Duygu ve Düşünce Karşılaştırmaları - Anne Sevgisi

Kısa Özet

Sohbet, bir önceki oturumdan devam ederek insanın rasyonel akılla her şeyi (özellikle Allah’la olan hakiki bağı ve öz hakikatini) idrak edemeyeceği, bunun yerine “tezekkür” (hatırlama) denen ayrı bir melekeye ihtiyaç olduğu tespitiyle açılıyor; akla ne gereğinden fazla ne de az değer vermenin önemi, ses/işitme benzetmesiyle anlatılıyor. Sohbetin ikinci yarısında ise sevginin psikolojik (ihtiyaç ve beklenti temelli) düzeyi ile spiritüel (beklentisiz, tam bir varlıktan taşan) düzeyi karşılaştırılıyor; anne-çocuk sevgisi, ceviz kabuğu benzetmesi, nişanlılık örneği ve Peygamber’in ümmetinden beklentisiz sevgisi üzerinden, insanın “birey olarak tam” yaratıldığı ve ilişkilerin karşılıklı tamamlanma değil karşılıklı beslenme zemininde kurulması gerektiği savunuluyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Allah’la olan hakiki bağ ve insanın öz hakikati düşünceyle/akılla değil, “tezekkür” (hatırlama) denen ayrı bir meleke ile idrak edilir; kadim bilgelikler bu konularda çoğunlukla “ne olmadığını” anlatarak yol gösterir. - Psikolojik düzeydeki sevgi ihtiyaç ve beklentiye (korunma, takdir edilme, tahakküm) dayanırken, spiritüel düzeydeki sevgi hiçbir karşılık beklemeyen, kişinin kendi tamlığından taşan bir sevgidir; Peygamber’in ümmetine beslediği sevgi bu ikinci türe örnektir. - İnsan birey olarak tam yaratılmıştır; bir başkası tarafından “tamamlanmayı” bekleyen ilişkiler beklenti ve karşılıklı tahakküm üretir, oysa sağlıklı ilişki iki tam insanın birbirini karşılıklı beslediği bir zemindir.

Duygu ve Düşünce Karşılaştırmaları - Anne Sevgisi

Düşüncenin Sınırı: İdrak Edilemeyenler

Evet arkadaşlar, bugün düşünme üzerine konuşmaya başladık. Hoca, insanın düşünen olmaktan ziyade düşüncenin bir parçası olup hatta içinde kaybolduğunu söyledi. Birçok mevzunun düşünceyle idrak edilemeyeceğini anlattı. Örneğin güneşe çıplak gözle bakılamayacağını, karşısında ışık olmasına rağmen insanın karanlık göreceğini söyledi. Yani bizim hâlihazırdaki sınırlı melekelerimizle, sınırlı yeteneklerimizle olan durumu tam olarak idrak edemediğimizi, özellikle “ben” dediğimiz hakikatimizi, gerçek hakikatimizi de idrak edemeyeceğimizi anlatıyordu.

— Yayın kodu abi, tekrar siz de. — Evet.

Dolayısıyla her şeyi kendi mahiyeti bağlamında değerlendirmek, ona ne gereğinden fazla değer atfetmek ne de sahip olduğu değeri indirgemek gerekir. Tabii ki insanlık tarihi içinde her iki yaklaşımın da izlerini görüyoruz: zaman zaman rasyonel akla gereken değer verilmemiş, küçümsenmiş; zaman zaman da özellikle son 150-200 yılda rasyonel akla olduğundan çok fazla değer verilmiş. “Düşünüyorum, o hâlde varım” anlayışının her şeyin referansı hâline gelmesi de aslında doğru değil.

Tezekkür: Düşünülerek Değil, Hatırlanarak Ulaşılan Bilgi

Dolayısıyla olabildiğince bize düşen şey şudur: İslam anlayışında tefekkürün bir yeri vardır, müdevah (derinlemesine düşünme) vardır, ama onun yanında bir de tezekkür vardır — bir şeyin bize açılması, hatırlanması olarak tarif edebileceğimiz bir melekemiz daha var. Yani bizim içimizde var olan, eski dille ifade edersek meknuz olan, içerilmiş olan, bir hazine olarak sahip olduğumuz bir nitelik var. Bu anlamda bir bilgi var, bir irfan var, bir hikmet var; onu hatırlamak insanı bu hakikate ulaştırır. Bu, düşünülerek ulaşılabilecek bir şey değildir.

