Ego, Beklenti ve Kayıp Karşısında Değer Odaklı Bakış

Toplantı Günü Üzerine Kısa Konuşma

Sohbetten önce katılımcılar haftalık buluşma gününü konuşuyor. Pazartesi günü kimin için uygun olmadığı soruluyor; "gelemem" diyen kimse çıkmıyor. Salı günü için de uygunsuzluk yok gibi görünüyor ama karar pazartesi olarak netleşiyor: pazartesi günleri sohbet, saat aynı — 6.30-7.00 arası başlayacak şekilde devam edecek. Çarşamba günü bazı katılımcıların programı dolu olduğu için, ileride birkaç hafta sonra tekrar değerlendirilmek üzere, şimdilik pazartesi üzerinde karar kılınıyor. Bunun kesin bir kural olmadığı, ihtiyaç olursa değiştirilebileceği vurgulanıyor.

Viktor Frankl ve Logoterapi: Hayata Ne Vereceğiz?

İnsanın hayata bakışı çarpık olduğunda o çarpıklık hayatın her alanına yansır. Belki duyanlarınız olmuştur, Viktor Frankl diye bir psikiyatrist vardır, Yahudi asıllı; Hitler'in toplama kamplarında bir süre yaşamış, orada birçok insanla birlikte olmuş. Bazı insanlar orada çok büyük bir sıkıntı yaşıyor, çok zor şartlar altında intihar etmek isteyenler oluyor. Frankl, birkaç kişinin intihar etmek istediğini görünce onlarla konuşmayı tercih ediyor. Onlar diyorlar ki: "Yaşamak istemiyoruz, hiçbir idealimiz kalmadı, hiçbir hevesimiz, ümidimiz kalmadı; bu zor şartlar içinde yaşamak istemiyoruz, hayatın bize vereceği bir şey kalmadı."

O anda Frankl'ın aklına gelen şey şu oluyor: "Belki hayatın size vereceği bir şey kalmamış olabilir ama sizin hayata vereceğiniz bir şey kalmış olabilir. Belki burada yaşadığınız şeyleri, süreçleri, bu süreçler içinde hissettiklerinizi bir gün insanlara anlatırsınız, onlar da bunlardan bir şey öğrenir, belki vazgeçmez." Bu, Viktor Frankl'la özdeşleşen bir psikoterapi yöntemidir: logoterapi, yani anlam odaklı terapi. Bu yaklaşım hayata daha farklı bir şekilde bakılabilmesine dayanır.

Egonun perspektifinden baktığımızda, ego her zaman hayata yanlış bir anlam yükler — kendince bir anlam yükler ama yanlış bir yerden bakar. Hiçbir kutsal kitapta insana "bu dünyanın sana bir şey vaat ettiği" söylenmez; ama hepimiz bu dünyanın bize bir şey vaat ettiği düşüncesi üzerine hayatımızı kurarız. En meşhur sorulardan biri: "Bu hayattan ne bekliyorsun?" Çok normal bir soru gibi gelir bize, her benlik bir şey bekliyor noktasında durur. Hâlbuki bu, yaratılışın, varoluşun aslında öyle olmadığı bir yaklaşımdır. Hiçbir kutsal kitapta buna dair bir cevap yoktur — "hayattan şunu bekleyin, hayat size onu verecektir" diyen bir metin yoktur. Ama insan egosu çok yaygın bir şekilde hayattan bir şey beklediği üzerine kurulur; beklediği şeyleri bulmaya kendini yönlendirir. Kendince bulabildiğine inandığı şeyler gerçekleştiğinde mutlu olur, gerçekleşmediğinde acı çeker, mutsuz olur, öfkelenir.

En temel şey, hayattan beklentilerimizin az veya çok karşılanmayacağı üzerine kuruludur. Hepimiz az veya çok bunu yaşarız. Beklentilerimizin bir kısmı hayatta karşılanmaz. Bu, insan benliğinde ne oluşturur? Bir başka terapi ekolünün ifadesini kullanacak olursak, "beklenti açığı" oluşturur — beklediğiniz şeylerle gerçekleşen şey arasında her zaman bir boşluk vardır. O yüzden deriz ki: "Dünya kimi mutlu etmiş ki?" Sanki mutlu etmesi olası ve gerekli bir şeymişçesine. "Bu dünyadan herkes ağlayarak gidiyor" diye bir yaklaşım var değil mi? Neden? Çünkü yanlış bir yaklaşımımız var, yanlış bir okuma biçimi içindeyiz; kendimizi ve hayatı yanlış okuyoruz.

Hiçbir beklenti içinde olmaması gerekiyor insanın, ve bu bir özgürlük halidir. Yoksa "beklenti içinde olmayalım ki mutlu olalım, kafamız rahat etsin" gibi bir faydacılık anlayışına oturan bir şey değildir bu. Dünyadan bir şey beklemek bir ego cehaletidir, gerçek dışı bir şeydir. Kutsal metinlerin insana hatırlattığı şey, insanın bu dünyada iyi kötü, olumlu olumsuz, hoşuna giden gitmeyen bir ikilik (dualite) içinde bir kısım şeyleri yaşayacağı, bir kısım şeylerle karşılaşacağı ve karşılaştığı bu şeylere en güzel şekilde karşılık vereceği üzerine kuruludur. Viktor Frankl'ın söylediği cümlenin içeriği belki bizim kastettiğimiz anlamda olmayabilir ama cümle doğru: "Sen bu hayata ne vereceksin?" Ama bu, "ben bu hayatta bir eser ortaya koyacağım, anlamlı bir şey meydana getireceğim, öldükten sonra hatırlanacağım" anlamında değil; kutsal metinlerin hatırlattığı şey, sen bu hayatı deneyimleyeceksin ve bu hayatta olumlu olumsuz, artı eksi birçok şeyle karşılaşacaksın, bu kaçınılmazdır.

Karşılaştığımız Şeylere Anlam Yüklememek

Burayı biraz açalım: eğer karşılaştığın olumlu-olumsuz şeylere yine ego tavrıyla bakarsan orada da bir tuzak vardır — "ah, ben ne kadar şanslıyım" ya da "ben iyi bir insanım, iyi bir karşılık aldım" gibi. Bazen kendinizi şanslı bulursunuz, bazen şanssız bulursunuz; iyi bir şeyle karşılaşırsınız, "ne kadar şanslıyım" dersiniz. Hâlbuki orada kendi başına bir değer yoktur; senin onu nasıl karşıladığın önemlidir.

İkincisi, olmasını istemediğin şeyler. Egonun olmasını istemediği şeylerle karşılaştığında da insan egosu kendini şanssız bulur. Hatta insanoğlunun bu konuda yaptığı en yaygın hata kıyaslama yapmaktır — "ona bak, bana bak"; "onun ailesi, benim ailem", "onun anne babası, benim anne babam", "onun kardeşleri, benim kardeşlerim", "onun eşi, benim eşim", "onun ekonomik durumu, benim ekonomik durumum." Sürekli bir kıyaslama vardır. Hatta Kur'an bu konuda uyarır: Allah'ın dünya hayatında verdiği şeyler konusunda gözünüzü dikmeyin, gıpta etmeyin, çünkü bu asli bir şey değildir. Bir oyun oynarken dağıtılan kartları düşünün — onların özel bir anlamı yoktur, önemli olan sana dağıtılan kartları güzel bir şekilde kullanıp o oyunu oynamaktır. Dolayısıyla ne ile karşılaştığımızı asla düşünmemeliyiz.

