Duygularla Özdeşleşmemek ve Egonun Hedef Tahtası Olmaktan Kurtulmak
Duygu ve Düşüncelerle Özdeşleşmemek
Benimdir demiyorum. Benim bedenimde oluştuğu için bunu kabul etmiyorum. Diyorum ki bu bedenimde gördüğüm bir şey ama bu bedenimin doğal halinden değil, onun doğasından değil. O zaman ne yapıyorum? Diyorum ki bunu ben onaylamıyorum ve bunu nasıl gidereceğimi düşünüyorum. İmkânlarım varsa gideririm, kendi imkânlarım yoksa doktora başvuracağım değil mi? Tıpkı bunun gibi. Şimdi içimde bir öfke ortaya çıkıyor. Peki bunu sahiplenmeli miyim? Benim öfkem deyip bunu sahiplenecek miyim, yoksa bu içeride ortaya çıkan bir öfke; bunu yok saymıyorum, inkâr etmiyorum ama sahiplenmiyorum da.
Ben çok ağlıyorum diyelim. Yani bu şimdi çok ağlama; ben de hemen "şurada ağla da ağlayayım" demiyorum. Öyle, ağlıyorum. Yani bu üzüntülerimin, sıkıntılarımın benden olmadığını bilsem, ne bileyim, başka birisi yapsaydı... Yani şöyle, şimdi içimizde birçok düşünce, duygu, arzu, beklenti, korku duyan benlik halleri var. Yani aslında bunların her biri bir benlik gibi işliyor. Mesela diyelim ki ne diyorum? Üzülüyorum, diyorum ki bunu senden bekliyorum. İşte hayattan şunu bekliyorum, hayatta şundan korkuyorum dediğimde aslında ben o düşünceye, o duyguya "ben" demiş oluyorum. O duyguya, o düşünceye, o korkuya, o beklentiye "ben" demiş oluyorum. "Ben" dediğim anda artık o benim varlığım gibi işlemeye başlıyor.
İşte orada o duyguya, o düşünceye hemen "ben" demeli miyim, sahiplenmeli değil miyim? Mesela diyelim ki "ben çok üzgünüm" demek yerine "şu anda içimde bir üzüntü duygusu geçiyor" desem. Evet ama onu sahiplenmiyorum, çünkü... Buna o kadar üzülme gerekmez. Mesela anlatabildim mi? Sahiplenmiyorsak onu bilinçli de kontrol ediyoruz ama o kişiyi içinden hâlâ örseleyebiliyorsa ona hangi tepkiyi verebiliriz? O zaman da mesela herhangi bir dışsal olay nedeniyle veya bir kişi nedeniyle oradaki o duygu veya düşünce tetikleniyor. Gene ona karşı uyanık olacaksın.
Bunu basit bir örnekle vereyim, belki daha iyi anlaşılır. Bir köpeğim var ama çok iyi terbiye etmemişim. Bahçemde duruyor, böyle rahatsız olduğu bir tip var; o gelince havlıyor. Şimdi ben, köpeğim havladı diye ben de havlamıyorum değil mi mesela? O diyor ki, köpeğim biraz gıcık kapıyor adamdan. Ama ben onun gıcıklığını onaylamıyorum, sahiplenmiyorum. Yani onun hiç tepki vermemesi için illa zorlamana gerek yok. Havlama diye köpeğin ağzını bağlamana gerek yok. Sadece sen o köpeğin sen olmadığını anlaman gerekiyor. Oradaki o duygu, o düşünce, onayladığım bir duygu ve düşünce değil. O kadar. Başka bir şey yapmana gerek yok.
Üzüntünün ve Öfkenin Kaynağı: Beklentiler
Ama şimdi bir üzüntü duygusu var. Ben zaten inkâr etmedim ki. Onun için açığa çıkması, yaşanması gerekiyor. Yani beni ele geçirse de geçirmese de bir deşarj olması gerekiyor değil mi? Hayır, işte orada ben farklı düşünüyorum. Neden? Deşarj olması demek, sürekli olarak ben bir şeyi onaylıyorum ve ona sürekli yol veriyorum demektir. Şunu kabul ederim: Artık iyice sana hâkim olmuş bir duygu var ve o duygu senin artık kontrol etmekte zorlandığın veya çok özdeşleştiğin bir duygu; öfkelenmişsin mesela. Zaten onu deşarj edeyim mi etmeyeyim mi desem bile sen deşarj edeceksin, başka bir çaren yok. O ayrı bir şey.
Fakat şu yanlış bir şeydir, modern psikolojinin iddia ettiği: "İşte bir duygun varsa bunu açığa vur." Eğer öyle olsaydı, bu bir çözüm olsaydı, öfkeli insanlar bir süre sonra öfkesiz hâle gelirdi. Eğer çok üzülen insanlar, sürekli şikâyet eden, sürekli üzüntülerini yansıtan insanlar bir süre sonra aydınlanmış olurdu. Dolayısıyla burada mesele bir duyguyu deşarj etmek, dışarı yansıtmak veya yansıtmamak meselesi değil. Peki ne olacak? O anda o duygunun enerjisini dışarı atarak ne oluyorsun? Birini sayıp döktün, attın; ondan sonra sadece anlık bir rahatlama olmuş oluyor, o kadar. Derinde kabullenemediğin bir şey var. Kabullenemiyorsun. Öyle bir insanın öyle yapmasını, öyle bir tavır takınmasını, öyle bir davranış sergilemesini kabullenemiyorsun. Orada kabullenemeyen, yargılayıcı, öfkeli bir benlik var. Bir başka benlik "tamam ben onun yaptığını affettim, bağışladım" diyor ama bir başka taraftaki bir benlik "ben anlamam" diyor, "böyle bir şey yapmaması lazım" diyor.
Yani onu illa o yöntem olmazsa olmaz mı? Yok. Uygulanabilir mi? Tabii ki uygulanabilir. Kişi psikolojik düzeyde o negatif enerjiyi boşaltmış olur. Atıyorum, babana bir türlü söyleyemediğin şeyi ömrün boyunca tutuyorsun, tutuyorsun. Babana küfredip onu da göremeyeceğine, boş bir sandalyeye babanı hayalen oturtuyorsun, ne söyleyeceksen söylüyorsun; orada bir nevi psişe -cahil psişe- rahatlıyor. Ama aslında boş bir şey. "Ben ona nasıl kızıyoruz biz sana ama hiçbir şey söyleyemiyorsun, kendi kendine karşılıyorsun" diyorsun ama senin yüzüne kendine bir şey söyleyemiyorum, onu ne yapacağız hocam? "Ben hiç kimseye bir şey söyleyemiyorum, kendi kendime yiyip bitiriyorum."
Şimdi öncelikle şunu anlamak lazım, onun temeline inmek lazım. Yani birine kızıyorum veya birinin yaptığından dolayı üzülüyorum; ta oraya kadar gelmek, inmek lazım. Niye kızıyorum ve niye üzülüyorum? Eğer bunları keşfetmezsek ömrümüz boyunca üzülmeye ve öfkelenmeye kendimizi açık hâle getirmiş oluruz. Öfkelendiğimiz ve üzüldüğümüz zamanda önümüzde iki ihtimal var: ya dışa vuracağız ya da içimizde tutacağız. İkisi de çözümleyici değil. Şu var: içinde birikmiş bir negatif enerji var, onu boşalt; ama çözüm burada gerçekleşmiş olmuyor. Sonra dön; bu enerji niye ortaya çıkıyor, bu negatif enerji niye ortaya çıkıyor?
Mesela ben niye üzülüyorum? Bir başlık atın: ben neye üzülüyorum ve niye üzülüyorum? Orada göreceksiniz ki bir kısım beklentileriniz var. Beklediğiniz şekilde dikkate alınmıyorsunuz, beklediğiniz şekilde ilgi ve değer görmüyorsunuz, beklediğiniz şekilde varlığınıza saygı duyulmuyor gibi gibi vesaire. Onları analiz edersiniz. Veya işte siz samimisiniz, ince düşünüyorsunuz ama karşınızdaki insanlar sizin gibi ince düşünmüyorlar. Şimdi bakın, bu anlattıklarım aslında olgu; ama beklenti içinde olduğunuzda üzüleceksiniz. Ben şimdi bekliyorum ki biri bana "buyurun üzüm yer misiniz" desin, hiç kimse demiyor, üzülüyorum bu durumda; eğer öyle bir beklentim varsa. Değil mi? Ama öyle bir beklentim yoksa üzülmüyorum da, alınmıyorum da.