İnsanın Allah’la olan hakiki bağı, Allah’la olan yakın bağı, kendi öz hakikatimiz, yani ruhsal benlik hâlimiz, Yaradan’daki varlığımız — bunlar düşünülebilir olan şeyler değildir; düşünceyle ulaşılabilir şeyler değildir, onların üzerinde düşünülemez. O yüzden bütün kadim bilgelikler bu gibi şeyleri “ne olmadıklarını” söyleyerek anlatır; başka bir yolu yoktur. Ne değildir, onu söylerler.

Ses Örneği: Duyamayan İnsana Sesi Anlatmak

Şöyle düşünün: kulağı olmayan, duyma becerisi olmayan bir insana, diyelim ki IQ’su 200 olsun, siz sesi anlatabilir misiniz? Anlatamazsınız. O ne diyecektir? Size diyecektir ki “rüzgâra mı benziyor, tutulabiliyor mu?” Siz dersiniz ki “tutulamaz, rüzgâr gibi değildir, bir yer kaplamaz.” Yani ne olmadığını anlatabilirsiniz, ama ne olduğunu ancak kulağı olana anlatabilirsiniz.

Dolayısıyla tıpkı bunun gibi, mutlak Yaradan’la ilgili ya da kutsal boyutla ilgili, insanın hakiki öz kendiliğiyle ilgili olan şeyler düşüncenin konusu değildir. Düşüncenin konusu olmaması onun niteliğini düşürmez; sadece bir şey düşüncenin konusu değildir, çünkü düşünce her şeyin cevabı değildir. O yüzden bir bilgenin bir sözü var: “Dinin, İslam’ın en özlü konuları akla indirgenirse, o zaman yanlış olur.” O yüzden birinin maneviyatının, ruhsallığının bir kısım şeyleri akıl üstüdür; süfli değil, irrasyonel de değil. Akıl onları idrak edemez, kuşatamaz, kavrayamaz. Peki insanda bunu kavrayabilecek bir meleke var mıdır? Vardır; o da insandaki tezekkür, kadim dilde “tezekkür” olarak ifade edilen melekedir. O yüzden “bilmiyorsanız tezekkür edenlere sorun” ifadesini, yani “eğer bilmiyorsanız, size o hakikat henüz açılmamışsa, olur olmadığını anlamak istiyorsanız onu hatırlayanlara sorun” şeklinde yorumlayabiliriz.

Düşünce ile Duygu Arasında Bir Çatışma Yok

Şunu da tekrar hatırlatayım: düşünce ile duygu arasında bir çatışma aramanıza gerek yok. Kimileri böyle bir tuzağa düşüyor: “Ben çok duygusalım, hayatım duygusal ilerler” diyor. Bazıları da “ben rasyonelim, hayatım daha rasyonel ilerler” diyor. Bunlar birbirine çatışan şeyler değil; bunlar bir araya getirilecek bakış açılarıdır. Duygusal yerden böyle görünüyor, rasyonel yerden böyle görünüyor; bunlar bir araya getirilir, birlikte kullanılır. Bunları birbirinden ayrıştırıp “ben çok duygusalım”, “ben çok rasyonelim” deyip birbirinden uzaklaşmak, birbirini yok saymak, bir tarafı bastırıp öbür tarafın başına geçirmek — bu da başka bir problematik noktadır.

Zihin Düzeyleri: Aklın Kullanımı ve Sınırları

Zihnin altına düşmüş olanla, üstüne çıkmış olan arasında ince bir çizgi vardır; farklı zihin merkezleri vardır. Zaten bilimin tarihine baktığımızda, düşünceyle yapılan yolculuğun zaman zaman kırılmalarla, rota değiştirmelerle, makas değiştirmelerle ilerlediğini görürüz.

— Bu betimleme için teşekkür ederim.

Akıl kullanılabilir, kullanılması da gereken bir melekedir; akıldan yana bir küçümseme asla doğru değildir. Ama “her şeyi ancak akla yatanı anlarım” demek de, “gözümle görmediğime inanmayayım, kulağımla duymadığım sese inanmayayım, dokunamadığım şeyi kabul etmeyeyim” demek de, ne kadar sağlıksız bir tutumsa, “aklıma yatmayan hiçbir şeyi kabul etmem” demek de o kadar sağlıksız bir şeydir. Burada tabii ki insan, aklını en fazla belli bir noktaya kadar kullanabilir.