Bu birincisi: yaratıcının bu hayatla ilgili insana verdiği ilk mesaj, insanın bu dünyada olumlu olumsuz karşılaştığı hiçbir şeye anlam yüklememesidir. İyi şeyler çok şanslı veya iyi olduğunuzu, olumsuz şeyler şanssız veya dezavantajlı olduğunuzu asla göstermez. Eğer böyle bir bakışınız varsa, o bakışınızı değiştirmek durumundasınız; ya da "hayır, ben bu bakışı onaylıyorum, kutsal metni onaylamıyorum" demeniz gerekir, çünkü öyle bir yaklaşım gerçekten problemlidir — ama egonun tamamen sahiplendiği, çok doğal kabul ettiği bir yaklaşımdır. O yüzden neyin doğal olduğu, neyin olmadığı konusunda mutlaka insanın kendini değerlendirmesine ihtiyaç vardır. Biz doğal olmayan bir ego bakışıyla dini bir araya getirmeye çalışıyoruz; böyle bir şey asla mümkün değil, hayat böyle bir şeye imkân vermez.

Değer Odaklı Bakış: Hz. Yusuf Örneği

İkincisi, senin bu dünyadaki varoluşunun mahiyeti, anlamı nedir? O da bir ayette geçer: "Hanginiz daha güzel bir karşılık verecek, bunu görmeniz içindir bu hayat." Yani bu hayatta yaşadığınız şeyleri hangi değerler, hangi anlayış, farkındalık, irfan üzerinden karşılayacaksınız — mesele budur. Buna biraz daha anlaşılır bir şekilde yaklaşacak olursak, buna "değer odaklı bakış" diyebiliriz. Allah bize değer odaklı bakmamızı hatırlatıyor.

Geçenlerde bir arkadaş, dört beş yıllık bir evliliği olmuş, sonra boşanmış. "İçimden şu geçti" dedi. "Biliyorum ne geçti, hadi söyle" dedim. "Sen söyle" dedi. "Yani boşa mı geçti bu dört beş yıl, sonu böyle mi bitecekti" diye. Her egonun böyle bir hikâyesi vardır — sadece evlilik konusunda değil, birçok konuda. Mesela biriyle iş yaparsın, üç beş yıl yaparsın, sonra iflas edersin; ya da ortağın seni bir ihalede kandırır, paranı yer, sonra geldiğin noktayı düşünürsün. Her zaman egonun yaklaşımı şudur: "yıllarımı, imkânlarımı boşa harcadım", "ne gerek vardı, keşke olmasaydı", "üç yıl kayıp, beş yıl kayıp, on yıl kayıp." Bu çok yaygın, hepimizin az çok yaşadığı bir şey.

Peki bu nasıl bir bakış? Tamamen ego odaklı bir bakış. Sen o dört yılda ne yaptın? İşte o yıllara değer odaklı bir yaklaşımla bakarsan — diyelim ki ilişkideki sadakatin, uyumlu olman, karşındakini memnun etmen, mutlu etmeye çalışman, birbirinizi geliştirmeye çalışmanız, birbirinize değer katmanız gibi değerler üzerine oturmuşsa, ve en azından sen o değerler üzerine yaşamışsan, hiçbir problem yok, hiçbir kayıp yok. Aksine o değerler üzere yaşadığın için kazançlısın; kendi fıtratının, kendi özünün, insani değerlerinin üzerinden yaşamışsın, asla bir kayıp söz konusu değil. Ama psikolojik benliğin gözünden baktığınızda o bir kayıptır. Dolayısıyla burada çok keskin bir ayrım vardır.

Mesela geldin otuz, kırk, kırk beş yaşına; bir hastalık, öleceksin. Ego der ki: "Ne oldu şimdi, benim bir sürü planım vardı" — bu egonun yaklaşımıdır. Hâlbuki doğrusu ne? Otuz beş yaş artık yolun yarısı eder mi, etmez mi, belli değil; "yolun yarısı" diyen adam elli beş yaşında ölmüş, demek ki yarısı değilmiş. Gidersin, ve dersin ki: "Ben yaratıcının bana verdiği bu hayatın içinde değerlerime uygun bir şekilde yaşamaya çalıştım. Uygun olmayan noktalarda tövbe ederim, istiğfar ederim, Allah'a dua ederim." Bu kadar, hiçbir sorun yok.

Hayatta neyin sorun oluşturduğunu bulmadığımız müddetçe hiçbir zaman sorunu çözemeyiz, çünkü sorunun aslını irdelemiyoruz. O yüzden insanın asla bu dünya hayatına sonuç odaklı, bir şey var edecek, bir neticeye götürecek nazarıyla bakmaması gerekir. Ama ego şekillendiği andan itibaren bir hedef oluşturur ve o hedef istikametinde ömrünü yaşamaya çalışır; kendi oluşturduğu bu perspektifle hayatın gerçekliği arasında mutlaka bir çelişki, uyumsuz bir nokta vardır. İnsan için zorluk, sıkıntı oluşturan şey de burasıdır.

Değer odaklı baktığınız zaman o değeri sizden kimse alamaz. Kimse sahip olduğunuz değeri sizden alamayacağı için, kimsenin sizin hayatınıza gerçek anlamda müdahale etme imkânı da yoktur. Mesela Hz. Yusuf'un hayatına müdahale edilebilmiş midir? Hayır. Kimse onun hayatına müdahale edememiştir, çünkü onun hayatı değerler üzerine oturan bir hayattır. Yoksa hayatı, Mısır'a sultan olmak ya da bakan olmak ya da hapse atılmak değildir; o her yerde hayatını yaşadı, yani nerede olursa olsun varlığının değerleri üzerine yaşadı. Dolayısıyla kimse onun hayatına müdahale edemez, kimse onun hayatını mahvedemez.

Soru: Ego hikâyesini yaşarken hayatı yaşamıyor muyuz?

Yaşamıyoruz tabii. Ego perspektifinden baktığımızda aslında hayatı yaşamıyoruz; kurgusal bir hayatı gerçekleştirmeye gayret ediyoruz ve oradaki değerler son tahlilde egonun değerleridir. Onun üzerinden baktığımız için gerçek anlamda hayatı yaşamıyoruz. O yüzden zaten hayatı doğal haliyle yaşamadığımız için mutsuzluk, acı, öfke, kızgınlık ortaya çıkıyor. Gerçekte hayatı yaşaman için hayatın kodlarıyla uyumlu olman gerekir. Yoksa hayat sürekli bir kavga oluyor, ya da "hayat sana hak ettiğin şeyleri vermiyor, hak etmediğin şekilde davranıyor" gibi hissediyorsun. "Ben bunu hak ediyor muyum" diyoruz; sen nasıl bir hayat yaşıyorsun, o zaman hak etmediğin bir hayat yaşıyorsun; peki hayat bu mu? Hayat bu değil, o zaman sen hayatı yaşamamışsın.

