularına karşı mücadele ederek daha dengeli hale getirebilirsin. Daha dengeli hale gelirse o, daha yüksek ruhani merkezlere bir kapı olabilir. Ama sen öyle bir kapıya yapışmışsın ki, kapıyı açıp oradan geçmek mümkün değil; çünkü pozitif duyguların olduğu gibi negatif duyguların da var, duygu merkezi bir oraya bir buraya vuruyor. "Böyle bir çiçek beni çok mutlu eder, işte bir kötü söz de beni yıkar gider" -işte duygu merkezi böyle bir şey.

Bunu nasıl geliştireceksin? Negatif duygulara karşı dikkatli olacaksın, bunlara meydan vermeyeceksin, çünkü bunlar gerçek değillerdir. Bediüzzaman'ın bir sözü var: bir insanda muhabbet hakiki olursa, yani ruhani düzeyde olursa, düşmanlığa veya hoşnutsuzluğa sebep olacak şeylerle -mesela muhatabından çok olumsuz tavırlar, tutumlar, sözler gelse- ne olur? Muhabbet acımaya dönüşür. Orada sen negatif duygu duyamazsın. "Onu bir zamanlar çok seviyordum ama şimdi nefret ediyorum" -bu nereye ait bir cümle? Pisişik boyuta ait, pisişik boyutun duygu merkezine ait bir şey. Hoşnut olacağın şeylerle muhatap olmuşsun sevmişsin, hoşnut olmayacağın şeylerle muhatap olmuşsun nefret etmişsin -bu pisişik düzeydeki duygu merkezidir. Ruhani boyuttaki duygu merkezimiz olursa, sen seversin, çünkü o ruhani boyutta negativite yoktur; o cennet hâli gibidir. Onun için Kur'an, cennete girecek müminlerin kalplerinden kin, kızgınlık ve benzeri her ne varsa alacağını söyler; çünkü oraya negatiflik giremez.

Bu, tutkulu duygu ile sevmek ile gerçek anlamda âşık olmak arasındaki farkı da anlatır. Âşık olan bir insan, karşısındaki ne yaparsa yapsın ona negatif duygu besleyemez. Önemli ayrım budur. Çünkü aşk hâli dediğimiz -hangi aşkın ruhani temelli olduğu meselesi ayrı, kişinin bu aşkı ruhani olması yaşaması için şart değil- Allah o anda bir şey veriyor, sana ekstra bir hediye veriyor; onunla ruhaniyete çıkabilirsin, Mecnun gibi. Yoksa gidip Leyla'ya yapışmaya kalkarsan verilen nimeti değerlendirememiş olursun; çünkü maksat orada Leyla'yı bulmak değil, o aşk hâliyle ruhani düzeye tam olarak geçebilmektir. Orada yukarıdan sana bir nevi hediye indirilmiş oluyor ve sen o ruhani algıyla seviyorsun. İşte aşk dediğimiz o. Farkı ne? Sevdiğinden ne gelirse gelsin negatif bir duygu hissedemiyorsun; ona acıyorsun, şefkat ediyorsun. Ama psikolojik düzeydeki duygu merkezi güzel bir şey olunca seviyor, kötü bir şeyle karşılaşınca ise nefrete doğru kayıyor.

O fizik düzeydeki sevgiyi ruhani sevgiyi bu düzeyden oraya taşımak nasıl olur, mümkün mü? Normal şartlarda o oraya taşınmıyor, çünkü o başka bir yere ait bir şey, kendine has bir şekilde iniyor sana. Fakat "ben onu yaşamak istiyorum, ne yapayım" dersen, şu denir: psikolojik düzeydeki negatif duygulardan mümkün oldukça arın, negativite taşıma. Dünyanın en büyük zehiri negatif duygudur; aynı zamanda negatif düşünme de en kötü zehirlerden biridir. Bunlar insan psikolojisinin zehirleridir. Dikkat edin, zaten zehirlendiğimiz için terapiye gidiyoruz. Nasıl biyolojik hastalıklar varsa, psikolojik olarak da bir şey yanlış işliyor veya olumsuz bir şey birikmiş -o nedir? Zehirdir. Üç tane temel zehirden bahsedilir doğu geleneğinde: öfke, negatif düşünme ve tutku -yani bir şeye nefsani olarak aşırı arzu duymak. Öfke fizik merkezinin zehri, aşırı arzu ve tutku ise duygu merkezinin zehridir ("bu olmazsa olmaz" dediği için travmatize olur), yanlış düşünce ise eşittir cehalettir. Cehalet bilginin olmayışı değil, temelde yanlış bilgidir.

Sevmediğimiz İnsanlara Dua Etmek

Bak, sizi buna karşı niye uyarıyor? Mesela niye diyor: "birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız, iman etmedikçe cennete giremezsiniz" diyor. O zaman ben ne yapacağım? Bileceğim: benim psikolojik düzeyde hoşlanmama işlerim var insanlarla, şu var bu var, negatif duygular taşıyorum -bunlara karşı dikkatli olacağım, uyanık olacağım, farkında olacağım ve bunları mümkün olduğunca olaylamayacağım. Sonra o insana tam tersini yapacağım: günah işliyor veya kötülük yapıyor bana, şefkat edeceğim, acıyacağım. Ben bazen insanlara "bak acı" diyorum. "Ben niye acıyayım, Allah acıtsın" diyor mesela biri. Kardeşim, acımak nedir? Bak o nefsine ve şeytana mağlup oldu, sen ona karşı bir şefkat duy, hiç olmazsa dua et. Bakın biz sevmediğimiz insanlara dua da edemiyoruz. Sevdiğin insana dua etmenin ne önemi var, Hz. İsa'nın dediği gibi -zaten sevdiğin için iyi olmasını istiyorsun, o iyi olursa sen de rahat edeceksin. Bu bile aslında ona dua etmek değil, çoğunlukla kendine dua etmektir. Hâlbuki "sevmediğin insana dua et, seni sevmeyen insana dua et" deniyor. Buna psikolojik boyutumuz zıttır, buna yatkın değildir; oturup seni sevmeyen, senden nefret eden insana her akşam iki dakika dua ediyorsun -zor bir şey değil mi? Sevdiğim bir insana dua eder gibi gerçekten samimi olarak yapabiliyor musun?