Ruhsal Akıl ve Rasyonel Akıl Ayrımı

İstidlal (mantıksal çıkarım) yapan, temellendirilmiş bir akıl var; bir de psikolojik düzeyde işleyen bir akıl var. Hatta Mevlana’nın meselinde ruhsal bir akıl olduğu söylenir; o, bu ayrıştırmayı yapar. Tırnak içinde söylüyorum, ruhsal düzeyde de bir akıl vardır, ama işte o, rasyonel akıldan farklı bir idrak melekesidir; hakikat düşünülmeden, mantıksal bir zincir, bir muhakeme yoluna girmeden de kavranabilir.

Modern insanın buna karşı ihtiyacı, biraz zihnini dinlendirmektir; zihni o kadar zorlamamak gerekiyor. Siz burnunuzu ne kadar hassas hâle getirseniz de burnunuzla bir şey duyamayacaksınız; kulağınızı ne kadar hassas hâle getirseniz de kulağınızla bir şeye dokunamayacaksınız. Her şeyin kendi koşulu ve kendi sınırları var; akıl da böyle. O yüzden aklı yerinde ve ölçülü kullanmak gerekir. Modern insanın “her şeyi okuyacağım, her şeyi düşüneceğim, her şey hakkında bilgim olacak” tuzağına düşmemesi gerekir.

Kendini Bilmek Kitaplarla Ulaşılan Bir Şey Değildir

Şunu unutmamak gerekir: kendini bilmek, kitap okuyarak ulaşılan bir şey değildir. Kitaplar sadece neyin kendimiz olmadığını anlatabilir; kendimiz olanı anlatan bir kitap yoktur. Gerçek anlamda insanın kendisini, bu mükemmel düzeyde tarif eden herhangi bir kitap yoktur; insan böyle bir kitabı aramamalıdır. Çünkü gerçek kendimiz, yazıya dökülebilen, kelimelere dökülebilen, düşünülebilen bir şey değildir; o fark edilen bir şeydir, bir anda fark edilen bir şeydir. Bu farkındalık, düşünce melekesini biraz dinlendirmeyi gerektirir. Düşüncenin ötesinde bir idrak imkânı, bir idrak melekesi vardır; en yüksek meleke düşünce melekesi değildir — ama düşünce de elbette çok önemlidir.

Peygamberin Hira’daki Tecrübesi: “Ben Bilmiyorum” Diyebilme Hâli

Şuydu abi, Peygamberimizin Hira’da yaşadığı o dini tecrübe… 40 yaşına geldiğinde, davetten anlayan, insanların psikolojisini çok iyi anlayan, kim kendisine bir şey sorsa müşkülleri hakkında bir fikri olan bir insan; Cebrail’le yaşadığı o tecrübede, kendisine “oku” dendiğinde “ben bilmiyorum” demiş. Bu, herhalde bizim zihinle, akılla ulaşacağımız son noktada yapacağımız bir itiraf; oraya ulaşmadan bir adım öncesi, akılla ve zihinle “ben bilmiyorum” diyebilme hâlidir. Yani gerçekten hakikati söylemek, “bilmiyorum” diyebilme hâlidir.

İnsan zihninin rasyonel bir akıl olduğunu fark etmeli ve rasyonel akılla kavrayamayacağı şeylere dair mütevazı bir şekilde, hakiki bir tevazuyla “bilmiyorum” demelidir. Çünkü bu, rasyonel akılla bilinebilecek bir şey değildir — yani bilinebilir, ama rasyonel akılla değil. Peygamber kendini bildi, ama beşerî aklıyla değil. Dolayısıyla bu farkı biz de aynı zamanda anlamış oluyoruz. O yüzden insanın kendi beşerî melekelerinin sınırının farkına varması gerekir.