Sübjektif Hayat Algısı ve İndirgenmiş Yaşam

Sen sübjektif bir hayat algısına sahipsin — zaman zaman mağdur edilen, zaman zaman haksızlığa uğrayan, hak etmediği muameleyi gören bir hayat yaşıyorsun. Peki gerçekte hayat bu mu? Kur'an'da çok ilginç bir tabir vardır, bir ayette geçer: "Bizim zikrimizden yüz çevirenlere biz çok dar bir yaşam vereceğiz." "Dar bir geçim" diye çevrilir çoğunlukla, bazı mealler onu sanki maddi bir şey olarak yorumlamaya sebep olmuştur; oysa oradaki kastedilen şey geçim değil, hayatın, yaşamın kendisidir — kişinin öznel olarak yaşadığı hayat. Kur'an diyor ki: benim zikrimden yüz çevirirseniz, size dar bir yaşam, indirgenmiş bir yaşam veririz — biraz modernize edersek böyle diyebiliriz. Yani daraltılmış, indirgenmiş, gerçekliğinden uzaklaştırılmış, hayatın gerçek doğasına nispetle sıkıştırılmış bir hayat.

Soru: Sınavlar mı zor?

Şimdi bakın, bir olumsuzlukla karşılaşıyorsanız: eğer bunu nefsinizle karşılıyorsanız, bu zordur; bu durumda zorluğun sorumlusu nefsinizdir. Eğer dünyayı suçluyorsanız, sorumluluğu dünyaya yüklersiniz — "dünya hayatı böyle zor, dünya hayatı böyle kötü, dünyada böyle şeyler de var" diyerek. Veya bazı insanlar olumsuzlukları yaratıcıya nispet ederler. Bunların üçü de gereksizdir. Bu dünyanın yaratıcının ifade ettiği bir mahiyeti var; bu dünyada bir dualite var. Yaşadığınız bir şeyin zor olmasına sebep olanı bulursanız o zorluk ortadan kalkar. Özneyi dikkate alırsanız — o özne gerçek bir özne midir yoksa sahte bir şey midir, onu ayırt etmezseniz dünya çok zor gelir; ayırt ederseniz zor olmayabilir. Bu, kimin yaşadığına bağlı bir şey olarak ortaya çıkar.

O yüzden hep vurguluyorum: imtihan, musibet gibi kavramları tekrar üzerinde durarak anlamaya ihtiyacımız var. Eğer senin dünyada anlamlandıramadığın bir şey varsa, o senin için imtihandır. Anlamlandırdığın bir şeyse o bir imtihan değildir; ama anlamlandıramıyorsan, olmamasını istiyorsan, sana bir hayal kırıklığı gibi geliyorsa — çünkü o konuda bir başka hayalin var — o zaman yaşadığın olay zorunlu olarak bir imtihan olacaktır. Hayatla örtüşmeyen bir algımız, bir yaklaşım tarzımız, bir düşüncemiz, bir duygumuz, bir korkumuz, bir beklentimiz varsa, yaşadığımız o şey bize imtihan olarak gelecektir; bu, olayın kendisiyle ilgili bir şey değildir. Kur'an'da kullanılan tabir "zorunlu bir karşılaşma"dır — "sizi bir kısım şeylerle zorunlu olarak karşılaştıracağız" der, tam olarak "imtihan edeceğiz" anlamında değil. Ama sizin ego kodlarınız bunu yabancı olarak algılıyorsa, o zaman siz buna "büyük bir imtihan" dersiniz. Bütün mesele bu: ego kodlarınız o zorunlu karşılaşmalarla örtüşmüyorsa, orada bir çelişki olur; öyle algılanmak durumundadır. Peki bu büyük görünen imtihanın böyle görünmesine sebep olan ne? Senin ego kodların.

Bir Katılımcının Kaybı: Vefat Eden Kızı

Bir katılımcı örnek veriyor: on dört yaşındaki kızı on yıl önce vefat etmiş. "Onu çok seviyordum, hâlâ da çok seviyorum, kabullenmesi çok zor oldu benim için" diyor. Neden kabullenmesi zor oldu? "Çünkü çok seviyordum." Peki çok sevmenizle kabullenmenizin zor olması arasında ne alaka var? "Ayrılık yaşandı, benim için çok büyük bir şey oldu; çocuğumla herhalde çok bağ kurmuşum kendimde, onun her şeyiyle."

O bağ spritüel bir bağ mı, psikolojik benlik bağı mı diye sorulduğunda, "psikolojik olarak da tabii ki, her şeyine bağ kurmuşum" diyor. On dört yaşına kadar büyüdü, her şey çok mükemmeldi, hiçbir sorun yoktu, sonra bir anda vefatıyla karşılaştı. Burada bunun büyük imtihan olmasına sebep olan nedir? "Ayrılık yaşıyorum, onsuz bir hayat yaşayacağım, kabullenemedim; kabullenmesini hep unutarak kabullenmeye çalıştım, onu unutmaya çalıştım ki kabulleneyim." Peki neydi kaybettiği o şey? Onunla yaşadıkları mı, duyguları mı, özdeyişi mi? Bir beden mi, yaşanan şeyler mi? "Bedenle birlikte her şeyim; doğumundan beri yaşadım, bir süreç, anılar, varlığı, hissettiklerim, onunla birlikte olmak çok güzeldi."

Peki, tekrar aynı noktaya geleyim: eğer o bir bedense zorunlu olarak ayrılırsınız; beden değilse veya başka bir şeyse — şu anda mesela onunla varlığını hissediyorsunuz. "Tabii ki bedensel olarak da olması başka bir şey katıyordu" diyor. Ama bu mutlak bir ayrılık veya kayıp mı? Değil. Dolayısıyla aslında unutmasına gerek yok — "unutmuyorum derken, eğer onunla sürekli aklımda yaşasam çok mutsuz oluyorum, üzülüyorum; ama aklıma getirmediğim zaman özlemliği hissediyorum."

Ben diyorum ki, belki kaybetmemişsinizdir — doğru yerden bakabilirseniz. "Özlüyorum, özlediğim aklıma geldiği zaman çok mutsuz oluyorum" diyor. Özlem niye bir şeye sebep olsun, acıya? Ben de sevdiğim insanları özlüyorum, özlem hiç bir şey yapmaz mı? "Yok, sevdiğim bir insanı uzakta hissediyorum gibi, aklıma geldiği zaman onu hissediyorum, resmine bakıyorum, özlemim gitmiş gibi oluyor ama üzülerek tabii ki, bir burukluk yaşıyorum, bir duygusallık, o kadar. Sonra geçiyor."

Şimdi bakın, burada biz ne yapıyoruz? Kendimizce yaşadığımız bir şeye bir süreç üzerinden bakıyoruz. Mesela çocuğum oldu — ne olacak, bu dünyada onunla uzun zaman yaşayacağım, ben yaşlanacağım, o evlenecek, çoluk çocuk sahibi olacak, belki torunlarını göreceğim — aslında egomuz böyle bir olay karşısında bir süreç yüklemesinde bulunuyor, hayata kendince bir şey katıyor, bir kurgu veriyor. Sonra o kurgu gerçekleşmeyince bir hayal kırıklığı oluşuyor. Peki hiç kurgu yüklemeseydik bu hayal kırıklığını yaşayacak mıydık? Yaşamayacaktık. Mesela hiçbir kurgum olmadan, diyelim ki bir arkadaşımla çok iyi arkadaşım; onunla insani değerlerimle arkadaşlık yapıyorum, hiçbir kurgum yok. O başka biriyle arkadaşlık yapıp hiç görüşemesek, bende bir hayal kırıklığı oluşur mu? Oluşmaz. Derim ki: birlikteliğimizde güzel değerler üzerinden bu arkadaşlığı yaşadık; gitti, belki çok uzak bir ülkeye gitti, belki de öldü — yaşadığımız süreç bu kadarmış, şükürler olsun ki güzel değerler üzerinden bu dünyadaki süreci yaşadık. Ve ruhsal düzeyde zaten varlığımız ve birlikteliğimiz kalıcıdır; o sadece geçici bir ayrılık veya bedensel anlamda bir kayıptır. Gerçek anlamda kaybolan bir şey yoktur. Bunu idrak ettiğimde bu olayı algılama, yaşama biçimim değişecektir.