Bu gibi şeyler niye tasavvufta anlatılır? O psikolojik nefis mekanizmasının tersine çalıştır onu; ona mağlup olmadığın gibi bir de onu tersine çalıştır. Onun hakkında kafanda kırk tane öfke, kızgınlık, alınganlık döndüreceğine dua et ona, gerçekten samimi olarak. Düşünün, sevmediğimiz insanlara günde beş on dakika dua etsek, bu aslında birçok ibadetten daha dönüştürücü bir şeydir insan için. Çok önemli bir şeydir. Dikkat edin, psikolojik mekanizmamız yani nefsimiz her zaman buna karşı duracaktır. Hoşlanmadığımız insanlardan hoşnutsuzluğumuzu ne kadar sık sık yaşıyoruz, ikide bir zihnimize geliyor değil mi? Bunu şunun için anlatıyorum: psikolojik mekanizmamız ne kadar güvenilmez, ne kadar sübjektif ve ne kadar tek yönlü çalışıyor. Aklına gelir yaptığı negatiflikler, ona kızarsın, negatif duygu ve düşünce hissedersin. Fakat "onun hakkında her gün on beş dakika olumlu düşün, dua et, onun yaptıklarını hatırla ve bağışla" dense, göreceksiniz ki nefis mekanizmanız bunu size unutturacaktır; üzerine giderseniz buna zıt bir sürü düşünce getirecektir. "Sen ona dua ediyorsun, o sana ediyor mu, bırak dua etmeyi bak sana ne yapıyor" der, kırk türlü şey getirir. Hiç zorluğu yoktur, doğal olarak getirir; en geri zekâlı insanda bile gelir. Düşünün mekanizma ne kadar güçlü, zeki olmamıza da gerek yok bunun için.

Bu mekanizma ne kadar aptal ve ne kadar yanlış işleyen bir mekanizmadır; anlık geliyor, "onu da yapsam" diyorsun olmuyor. Ama biz bunu bir dua, bir düşünceyle devreye sokmamız gerekirken o anda düşünemiyoruz. Aslında bizde ne kadar otomatik bir şekilde gelişiyor bu mekanizma ve ne kadar mekanik bir şey. Biz düşünen insan olduğumuzu söylüyoruz, duygularımızı kontrol ediyoruz diyoruz değil mi? Böyle bir şey tam bir hayaldir. Bir insan düşünce ve duygularını tam olarak kontrol edemez -erinceye kadar kontrol edemez. Peki ne yapacağız, rüzgârın önündeki yaprak gibi mi olacağız? Hayır. Diyeceksin ki: evet ben bu gelen düşünceyi kontrol edemiyorum, tıpkı bu kapıyı kimin çalacağını kontrol edemediğim gibi. Bazen üst kata gidecek biri bu kapıyı çalar, bazen yolunu kaybetmiş biri çalar, bazen tamamen inadına biri çalar -ben bunları engelleyemem. Fakat kapıdan kimin girip çıkacağını ve kiminle oturup konuşacağımı kontrol edebilirim. Zihnimize bir şeyin gelmesini engelleyemeyiz ama gelince "sen kimsin, nereden geliyorsun" diyebiliriz, "ben seni onaylamıyorum" diyebiliriz.

Mesela biri sana yanlış bir şey yaptı, senin içinden ona kızmak, sövmek geldi, negatif duygu geldi -"ne biçim insan, keşke Allah ne hâli varsa görsün" diye bir sürü şey içinden geçti, bir duygu düşünce silsilesi geçti. Durup gözlemleyeceksin: bu düşünce nasıl bir düşünce, niteliği ne, kalitesi ne? Herkes marketten bir şey alınca içindekilere bakıyor, markasına, kalitesine bakıyor -biz de içimizdeki marketten seçeceğiz. Markete girdiğinde oradaki her şeyi almıyorsun, seçiyorsun; bizim psikolojik marketimizi kontrol edemeyiz ama içinden birini seçebiliriz, birini bırakabiliriz. Diyeceksin ki: ben bu düşünceyi onaylamıyorum. "İçimde şu anda falan kişiye çok kızgın hisler duyan, onu bir kaşık suda boğmak isteyen bir benlik var, bu yanlış bir şey, bunu onaylamıyorum." Sonra niye onaylamadığına dair çok güçlü bilgi temellerin olması lazım, çünkü o da diyecek "niye onaylamıyorsun, ben senin tarafındayım" diyecek. Öyle kolay değil; onun niye yanlış olduğunu ve ona alternatif olarak neyin doğru olduğunu bula bula, çalışa çalışa en son nötralize edeceksin onu.

Bu içimizdeki alışılagelmiş otomatik negativite o kadar güçlüdür ki, ilk başta zaten bunlarla mücadele etme şansımız yoktur; otomatik olarak geliyorlar. Fakat sen bunları fark ede fark ede -"böyle düşünceler oluyor bende, şöyle düşünüyorum, bu tür duygulanımlar oluyor, şu durumda oluyor, şu şey tarafından tetikleniyor"- bunları onaylamıyorsun, "bunlar yanlış" diyorsun. Peki ben nasıl düşünmeliyim bu durumda, ne hissetmeliyim, doğru olan his nedir?