Psikolojik Sevgi ile Spiritüel Sevgi Arasındaki Fark

Geçen programda da ifade edildiği gibi, psikolojik düzeyde bir sevgi var, bir de spiritüel düzeyde bir sevgi var. Biz bu iki düzeyi birbirine karıştırdığımızda kendimize yazık etmiş oluruz. İnsan psikolojik düzeyde sevebilir; fiziksel şeyleri de sevebilir, duygusal anlamda da bazı şeyleri sevebilir. Fiziksel düzeyde sevdiğimiz şeyler vardır: suyu severiz, susuzluğumuzu giderir; yemeyi severiz, açlığımızı giderir; sıcak bir havayı severiz, bedenimiz iyi hisseder. Ama bunlar araçsal şeylerdir; biz sevdiğimizi söylediğimiz bu şeyleri aslında bir araç olarak görürüz: su bir araçtır, yemek bir araçtır, sıcaklık bir araçtır; ben neye ulaşıyorum? Fiziksel rahatlığa.

Duygusal anlamdaki sevgimiz de ihtiyaçlarımıza dayanır: korunma ihtiyacı, ait olma ihtiyacı, hatta birine (kendimizi) takdim etme ihtiyacı, birine hükmetme, tahakküm etme ihtiyacı. Bir taraf tahakkümü altına girer; o yüzden aralarında sanki bir sevgi ilişkisi varmış gibi görünür. Bir taraf korunma ihtiyacı hisseder, bir taraf koruyucu ve sahiplenicidir. Bir taraf korunduğu için kendini iyi hisseder, bir taraf koruduğu için kendini iyi hisseder; çünkü onun da böyle bir psikolojik ihtiyacı vardır. İşte bunlara duygusal yöndeki sevgi diyoruz; ama bunlar aslında bir ihtiyacın karşılanmasını bildiriyor.

İkili İlişkilerdeki Sitem Cümleleri

Biz çoğu zaman ikili ilişkilerden şu tür sitemleri duyuyoruz: “Benim kıymetimi bilmiyor. Bana bir teşekkür dahi etmiyor. Beni anlamıyor. Ben onu memnun etmeye çalışıyorum ama o beni memnun etmeye çalışmıyor. Ben onu sahipleniyorum ama o beni sahiplenmiyor. Ben onunla konuşmaya ihtiyaç duyuyorum ama o duymuyor” gibi durumları yaşıyoruz.

_(Kayıtta bu noktada uzun bir kesinti var.)_

Anne-Çocuk Sevgisi: Karşılıksız mı, Karşılıklı mı?

Ben psikolojik düzeyde olabilecek en… karşılıksız demiyorum, en az karşılık bekleyen sevgiden bahsediyorum diyelim. Bu bile çocuktan bir karşılık beklemeyi gerektirir. Bazen “bu benim yavrum, bu benim parçam, bu benim devamım” manasında, anne çocuğu kendi varlığının devamını sağlayan bir şey olarak sever. Bazısı için de biraz daha bilinçlidir: onu koruyacak, zor zamanında kendi kan bağıyla bağlı olduğu, yanında olacak bir varlık olarak sever. Dolayısıyla ailenin çocuğa olan sevgisiyle ilgili şuna denk gelmiştim abi: bir tür çocuk yarışına denk gelmiştim; biri bir çocuk yapmıştı, diğer taraf da bir çocuk yapmıştı, sanki ikisi birbiriyle yarışır gibi bir tavır içindeydi. Günün birinde birisi onlara “ikinizin anneleri sizin üzerinizden birbiriyle yarışıyordu” dese, bu, aralarındaki bağı da sarsabilecek bir şey olurdu herhalde.

_(Bu paragraf ağır biçimde bozulmuştur; “çocuk yarışı” örneğinin ayrıntıları bağlamdan yaklaşık olarak yeniden kurulmuştur, birebir doğruluğu garanti edilemez.)_

Mesela çocuğunun evlenmesini istemeyen, evlendiğinde de bunu bir kayıp gibi hisseden anne-babalar var, değil mi? “Yeni evlendiğin eşine bağlandın, beni unuttun, artık beni aramıyorsun” diyenler var. Şimdi burada bir karşılıksızlık var mı? İyi düşünelim. Burada bir şeyi küçümsemeye çalışmıyoruz; objektif bakmaya çalışıyoruz. Anne olabiliriz, baba olabiliriz, bir şeyi gerçekten karşılıksız sevdiğimizi düşünebiliriz. Acele etmeyelim, şöyle bir duralım. Ama önce şunu soralım kendimize: herhangi bir karşılık beklentisiyle seviyor olduğumuz gerçeğiyle yüzleşebilir miyiz? Farkına varmadığımız bir karşılık beklentisiyle sevdiğimizi fark edersek, buna hazır mıyız? Hazır değilsek zaten göremeyiz; ya inkâr ederiz ya yok sayarız.