Dolayısıyla bir şeyin temeline inmek lazım, yani üzüntünün temeline inmek lazım. Yoksa üzülüyorum ama kimseye açamıyorum, ifade edemiyorum; karşıma beni üzen insan geliyor, bir şey diyemiyorum, içimde kalıyor. Bu, modern psikolojinin daha çok semptomatik tedavi yaptığı gibi bir durumdur. Sert bir şekilde temel bir problemin oluşturduğu sonuçları çözmeye çalışmamak lazım. Olay o değil; olay o temel problemin kendisini çözmek. Yani ben niye üzülüyorum diye sorduğumda tabii ki ego bazen meselenin temeline inmek istemeyecek. "İnsanlar bana yanlış davranıyor, böyle davranıyor, onun için üzülüyorum" diyecek. Peki onlar öyle davrandığında üzülmekten başka bir çözüm yok mu? Veya böyle olmadığında üzülmemezlik edemez miyiz? Değil mi, edebiliriz aslında.
İşte egonun temel çelişkisi şudur ki kendisine bir çerçeve belirlenmiş; bir hayat algısı var, bir hayata yaklaşım biçimi var, bir zemini var. Hani güzel bir hikâyedir, anlatmış olayım tekrar: Adamın biri böyle bir uçurumun, büyük bir kanyonun kenarında yürürken ayağı birden kaymış, düşmüş. Aşağı doğru düşerken bir dala tutunmuş. Dala tutunmuş ama bakıyor dal çok sağlam değil, hafif çatırdayacak. Demiş ki "Tanrım bana yardım et, Tanrım bana yardım et" falan. Bir ses duymuş: "Merak etme, kendini bırak, meleklerim seni kucağında taşıyacaklar." Demiş ki "başka kimse yok mu?" Anlatabildim mi? Neden? Çünkü onun kafasında bir kalıp var: "O beni Allah kurtaracak, kurtarmalı." Başka bir yol yok.
Egomuzun da böyle bir kalıbı var. Mesela mutlu olmak için şunlar olmalı, üzülmemek için aslında şunlara ihtiyaç var. "Eğer öfkelenmemi istemiyorsanız benden bir şey talep etmeyin, kızmamı istemiyorsanız can sıkıcı şeylerle beni meşgul etmeyin" gibi envai çeşit arzu, beklenti ve korkularımız var. Bunları hiç değiştirmeden, bu zeminde oluşan duyguları ve düşünceleri değiştirmeye çalışıyoruz. Böyle bir şey olmaz. Hani çoğunuz bilirsiniz, bir hasta doktora gitmiş, "ne yiyeceğim doktor bey" demiş. Doktor "şunları yiyeceksin, şunları yemeyeceksin, şunu şu kadar yiyeceksin" demiş. Hasta "bunları yemekten sonra mı yiyeceğim, yemekten önce mi yiyeceğim" demiş. Yani asıl şeyi değiştirmiyor; mevcut yemek zeminini değiştirmiyor. Öyle bir şey aklına gelmiyor, kolay kolay kabullenmeyecek zannediyor. Sadece "sen bana bir şeyler söyle, ben de onları ekstra var olan zemine eklemeye çalışayım" diyor. Böyle bir şey olmaz. Tamamıyla zeminin kalkması lazım.
Egonun Zemini ve Doğru Teşhis
Anlatabildim mi? Yani şöyle düşünün: Çok eğri büğrü bir odanız var zemin olarak. Şimdi siz oraya halıfleks de döşeseniz, başka bir şey de döşeseniz, laminant parke döşeseniz -en iyi laminant parkeyi de döşeseniz- eğri bir zeminden dolayı orada bir problem olacak. Zemini önce bir gözlemlemeniz gerekir. Bu zemin nedir, bu zemin ne üretiyor? Mesela üzülüyorum, niye üzülüyorum? Eğer o üzüntünün nedenini keşfedersek -ki onun altında yatan şey temelde beklentiler, arzular, ihtiyaçlardır ve bunların karşılanmamasıdır- o zaman bu zeminde çalışırız.
Peki ne yapalım, hiçbir beklentimiz olmasın mı? Hayır, böyle bir noktaya tabii ki gelseniz iyi olur; o aydınlanmadır. Hiçbir beklenti kalmaz, sıkmıyor. İşte mesela Kur'an'da peygamber için denir ki "sizden hiçbir şey talep etmeyen peygambere tabi olun." Bu ne demek? Peygamberin bizden hiçbir beklentisi yok yani. Bizden hiçbir şey beklemiyor, aydınlanmış olduğu için. Onun bağlı olduğu ilahi bir kaynak var. Mesela peygamber kendisi adına insanlardan saygı beklemiyor, kendisi adına insanların ona destek olmasını veya ilgi göstermesini, takdir etmesini beklemiyor. "Sizden hiçbir şey beklemeyene tabi olun" diyor. Bu aydınlanmadır.
Aydınlandığınız zaman zaten bunları konuşmamıza gerek kalmayacak. Aydınlanıncaya kadar ne yapacaksınız? Beklentilerinizin farkında olacaksınız; fakat beklentiler konusunda esnek olacaksınız. Diyelim ki çocuğum var, "ben kendi hayatımı yaşayacağım, bugüne kadar bana baktığın için teşekkür ederim, eyvallah, kendi hayatımı yaşayacağım" diyor. Siz diyorsunuz ki "ya şuraya bak, çocuğu bu kadar besle büyüt, hani maddi bir şey bekleme diyelim, insan bir arar ya, hani beklediğim sadece bir hal hatır sormak, bu da mı zor, hiç olmazsa bayramdan bayrama sor, bu da mı zor geliyor sana." Bir beklenti içindesiniz ve o beklenti konusunda esneyemiyoruz. Bayramda telefonun başında bekliyoruz ve o beklentiyle yaşadığımız için içimizde üzüntü duyuyoruz, sitem ediyoruz. Sonra etrafa da bunu yansıtıyoruz; "bizi güya anlayacak insanlar da var ya, bak haksız mıyım yani, çocuğu bu kadar büyüt bir de seni aramasın." "Valla çok haklısın," diyorlar, "çok haklısın ablacığım" falan. Bizi onaylayacak insanlar bulunca çevremizde, buradaki sahteliğin hiç farkına varmıyoruz. Çünkü aşağı yukarı yüzde doksan dokuz herkes böyle.
Ama mesela biri bana geldiğinde benden böyle olumlu bir cevap alamaz. Yani ben diyorum ki sen haksızsın diyorum, üzülüyorsan sebebi sensin diyorum. Üzüntünün kaynağına inmek lazım. Üzüntünün kaynağında olanı görürseniz ve onları çözümlerseniz o zaman üzülmezsiniz, hayata daha gerçekçi, daha özgür bir şekilde bakarsınız. Ego bazen ne yapmaya çalışır? "İnsanları dikkate alıyorum" der ama yine doğru çözümleme yapamaz, doğru teşhis koyamaz. "Ben niye üzülüyorum? Çünkü insanları seviyorum, insanlara değer veriyorum." Burada yanlış teşhis var: "İnsanları seviyorum, insanlara değer veriyorum, bu yüzden insanlar da beni üzüyor." Çözüm o zaman insanlardan uzaklaşmak oluyor. Bu da egonun sahte teşhis üzerinden sahte çözümü.
Anlatabildim mi? Halbuki hayır, bu kaçıştır. Bu sahte bir teşhise sahte bir çözümle karşılık vermektir. Seni üzen insanlar değil ki. Hayatta kimse beni üzemez. Neden? Çünkü kimseden bir beklentim yok. Peki umursamaz mıyım? Değilim, dikkatliyim, duyarlıyım ama beklentisizim. İlişkilerimi beklentisiz bir zeminde yaşıyorum. O zaman hiç problemim yok. Komşuma selam verdiğimde, selamı alıp almaması onun meselesi, benim meselem değil. Anladın mı? Beklentim yok. Ben kendi kodlarıma göre yaşıyorum. Kendi kodlarıma göre yaşadığımda üzüleceğim bir şey yok.