Nefsin Otomatik Mekanizmaları ve Hedef Saplantısı

Görürüm mesela arkadaş başlar böyle saydırmaya, önce "dur" diyorum, "ne oldu" diyorum, "böyle oldu" diyor, "bak o bunu bunun için yaptı" diyor -nefsine mağlup olmuş. Peki bu durumda ne düşünmeliyiz, ne yapmalıyız? Ona "şefkat etmeliyiz" diyorum, yani onun adına ayırt ettiriyorum ona. İşte bunu her birimiz kendi kendimize yapmalıyız. Belki bu şeyler evliliklerde, karı koca ilişkisinde, birbirine bir saygınlık olduğu için biraz daha zorlaşıyor. Orada da insanda ne olur? Eğer hayata tamamen ihtiyaçların gözüyle bakarsam...

Benim bir tüccar arkadaşım vardır; onu bazen görürüm çalışanlarla, işçilerle "şunu şöyle yap, bunu böyle yap, niye böyle yaptın" diye sertleşmiş, kısa kesiyor her şeyi -"sen beş dakika sonra gel", "sen on dakika sonra gel" diye mekanikleşmiş. Kafasında bir plan var, bir hedef var; oraya gitmek için gözü hiçbir şey görmüyor. Diyelim ki yıl sonuna kadar şu kadar para kazanacak veya şunu alacak; kafasında bir kodlama yapıyor, "neler bana hizmet eder, neler hizmet etmez" diye anında zihni güçlü bir yedi numara olarak analiz edip dümdüz gidiyor. Orada karşıdakinin hâli, durumu, imkânı, potansiyeli, kısıtlılıkları hiçbir şey yok. Ben orada bakıyorum, diyorum ki "sen hedefinin uğruna insanları görmüyorsun." "Evet, otomatik pilota bağlıyorum, farkındayım" diyor. Kardeşim neyin farkındasın? Otomatik pilota bağladığının farkındasın ama otomatik olduğunun farkında değilsin; sanki sen kendin bağlamışsın gibi zannediyorsun. Hâlbuki biri seni otomatik pilota bağlamış; orada seni otomatik pilota bağlayan benliği gör. O benlik seni otomatiğe bağlamış ve sen onun tarafından idare ediliyorsun. Dolayısıyla evlilikler, ilişkiler, hayattaki süreçlerimiz -bunların hiçbiri ne asıldır ne de geçicidir kesin bir hüküm olarak; örnek vereyim.

Sekiz numara bir adam vardı, Anadolu'dan on iki on üç yaşında gelmiş İstanbul'a, her türlü işi yapmış; güçlü, dirençli, mücadeleci -bunu da övünerek anlatıyor: "beş param yoktu, şöyle ettim böyle ettim, şimdi bak nerelere geldim." Tamam, eyvallah. Ama iki üç kızı var, hepsi patolojik. Neden? Çünkü adam öyle kilitlenmiş ki "ben bu İstanbul'a geldim, bu İstanbul beni ezemeyecek, ben İstanbul'u ezeceğim, İstanbul'a kim olduğumu göstereceğim" demiş; otomatik olarak mücadele, çatışma, daha çok kazanma peşinde. Dindar bir adam da, öyle bir şey de değil ama kızlarının psikolojik ihtiyaçlarını, duygusal ihtiyaçlarını, beklentilerini hiç görmemiş. Çok dramatik bir cümle nakledilir: kızları otuz kırk yaşına gelmiş, onlara istedikleri her şeyi şimdi alıyor. Bir gün bir kızı demiş ki: "Baba, bizim hâlimiz neye benziyor biliyor musun? Ben geçmişte çocukluğumda senden bir şeker istiyordum, sen istediğimi görmediğin gibi vermiyordun da. Şimdi benim üzerime bir kamyon şeker boşaltıyorsun ama şu anda bir kıymeti yok." Orada ne var? Yani mühim olan ne kardeşim -İstanbul'a kim olduğumu ispat edeceğim mi, yoksa çocuklarınla ilişkin mi? Orada bir denge kurman lazım, hangisi daha hayati?

Bazen iş hedefi, bazen değişik hedeflerimiz olabiliyor. O zaman ne oluyor? O hedef istikametinde ilişkilerimizi, içsel duygu ve düşünce mekanizmalarımızı ona odaklı değerlendiriyoruz. "Seni dinlemeye vaktim yok, işin gücün var" diyoruz muhatabımıza. Dolayısıyla orada hayatı yanlış bir noktadan değerlendirmeye başlıyorsun: "Ben bir hedefe gidiyorum, bu hedefte yanımdaysan yanımdasın, değilsen iyi geceler." Peki bu perspektif doğru mu? Diyelim ki o hedefe ulaştın, ne elde edeceksin, dışladığın şeylerle mukayese ettiğinde hangisi daha kıymetli ve önemlidir? Dolayısıyla insan kendi içindeki duygu, düşünüş ve eylemin doğruluğunu, yanlışlığını analiz ederek tespit etmek zorundadır.

Kendi İçimizdeki "Cumhurbaşkanı" - Kim Bizi Yönetiyor?