Soru: Bunun başına gelen olumsuz bir şeyden dolayı bir hüzün duymayacak mısınız?

Mesela turnuvayı, kupayı kazanamadık — üzülmeyeceğim değil, üzüleceğim. Üzülürse ben de ona bir yansıtmada bulunacağım; diyeceğim ki üzülmen gerekmeyen bir şeye üzülme, ya da şu an üzüleni gör, gerçekten o sen misin? Doğru bir aynalamada bulunmam gerekiyor, gerçekten bir dost, bir arkadaşsam.

Geçenlerde bir arkadaş bir olay anlattı: bir kaza geçirilmiş, üç kardeş ve anne baba ölmüş, geriye üç kardeş kalmış. Olabilir mi? Olmuş; hayatın içinde olan bir şey bu. Şimdi eğer bir kurgu yüklemezsen, hayata sadece bu dünya hayatındaki bir sürecin kısa bir kesintisi olarak bakarsın, başka bir şey yok. Varlık olarak hepimiz varız; gerçek anlamda bir ölüm, bir kayıp, bir ortadan kalkma, bir yok oluş değil, sadece bir form değiştirme, herkesin toplanacağı bir yere birinin daha önce, birinin daha sonra gitmesi, bu kadar. Dolayısıyla eğer egomuz bir kurgu yüklemezse hayatı çok daha doğal bir şekilde yaşayabilir.

Mesela benim annem iki küçük çocuğunu küçük yaşta kaybetmiş; iki çocuğunun da birine otuz dört, birine elli iki yaşında vefatına şahit olmuş. Hafif bir kurgusu vardı; o kurgusundan kurtulunca, o kurgu ortadan kalkınca bu olayı daha doğru bir yerden görme şansı kazanmış. Ben diyorum ki: çocuğumla, eşimle, arkadaşımla bu dünyada şu kadarlık bir zaman geçirdim, bunu da değerlerime uygun olmaya çaba gösterdim, olamadığım kısma da tövbe ediyorum; hiçbir kurgum yok, hayata dair hiçbir kurgum yok, dolayısıyla hiçbir beklenti açığı da çıkmıyor. Ama bir kurgu yüklerseniz hayata çok güçlü beklenti açıkları oluşacaktır — "keşke çocuğum bu yaşta ölmeseydi, çünkü onunla bambaşka bir şeyler hayal ediyordum" gibi. Birçok şey hayal edersiniz, doğal olarak, ego düzeyinde böyledir. Ama hayal ettiğiniz şeylerin bir kısmı gerçekleşir, bir kısmı gerçekleşmez. Peki burada yaşadığımız zorluğun sorumlusu kim? Aslında kendimiz, daha doğrusu kendi egomuz, benliğimiz — o kurguya gerek yok.

Dolayısıyla biz aslında hayatı olduğu gibi yaşamıyoruz, olduğumuz gibi yaşıyoruz; kendi ego bilincimizin algıladığı, yorumladığı, yaklaşımda bulunduğu şekilde yaşıyoruz. Hâlbuki buna gerek yok. "Çocuğumla on dört yıl çok güzel bir beraberliğimiz oldu, ben de olabildiğince iyi bir insan, iyi bir anne olarak onunla yaşadım, ne kadar güzel bir şey; şimdi o daha farklı bir varoluş boyutuna geçti, formunu bıraktı — zaten hepimiz bu formu bırakacağız, biz de başka bir varoluş düzlemine geçeceğiz ve hepimiz çok güzel bir şekilde birbirimizle daha farklı bir varoluş boyutunda yine güzel şeyler yaşayacağız" denilebilseydi, o zaman bir kayıp algısı olmazdı, özlem de bir kayıp noktasına götürmezdi.

Özlem: Ayrılık Değil, Birliğin İşareti

Özlem burada kötü bir şey olmaz; çünkü özlem bir kayıp algısına değil, bir bağ ve yakınlık hissine götürür. Mesela babam ölmüş, "babamı özlüyorum" diyorum — ne güzel bir şey; benden önce gitmiş, ben ondan sonra gideceğim. O zaman özlemek, onunla yaşadığın güzel şeyleri hatırlamak, onun varlığına dair kalbî bir bağ hissetmek anlamına gelir. Sadece tatlı bir hüzün yaşarsın, o kadar; bir mahsuru yok, o da fıtri bir şeydir. Ama bir kayıp hissi değil.

Soru: Özlem bakan tarafı ne peki hocam? Bize neyi öğretiyor?

Aslında gerçek anlamda hepimiz özde biriz. O özde bir oluşu tam olarak idrak etmediğimizde özlem oluşur. O yüzden Leylâ ile Mecnun hikâyesinde bir yerden sonra özlem kalkar, çünkü artık Mecnun ve Leylâ birdir — orada ikilik ortadan kalkar. Özlem, ikilik henüz tam olarak ortadan kalkmadığı için ortaya çıkar. Dolayısıyla aslında özlem hepimizin birliğinin bir işaretidir. Bir şeye özlem duyuyorsan aslında o şeyle sen birsin ama o birliği tam olarak idrak edemiyorsun; o birliği tam idrak edemediğin için bir ikilik hissine sahip oluyorsun, o ikilik hissi sende özlem meydana getiriyor.

Soru: Hocam, direnç gösterdiğimiz için mi acı çekiyoruz? Babamı kaybetmeden önce onu uyuttukları zaman hüznümü hissettim; ilk önce direnç gösterdim ve bu bana çok acı vermişti. Sonra bıraktım — hani denizin üstünde bırakıyormuşuz gibi bıraktığımda aklıma İbrahim'e serin kılınan ateş geldi. Çünkü o hüzün beni yakmadı, çok farklı bir ürperti duygusu içinde onu deneyimlemiştim.

Direnç ve Acı

Deyim yerindeyse daha spritüel manada bir hüzün, bir özlem vardır; bir de ego düzeyinde hüzün ve özlem vardır — bunlar birbirinden farklı şeylerdir. Ego bir kalıbın içine kendini sokuyor; ona aykırı bir durum olduğunda katı bir şekilde karşılık veriyor. Bu, aslında dirençtir. Neye direnç? Olan duruma direnç. O direnci devam ettirdiğin müddetçe acı çekersin ya da öfke duyarsın; illa acı çekme veya öfke duyma şeklinde de olmaz, hayata karşı kayıtsız da olabilirsin — direnç o şekle de bürünebilir; hayata karşı kayıtsızlaşırsın, unutmaya çalışırsın, yok saymaya çalışırsın. Bütün bunlar direnç türleridir. Her egonun direnci birbirinden farklıdır: kimisinde öfkeye, kimisinde üzüntü ve kedere, kimisinde kayıtsızlığa dönüşür. Bunların hepsi direncin farklı yansımalarıdır.