Hedef Tahtası Olmaktan Çıkmak
Mesela "hocam ben size bir şey söyleyemiyorum ama ihtiyacım da yok, siz benim arkamdan bir şeyler söylüyorsunuz, ben bunları duyuyorum" deniyor. Evet, bu da bekliyor -bu da güzel devam edin- ama ben size bir şey söylemiyorum. Tamam, mesela o olayda niye üzülüyorsunuz? Biri benim arkamdan konuşuyor -ki hayatımda hep olan bir şeydir, belki siz de biliyorsunuzdur. Benim ardımdan hep insanlar bir şey konuşur ve ben hiç merak etmem. Bana aktarıldığında da hiç rahatsız olmam, ne bir kimseye gönül koyarım. Niye ki? Benim alanım değil. Ne yapayım, benim hakkımda birileri konuşuyor, iyi veya kötü, objektif veya objektif olmayan; bu onların alanı. Ben ona müdahale edebilmek veya onu değiştirmek ne zorundayım, ne böyle bir sorumluluğum var, ne de bunu kontrol etme ihtiyacı duyuyorum. Çünkü benim alanım değil.
Bazen insanlar der ki "böyle bir şey yok, senin aklında bazı arkadaşlar ileri geri konuşuyor." "İyi," diyorum, "canları sağ olsun." Kim konuşuyor diye beklemiyorum, ne konuşuyor diye de merak etmiyorum. Gerek yok, benim alanım değil çünkü. Ama bakın, işte derinde ne var? "Benim hakkımda ya hiç konuşmasınlar ya da doğruyu konuşsunlar" diyen, beklentisi ve isteği olan bir benlik var. Sizi üzen o insanların sizin arkanızdan konuşması değil; "benim arkamdan kimse konuşmasın, veya konuşacaksa doğruyu konuşsun" diyen benlik sizi manipüle etmiş oluyor. O benlik sahtekâr bir benlik. Ben niye böyle bir alana kendimi hapsediyorum? Niye böyle bir beklenti ve arzu içindeyim ki? Benim varlığımı etkileyen bir şey değil ki. Birileri benim hakkımda kötü konuşmuş; gerçekte benim varlığımı etkiliyor mu? Birileri olmayabilir ya da en yakınlarım olabilir; ya zaten hiç önemli değil. En yakınım konuşsa da fark etmez. Bakın burada kişi önemli değil.
Hiç kimse üzemez ama şu var, hani Cemal Süreya'ya mı ait, yoksa Kafka'ya mı ait, hatırlamıyorum şimdi tam olarak: "Beni üzme gücünü sana verdiğim için kendimden özür diliyorum" gibi böyle cafcaflı bir cümle söylüyor. Aslında güzel bir şeye işaret ediyor kendince. Yani aslında biz kendi kendimize, birilerine bizi üzme gücünü kendimiz vermiş oluyoruz. Mesela ben diyorum ki, bak herkes beni yanlış anlayabilir ama lütfen sen beni yanlış anlama. Bak ne yaptın? Hem ona ağır bir yük yükledin -acaba o seni yanlış anlamama kabiliyetine sahip mi, öyle bir olgunluğu var mı- hem de sen niye böyle bir şey bekliyorsun? Değil mi? Herkes yanlış anlasın ama sen yanlış anlama; niye yüklüyorsun ki bunu? Bu onun alanı değil mi? Kendimi ifade etmek benim alanım, başkasının beni anlaması onun alanı. Alanları doğru tanımladığımda hiçbir problem yok ki.
O yüzden "biri beni üzüyor" dediğinizde teşhis yanlıştır. Kimsenin sizi üzme gücü, siz onlara bunu vermedikçe yoktur. Bunu şöyle düşünebilirsiniz: Bir mermi nereye isabet eder? Bir hedefe isabet eder değil mi? Bir hedef olmasa, işte duvardır, hedef tahtasıdır, şudur budur. Şimdi eğer bir hedef yoksa mermi nereye gidecek? Boşluğa gidecek. Şimdi biri beni yanlış anladığında, o bir mermidir. Hedef kim? Hedef aslında yok, ben üretiyorum. Diyorum ki bak, beni yanlış anlarsan o kadar kırılırım ki. Bak, hedef oluşturdum. O da bilerek bilmeyerek mermiyi fırlattı, beni yanlış anladı. Ben kendimi hedef tahtasına dönüştürdüm. Ortada bir hedef tahtası yoksa, mesela örnek verin: bir kediye "sen bir faresin" deyin. Hedef yok ortada, hiçbir kedi bir şey demez, böyle bir bakar size, sonra dönüp gider. Çünkü attığınız merminin hedefi yok.
Biz ne yapıyoruz egolarımızla? Günde yüzlerce, binlerce mermiye kendimizi hedef hâline getiriyoruz. "Bak işte o senin hakkında ne dedi biliyor musun?" "Bilmiyorum, merak da etmiyorum." Velev ki hakaret etmiş olsun, velev ki iftira atmış olsun; ben hedef değilim ki. Yanlış anlamak nasıl beni etkileyebilir değil mi? Birisinin beni yanlış anlaması beni nasıl etkileyebilir? Bununla ilgili Kur'an'da birçok ayet vardır aslında; biz bunlara o gözle bakmıyoruz. Mesela peygambere "yalancısın" diyorlar. Hayatta hiç yalan söylememiş bir insana yalancısın diyorlar, hem de "Allah adına yalan uyduruyorsun" diyorlar; bakın çok büyük bir suçlama değil mi? Allah diyor ki "Allah'ın şahit olması sana yeter, onlar yalan söylüyorlar, yanlış konuşuyorlar." Bakın, Allah peygambere diyor ki deyim yerindeyse "sen o cümlenin hedefi değilsin." Ama şimdi sen kendini hedef hâline getirirsen, bunun sorumluluğu -bu yaralanmanın, incinmenin, acı çekmenin sorumluluğu- kim? Sensin. Bırak o mermi boşluğa gidiversin, ona gönül de koyma. Üzerime almayayım yani, niye alayım ki? Çünkü üzerimde tutacağı bir yer yok. Ben değilsem onun tarif ettiği kişi, niye üzerime alıyorum ki? Değil mi? Benimle ilgisi yok. O zaman ben niye fuzuli yere bunu üzerime alıyorum? İşte üzerime alan içeride bir benlik var.
İncinmek ile İncitmemek Farkı
Ne diyor mesela? "Kimse seni yanlış anlamamalı, kimse senin hakkında yanlış konuşmamalı, kimse sende olmayan bir şeyi sende varmış gibi düşünmemeli." Ya bu benim alanım değil ki. Ben niye kendimi bu kadar mermiye hedef tahtası hâline getiriyorum? Gerek yok, hiçbirine gerek yok. O mermiler geldiği gibi giderler. Eğer inciniyorsan sorumlusu sensin. Onun için sufi gelenekte "incitmemek kolaydır, incinmemek zordur" denir mi? Hani derler ya, tabii insan inciniyoruz falan deriz. Yani incinmemek daha incelikli bir iş ister. İncitmemek daha kolaydır; ağzını tutarsın, karşındakine sevgi, saygı gösterirsin, en azından dilini tutarsın, incitmezsin kimseyi. İncitmemek daha kolaydır çünkü neden? Dışsal bir şeydir incitmemek. Bak, insanlara şöyle davranma, böyle davranma; evet, yani ikisi de bizde bitiyor ama biri dışsal, dışta. Yani söyleme, ne var ki, ağzını tut, ne olur. Ama incinmemek, incinmemek içeride bir kısım benlikler üzerinde çalışmayı gerektirir. İncinmemek de bizim elimizde. Ama biz ne yapıyoruz? Diyoruz ki "yok ya, incinmemek benim elimde değil." Nasıl? İşte birileri sana şöyle şöyle demezse ve yapmazsa -herkes değil, bazıları; ben herkesin dediğini de umursamıyorum, fark etmez halbuki- onlar sana şöyle şöyle demezlerse ve yapmazlarsa incinmeyeceksin. Görünürde bakın, ego bize yanlış bir mantık kurguluyor: onlar sana böyle yapmazsa sen de incinmeyeceksin. O zaman incinmenin nedeni neymiş gibi gözüküyor? Dışarıdakinin yapıp ettiği gibi gözüküyor. Hâlbuki ilgisi yok. O bilerek, bilmeyerek, farkında olarak olmayarak vesaire konuşabilir, farklı davranışlar sergileyebilir; bu onun alanı. Ama incinmemek senin alanın. Ve bu mümkün mü? Kesinlikle mümkün. Ve o kadar sizi özgürleştirir ki, hayatta kendinizi hedef tahtası hâline getiren benlikleri keşfetmelisiniz.