Bizim hayatta en önemli şeyimiz -bakın Cumhurbaşkanlığı seçimi oldu, millet uğraşıyor: "bu seçildi", kimi seviyor kimi sevmiyor, kimisi "ne kadar kötü, memleketi terk edeceğim" diyor, kimisi "çok güzel bir memleket oldu" diyor. Hâlbuki kardeşim bunu bir yana koy, bir de kendi içine bak: senin içinde kim Cumhurbaşkanı? Seni ne yönetiyor? Bizi kim yönetiyor kardeşim? Bilmiyorum kim yönetiyor, oraya bakmıyorum ben; içime bakıyorum, beni kim yönetiyor. Beni komplekslerim yönetiyor olabilir, aşırı duygusallığım yönetiyor olabilir, yaşadığım mahrumiyetlerin meydana getirdiği hırs yönetiyor olabilir, kendimi ispat arzusu yönetiyor olabilir. Cumhurbaşkanının A veya B şahsı olmasının burada ne kadar kıymeti var? Sen içerideki seni kim yönetiyor, bu soruyu sor. İçeride referandum da hiçbir zaman olmuyor, otomatik oluyor; her gün birisi ihtilal yapıyor, her gün birisi başa geçiyor.

İnsan birine bir şey söylemeden önce içinin ne hâlde olduğuna bakmalıdır; içi rahat ve dengeli olmalı. Bir insana yanlış yaptığını söylerken bunun o kadar çeşitli söyleme biçimi vardır ki -nefret ederek söylersin ya da sözlerini çok sanatsal bir hâle getirirsin ama içindeki nefreti karşıdaki yine hisseder. Dolayısıyla ne söyleyeceğimize bakmadan önce ne hâlde söyleyeceğimize bakmalıyız. Biz hissetmez miyiz, birisi bizi eleştirirken şefkatle mi, insafsızca mı, kızgınlıkla mı, umursamazca mı eleştiriyor? Hissediyoruz. Bazen en sert eleştiriyi biri yapar ama sen onu dinlersin, çünkü "bu insan samimi ve beni sevdiği için eleştiriyor" dersin. Ama bazen de "adamın dediği doğru ama nefret ediyor benden, ben bunu bilmiyor muyum" dersin. Demek ki biz aslında hangi hâlde söylendiğini biliyoruz, hissediyoruz. O zaman kendimize şunu soruyoruz: bir insana ne diyeceğini düşünmeden evvel ne hâlde olduğuna bak, o hâlini dengele, ondan sonra söyleyeceğin şeyi zaten o güzel hâl üretecektir. Şefkat duy ve onu sev, ondan sonra ne söylersen söyle.

Kendini İdare Etme Sanatı

İnsan olarak biz aslında kendimizi idare etme sanatını öğreniyoruz hayatta her zaman -kendini idare etme sanatı. Bu, İbn Arabi'nin bir eserinin adıdır: "Et-Tedbiratü'l-İlahiyye fî Memleketi'l-İnsaniyye" -insan memleketinde ilahi tedbir, ilahi idare. Tedbir ve idare aynı kökten geliyor. Bir memlekete sahibiz, Allah bize bir memleket vermiş; bu memleketi kim idare edecek, nasıl bir idareye sahip olması gerekir? İşte bunun sanatını öğrenir insan temelde; bunu yapabilene insan denir, yapamayan insan olamaz. Böyle bir şansımız yok. Bir Hristiyan bunu "içimizdeki şato" diye anlatır; Azize Teresa'nın bir kitabı var, okunabilir. Sen bir memleketsin, bir ülkesin; bu ülkenin bir kralı, bir cumhurbaşkanı veya başkanı var, onun altındaki idare mekanizmaları var, devam ediyor. Bu idare hiyerarşi içinde olursa memleket güzel idare edilir, olmazsa kötü idare olur. Biz hepimiz kötü idare ediliyoruz -kendimiz tarafından, içimizde. Mesela duygu merkezi almış başına gidiyor, "ben çok duygusal bir insanım" -olma yani. Sana kim o duygu merkezini alıp baş köşeye koy dedi? Dünyaya mizaç olarak duygusal geldin, kabul ediyoruz, bir şey demiyoruz. Ama bak hiyerarşi var. Bediüzzaman ne diyor? "Kör hissiyat." Niye kör hissiyat? "Aklı dinlemeyen kör hissiyatınla hareket etme" diyor. Demek ki duygu merkezi idrak etme noktasında o kadar gözü açık değil; kör bir şey, bir nesneye odaklanıyor, onun dışındaki her şeyi göremiyor.

Senin bir hissiyatın var, duygu merkezin var, ama bunun bir yeri var; sen onu olması gereken yerden alıp başka yere koyuyorsun. Benim yeğenim var, yemeğe meraklı, içgüdüsel temelli bir yedi numara alt tipi; güzel yemek koy dayanamıyor. "Fazla yeme" diyorum, "amca ama çok lezzetli" diyor. Bak ne yapmış oluyor mekanizma: içgüdüsel lezzetine odaklı bir benliği alıyor baş köşeye oturtuyor. Ne yiyip ne yiyemeyeceğini lezzetine göre ayarlıyor. Onu niye kalkıp idareye koyalım? O zaman sistemi doğru ayarlamak gerekir. O idareyi yanlış kurguladığımızda, kendi insani memleketimizi idare edememiş oluyoruz, o idare yanlış bir idare olmuş oluyor, o yüzden de hayatın içinde doğru bir şekilde var olmuyoruz, sorunlar yaşıyoruz -çünkü memleket de iyi idare edilmiyor. Ama biz "memleket" deyince dışarıya bakıyoruz; hâlbuki kendini iyi idare edersen, dışarıdaki memleketi de iyi idare edebilecek imkân olduğunda oraya pozitif katkıda bulunabilirsin. Kendi memleketini iyi idare edemiyorsan dıştaki memleketi de iyi idare edemezsin. O zaman dışarıda memleket nasıl yönetiliyor diye düşünmekten ziyade, önce kendi kendimizdeki memleket nasıl yönetiliyor -kim burada cumhurbaşkanı, kim başbakan, kim maliyeye bakıyor, kim içişleri, kim dışişleri, nasıl bir mentalitesi var- onu anlamak durumundasın.