Hâlbuki dirence gerek yok. Dirence sebep olanı bulduğun zaman, o direnci kimin koyduğunu da anlıyorsun. Mesela biriyle evlendin, seninle mutlu değil; direnç koyarsan bırakamazsın, egon bağımlıysa yine bırakamazsın, hak etmediğini düşünürsen yine direnç koyarsın. Bütün bu dirençleri koyan bir benlik algısıdır. Niye hak etmediğini düşünüyorsun, niye bağımlısın? Ya da "benim istediğim zaman olsun" — niye bir şey senin istediğin zaman olsun? Orada bir ego var: "benim istediğim zaman olsun, ben istersem o öyle olsun" diyen. Orada sahte bir benliğin arzusu var. O sahte benliğin arzusunu çekebilirsen, o zaman direnç yok, hayat olduğu gibi akıyor ve sen aktif bir varlık olarak insani değerlerine göre karşılık veriyorsun. Hz. Peygamber'in taşlandığında verdiği cevap, Hz. Yusuf'un hapse atıldığındaki bakış açısı — bütün hepsinde olan şey budur.

O yüzden biz hayata sürekli "imtihan zor, acı, bu dünya çok zor" gibi yaklaşımlarla bakmamak durumundayız. Bakıyorsak bu kendi kendimize ettiğimiz bir haksızlıktır, çünkü aslında hayatın böyle bir kötü niyeti yoktur. Ego aslında bu hayatı yaşamaz; hayat, sen gerçek öz benliğine ulaştığın zaman yaşanan hayattır, öbür türlü hayat hayat değildir — yaşadığın hayat aslında hayatın kendisi değil, onun ego üzerinden bir simülasyonudur, ego üzerinden bir tanımlanmasıdır. Sen kendi egon üzerinden hayata bir kılıf giydiriyorsun; arzuların, korkuların, beklentilerin üzerinden bir kılıf giydiriyorsun, hayat bu sefer o egonun penceresinden bir renge bürünüyor. Dolayısıyla sen hayatı hiçbir zaman yaşamıyorsun. Hayatı ancak ermiş insanlar yaşarlar.

Dar Yaşam Ayeti ve Ölümün Gerçek Anlamı

Bahsettiğimiz ayet yarım kalmıştı: "Bizim zikrimizden yüz çevirenlere dar bir yaşam, indirgenmiş bir yaşam veririz" diyor Allah. Bu, bizim zikrimizden yüz çeviren illa kâfir olmamız gerekmiyor demek. Biz ona hep "kâfirler mi, falanlar mı" diye bakıyoruz. Hayır — senin bilincinde var olan, sonsuz ve mutlak olan yaratıcıya dair idrak tam olmadığında, sen dar bir yaşama indirgenirsin, indirgenmiş bir yaşam yaşarsın. İşte o indirgenmiş yaşam, ego tarafından kısıtlanmış bir yaşamdır. Egomuz yaşam algımızı, yaşamın kendisini kısıtlıyor, kendi dar penceresinden bakıyor — kişi olmak, persona içinde bulunmak; o pencereden, psikolojik benlik penceresinden bakıyorsun.

Mesela saf ruhsal farkındalık üzerinden baksak, aslında ölüm de yok doğum da yok, geliş ve gidiş var. Doğmak dediğimiz şey nedir? Spritüel varlığın ete kemiğe bürünmesi. Ölüm, spritüel varlığın eti kemiği bırakması. Dolayısıyla "doğuyorum, ölüyorum, var oluyorum, yok oluyorum" gibi bir ikilem yok — o egonun penceresi. İnsan ne kadar yaşarsa yaşasın bu dünyada bir türlü arzuları bütünüyle tatmin olmuyor değil mi? Kim olmuyor? Bak dar bir yaşama soktun kendini. Ego üzerinden bakarsan kimin hayatında her şey tam olarak gerçekleşmiş? Yok öyle bir kimse. Herkesin hayatında yaşadığı bir mahrumiyet, mağduriyet, haksızlık, eksiklik, hayal kırıklığı vardır. Peki bu dar hayatın sorumlusu kim? Hayatın kendisi değil; hayata bir kısım arzular, korkular, beklentiler üzerinden bakan benlik. İşte dar yaşam bu. Bunun nedeni ne? Mutlakın zikrinden, yani onu hatırlamaktan uzak olmamız — egomuz ondan yüz çeviriyor.

Hâlbuki ölen hiç kimse yok. Bütün yaratılmış insanlar Allah'ın sonsuz ilminde, kudretinde, yaratılış âlemlerinde yaşıyorlar. Kimsenin öldüğü, kimsenin kaybolduğu, kimsenin ortadan kalktığı yok — her şey O'nun sonsuz ilminde, kudretinde ve varoluş âlemlerinde. O zaman ben bir kimseyi kaybediyor muyum? Kaybetmiyorum; sadece benden önce bazıları başka bir varoluş âlemine gidiyor.

Rüya Örnekleri: Abi ve Anneanne

Benim öyle bir abim öldü, çok hasta ve zayıftı. Dua ettim, "acaba nasıldır" dedim. Bir rüya gördüm, sembolik bir rüyaydı. Öldüğünde kırk kırk beş kilo civarındaydı ama rüyada bakımlı, iyi bir haldeydi; üzerinde çok güzel elbiseler vardı ve eski elbiselerini bana uzattı, verdi. Ne kadar güzel, ne kadar anlamlı bir rüya değil mi? Demek istiyor ki: "Ben eski elbiselerimi bıraktım, bu bedeni bıraktım, şu dünyaya ait maddi, hücresel, atomik bedeni bıraktım; başka bir şey giydim, gittiğim âleme uygun bir şey giydim. Kafan rahat olsun, problem yok, sen beni dert etme." Sen de bu farkındalığa var: "doğuyorum, ölüyorum, ne olacağım" diye bir ayrılık, bir kayıp algısı içine düşme. Kimse kaybolmuyor.

Bir başka katılımcı: Anneannemi on yedi yaşındayken kaybettik, ben kendi ellerimle mezara koydum; ama çok severdim, muvahhit bir kadındı. Bir hafta sonra bir rüya gördüm — çok ilginçti; bembeyazlar içindeydi. Bana diyor ki "beni hiç merak etmeyin, ben çok iyiyim, harikayım." Bunu bir kere gördüm ama hayatımda çok şey değişti ondan sonra.

Gerçek anlamda biz varoluşu idrak etsek — emin olun, sadece diyeceğiz ki: "böyle geçici, atıyorum, şöyle sarılıyorduk falan, ama şimdi sarılamayacağız maddi olarak, o kadar." Ölüm hiçbir zaman kayıp değil; hiçbir ölüm mutlak bir ayrılık değil. Dolayısıyla bizi dar bir yaşam formuna sokanın farkına varmamız gerekiyor. Bu, Allah'ın zikrinden yüz çevirmek nedir işte? Deyim yerindeyse hayatı, varoluşu, kendimizi Allah'ın kodladığı noktadan görebiliyorsan, işte sen Allah'ın zikrindesin. Allah ne diyor? "Bana dön" diyor. Demek ki ölüm yaratıcıya bir dönüş — bir kayıp değil, bir yok oluş değil, bir ortadan kalkma değil, bir mahvolma değil, yokluğa karışmak değil.