Bir kısım benlikler var, bunlar bizi hayatta hedef tahtasına dönüştürüyorlar. O hedef tahtası artık delik deşik olmuş. Biz ne yapıyoruz? Hedef tahtasından vazgeçmiyoruz, mermilerin önüne siper olmaya çalışıyoruz ve diyoruz ki "buraya mermi atmayın ya, buraya nişan almayın, yanlış bir yerdesin." Hedef tahtasını bırak; hedef tahtasını bırak, bütün mevzu çözülür. Sana istediği kadar insan nişan alsın, sana aldığını zannetsin; sana alamaz ki, sana nişan alamaz, seni vuramaz. Ama senin arzuların, beklentilerin, "işte böyle olmalı, şöyle olmamalı, bir insan arkadaşına bunu yapar mı?" Yapar; yani olgu olarak oluyorsa oluyor demektir. Ama bu senin problemin değil.
Yani aslında burada ne var? Egolarımızın idealleri var. Hayata dair, insanlara dair, ilişkilere dair, hayatın işleyişine dair ego ideallerimiz var. "Böyle olsun, böyle olmasın" dediğimiz bir sürü hikâye var. Bunların hepsi hedef tahtalarıdır. Ne kadar çok ego idealiniz varsa o kadar çok hedef tahtası oluyorsunuz. Bunları atın; bunlar çok rahatlıkla atılabilecek şeylerdir. Hedef tahtası olma tuzağından kurtulduğunuz zaman demek ki bu o kadar aslında kolay bir şeydir ki, yeter ki doğru teşhis yapın ve onlara tutunmayın. Hani dediğim gibi biz ne yapıyoruz, o hikâyede olduğu gibi: "Tanrım beni kurtar" -Allah diyor ki "kendini bırak, meleklerim seni kucaklayacaklar"- "başka kimse yok mu?"
Kaçınma Davranışının Çözüm Olmadığı
Mesela biz bunu konuşuyoruz, böyle şeyler okuyoruz, güzel şeyler konuşuyoruz da ben başka bir şey arıyorum. Ne arıyorsun? "Herkes iyi davransa, herkes dürüst olsa, herkes sorumluluğunu bilse, herkes ince düşünse" -bakın egonun çözümüne bakın- böyle bir şey elde edebilir misin? Asla. O zaman sen neyin peşindesin? Zemini değiştirmek lazım, başka hiçbir şeye gerek yok. "Neler beni olumsuz etkiliyor, ben o hedef tahtalarını tanımlayıp onları sakince kenara bırakacağım, çünkü onlara ihtiyacım yok." O yüzden bakın dikkat edin, Allah peygamberlere herhangi bir memnuniyetsizlik, hoşnutsuzluk hissettiklerinde onları uyarıyor. Mesela Hz. Yunus, "niye insanlar seni dinlemiyorlar" diye kızıp o kavmi terk etti. Mesela ben şimdi desem ki "ulan bu kadar on senedir böyle konuşuyoruz her hafta, hâlâ aynı insanlar devam ediyor" desem rahatsız olurum. Anlatabildim mi? Veya diyelim ki işte beni on senedir tanıyan birisi yanlış bir şey yapsa, "hadi başkası yaptı anladık da, sen beni on senedir tanıyorsun, bu kadar konuştuk" desem -yok öyle bir şey, rahatsız olmuyorum. Olsam hedef tahtası oluşturmuş olurum.
O yüzden mutsuzsanız, üzülüyorsanız, öfkeliyseniz, kendi içinizde bir çözüm imkânı var. Çözüm asla dışarıda değil, çözüm asla kaçarak olmaz. Bakın, dikkat edin, bunu her zaman nazara veriyorum: Peygamber 13 sene Mekke'de kalmış, sadece "ben dayanamıyorum" diyenleri Habeşistan'a göndermiş; ama kendisi ve temelde diğer insanlar hiçbiri kaçmamış. Yani kaçınma davranışıyla çözüm aranmaz. "İnsanlar beni üzüyor, o zaman insanları görmek istemiyorum" -bu çözüm değil, buna kaçınma davranışı diyoruz. Kaçıyorsun sen yani. Denize hiçbir zaman girmezsen boğulmazsın, uçağa hiçbir zaman binmezsen uçak kazası yaşamazsın.
"Onu şöyle ayırt etmek isterim: kaçmak mıdır, yani ortamda bana hiçbir fayda sağlamayacak bir şeyse ve ben oradan rahatsız oluyorsam, faydasız bir konuşma ve ilişki boşsa, yani ben bu ilişkiyi tercih etmiyorum -benim dediğim kaçınma davranışından bunu nasıl ayırt ederim?" Bir şeyden topyekûn kopmak: mesela "insanlar beni üzüyor, o zaman insanlarla ilişki kurmayayım" -tamamen kopmak. "İnsanlarla samimiyetten dolayı acı çekiyorum, o zaman hiçbir insanla samimi olmayayım." "İşte şuna güvendim, hayal kırıklığına uğradım, bundan sonra hiçbir insana güvenmeyeyim." Bu kaçınma davranışı. Yoksa tekil olarak, bir kriter belirliyorsun insanlarla ilgili: "evet, bu kişiler böyledir" veya "burada hem ben hem kendime fayda sağlayacağım meşgaleler ve çalışmalar üzerinden bir belirleme yapayım" demek kaçmak değil. Olabilir. Yalnız orada o kriterleri çok iyi belirlemek lazım; yanıltıcı olmamalı. Oradaki kriterler olabildiğince objektif olmalı, aşırı idealize bir çerçevede olmamalı; hayatın gerçekliğini gözden kaçıran bir aşırılık olmamalı.
Mesela şimdi bir peygamber dese "benim sözümü dinlemeyen insanla ben bir daha yol almam" -50 okçu sözünü dinlememiş, 70 kişi şehit olmuş- şimdi peygamber şunu dememiş: "bir daha benim sözümü dinlemeyecekseniz işinize bakın, ben sizin gibi insanlarla yol almayı tercih etmiyorum" dememiş. Ama baktınız birisi "ben senin sözünü dikkate almıyorum, umursamıyorum" diyorsa, tabii ki "Allah yolunu açık etsin" dersiniz. Ama aşırılık, katı bir aşırı idealizm hayatın gerçekliğiyle örtüşmez.
Temel şey odur: saplanılan deneyimler olur bazen. Mesela benim öyle bir arkadaşım var; 40., 50. ilişkisini bilmiyorum, her seferinde kızlar haksız, her seferinde ayrılacak bir sebep buluyor falan. Soruyorum: "sende pek bir sıkıntı olamaz mı" diye, aynı deneyimi yaşayıp yaşayıp bir yerden hatasını bulacağını düşünüyorum. Mesela böyle saplanılan bir konu oluyor. Burada olabildiğince analitik olmamız gerekiyor. Yani bir ilişkide veya bir süreçte hata tamamen bende mi, tamamen onda mı; "benim hiçbir hatam yok" gibi genel sorulardan ziyade olayı olabildiğince objektif bir şekilde tanımlamak gerekir. Bunu yapabilmemiz için de hatalı olabileceğimiz ihtimalini doğal görmemiz gerekir. Aslında insan niye orada kendini görmez? Çünkü kendinde bir hata olduğunu görmek seni rahatsız ediyorsa, kendini gözlemlemekten kaçınırsın.
Yani burada olan şeyi hiçbir zaman unutmamak lazım: bir hata varsa o senin gerçek varlığın değil. Bunu anlamak lazım. Bu şunun gibidir: hastalık nedir aslında? İnsanın, biyolojik anlamda söylüyorum, senin biyolojik doğal dengenin dışındaki durumdur değil mi? Senin doğal halin değil. Şimdi psikolojik olarak da bunu anlamaya ihtiyacımız var. Senin psikolojinde bir hata, bir yanlışlık, bir çarpıklık varsa, sana müjde: o sen değilsin. Onun için rahat ol. O yüzden bir hadiste vardır: "Allah sevdiği kuluna kusurunu gösterir." Çünkü aslında sen o kusurun sahibi değilsin, sadece o kusurun gereksiz bir şekilde taşıyıcısısın. Değil mi? Bazen biyolojik olarak bazı vakalar vardır; adam yirmi kiloluk bir uru otuz yıl, kırk yıl, elli yıl karnında taşıyor mesela. Sonra onu ameliyat ediyorlar, adam "rahatladım" diyor. Bunun gibi, yani bir olumsuzluk varsa sana müjde: o sen değilsin, o senin doğana ait bir şey değil. Ama sen bunu gereksiz yere taşıyorsun.