Kişi diyor ki "ben yanlış gördüm mü kızarım" -iyi bir yönetim değil bu, çok doğru bir yönetim tarzı değil. "İnsanlar beni sinir ediyor" diyor -sen hiç iyi bir insan değilsin demek değil bu, iyi idare edilmiyorsun demek. Peygamberin önüne çıkan veya kâmil insanların önüne çıkan sorunlar senden az mıydı? Onlar bir öfke bombası gibi mi yaşıyordu bu hayatta? Öyle bir şey yoktu, saatli bomba gibi yaşamıyorlardı. Peki senden benden daha mı az olumsuzlukla karşılaştılar? Hz. Yusuf senden benden az mı olumsuzlukla karşılaştı, niye bir öfke yumağı olmadı? "Ben bu dünyada yaşamak istemiyorum, ya ölmek istiyorum ya sürekli uyumak istiyorum" -tabii bu bir iki numaranın beklediği şeyleri bulamamışlığının getirdiği bir şey. "Hakikaten haklısın, insanlar çok kötü, dünya git gide kötüye gidiyor" mu diyelim? Demeyelim, onu analiz edelim. Çünkü biz dünyayı değiştirmeyeceğiz; ikincisi, dünya bizim üzerimizde hakikatte etkin değildir, etkin olan insandır -fakat bu etkinlik onu değiştirme anlamında değil, ondan etkilenmeyebilme imkânı anlamındadır.

Bu noktada kişi dünyadan kaçmamalı; eğer bir şeyden kaçman gerekiyorsa içindeki negatifliklerden kaç. Doğulu bir ermişin sözüdür: "Ortalama insan fenomenlerden kaçınır -dünyadaki, âlemdeki olgulardan- hakiki insan ise kendi içindeki negatiflikten kaçınır, ona bakar." Bir ağaç kışa doğru yaprağını döküyor, belli şeylerini kapatıp kışa hazırlanıyor; kışla kavga ediyor mu? Yok. Bir ağaç çiçek açmış, don vurmuş, bütün çiçekleri telef olmuş; isyan eden bir ağaç var mı? "Şu an kış" diyor, "bu sene muhtemelen meyve vermeyeceğim, hadi seneye" diyor, gerekeni yapıyor. Ne kadar esnek değil mi? Bir gerilim var mı, bir travma var mı, duygusal yaklaşmıyor; fıtri yaklaşıyor. İşte ben nasıl yaklaştığımı algılamak zorundayım -olaylara nasıl yaklaşıyorum, nasıl bakıyorum, nasıl bakmam gerekir? Temel soru budur. Yoksa âlemi değiştirmek, âlemin üzerinde değiştirme çabalarıyla kendini yormak değil. Sen kendi içini ne kadar iyi yönetirsen, âlemi değiştirme yönünde de o kadar fıtri davranırsın. Mesela bazı vaizler vardır, rahmetli Timurtaş Hoca gibi, Ali Rıza Demircan gibi -konuşurken öfke üzerine geliyor gibi hissedersin, kızgın, öfkeli. Ama diğer kâmil insanlara bakıyorsun, aynı eleştiriyi, aynı yanlışlara parmak basıyor ama germiyor, gerilmiyor. Neden? İçeride idare doğru bir şekilde yapılıyor.

Taha Suresi 124. Ayet: Dar Yaşam

Son olarak bir ayet var, bunu gerçekten üzerinde tefekkür etmek lazım. Taha Suresi'nin 124. ayetinde, çok fazla kelime değiştirmeden söylersek, şöyle diyor: "Kim benim zikrimden yüz çevirirse, iyi bilsin ki ona dar bir yaşam veririz." Bu dar yaşam nedir biliyor musunuz? Psikolojik yaşamdır, psikolojik düzeydeki hayatımızdır. Hakikaten dar bir hayattır, bizi çok sınırlayan bir hayattır. Allah'ın zikrinden kasıt da ruhaniyettir; sen ruhani boyutundan yüz çevirirsen, onu fark etmezsen, ona yönelik gayret etmezsen, sana dar bir yaşam veririz diyor, sen o darlıkta sıkışıp kalırsın. Ve diyor ki: biz o kimseyi kıyamet gününde kör olarak kaldıracağız; o kimse "Rabbim niçin beni kör olarak kaldırdın, oysa ben daha önce gören biriydim" diyecek. İşte acaba gören biri miydik? Burada bile bir yanılgı var; neyi görüyordun acaba? O sınırlı şeyi görüyordun.

Hayatı ruhumuzun farkındalığı ve idraki üzerinden yaşamak için çaba göstermek zorundayız. Bu çaba neyle mümkün? Benliğin, nefsin, psikolojinin penceresinden daha az bakmaya bağlı. Her evin bir bodrumu vardır ama kimse üst katta çok geniş bir ufku olan bir terasta oturmayı bırakıp, hiçbir penceresi olmayan ya da çok az penceresi olan bir bodrumda oturmak istemez; biz niye oturalım diye kendimize sormamız gerekir.