Ceviz Kabuğu Metaforu: Kabuktan Öze Ulaşmak

Şöyle bir örnek vereyim size. Çoğumuz fotoğraflardan görmüşüzdür: ceviz ağaçta yeşil bir kabukla örtülü bir meyvedir. Şimdi bu yeşil kabuğu soyduğunuzu, içeride kalan sert, kahverengi kabuğu cevizin “içi” zannettiğinizi düşünün. O insana “cevizin içini gördün mü?” diye sorsak, “evet gördüm, yeşil bir kabuğu vardı, bu kabuğu soydum, içi çıktı, sert kahverengi bir kabuktu” diyecektir. Şimdi bir kişinin cevizin içini o kahverengi kabuk zannedip orada kalması üzücü bir şeydir, değil mi? Bir insan ona dese ki “bak, bu da cevizin ikinci kabuğu, bunu da kır, o zaman cevizin özüne ulaşacaksın” — bu, onun için kötü bir yüzleşme mi, faydalı bir yüzleşme mi olur?

İşte psikolojimizde de bunu yaşıyoruz. Bu yolculukta zorluklar görmek gerekir, artısıyla eksisiyle; kırılacak olan, kırılan bir benliktir.

Nişanlı Örneği: Gerçekten Karşılıksız Sevebilir miyiz?

Ben şunu sorarım insanlara: bir nişanlın var, nişanlın senden çok daha iyi birini tanıdı, onunla çok daha mutlu oldu ve sen de bunu fark ettin, gördün. Şunu diyebilir misin: “Bak, o insan seni benden daha çok mutlu edebilir, yolun açık olsun, ben de senin mutlu olmanı diliyorum”? Gerçekten kalbimizde bunu söyleyebiliyor muyuz? Söyleyemiyorsak, bu nasıl bir sevgi oluyor? Söyleyebiliyorsak, bu nasıl mükemmel bir sevgi oluyor, nasıl büyük bir sevgi oluyor, değil mi?

Hâlbuki normal insan… ben burada Peygamber’den değil, “doğal insan” kavramından bahsediyorum; benim nazarımda doğal insan kavramı daha temel bir yerde duruyor. Doğal insan bunu yapabilir: kendisinden daha iyi bir şey yapan birini gördüğünde ona saygı duyar; daha iyi bir eser gördüğünde, daha iyi bir sanat eseri kendini dinlettiğinde ona hakkını verir. Eğer ben böyle bir şey gördüğümde, sanki o benmişim gibi memnun oluyorsam, bu bir kıskançlık kırıntısı bile taşımadığımı gösterir.

Ama siz ne dersiniz: ben bir anneyim, çocuğumu benden daha iyi anlayabilecek bir kadın tanıdım; çocuk da “anne, bu kadın benim annem olsun” diyor, verebilir miyim onu? Bu soruların sorusunu kendimize sormalıyız. Acıları içebiliriz, ama şöyle bir yere, henüz özlediğimiz bir yere gelemedik: biz hâlâ kabuktayız, kabuğu kırmaya ihtiyacımız var. Biz o kabuğa sarılmışız ve onu meşrulaştırmaya çalışıyoruz. Hâlbuki o bizim kozamız olabilir; ve biz orada sıkışıp kalırsak, o kozadan çıkamayız, kelebek olamayız.

Kabuktan Kelebeğe: Özgürleşme

Özgürleşmek lazım. İnsan özgürleşebilir. İnsan başkalarının verdiği değerden özgürleşebilir. İnsan başarılı olma arzusundan özgürleşebilir. İnsan başkalarını etkileme ihtiyacından özgürleşebilir. İnsan takipçi sayısıyla, tanınmayla tanımlanmaktan özgürleşebilir.

Başkasının Dünyasındaki Ben ile Gerçek Ben

…o beni seven insanın dünyasındaki varoluşum. Ama o varoluş, benim gerçek varoluşum değil. O dünyadaki “ben” ile gerçek “ben” arasında örtüşen durumlar olabilir, kurgusal durumlar da olabilir. Şimdi ben, o çocuğun bana bakışıyla kendimi tanımlamıyorsam — mesela çocuk beni olduğumdan çok beceriksiz gördü, ya da “amca sen çok çirkinsin” dedi diye — bu, o çocuğun gözündeki bir algıdır, bir yaklaşımdır, değil mi? Peki ben gerçekte onun gözündeki bu algıyı kendi gerçekliğim olarak kabul edebilir miyim? Edemem, çünkü tamamen örtüşmüyor.