"Hocam orada da sanırım hani sizi ilk defa dinlemeye gelmiş olsaydım, ben de şöyle düşünebilirdim: sanki karşımdaki insan açık değil, iki kişi konuşuyoruz, bir durum var ve bir meseleyi çözmek, istişare etmek üzere konuşuyoruz. Karşınızdaki kişi size bir hatayla ilgili bahsettiğinde, ama biz bunu dinledik; 'ben de özümde hata yok' demiyorum. Aslında rasyonel olan, özümde kendimin hatasız olduğunu bilmek için dışarıya söylemeden de olsa, dışarıda da hatanın olabileceğini, mümkün olduğunu kabul etmek. Aslında olması gereken bu değil mi hocam?" Şöyle düşünün: mesela bir bebekte nefret var mı yani? Yok değil mi? Kin var mı? Yok. Bakın doğamızda bunlar yok aslında. Ama potansiyel olarak mümkün; nasıl diyeyim, bir çocuk hastalıklı doğmaz ama iyi bakım olmazsa, yanlış bir bakımla çocuğu hasta edebiliriz. Bunun gibi, insan şunu anlıyor: bir kusur, bir hata varsa bu senin doğanda olan bir şey değil, sen bunu doğumundan itibaren yaşadığın süreç içinde edinmişsin. Edindiğin bu şeyi bırakabilirsin.
Zaten bir şeye "benim" diye yapıştığımız için aslında ayrışamıyoruz, yapışıyoruz çünkü ona. "İşte ben böyle çok hassas bir insanım, biri bana ters bir şey söyledi mi kırılıyorum." Yok, bak, çocukken o kadar hassas değildin; bebekken sen de hatırlamıyorsun, o kadar hassas değildin, beş dakikada unutuyordun, o kadar sardırmıyordun. O zaman bizim burada hatırlatmak istediğimiz şey şu: yaradılışında var olan doğal haline döneceksin, sana ekstra bir şey eklenmeyecek, veya sen yapına aykırı bir şey yapmayacaksın. Ama sen şimdi sahte bir zemini kendin olarak tanımlıyorsun. O yüzden "kendim nedir" sorusu önemli. Senin kendinde bir kusur yok dediğimde ben neyi kastediyorum? Senin yaratılıştan gelen öz doğanda bir kusur yok; bütün edindiğin kusurlar sonradan edinilme. Mesela bir bebek kendini kıyaslamıyor. Bir yaşında bir çocuk gördünüz mü hiç öyle? "O on bir aylık yürüyor, ben yürüyemiyorum, Allah kahretsin" demiyor yani. Anne baba o tür şeyleri konuşuyor, çocuk kıyaslamıyor. Sen niye yaşın ilerledikçe kıyaslamaya başladın? Sonra kıyaslayıp o kıyaslamaktan dayak yemek zorunda mısın? İçimde kıyaslayan bir benlik algısı var; ben bunu fark ettiğimde bunu onaylamayacağım, kendimi hiç kimseyle kıyaslamayacağım, kendi varlığımı, kendi potansiyelime odaklanacağım.
Sahte Zemin ve Doğal Hale Dönüş
"İşte evi var, yazlığı var, işi var, arabası var, sen millet almış başını gidiyor, sen nerede kaldın?" Bak, kıyaslama yaptın değil mi? Ve bundan dayak yiyorsun. Böyle bir kıyaslamaya ihtiyacın yok. Dolayısıyla içinde kıyaslayan bir benlik varsa o sahtedir. O senin bünyene girmiş ve sen onu kendin diye taşıyorsun. Bazen olur ya, böyle bir adam iki yıl yıkanmasa ne olur, o kir derisi gibi görünür değil mi; çok iyi bir hamama gitmesi lazım, iyice keselenirken zannedersiniz derisini soyuyorsunuz -o ölü bir deridir. Ölü derimizi bırakmamız gerekiyor; onlar ölü şeylerdir, onları bıraktığımız zaman doğal bedenimize döneceğiz, doğal cildimize döneceğiz. Bunun gibi doğal psikolojimize döneceğiz, doğal varlığımıza döneceğiz. Niye ben o yükü taşıyayım ki? Ama işte "ben kendimi bildim bileli öyleyim" diyorsun. Sen kendini bildim bileli öylesin ama bilmediğin halini biliyor musun? Senin kendini bilmediğin bir benliğin var, senin kendini bilmediğin doğal bir halin var; asıl ona döneceksin. Yoksa kendini bildin bileri, tabii ki kendini bildin bileri egosun zaten, onunla yaşıyorsun, onunla kendini tanımlamışsın değil mi?
Mesela ben bazen anlatırım: benim bir akrabam doğuştan kalçası çıkıyor; anne baba dikkat etmemiş, bilmiyor. Böyle yaşadı, ne zamana kadar? 55 yaşına kadar, ta ki yürümekte zorlanana kadar. Kendini bildi bileli bu kalça çıkıyor. Peki kalça çıkması normal bir şey mi? Değil. Ama kendini bildi bileli böyle. Şimdi biz de şunu soracağız ki "kendimi bildim bileli böyleyim." Peki o bildim bileli noktasından bir adım daha geriye git; o durumda nasıl döneceğini biliyor musun? İşte kadim bilgelik bizi oraya çağırır. Hazreti İsa kendinden şüphe etmiyor. Veya işte tırnak içinde der ki -biraz belki yanlış algılanabilir- "kendinden nefret etmeyen benim arkamdan gelmesin" der. Burada "kendinden" dediği şey gerçek anlamda "sen" olan değil, gerçek kendin değil yani. Anladın mı? Mesela bu iyi anlaşılmazsa o sözler yanlış yorumlanır. Sen kendin zannettiğin ama kendin olmayan şeyden bir uzaklaşma niyeti duy; eğer bunu duymazsan "benim arkamdan gelme" diyor, çünkü "sana bir şey veremem, yardım edemem." Yani yanlış bir zemin var.
Hani derler ya, bazen olur böyle bazı eski binalarda: biri gelmiş o eski marleyi döşemiş, öbürü gelmiş plastikten bir yer döşemesi yapmış, öbürü gelmiş üzerine halıfleks, öbürü gelmiş başka bir şey. Şimdi ne yapmak gerekir? Akıllı birisi öyle bir evi satın aldığında veya kiraladığında ne yapmalı? Bütün o zemindeki şeyleri kaldırmalı. Kaldırmazsanız olmaz. O zemin siz değilsiniz. Bütün kadim öğretilerin hatırlattığı şey budur; işte o Hazreti İsa'nın bahsettiği "kendinden nefret etmeyen benim arkamdan gelmesin" dediği budur. O gerçek kendin değil, o sahte kendilik. Ve sen onu sevip sahiplendikçe yol alma şansına sahip değilsin. Dedim ya, yanlış bir zemin üzerinden ilerlemeye çalışıyorsun; sen onun üzerine ne koyarsan koy olmaz. Kötü kokan bir yer var, sen onu temizleyeceksin, ondan sonra; yoksa üzerine parfüm sıkıp kokuyu bastırıyor, göstermiyor falan -çöp kokusunu hiç alamıyorsunuz ama çöp var orada. Çöpün kokusunu almıyor oluşunuz çöpü ortadan kaldırmıyor ki; mutlaka onun sonuçlarını yaşayacaksınız.
İşte o yüzden yine tasavvufi bilgelikte nedir? "Veled-i tıfl" noktasına gel der; yani o ilk bebeklik hâli. Neyi kastediyoruz burada? En doğal haline dönmek, en doğal hal. Sahte programların yüklenmediği hal. Hiçbir sahte programın sana yüklenmediği ve senin ondan etkilenmediğin bir hal var. Ve o kadar büyük bir özgürlük ki, o kadar büyük bir huzur ki -bakın emin olun o hale gelin- hocanız gözünüzün önünde sizi aldatmış olsa "Allah sana selamet versin, sana yardım edeceğim bir şey varsa söyle, yardım edeyim" dersiniz. O kadar rahatsınızdır, o kadar özgürsünüzdür. Neden biliyor musunuz? Çünkü varlığınız kendinizdendir, değeriniz kendinizdendir. O öyle bir özgürlüktür.
Ama biz yanlış programları hepsini yüklendik değil mi? Ondan sonra dersiniz ki "işte biri bana kendimi değerli hissettirsin, biri bana güven versin, biri bana mutluluk hissettirsin, biri benim ayaklarımı yerden kessin." Ne yapacaksın yani? Hepsi sahte şeyler, sahte programlar. "E insan şunu da istemez mi?" Bir bak bakalım, o kim istiyor, hangi sahte program var orada; sana öyle bir beklenti, öyle bir arzu, öyle bir isteği programlayan bir şey var ve senin orijinal programın var. Sürekli sahtelikler var hayatımızda; insan bu model hayatta sahte bir kendilik üzerinden yaşıyor, sahte bir zemin var ve biz o zemin üzerinden yaşıyoruz. O zemini kaldır. Sen yeni bir zemin üretmeyeceksin, o var zaten orada; bunu da çok önemli bir şekilde hatırlamamız gerekiyor. Sen yeni bir zemin üretmeyeceksin, kendini yeniden inşa etmeyeceksin, orada zaten var; sen sadece üzerindeki perdeyi kaldıracaksın. Başka hiçbir şeye ihtiyacın yok. Üzüntüyü kaldır, beklentiyi kaldır, arzuyu kaldır, korkuyu kaldır; ne kaldı? Özgürlük, varlığın kaldı.