"Ölmeden önce ölün" diyor — yani ölmeden önce bana dönün diyor; ölmeden önce psikolojik düzeyde ölün ki gerçek anlamda diri olanın farkına varasınız, mecazen söylüyorum. Mevlana'nın da söylediği bir şeydir: zâhiren tohum ölür, filiz canlanır, dirilir. Ego düzeyinde öldüğünde ruh düzeyindeki diriliğini fark edersin; o kabuk kalktığında asıl özde olanı fark ederiz. O zaman bizim gerçekten dert edeceğimiz, acı çekeceğimiz büyük bir musibet olarak göreceğimiz bir şey yoktur aslında. Biz neyi unuttuğumuzu hatırlarsak o yaklaşım tarzının tuzağından kurtuluruz. Bu ayetin bize hatırlattığı budur — Allah'ı hatırlamamız gerekiyor. Buradaki "Allah'ı hatırlamak"tan kasıt "Allah'a inanıyor musun, inanmıyor musun" anlamında bir şey değil. Eğer Allah sonsuz ve mutlaksa, benim sevdiğim, değer verdiğim kim ölmüş olabilir ki? Allah'ın ilmi sonsuz, her şeyi ihata ediyor, her şeyi kuşatıyor; sonsuz ve mutlak varlığın içinde nasıl bir şey kaybolabilir, yok olabilir? O zaman bana bir şeyin kaybolacağını, yok olacağını zannettirenin farkına varmam gerekir.

Mesela ölüm düşüncemiz de böyledir. Ölmenin anlamını bilseydik — yüzde yüz emin olun, açık ve net söylüyorum — ölümün ne olduğunu bilseydik hepimiz bir an evvel ölmeyi isterdik; bu, "illa öleyim" anlamında değil, ölümün bu hayat formuna nispetle çok daha nitelikli, çok daha mükemmel bir hayat düzeyine bizi taşıdığını görebilseydik demek istiyorum. Deyim yerindeyse "bu dünyada vazifem, işim bitmişse bir an evvel gidivereyim" diyecektik.

Soru: Herkes için mi?

Herkes için, günahkâr insan için de. Bakın orada da algı çok yanlış. Mesela ben Allah'ı gerçekten hatırlasam, bütün sıfatlarıyla hatırlasam, farz et ki günahkârım ve fark ettim ki hakikaten günahkârım, hakikaten çok büyük hatalar, günahlar işledim, pişmanım — kimin huzuruna çıkacağım? Sonsuz merhamet sahibi Allah'ın huzuruna, kusurlarından pişman olmuş bir varlık olarak çıkacağım. Bundan daha güzel ne olabilir ki? Günahlarım var diye ondan kaçacak mıyım?

Adem Kıssası ve Tövbe

Kur'an'da değil ama Tevrat'ta geçen bir ibare vardır: Adem hata işledi ve ormana gitti, ağaçların içinde saklandı. Tanrı ona dedi ki: "Niye saklanıyorsun ey Adem?" O da dedi ki: "Utanıyorum." Şimdi bakın, burada da güzel bir mesaj var: nefsini Allah'tan saklamana gerek yok, onu da O'nun huzuruna koymak lazım. Allah illa "günahsız gel" demiyor ki; günahının farkında olarak gelirsen bir problem yok.

Hatta Bediüzzaman'ın çok güzel bir örneği vardır. Der ki: bir çocuğun hayatında yaşadığı en lezzetli hallerden biri, bir kusur işleyip annesinin kızacağını bilmesine rağmen annesinin şefkatli kucağına koşmasıdır. Bazılarınız belki bu hali yaşamıştır, hatırlar — kusur işlemişsin, belki annen kızacak, bir tokat da vuracak, ama biliyorsun ki o çok merhametli; onun kucağına koşuyorsun. Bu, aslında fıtrat. Ne kadar günahkâr olursan ol, Allah'ın sonsuz rahmet kucağına koşuyorsun, isterse tokatlasın — ne olacak? O sonsuz rahmet ve hikmet sahibi değil mi? Ondan mı korkacaksın? Hangi çocuk annesinden korkar? Egosu çok ortaya çıktığında aslında korkar. Fıtri bilinçteki çocuk asla annesinden korkmaz.

Bir kitapta okuduğum çok ilginç bir örnek var: bir adam anlatıyor, iki, iki buçuk yaşlarında bir çocuğu varmış. Bir yaramazlık yapmış, kızmış ona, küçük bir tokat yapıştırmış. Çocuk bir durmuş, sonra onu şaşırtan bir hareket yapmış — ona sarılmış. Ne kadar fıtri bir bilinç. Hâlbuki adam ona tokat atmış. Orada aslında çocuk bilinçaltında şunu yapıyor: "Bu benim babam, beni seviyor; tokat atmış olabilir ama beni seviyor" diyor ve sarılıyor. Bu fıtri bir şeydir.

Şimdi insanlar şey yapıyor: "Ölüm çok güzel ama çok günahkârım" diyor. Olsun diyorum, gene ölüm güzel; neyden korkup kimden kaçıyorsun? Sonsuz rahmet sahibi bir yaratıcıdan mı kaçıyorsun? "E günahım çok" — o ne yapacağını bilir, biraz rahat ol. Niye bu ego korkusunu yenemiyorsun? Ego seni korkutuyor. O çocukta henüz ego tam gelişmediği için çocuk doğal olarak diyor ki: beni seven anne veya babam bana tokat atsa da, bir hatamdan dolayı bana kızacak olsa da ben ona koşuyorum. Bu fıtrat. Bu fıtri hali engelleyen ne? Ego korkusu. Allah ne yapacak sana? Seni yaratmış olan, seni var etmiş olan sana ne yapabilir ki? Olsa olsa üstünü başını temizler, seni bütün egoların kirlerinden kurtarır; başka ne yapacak?

Kendi kendine yönelttiği soru: Ahirette bundan utanma ihtimalini düşünüyor da ego, şu an bulunduğu hâli tövbe etmeyi düşünmüyor. Bunun sebebi ne?

Ben düşünüyorum bunu: "Ayetlerin hesabını nasıl vereceğim" diye düşünüyorum ama "şu an gel bir huyunu değiştir Safa" desem, vallahi işime de gelmiyor. Psikolojik düzeyde tam ve hakiki bir bilincimiz yok, birbirinden kopuk zayıf benliklerimiz var, o yüzden. Mesela gerçekten tövbe etsek çok farklı bir durum olur. Ama içimizde zayıf düzeyde tövbe eden benlikler var, "bir şey olmaz" diyen benlikler var, belki ahirete tam olarak inanmayan bazı benlikler var. Bunlar normaldir; bir sürü benlik var. Dolayısıyla orada gerçek bir irade, gerçek bir farkındalık şekillenmeyebiliyor.

Psikolojik Benlikteki Çoklu Sesler

İşte bu noktada o psikolojik benlikteki sahtelikleri ayıklamak gerekiyor, gerçekten tövbe etmek gerekiyor. Çünkü psikolojik düzeyde içimizde birçok benlik vardır: bir tanesi tövbe eder, bir tanesi "boşver, ne olacak, hallederiz" der, "daha yaşın genç" der. Bir sürü benlik var oralarda, her biri ayrı telden çalıyor. O yüzden tek ve güçlü bir ses çıkmıyor; birçok benlik birbirinin sesini bastırıyor.