Hayatın Amacı Hayatın İçinde Değildir

Dünyada insan için hayatın içinde herhangi bir amaç yoktur. Hayatın amacı hayatın üstündedir. Ben bu hayatta ne yapmak istiyorum? Dünyevi olarak hiçbir şey yapmak istemiyorum; ben bu dünyada insan olarak insani imkân ve potansiyelimi açığa çıkarmak istiyorum, özünde bu. Bunun yanında işim olur, çalışırım, işimle ilgili planlamalar yaparım, hesaplar yaparım -bu ayrı bir konu. Fakat o olmasa da problem yok, çünkü benim ana hedefim o değil; aradaki fark bu. Hayatın içinde bir hedef, bir amaç yoktur. Hayatın içinde bir amaç aradığınız anda psikolojik düzeye inmek zorundasınız, çünkü bu hayat sizin psikolojinizi tatmin etmek üzere yaratılmamıştır. Allah benim psikolojimi tatmin etmek için mi bu dünyayı inşa etmiş, olabilir mi böyle bir şey? Bediüzzaman'ın deyimiyle, Allah senin o sınırlı benliğini âlemin idarecisi olarak tayin etmez; sen istiyorsun ki senin ihtiyaçlarına göre bu âlem tanzim edilsin veya işlesin -böyle bir şey yok, böyle bir hedef de yok. Ama insan "o zaman niye geldim, niye yaşıyorum" diyor. İşte özellikle ana soru o: bütün insani potansiyelini açığa çıkarıp onunla yaşamak için geldim, psikolojimi tatmin etmek için gelmedim.

Mevzuyu Robin Williams'ın sözüyle bitirelim -Allah hatalarını affetsin: "Eskiden hayattaki en kötü şeyin yalnız kalmak olduğunu düşünürdüm, yanılmışım; hayattaki en kötü şey, size kendinizi yalnız hissettiren insanlarla birlikte olmak." Bu, psikolojik yapımızın ulaşabileceği en güzel nokta. Ne güzel laf etmiş adam değil mi? Bunu söylemek için insan olmaya gerek yok, "dört" olmak yeterli, insan olmak gerekmiyor. Ama biz bir sözü okuyunca deriz ki "ne kadar önemli bir şey bulmuş, yakalamış" -dört mü, başka bir şey değil. Mümin de böyle söyler, mümin olmayan da böyle söyler. Peki sen Allah'ın yakınlığını hissedip hiçbir zaman yalnız olmayabileceğin bir imkân olduğunu biliyor musun? İşte o, ruhani boyutumuzdur. Mesela "yalnızlık Allah'a mahsus" deriz; bunu da anlamayız. Çünkü ancak Allah yalnız olabilir, sen yalnız olamazsın, buna imkân yok; sen yalnız olduğunu zannedersin. Çünkü sana şah damarından daha yakın olan bir Allah var.

O zaman ya psikolojik düzeyde ulaşabileceğim en yüksek nokta olan bu noktaya gelip "insanlar arasında yalnızım" şarkısını söyleyeceğim, veyahut bana benden daha yakın olan Allah'ı bulacağım; bulunca bu sözü söylemeyeceğim, ama bu sözü söyleyene şefkat edeceğim, bu sözün kıymetinin ne olduğunu da unutmayacağım -bu sözün kıymeti, psikolojik düzeyde insanın ulaşabileceği en son noktadır. Bak bu sözün değeri psikolojik düzeyde, duygu merkezinin yaşayabileceği ve idrak edebileceği en son bilinç düzeyidir. Sen hakikatte hiçbir zaman yalnızlığından kurtulamazsın, insanlar içindeyken bile yalnız olacaksın -ama bu bütün insan varlığımızı içine almaz. Ben, bana her şeyden daha yakın, her an her durumda beni bilen, gören, benimle olan Rabbim'in farkındalığını yaşadığım anda o yalnızlık ortadan kalkar. Mesela "hiç kimse beni anlamıyor" derim, "hiç kimse mi" diye kendime sorarım bazen, "Allah da mı, o da mı anlamıyor seni" derim. Söylediğin söze bak: "hiç kimse beni anlamıyor" derken Allah'ı unutarak söylüyoruz. Ama Allah'ın farkındalığı olsa -bu basitçe bir iman, imansızlık meselesi değil, bir manevi tekâmül meselesi- o zaman dersin ki Rabbim beni çok iyi anlıyor ama beni iyi olabildiğince anlayan bir insanla karşılaşmayabilirim; karşılaşırsak eyvallah, karşılaşmazsak da yine eyvallah.

Kur'an ne diyor? Bu ayeti bazıları dünyevi maişet düzeyinde, geçim şeklinde bir darlık olarak anlamış -o kadar yüzeysel bir anlam. Hâlbuki "benim zikrimden yüz çevirenleri öyle bir hayata sokarım" diyor; mevzu dıştaki olgu değil, geçim sıkıntısı değil. Öyle evliyaullah var, zahiren geçim sıkıntısı yaşamış ama hayat sıkıntısı yaşamamış. Bakışı, idraki, beklentisi, arayışı farklı çünkü.

Hallac-ı Mansur Örneği: Zahirin Tuzağına Hapsolmamak

Son olarak bir şey daha hatırladığım -birçok kişi için anlatılır ama Hallac-ı Mansur için daha çok dillendirilmiştir kitaplarda. Hallac'ı hapishaneye koyuyorlar. Bir talebesi "hocam isterseniz sizi kaçıralım" diyor, arkadaşlarla plan yapıp kaçıralım falan diyor. "Gerekmez evladım, kaçıramayız, siz burada böyle sıkıntı çekiyorsunuz" diyor. Talebesi "gel" diyor, başını göğsüne yaslıyor; bir bakıyor ki geniş bir âlem böyle açılıyor. "Ben, sen beni burada mı zannediyorsun?" diyor. Yani zahirin tuzağına veyahut sınırlılığına hapsolmamalıyız. O manevi imkânın farkına varmalıyız.