Ego diyor ki "hiçbir şey"; tabii senden hiçbir şey kalmaz, o egodan tabii ki hiçbir şey kalmayacak. Biz de zaten onu istiyoruz. Ama biz o egonun altında, gerçekte senin gerçek varlığın olan şeyi bulmaya çalışıyoruz. Bir sakin ol, egonun tuzağına düşme. Çünkü ego şeydir; hani ben bazen yine bir örnek veririm. Şimdi mesela bu salonda birçok eşya var; işte koltuklar var, sandalye, masa, ayna vesaire vesaire, birçok şey var. Hepsini kaldırsak, hepsini çıkarsak ne kalır geriye? Oda kalır değil mi? Yoksa hiçbir şey kalmaz değil, geriye oda kalır. İşte siz de, biz de, hepimiz buyuz. Biz varlığız, bilinciz, saf bilinç, saf varlık; hatıralardan bağımsız, arzulardan, korkulardan, beklentilerden, sosyal konumumuzdan, hepsinden bağımsız bir varlığın var. Bunu hatırlamaya çalış. Onun için "ego, arzunu at" diyorum, "korkunu at, isteklerini at, bencillikleri, beklentileri, ilişkilerini, hepsini bırak" diyorum. Ego böyle duruyor, "hiçbir şey kalmadı" diyor. Bu sefer diyor ki "hiç hoş bir şey değil, hiçbir şey kalmıyor, bir de kendimi ne ile anlatacağım, biri sana sorduğunda kimsin ne diyeceksin, boş oda olur mu, bir şey üretmen lazım değil mi, ben şuyum buyum" hemen tekrar egoları geri alıyoruz, bütün egoları tekrar davet ediyoruz.
Kalpteki Putlar
Onun için önemli bir semboldür: Kâbe boştur. Kâbe'de bir şey yoktur değil mi? Tırnak içinde sembolik olarak Tanrı'nın evinde bir şey yoktur; ama Tanrı'nın orada bir tecellisi vardır. Cahil insanlar ne yapmış? "Kâbe boş olur mu, milleti neye çağıracağız, bomboş Kâbe'ye mi çağıracağız, şöyle putlarla zenginleştirelim, bir albenisi olsun, bir sunumu olsun değil mi" diye doldurmuşlar putları. Rivayet öyle veya öyle, 360 tane, yani boş yer bırakmadan her yeri doldurmuşlar Tanrı'nın evini. Bu bir sahteliktir. Kadim gelenekte ne deniyor? İnsanın kalbi Tanrı'nın evidir. Peki Tanrı'nın evinde ne olmalı? Arzular, korkular, beklentiler, hırslar mı? "Ben şöyle yapamadım, böyle olamadım, mutsuzum, şu olsa mutlu olurum" -bu nasıl bir Tanrı'nın evi ki? Değil mi? Tanrı'nın evinde huzur vardır, Tanrı'nın evinde sükunet vardır.
Peki buna engel olan şey; tabii biz övünüyoruz, "peygamber gelmiş Mekke'den putları temizlemiş." Peki senin kalbindeki putlar değil mi? Kabul edilme putu, onaylanma putu, takdir edilme putu, başarılı olma putu, kendini gösterme putu, hayatta bir iz bırakma putu, etkileyici olma putu, birisinin sana değer vermesi putu. Şimdi biz Allah'a şükür putperest değiliz diyoruz ama işte böyle büyük putlar var; bunlardan korku duymuyoruz, "eyvah biz putperest miyiz" diye korkmuyoruz. Bu değil. Bakın bu üzerinde çalışılması, düşünülmesi gereken bir şeydir. Mesela işte bir put ne diyor? "İşte yardım putu." Onun karşısına geçiyorsun, yardım şeyi yapıyorsun vesaire. Şimdi kendinize bakın, size yardım edecek putlar yok mu? "Şu bana yardım etmezse ne yapacağım" demiyor musunuz? "İşte hayatta biri bana yardım etmezse ne yapacağım" demiyor musunuz?
Bir sürü putperest benlikler var, uyanık olun, hepsini temizleyin, sakince, hiçbirine ihtiyacınız yok. İşte "hayatta biri seni anlamıyorsa niye yaşıyorsun" -ne güzel bir put bu; bu putu da kalbinin ortasına dikiyorsun, sonra diyorsun ki "hayatta seni biri anlamadıktan sonra hayatın ne anlamı var." Hakikaten de hoş bir cümle, afili de bir cümle; tam bir putperestlik. Buna ihtiyacın yok ki. Sen varsın ya. Hayatta biri seni anlamasa da varsın. Anlaşılmak, kendini anlatmak, anlaşılmak hayatın bir deneyimidir; bir denizin dalgalanma boyutudur, denizin kendisi değil. Mesela öyle bir deneyim yaşarsın ki, hakikaten hayatta hiç kimse seni anlamamıştır -mesela ben böyle biriyim, yaşım 52-53, hayatta hiç kimse beni anlamadı; hiçbir rahatsızlığım var mı, asla yok, niye rahatsız olayım ki? Bunu deneyimliyorum, bu ne kadar ilginç bir deneyim; Allah bana böyle bir şey deneyimletiyor, belki başka bir şey de deneyimletir. Bu benim varlığımı arttıran veya eksilten bir şey değil ki. Varlığımı arttırdığını ve eksilttiğini düşünüyorsan o bir benliktir, o benim içimde bir puttur.
Derler işte, putlarını razı etmeye çalışırlardı; e sen de aynı şeyi yapıyorsun, putunu razı etmeye çalışıyorsun. İçinde bir onaylanma putu var, putunu razı etmeye çalışıyorsun. Bir fark var mı arkadaşlar yani? Birinin seni çok samimi bir şekilde kabul etmesine ve değer vermesine ihtiyacın var -böyle bir put üretmişsin, sonra onu memnun etmeye çalışıyorsun. "Acaba kim beni anlayacak, kim beni samimi olarak kabul edecek?" Bak putunu memnun etmeye çalışmıyor musun? Peki bundan özgürleşme hakkımız yok mu? Bak peygamber gelmiş, bütün putları temizlemiş; ve ilginçtir, Hazreti Meryem'in resmi varmış, onu bırakmış. Hazreti Meryem de fıtri nefsi temsil eder; fıtri bir benliğin olsun, tıpkı Hazreti Meryem gibi -tecellisi açık, tamamen ona bağlı ve hiçbir beklentisi, arzusu, korkusu olmayan biri. Ona da fıtri benlik hali diyoruz. Rivayete göre peygamber Mekke'nin duvarında Hazreti Meryem'in bir resmi varken, onun dışında her şeyi temizleyin demiş. Bunlar tabii ki sembolik anlamları olan çok güzel şeyler.
Özgürlük Dışarıda Değil İçeridedir
Dolayısıyla bize yakışan şey doğal halimize geri dönmek. Şikâyetçiysen içimdeki bir puttan dolayı şikâyetçisin; üzülüyorsam, gerginsem, beni neyin o noktaya götürdüğünü temeline kadar inerek çözmeliyim. Dışarıda aramamalıyım. Bakın eğer dışarıda arıyorsanız, huzurunuzu, mutluluğunuzu dışarıda arıyorsanız çok yanlış bir yoldasınız demektir. Aldous Huxley'in bir sözü olabilir: "Eğer bir insan mutluluğunun nedenini bir başkasına bağlıyorsa, kendisini çok yanlış bir yolda helak etmeye götürüyordur" der. Ne kadar yanlış bir şey: "mutlu olmak için birilerine ihtiyacım var, şu olursa mutlu olacağım." Hani hep tekrar ediyorum, tekrar söyleyeyim: Allah insanı yeryüzünde aziz bir misafir olarak yaratmış; fakat insan egosu nedeniyle kendini âlemin dilencisi hâline getirmiştir. İnsan âlemin dilencisi olmak zorunda değil. Hepimiz âlemin dilencisi hâline getirilmişiz. Neden? Yanlış programlar yüklenmişiz çünkü. Piyasaya bakın, mutluluk kitaplarına bakın: mutlu olmak için iyi bir eşe, iyi bir işe, şuna buna bir sürü hikâyeye ihtiyacım var; eşittir nasıl esir oluruz. Hayatta bakın bütün psikolojik modellemeler, bütün yaklaşımlar aslında insanın nasıl bir esir olduğunu ve nasıl bu esareti daha mutlu şekilde yürütebileceğini anlatır. "Esir olduğumuz kesin, ondan şüphe yok" diye başlıyorlar; sadece diyor ki bu esareti F tipinde mi yaşayacaksın, hücrede mi yaşayacaksın, bu ayrımı sana tavsiye ediyor; F tipi var, açık görüş var falan, böyle teklifleri var.