Ayrıştırarak onları tanımlamak gerekiyor; kendimiz olarak onları tanımlamamak gerekiyor. Kendiniz olarak tanımlarsanız ayrıştıramazsınız, ayrıştırmanız gerekir. "İçimde hazza odaklı bir benlik var, içimde umursamaz bir benlik var" gibi o benlikleri tanımlamak, onları kendimiz olarak görmemek gerekiyor — ama şu anda kendi psikolojik bünyende bulunduğunu bilerek. Bu, kendinle özdeşleştirmemek demektir, onları yok saymak değil — vücudunda mikrop var gibi. Onu temizlemen gerekiyor, teşhis etmen gerekiyor; "bu bana yabancıdır" deyip bünyene yabancı olan bu şeyi olabildiğince çalışıp ayrıştırman gerekir.

Mesela yine Bediüzzaman'ın bir sözünü hatırladım: hakiki insan öyle bir şuura, öyle bir varoluşa sahiptir ki iki insanı hiçbir şey ayıramaz; hatta biri dünyada biri ahirette bile olsa onlar bir ve beraberdirler diyor. İnsanda böyle bir imkân var — dünyada farklı yerlerde olmak değil, biri dünyada biri ahirette dahi olsa bir ve beraber olabilirler; bu insanda var olan bir imkân, hayatta yaşanmış birçok örneği var.

O yüzden hayatı hangi algıyla yaşıyorum, hangi yaklaşımla hayatı anlamlandırmaya, yorumlamaya çalışıyorum, bunu sormamız gerekiyor. Bize hayatı daraltan bir yaklaşım var, o yaklaşımın farkında olmamız gerekiyor. Yoksa onu referans alarak hayatı yaşadığımızda aslında hayatın kendisini yaşamamış oluyoruz; hayatın ego tarafından daraltılmış bir türevini yaşamış oluyoruz. Herkes hayatın türevini yaşıyor; hayatın aslını yaşayanlar ariflerdir. Herkes kendi egosunun fonksiyonuna göre hayatın türevini, indirgenmiş bir kopyasını, daraltılmış bir kopyasını alıyor. İradeyi ona vermiş gibi olursun; "efendilik" bu yaptırmış, onun üzerinden yaşıyorsun ve ona meşruiyet tanıyorsun.

Mesela "ölüm çok acı" diyoruz. Kimin için ölüm çok acı? Ya da "ölmek istemiyorum" diyoruz — kim ölmek istemiyor, onu sor. Sana hayatı daraltan bir şey var; hayatı sana bazen şanssızlık, bazen mağduriyet, bazen kendini ortaya koyamama olarak tanımlayan bir hayat var. "Bu hayatta bir türlü kendim olamadım" — sor bu soru nasıl bir üç kâğıtçı benlik tarafından üretiliyor. "Hayatta bir türlü kendim olamadım" — ne kadar üzücü bir şey, hayatı nasıl da daraltan bir benlik anlayışı. Öyle bir benlik ki sana sürekli "hayatta bir türlü kendim olamadım" dedirtiyor, bunu sana kabul ettiriyor, onaylatıyor ve seni daracık bir alana sıkıştırıyor; sen de diyorsun ki "hayat böyle bir şey." Hayır, hayat öyle bir şey değil. Hayat sana "sen olma" şansı tanımayan bir hayat değil. "Birilerine kendi olabilme imkânı verdi ama bana vermedi" diye bir hayat yok — ama bakın hayat, ben ne okudu, o tuzağa düşmüş bir benlik okudu. "Hayat bana kendi olma fırsatı vermedi" — bir "kendi olma" diye bir şey kurdun, onun üzerinden kendini ve hayatı yorumladın; hayat da sana o kurguladığın şeye uygun bir konsept sunmadı. Dolayısıyla ne oldu? "Hayat sana kendi olma şansı vermedi" gibi göründü. Peki hayat böyle bir şey mi? Değil.

Soru (Safa): Ego düzeyinde biz hayatı mı yaşıyoruz?

Asla bir hayatı yaşamıyoruz; gerçek anlamda hayatı yaşamıyoruz, egonun çarpıttığı bir şekilde hayatı yaşıyoruz.

Soru: Aslında dirilmemiş oluyor değil mi hocam?

Tabii. Kur'an bakın aslında çok ilginçtir, bu durumu bir ölülük hali olarak tanımlıyor. İman bir dirilme hâlidir; imanı tam olarak idrak edememe bir ölüm hâlidir. Ama bunu "imanlıyız, imansızız" manasında anlamayın. Gerçek anlamda ruhsal olarak tam farkındalık olduğunda siz dirisiniz ve hayatı o anda yaşamaya başlarsınız; hayat o andan itibaren yaşanmaya başlanır, o ana kadar siz yaşamamışsınızdır. Ama bunu ne zaman anlarsınız? İşte öyle bir şey olduğunda anlarsınız — "ben hayatı aslında hiç yaşamamışım" dediğinizde.

Nasrettin Hoca Fıkrası: Hayatın Ego Tarafından Daraltılması

Soru: Hocam, hayat aslında çok sınırlı geliyor bana. Hangi "bana"?

Şimdi daha önce anlattığım bir fıkra vardır, hatırladım, gene anlatayım. Nasrettin Hoca sınır ticareti yapıyormuş, gidip geliyor, bir şeyler alıp veriyormuş; adı kaçakçıya çıkmış, herkes "bu adam kaçakçı" diye şey yapıyor. Gümrük memurları da çok öfkeli — "ne kaçırıyor bulamıyoruz, bu adam bizimle kafamızı buluyor" diye kızıyorlar, sürekli yüklerini indirip en küçük sandığa kadar teftiş ediyorlar. Öyle bir şey yok, kaçırdığı bir şey yok, her şey zaptına uygun.

Yıllar geçiyor, Nasrettin Hoca artık ihtiyarlamış, emekli oluyor; gümrük memurları da emekli. Birisi bir gün diyor ki: "Hoca, sen gerçeği söyle, artık sen de emekli oldun, ben de emekli oldum, ama bu içime oturdu, sen ne kaçırıyordun, gerçekten kaçırıyor muydun?" Nasrettin Hoca "evet" diyor, "ben kaçırıyordum: eşek kaçırıyordum. Siz yüklerime bakıyordunuz, onun için sürekli yüklerimi indirip kaldırıyordunuz, hiçbir şey de bulamıyordunuz; hâlbuki ben eşek kaçırıyordum — beş eşekle gidiyorum, on beş eşekle dönüyorum, on tane eşeği memlekete sokuyorum ya da öbür tarafa götürüyorum."

Şimdi bakın: "bana hayat çok sınırlı geliyor" dedin, bunun üzerinden senaryo yaz, film üret, hikâye yaz, roman yaz. Ama neyi kaçırıyorsun? O "bana"yı kaçırıyorsun — beni kaçırıyorsun. Hayatın kendisine sınırlı geldiği "ben" bilincini kaçırıyorsun. Onu kaçırdığın için, hiç aklına gelmiyor böyle olmayabileceğin.