İnsan aklına gelir "nasıl olacak bunu görebilmek" diye -kesinlikle Allah ile olacak, Allah ile yapılacak, bunu anlamak lazım. İnsan bu dünyada o noktaya ulaşamasa bile bunu bir bilgi olarak bilmesi bile, deyim yerindeyse o psikolojik çukurlara fazla düşmemesi için bir etkiye sahiptir. Çünkü bilirsin: "tamam ben psikolojik olarak hoşlanmıyorum bu durumdan" dersin ama onu abartmazsın, onun içine gömülüp kalmazsın.

Hz. Asiye ile ilgili -kocasıyla ilgili bir sürü olumsuzluk var- "Ya Rabbi, bana katında bir ev inşa et" diyor, yani "bana kalbinde yer ver" diyor; daha tefsiri ifade edersek "cennette bana bir köşk yaptı, bana kalbinde bir yer ver" diyor. Yoksa "ne kadar kaderim kötü" demiyor. Ve "beni Firavun'un amelinden koru" diyor, "beni öyle bir eylemde bulunmaktan koru, öyle olmayayım" diyor; onun için önemli olan bu. Ayetin bize vurgu yaptığı şey, hemen o manevi yolun farkında olması. Biz Hz. Asiye'yi anlatıyoruz -kocasından dert yanan, travmatize olmuş, senelerce terapi gören bir kadın da olabilirdi, biz onu belki hiç hatırlamazdık böyle bir şey olsaydı. Ama Kur'an'a geçmiş, Allah'ın lütfuna ermiş. Neyle ermiş? Kocası değişmemiş, Firavun işte, iyi bir koca bulup mutlu da olmamış -bilmiyoruz öyle bir şey. Ama mutlu ve huzurlu; çünkü o ruhsal ilişkisinin farkına varmış ve o ilişkiye kendini merkezlemiş, öbür noktayı görmezden gelmemiş ama referansı o değil. Firavun'dan şikâyet bile temelde yok neredeyse; sadece "onun amelinden beni koru, muhafaza et" diyor. Ve şunu unutmayacağız: ıstıraplarımızın, acılarımızın yegâne temeli ve zemini psikolojik boyutumuzdur.

Psikolojik Beslenme ve Negatif Duygulardan Arınma Süreci

Peki biz sadece psikolojik boyutumuzdan mı ibaretiz? "Kardeşim ben olumsuz şartlar içinde yaşayabilirim, insanlar samimi olmayabilir, şu olabilir bu olabilir, başka bir şansım yok mu, huzurlu ve mutlu olmak için bir şansım yok mu bu dünyada?" İşte Hz. Asiye o şansı ve imkânı bize söylüyor. Not alın, arkadaşlarımıza bir cümle okuyayım: "Bir erkek veya kadın bu psikolojik ıstırabın yükünü korumaya devam ederse ve sürekli haklı çıkarmaya çalışıp onu beslerse, uyanamaz." Besleme otomatik mi? Tabii besleme otomatik; onu besleyen benliklerim var. Ben hayatta bir zamanlar iyice arabeske bağlanmıştım, on dokuz yaşında falan -babam ölmüş, sıkıntılar var. Baktım öyle bir mekanizma işliyor, dilime takılan cümleler, şarkılar, hep aynı notalar. Sonra Allah'a şükür bazı şeyler değişti.

Bu gibi bilgilerle karşılaştığında bunların ne kadar mekanik, ne kadar gereksiz olduğunu, başka bir imkânımız olduğunu anlıyorsun; oradan çıktığın zaman gülüp geçiyorsun. Durum değişmiyor orada, sen değişiyorsun; sen artık o psikolojik zeminden bakmıyorsun. Meselenin temeli budur. Bu dünya yine aynı dünya olabiliyor. Eğer o benliklerimi onaylasaydım, onları beslemek nedir? Onları onaylamaktır, doğru olduğunu zannetmektir. Aklınıza düşünceler geldi, "onaylamıyorum" dersin ama devam eder, eyvallah, insan onaylamayacak; onların alternatifi olan bir anlayış, bir düşünce, bir bakış açısı olduğunu bilecek, onu aramaya çalışacak. Bu bazen kendi içinde aranır, Allah lütfeder ilham eder, aklımıza düşürür; bazen dışarıda bir şey olur. Fakat her hâlükârda o yanlış bir şeydir dememiz gerekiyor. Hiçbir şey yapamıyorsak dua etmemiz lazım: "Ya Rabbi bana bu konuda doğru anlayışı, doğru farkındalığı, doğru idraki nasip eyle, beni yanlış düşünceden, yanlış anlayıştan koru." Peygamberin bir duası vardır: "Ya Rabbi bana hakkı hak olarak göster ve onunla rızıklandır, batılı batıl olarak göster ve ondan uzaklaştırmakla beni rızıklandır." Bakın orada bir rızık kavramı kullanılıyor; insan neyle beslendiğine dikkat etmeli -organik beslen, şu bu beslen deriz ama insan psikolojik olarak da neyle beslendiğine bakmalı. Psikolojik olarak neyle beslendiğimiz, biyolojik olarak neyle beslendiğimizden çok daha önemlidir.