Birçok insan neden sevilme sürecinde bir kesinti olduğunda kendini yok hissediyor? Çünkü kendini sevilen bir konumla tanımlıyor: “beni seviyor, artık sevmiyor, bu an ne oldu, ben onun sevgisinde vardım, kendimi onun varlığında var zannediyordum, artık sevmeyecek, benim varlığım ne olacak” diye düşünüyor. Bunun nedeni ne? Kendi varlığının, kendi varlığının farkındalığının, bir başkasının dünyasında var olmuş olmasıdır; bir başkasının kendi dünyamızda var olmasıdır.

Psikolojik düzeyde kalmaya devam edeceksek, onun sınırlılığına da razı olmalıyız; onun sınırlılığına razıysak problem yok. Ama daha özgürleşmek istiyorsak, kendi özümüze, kendi merkezimize yaklaşmak istiyorsak, o zaman ne yapmalıyız? Geçen hafta sevgiyi tartışmıştık, tartışmaya açmıştık; bu besleyici sevgilerle ilgili söylenmedik bir şey kalmadı. Bir şey daha söyleyeyim: varlığın, sevgi geri çekildiğinde de devam ediyor. Doğal bir huzur içinde devam ediyor; tabii ki geçici bir ayrılığın hüznü olabilir ama doğal bir varoluş ve huzur devam ediyor. Eğer bunun yerine bir çöküntü oluşuyorsa, bir değersizlik oluşuyorsa, derin bir boşluk oluşuyorsa, varlığımızda bir eksen kayması var demektir. Eğer böyle şeyler hissediyorsak, o zaman şunu ayıramamışız demektir: benim “ben olarak” varlığımla, benim bir değişkenlik (rol, ilişki) üzerinden varlığımı birbirine karıştırmışız.

İnsan Birey Olarak Tamdır: Modern Psikolojinin Tuzağı

Mesela ben çocuğumun gözünde anne ya da baba olarak varım, ama ben aynı zamanda “ben olarak” da varım. O anne-çocuk, baba-çocuk ilişkisi kesintiye uğrayabilir; bunlar geçici şeylerdir. Yani Yaradan bizi şöyle mi gönderdi acaba: “Sen anne olduğunda tam olacaksın” erkeğe de “sen baba olduğunda tam olacaksın” ya da bir kadına “sen ancak birini bulduğunda tam olacaksın” mı diyor? Bir erkeğe ve kadına Allah böyle mi diyor? Değil mi? Böyle bir şey yok. İnsan birey olarak tamdır. Bir başkasıyla tamamlanan bir varlık değildir.

Bu, modern psikolojinin insana attığı en büyük tuzaklardan biridir: “insan başkasıyla tanımlanır, insan başkasıyla tamamlanır, ancak bir başkası olduğunda sen varlığını fark edersin” fikri. Bunlar modern psikolojinin sofistike tuzaklarıdır. İnsan birey olarak tam bir şekilde yaratılmıştır; Allah’la tamdır, bir başka insanla tamamlanmaya ihtiyaç duymaz. Zaten insan ne kadar tam olursa, o zaman daha sağlıklı, daha sürekli bir birliktelik yaşayabilir. Yoksa “sen bana saygı göstermezsen ben de sana göstermem”, “sen beni sevmezsen ben de seni sevmem”, “senin bana ihtiyacın yoksa benim de o kadar sana ihtiyacım yok” gibi tamamen çocukça, tepkisel tavırlar sergileriz. Sevgimiz birbirimizi beslemez; sevgimiz beklentiler üzerine kurulmuş bir şeye dönüşür.

O yüzden insan bir ilişkiden önce kendine şunu sormalı: “Neye ihtiyacım var? Bu ilişki benim hangi ihtiyacımı doyuruyor?” Eğer cevap “hiçbir ihtiyacımı doyurmuyor, ilişkiye ihtiyacım yok, ama yine de bu ilişkiyi seçiyorum” ise, o zaman daha sağlıklı ve daha besleyici bir ilişki kurabiliriz.