Hayır kardeşim, ben özgürüm. Ve özgürlüğümü bakın birileri bana vermeyecek, veya ben özgürlüğümü birilerine rağmen yaşamayacağım. İnsanın böyle bir sahte özgürlük algısı da vardır. Özgürlük senin için de var olan bir şeydir; sen birilerine kafa tutarak özgür olmayacaksın, senin içindeki sahtelikleri bırakarak özgür olursun. Mesela biri sana hakaret ediyor, sakince dinleme özgürlüğüne sahip olamaz mısın? Ne kadar güzel bir özgürlük. Biri seni yok sayıyor, sen sakince onun yok sayması karşısında büyük bir sükunet ve huzur içindesin. Bak özgürlük buralarda. Dolayısıyla özgürlük narası atılacak, afişi yapılacak bir şey değildir; özgürlük bizatihi senin içinde olan bir şeydir. Sen özgürlüğü birilerinden satın almıyorsun. O yüzden tek gerçeklik şuydu: içindeki sahtelikleri gör ve onların gerçek olmadığını bil, onları bırak, onlara "ben" deme. "Ben" dediğin an sahiplenmiş oluruz.
Hani bir film vardı ya, Özgürlüğün Bedeli, orada bir tane adam vardı; adam hapishaneye o kadar alışmış ki hapishaneden çıkmak istemiyor, kırk küsur yıl geçmiş, dışarı çıkıyor, alışamıyor, en son intihar ediyor; çünkü alışmış oraya, hapishaneye alışmış. "E yani o zaman ne olacak, böyle üzüntü yok, keder yok, acı yok mu, ne yapalım alalım, ya bunlara ihtiyacımız mı var?" Bakın ego ne kadar büyük bir sahteliğin içine gömülmüş. Sanki bunlar olmayınca hayat hayat değil. Hâlbuki büyük bir tutsaklık; özgür olmak. Mesela kaç insan bir ilişkide özgür olabilir değil mi? İlişkide karşındakini ne kadar özgür bırakabiliyorsun? Ne kadar kontrolcüsün? Şimdi özgür bırakabilir misin bu kadar korkuyla? "Kaçacak" değil mi, "başkalarına kapılacak, kapacaklar ya." Bırak kapsınlar, bırak, rahat ol. Ama senin egonun ihtiyacı var ya, aslında sen kendi derdindesin.
Vermek: Sahiplenmeden Aktarmak
Çok sevdiğim bir söz vardır: Egolar sevmez, ihtiyaç duyar. O yüzden her şey ya özgürce yaşanır ya egonun tutsaklıklarıyla yaşanır. O zaman niye evleneyim diyor ego. Modern sanatın çok çok büyük bir kısmı -eşiyle intihar eden bir kısmı var, eşiyle intihar, Stefan Zweig- bunlar hepsi aslında çok güzel bir tip yok, tutunması zor bir gerçek görünüyor. Egonun zirveleri, idealleri, hedefleri vardır; bunlara karşı uyanık olun. Stefan Zweig mesela, evet, insan psişesi üzerinde çok güzel gözlemleri var, çok güzel gözlem ve yorumları var; bu ayrı bir şey. Ama asla, diyelim ki dünyanın bir köyünde aydınlanmış bir insanla mukayese ettiğimizde, asla ve asla aydınlanmış bir köylü Stefan Zweig ile mukayese bile edilecek bir noktada değildir. Stefan Zweig o noktada kendi varoluşunun merkezine, kaynağına dönememiş bir insandır; ve psişeyi gözlemlemiştir, bunu çok güzel gözlemleyip çok güzel yazmıştır, bu kadar.
"Sanırım böyle daha çok anlamlı olanların egosu daha zor açılıyor?" Tutundukları için. Anlatabildim mi? Yani neye tutunduğumuzu fark etmeliyiz. Hiçbir acına tutunma, hiçbir deneyimine tutunma; yaşadığın hiçbir olumlu veya olumsuz duruma tutunma. Olumlu duruma tutunursun, onu devam ettiremediğin için hayallere kapılırsın; acına tutunursun, yaşadığın olumsuzluklara tutunursun. Ben bir gün birini görmüştüm, yaşı 30-35, anne babasının ihmalkârlığından dolayı kalıcı bir bedensel hasarı var, doğumdan itibaren. Bununla kendini tanımlıyor: "ben işte anne babam tarafından dikkate alınmadım, işte babam annemi dövmüş, annem hamileliğinde ben annemin rahminde ters dönmüşüm, bunun için şu olmuş." Tamam, yani neyin peşindesin? Bak ego buna tutunacak; bunu elinden aldığında elinde hiçbir şey yok zannediyor. Bu senin bedeninin bir deneyimi, bu kadar basit; bu bir beden, bu bedenin böyle bir kaderi oldu, bu kadar. Sen o değilsin ki. Dolayısıyla neye tutunduğumuza dikkat etmeliyiz. Gerçekten tutunduğun şey asli, hakiki olan mı, geçici olan mı? O yüzden eğer geçici olana tutunursanız kendinizi geçiciliğe mahkûm etmiş olursunuz.
O yüzden böyle özellikle günümüzde sanat, edebiyat denilip de aşırı parlatılan şeylere çok dikkat etmek lazım. Piyasada en şişirilmiş düzeyde bir insan yazabilir; ama onun bütün yazdıkları, diyelim ki bir Yunus Emre'nin "bende benden içeri" sözünden daha ileri değildir, mukayese bile edilmez. Veya işte "ben sanırdım âleme ben yâr olmam, benlikten silindim, baktım hiç yâr kalmadı" demesi gibi, hiçbir edebiyat eseri buna yaklaşamaz. Neden? Çünkü o bahsettiğiniz bütün edebiyat eserleri egonun hapishanesinde anlatılan ve üretilen şeylerdir. Tabii ki saygı duyarız ama hangi düzeyde olduğunu da bilmek durumundayız. O şeyi ayırt etmeliyiz, yoksa bir sahteliğin içine biz de kapılırız: "adam ne güzel yazmış." Yazmış da neyi yazmış? Bir sor bakalım, neyi yazmış? Psişik boyutu, oradaki acıları, duygu durumlarını vesaire; tamam, güzel yazmış, adamın kalemi kuvvetli, saygı duyarım. Ama hangi alanda ömrünü heba etmiş? Spiritüel varlığından, öz varlığından haberi var mı? Bunun farkında mı? Değil. O zaman gerçekten çok şey kaybetmiş, bunu fark etmek gerekiyor.
"Ulu ozanların değişlerinde böyle bir şeyi fark edebiliyorum mesela, özel benliğiyle söylüyor..." İnsanların etiketlerine günümüzde aldanmamak lazım. Çok dindar olan bir insan tamamen psikolojik düzeyden yazıp bunu maneviyat zannedebilir; dikkat etmek lazım, kendisi de farkında değil. Günümüzde din duygusallığa indirgenmiştir; din bir duygusallık konusu değildir. Hatta sufi gelenekte anlatılır: beş duyuya ve duygusallığa çok gömülen insanlar maneviyatta yol alamazlar. Bu, duygusallığı veya duyguları kötülemek değildir; orada kalırsan sorun olur. "Biz çok hassas insanlarız, biz çabuk inciniyoruz" -bunu da maneviyat zannediyorsan yanılıyorsun; en yumuşak ifadeyi kullanırsak yanılıyorsun. Beş duyuya ve duygusallığa insan tutunursa yol alamaz; çünkü onlar bir düzeye aittir, onlara saygı duyulur ama orada kalınmamalıdır. "İşte ben bu çağda yaşıyorum, bu çağı taşımak çok zor, biz çok acı çekiyoruz" -çek bakalım nereye kadar gideceksin.