Her gün iki litre su içeceksin, belki iki saat dua edeceksin, belki iki saat kalbinde şefkati hissetmeye çalışacaksın; her gün yarım saat kime kızdıysan onu affedeceksin. Akşam duracaksın, bugün kim seni kızdırdıysa, "Ya Rabbi ben onu affediyorum, o nefsine mağlup oldu, ben de olabilirim, ben onu affediyorum, sen de affet ve ona doğru olanı göster" diyeceksin. Ne yaptın? Psikolojik detoks yaptın; o negatif beslenme alışkanlığı yüzünden içinde biriken bir zehri boşaltmış oldun. İnsan işte o anlamda psikolojik olarak neyle beslendiğine dikkat etmeli, süreç içinde zaman içinde o dönüşüm gerçekleşecek. Karaciğerin yağlanmış, "ne yapacağım, şunları yemeyeceğim, şunları yiyeceğim" dersin ama hemen geçmiyor, belki bir sene sürüyor -ama biliyorsun karaciğer yağlanması kötüdür, yarın öbür gün başına bela açar; en azından daha kötüye gitmiyorsun, çünkü neyin ne olduğunu biliyorsun.

Ben bazen bakarım, adam nefret ediyor, kızgınlık gösteriyor, bir sürü negatif düşünce duygu -"ne cesaret" derim. Ben öyle nefret etmeye cesaret edemem, çünkü biliyorum, tecrübe etmişim ki o büyük bir zehirdir; nefreti edersem onu temizlemek için de çok uğraşmam lazım, çünkü psikolojik olarak güçlü bir zehirdir. Sen o zehrin farkına varmak durumundasın. Bunu bir süreç olarak algılayıp "ben bu istikamette çalışacağım" demek durumundayız; bunu dersek az veya çok, hızlı veya yavaş mutlaka yol alırız. Ama "haklıyım" dediğin, "bu tutumun meşrudur" dediğin zaman kendini o negatif noktada fikse etmiş oluyorsun, döndürmüş oluyorsun. Mağaralarda sarkıtlar ve dikitler var; suyun içindeki minimal kalsiyum minerali nasıl böyle birikip oluşuyorsa, psikolojik olarak da birike birike sarkıt ve dikitler oluşuyor -kimileri tehlikeli, kimileri daha az tehlikeli.

Mesela içimizde bir benlik var, ikide bir "sen dünyada ne yaptın" diyor, tam bir baş belası. "Bir şey yapmadım" diyorum, "Allah imkân verirse yaparım, zaten asıl yapacağım şey de insan olmak" diyorum. Davranışlarınızdaki mekanikliği görmeye başladığınızda, sizinle eşi şartlardaki başkalarını suçlayabilir misiniz? Yani karşıdaki de benliğinin tuzaklarına düşüp mekanik bir şekilde davranıyor; sen biraz bari uyanık ol, hem kendin mekanik davranma hem ona mekanikliğini durduracağı bir imkân ver. Sen mekanik, o mekanik olunca -meşhur hikâyeyi biliyorsunuz değil mi- muz ağaçları çok yüksek, adamlar toplayamıyor, orada maymunlar da var, zararsız şeyler atıyorlar, maymunlar da muz atıyor aşağıya. Bu nedir? Maymunun otomatizmasını tetikliyorsun; sen bir şey atınca o da bir şey atıyor, çünkü onun elinde o var. İnsan da öyle: sen otomatik davranma, karşıdakinin de otomatizmasını tetikleme. Ben şimdi sokağa çıksam birine küfretsem, "senin neyin var kardeşim, bir sıkıntın mı var" diyecek biri var mı dışarıda? Yok, "Allah belanı versin" diyecek ya da "belayla uğraşamam" diyecek, duymazlıktan gelecek; her biri kendi otomatizmasıyla davranacak.

Dolayısıyla biz muhataplarımızı hoşgörüyle karşılarız, sen otomatik davranma, karşıdakinin otomatizmasını tetikleme, mümkün oldukça sen pozitif davran, karşıdaki otomatiğe bağlanmış olabilir, yapacak bir şey yoktur ama sen o değirmene su taşımamış olacaksın. En temel hedefimiz kendi otomatizmamızdan kurtulmaktır; başkalarını değiştirmek anlamında bunu düşünmüyoruz. Kur'an niçin diyor "affı tut, bağışla, öfkeni yut, kötülüğü en güzel şekilde savuştur"? Kısas, kötülüğe karşılık ancak bir kötülüktür diyor -çünkü kısas iyi bir şey değildir Kur'an'a göre, sana hak verilmiş ama tavsiye edilmemiş. "O bana böyle dedi, ben de böyle dedim, kısas yaptım" -tamam anladık ama onun yaptığı da kötü, senin yaptığın da kötü; sen onun kötülüğüne karşılık verdiğin için mazur kabul edilebilirsin, mazursun ama iyi yapmadın. İnsanlar "o bana böyle dedi ben de böyle yaptım, iyi yaptım" diyor -Kur'an'a zıt bu, Kur'an ona "iyi yaptın" demiyor, "kötülüğün karşılığı yine bir kötülüktür" diyor, "hak etmek senin için daha hayırlıdır" diyor. Şubbedü'l-cenan'da geçtiği gibi, "bir kaide-i zalimane olan mukabele-i bi'l-misli" tercih etmedi -zalim bir kaidedir bu, misliyle mukabelede bulunmak; oradaki "zalimane" körlük anlamına da giriyor, çünkü karanlıktan gelir zulüm kelimesi aynı zamanda. O kör, sen de körsün; köre körce cevap verme. Sen orada farkındalık içinde yapman gereken en uygun şeyi yap, yoksa böyle mukabelede bulunmak otomatik olmak zorundadır. Eyvallah.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Taha Suresi: 124 ("Kim benim zikrimden yüz çevirirse, iyi bilsin ki ona dar bir yaşam veririz" mealinde doğrudan alıntılanmıştır.) --- ---