Peygamberin Beklentisiz Sevgisi

Bakın Kur’an ne diyor: “Hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olun.” Peygamber niçin besleyicidir? Niçin ümmeti için şifadır, rahmettir? Çünkü bir beklentisi yoktur. Düşünün, Peygamberin ümmetten bir beklentisi olsaydı ne olurdu? “Siz beni bırakırsanız ben de sizi bırakırım, siz bana dönerseniz ben de size dönerim; siz beni yeterince sevmiyorsunuz, sözümü dinlemiyorsunuz” deseydi, sizi besleyebilir miydi? Hayır. Peki neden bizi besleyebiliyor? Çünkü Allah’la olan bağının farkında; ve o bağla bizim eksik olan taraflarımızı tamamlıyor, hatalı olan taraflarımıza ışık tutuyor, kendimizi tamamlayacağımız noktalara bizi şahit ediyor.

İlişkiler Neden Bu Kadar Problemli?

Bu ilişkiler niye böyle kuruluyor? Çünkü herkes muhtaç; kimse kendi başına tam değil. Herkes yarasını sardıracak bir kişi arıyor; karşıdakinin de yarası var. Ama herkes kendi yarasıyla meşgul, karşısındakinin yarasından habersiz; ve herkes kendi yarasının merkezinden ilişki kuruyor. Böyle bir ilişkide sağlıklı bir bağ nasıl kurulur? Bu mümkün değil. O yüzden sağlıklı bir ilişki için, sağlıklı, dengeli, kendi tamlığının farkına varmış bir insan lazım.

Peki şimdi diyeceksiniz ki, “tam olun” cevabıysa, ne yapalım, evlenmeyelim mi? Cevap şu: bu perspektife sahipsek evlenelim. Yani ben ilişkide karşımdakinin beni tamamlamasını beklemeyeceğim, ilişkiyi o gözle değerlendirmeyeceğim. Ben kendi tamamlanma sürecimi yaşayacağım, muhatabım da kendi tamamlanma sürecini yaşayacak. Bu süreçte biz birbirimize olabildiğince iyi bir ayna tutmaya çalışırız. Gerçek ilişkinin doğru zemini budur; o zaman ilişki birbirimizi besleyen bir sürece evrilebilir.

— Ağzınıza sağlık. Son anladığım cümleyi söylüyorum abi: yani ilişkide kişi öncelikle kendisini tamamlamaya çalışacak, sonra eşinin bir eksiği varsa, o kendisini tamamlayabilsin diye ona bir nevi alan açacak.

— Aynen öyle. Asla kendimizi tamamlayacak bir insan aramıyoruz; ilişkinin zehiri, “beni tamamlayacak bir insan var” safsatasına inanmaktır. Ama karşımdaki insanın, eşimin bana böyle bir şey daha vermesi problem değil; tamamlanmış olduğum için karşımdakine ihtiyacım yok, ama eğer karşımdakinin de böyle bir farkındalığı, bir yolu varsa, süreçte bana daha yardımcı olur. Ben de ona öyle olmaya çalışırım. İlişkide birbirimizi aramalıyız; ilişkinin kendisini aramamalıyız.

Bugün ilişkiler niçin bu kadar problematik? Çünkü herkes, kendi ihtiyaçlarını karşısındaki insanın karşılayıp karşılamadığına odaklanıyor; herkesin tuzağı bu. Bundan ne kadar memnun olan var? Çok azı. Teşekkür ederim, ağzınıza sağlık.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde anlatıcı hiçbir ayeti sure adı veya ayet numarasıyla anmıyor. İki yerde Kur’an’a/Peygamber’in hayatına genel atıf var ancak sure adı verilmediğinden bu bölüme eklenmedi: (1) “Kur’an ne diyor? Hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olun” ifadesi (bir önceki dosyada da geçen, sure adı belirtilmemiş aynı atıf); (2) Peygamberimizin Hira mağarasında Cebrail’den “Oku” emrini aldığı ve “ben bilmiyorum, okuma bilmiyorum” dediği bilinen olay — bu, Alak Suresi’nin ilk ayetlerine karşılık gelen tarihî bir olay olarak anlatılıyor, fakat anlatıcı doğrudan bir ayet alıntılamadığı ve sure adı vermediği için kayıt dışı bırakıldı.