O yüzden gerçek anlamda spiritüel bir varlığa sahibiz; onun hiçbir eksiği yok, bir ilişkiye ihtiyacı yok. Mesela bir insan derse ki "bir ilişkiye ihtiyacım var, memnun edici, tatmin edici bir ilişki yaşamazsam asla mutlu olamam" diyorsa kendi hapishanesini kendi eliyle inşa etmiş demektir. Tam da mihrabına güzel bir put kondurmuş demektir. Eski putperestler put yiyemezdi bile, hiç olmazsa acıktıklarında eskiler put yiyordu; sen yiyemiyorsun, o seni yiyor. Daha kötü bir putperestlik: o seni yiyor, içini kemiriyor. "Hayatımda hiçbir zaman mutlu olabileceğim bir ilişkim olmadı" diyorsun; seni yiyip bitiriyor bu. Bu nasıl bir şeydir, insanın kendini yiyip bitirmesi, ne kadar üzücü bir şey. Allah böyle bir insanı yaratmamış aslında; bizi böyle yaratmadı Allah. Bizi özgür insanlar olarak yarattı, bizi bir deneyim âlemine gönderdi. Bak, var olarak yaratmış, var olmamız için yaratmadı. Biz dikkat edin var olmaya çalışıyoruz değil mi, hep bir var olma mücadelesi var. Hâlbuki Allah seni var olarak yaratmıştı, var olman için yaratmamış. Üstelik seni öyle bir var olarak yaratmış ki kaynağı sensin; döneceğin, dönecek olduğun kaynak da o. Hani öyle seni var etmiş de bırakmış değil, muhakkak "bana döneceksiniz" diyor. Ne kadar büyük bir müjde, ne durumda olursak olalım ona döneceğiz; bu ne kadar büyük bir müjde değil mi? Ne olursa olsun ona döneceksin, günahkâr olsam da ona döneceksin. Ne kadar güzel bir şey bu, ne kadar mükemmel bir müjde değil mi?
Ama ego "başka kimse yok mu" diyor. Bir an şey geldi aklıma, böyle zihnime: herkes böyle ağlıyor yerlerde falan, "tamam çok seviyorum, hüzünleniyorum" derken bir an dedim ki "ama o ilgilenerek Rabbine gidiyor" diye düşünüp böyle kaldım, durdum orada; içime bir ferahlık girdi. Ondan sonra işte "bak, sevdiğin gidiyor ama muhim güvenliğine gidiyor biliyor musun" deyince o da bir durdu; ve o ağlama hâli böyle bir daha ferahlığa doğru gitti, içime birden bir ferahlık girdi. Tabii, gidenin buradan daha kötü bir yere gittiğini kim iddia edebilir?
"O psikolojik benlikle bakınca dediğiniz gibi orada aslında biz eksik olma ihtiyacımızdan kaynaklı, sevgili bu ihtiyaç oradan kaynaklı, kişi aslında orada o ağlamaya ya da o şeye giriyor." Evet, orada öyle bir şey bazen olur; sen kendini o alarmış öyle mi dersin? Bazen insan kendisinin yalnız kalışına üzülüyor bazen, anlatabiliyor muyum? Dolayısıyla bakın, hayat ya yanlış bir algıyla, yanlış bir programla, yanlış bir yaklaşımla okunur ya da doğru bir yaklaşımla okunur. O yüzden hayatın doğru okunması ancak doğru bir özne olduğunuzda yapılabilecek bir şeydir. Siz doğru bir özne değilseniz hayat her zaman yanlış okunacak bir haritadır, yanlış okunacak bir sayfadır, yanlış yorumlanacak bir filmdir.
"Ne kadar ilginç şeyler yaşadım" diyebilirsiniz değil mi? "Çok kötü şeyler yaşadım." Niye öyle diyorsun ki, "çok ilginç şeyler yaşadım" ne kadar güzel bir şey; "çok ilginç süreçler yaşadım, çok ilginç deneyimlerim oldu" -ne oldu, eşin seni bıraktı, çocukların seni tanımıyor bile; ne kadar ilginç bir deneyim. Ama bu deneyimi bu özgürlükte yaşaman için arzu ve korkun olmaması gerekiyor. Sen arzu ve korkunla bu hayatı yaşıyorsun. Kur'an niye dikkat edin, eğer Kur'an bir şeye çok çok dikkat çekecekse Araplarda bir ifade vardır "elâ" der, yani dikkat edin, bir şey diyeceğim çok dikkat edin: mesela "dikkat edin, kalpler ancak Allah ile mutmain olur" veya "ancak Allah'ın velileri için korku ve hüzün yoktur." Yani bak, sen gerçekten Allah'ın yakınlığını fark ettiğinde, korku ve üzüntü hapishanesinden kurtulmuş olacaksın. Bu ne kadar güzel bir şey. Peki bunun için gayret eden var mı? Eğer etmiyorsan o zaman sen nasıl bir kitabı okuyorsun? Nihai olarak diyor ki "dikkat edin, Allah'ın yakınlığını idrak edenlerde korku ve hüzün yoktur." Peki sen böyle bir şeyi arıyor musun? Böyle bir şeyin çabası içinde misin? Bak sana önerilen nihai ufuk bu. Zaten tüm ibadetlerin amacı kurbiyet, ona yakınlaşmak; sen olmadan yakınlaşmak, "ben yakınlaşacağım" demeden yakınlaşmak. Yakınlaşman için o egoyu atman gerekiyor; yoksa egoyla yaklaşamazsınız, egoyla Allah'a yaklaşamazsınız, egoyla hayatı anlayamazsınız, hayatın tadını alamazsınız.
Mesela ihanetin tadını almak bir değerdir, değil mi? Bir insan sana ihanet ediyor ve o ihanetin tadını alıyorsun; ne kadar büyük bir şey. Ne kadar güzel bir şey, o da çok güzel. Hayır ya, ilk otur, yaşıyorsun yani ego düzeyinde; egoyu attığında tadını alabilirsin. O tat, o tat değil; benim bahsettiğim tat, egonun aldığı tat değil, ego orada berbat oluyor, ihaletten etkilendiğiniz zaman. Yani birisinin ihanetini hiçbir arzu ve korku duymayan bir bilinçle deneyimlemek; o zaman ihanetin tadını alabilirsin. Bakın bunları heyecanla atmayın; öyle çok ekstrem şeyler kullanıyorum ki biraz uyanalım diye. Bakın hiçbir şeyin gerçek anlamda ne olduğunu anlamıyoruz, hep egomuzun üzerinden algılıyoruz, egomuzun üzerinden onu yaşıyoruz. Hâlbuki özgürce yaşayabilirsin bunu. Bak bir insan seni yok sayıyor; mesela yok sayılmayı tadabilirsin. Nasıl, yok sayılmak nasıl bir şey? Ama bunu egomla değil; "işte beni yok sayıyor, biliyor musun bu ne kadar kötü bir durum" -yok, öyle kötü bir durum değil ya, ilginç bir durum. Anlatabildim mi? Böyle bir şey.
Ama sen hayatı tattığını, deneyimlediğini mi zannediyorsun? Ego ile asla bunu yapamazsın; ego ile mağdur olursun, ego ile hayata maruz kalırsın, ego ile hayatın mağduru olursun. "Ama hocam, mağdur olmadan o tadı nasıl alacağız?" İşte ben de onu diyorum: bir şeyi deneyimlemek ayrıdır, bir şeyin mağduru olmak ayrıdır. Mağduru olmak, egonun kendisini bir mahrumiyet, bir kayıp içinde hissetmesi demek; yoksa bir şeye muhatap olursun ama "mağduruyum" demek ayrı bir şeydir. Mesela biri bana ihanet etti, bunu deneyimledim ama mağdur olmadım. "Ama ihanete uğramanın kendisi zaten mağduriyeti gerektirmiyor mu?" Hayır. O maddi bir şeydir; varlığın mağduru değil. Maddi bir kaybın olabilir vesaire, o ayrı bir şeydir. Varlığın mağdur olmaz. O dışsal bir şeydir; o geçici olan bir şeyin kaybıdır. Ama varlığın mağdur olması ayrı; insan bazen der ya, "para mara şu değil de, işte bir dostluk kayboldu, içimden bir şey yıkıldı" diyor -bak, aslında hiç maddi bir şeyden bahsetmiyor değil mi, varlığının güya mağdur olduğunu zannediyor. Hâlbuki varlık, gerçek varlık asla mağdur olmaz. Mağdur olan bir şey varsa o da egonun varlığıdır.
Teşekkür ederim.