Soru: İşte, "imkânlar çok kısıtlı" değil mi hocam? Geçenlerde Gürtü'yü okuyorum, şey diyor: "siz de o kadar otomatik, o kadar robotsunuz ki iradeniz de yok." Ben şimdi diyorum ki, çarpık da olsa bir iradem olsun elimde, ben yaşamayı isteyeyim, dileyim, dua etmeye çalışayım, çabalayayım — ama senin bu çaban bile senin otomatikliğin içinde bir yerde diyor. Yani o kadar felç bir durumdasın. Okurken olumsuz bir şeye kapıldım; durdum, "verecekse o verecek" gibi bir hale geldim. Ben diyelim ki özü arzuluyorum ama ego düzeyindeyim; öyle arzuluyorum, çok kısıtlı, çok sınırlı, otomatik birçok şey. Burada ne yapacağım ben şimdi? İstemeyeyim mi, demeyeyim mi? Ben yapı gereği öze dair, spritüel konulara meraklıyım, mizacım da buna yatkın; ilgileniyorum bununla, bir taraftan diyorum ki acaba bu gerçekten benim sadece egomun isteği mi — atıyorum, hedefim bir mürşid olmak, bir şey olmak gibi mi yani?

Şimdi bakın: psikolojik düzeyi temizlersek spritüel varoluş kendini size gösterir, o zaten orada duruyor. Biz bunun oradaki o benlikle nasıl bir yaklaşım içinde olduğumuza bakmalıyız. Mesela "hayat bana sınırlı geliyor" diyorsan, bunu onaylamıyorum diyeceksin. Ne yapacağım peki? Hayatın içinde bildiğin kadarıyla, bilebildiğin, idrak edebildiğin, şu anda farkında olduğun kadarıyla insani ve fıtri değerlerine göre yaşayacaksın.

İyi Bir Ev Sahibi Olmak

Birincisi bu: bildiğin kadarıyla değerlerine göre yaşayacaksın. İkincisi: hiçbir iyiliği kendine mal etmeyeceksin, hiç kimseden alacaklı olduğunu düşünmeyeceksin — ekonomik alacakları kastetmiyorum, psikolojik alacakları kastediyorum. "Annem bana niye öyle davrandı, babam niye öyle davrandı, o bana niye böyle yaptı" — bunları atacaksın. Atmıyorsanız, yani "atıyorum" deyince insan atamayabilir ama en azından bunları onaylamayacaksınız; onaylamadıkça o söner gider, ama meşrulaştırmayacaksınız, kimseden bir alacağınız olduğunu düşünmeyeceksiniz.

Bakın, peygamber eğer alacaklı olsaydı ne kadar çok alacağı var değil mi? Yirmi küsur sene ona kan kusturmaya çalışan Mekkeliler var; Mekke'nin fethinden sonra gelip özür diliyorlar, iman ediyorlar. Peygamber onlara alacak hesabı mı açıyor? Açmıyor, çünkü öyle bir defter yok.

İkincisi: bir iyiliği, hayrı, güzelliği kendinize mal etmeyeceksiniz. Mal etmezseniz egonuz sizi meşgul etmez. "Ben onu hiç bekletmiyorum ama o beni bekletiyor" — bak ne yaptın: "ben bekletmeyen biriyim, sen çok şeyse ama o bekletiyor" — bu bile bir ego algısıdır. Bütün bunlar bir iyiliği, hayrı, güzelliği kendinize mal edip onun üzerinden bilerek bilmeyerek alacak üretmenizdir. Asla bunlara girmeyeceksiniz, bu kadar; başka çok büyük bir şey yok.

Yani birincisi insani, fıtri değerlere göre yaşayacaksınız — iyi bir ev sahibi olacaksınız. Kendi varoluşunuzu bir ev kabul ederseniz, iyi bir ev sahibi olun. Sizinle temas eden bir arkadaşınız, eşiniz, dostunuz, sokaktaki bir insan, otobüsteki bir yolcu — insaniyetinize yakışır şekilde davranın. Birisiyle konuşuyorsanız, muhabbet ediyorsanız, insani değerlerinize yakışır bir şekilde temas kurun, konuşun. Herhangi bir insana karşı en ufak bir küçümseme, mağdur etme, kötüye kullanma — asla bunları düşünmeyin, bu konuda dikkat edin. Yaparsanız tövbe edin, farkına varın, bunu sürdürmeyin. İnsanlardan istenen budur.

Kur'an'da diyor — mealen söylüyorum — eğer insan iyiyi, güzeli tercih ederse biz ona kolay olanı kolaylaştıracağız diyor; kötüyü tercih ederse ona zor olanı kolaylaştıracağız diyor. Yani dikkat et: bir insanla konuşurken hangi haldesin? Küçümsüyor musun, mukayese mi ediyorsun, kıskanıyor musun, yoksa diyelim ki ego komplekslerini mi tatmin ediyorsun? Bir görebilirsin bunu; gör, fark et ve vazgeç bunlardan. İyi bir ev sahibi ol.

Bunun en güzel örneği peygamberdir. Kırk yaşına kadar ne diyoruz? Emin bir insan — insanların sevdiği, saygı duyduğu, temas eden insanların iyiliğinden, hayrından başka bir şey görmediği bir insan. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı, ihtiyar, kimle temas etmişse o insaniyetin doğal ayarlarıyla davranmaya çalışmış. Bu çok önemli bir şeydir. Din ile o fıtri, insani değerleri aynı şey olarak görmek durumundayız; çünkü bunlar bir şeyin iki yüzü gibidir, din ile fıtrat bir şeyin iki yüzü gibidir.

Mesela ben bazen soruyorum: "bununla niye konuşuyorsun, bir arkadaşa ihtiyacın var da onu etkilemeye mi çalışıyorsun?" Bu yanlış bir şeye dayanıyor, öyle yapma; insani düzeyde doğal bir ilişki kur, birini etkilemek için değil, ne gereği var? Düşün, birisi seni etkilemek için suni davransa, sen bunu doğal karşılar mısın? Karşılamazsın. Sen de yapma o zaman — kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma.

İnsanlar nasıl olgunlaşacağız? Çok basit bir şey: iyi bir ev sahibi ol. Seninle ilişki, iletişim kuran insan sende bir art niyet, bir kişisel hesap, bir kompleks görmesin. Varsa kompleksin, kendi komplekslerin üzerinde çalış; komplekslerini kullanarak insanlar üzerinde çalışma. Benim bir bulaşıcı yaram olsa ben ne yaparım, onu sararım, kimseye etkisi olmasın değil mi? Aşağılık kompleksin varsa, onun üstesinden gelmek için insanlara üstünlük taslıyorsun ya da onları etkilemeye çalışıyorsun — yanlış bir şey. Bunun üzerinde çalış. İyi bir ev sahibi ol.

İkincisi: hiçbir iyiliği, güzelliği, hayrı kendine mal etme, çünkü senin değil. "Allah bunu sever, sevaptır" diye değil — öyle bir şey yok çünkü. İnsan hiçbir iyiliğin sahibi değildir. Eğer buna ikna olmakta zorlanan varsa özel olarak konuşabiliriz — iyilik diye düşündüğün hangi şeyin kaynağı sensin? "Ben çok zekiyim, insanlara anlatıyorum, insanlar benim sayemde bir şeyleri anlıyorlar, öğreniyorlar" — eğer böyle bir bilgin varsa bunun kaynağı ne olabilir, ben miyim? Bu beyni ben üretmedim, bu beynin işleyişi benim elimde değil; soyutlayabilme, düşünebilme, akledebilme kabiliyetini ben mi ürettim? Değil. O zaman bunların içinden ortaya çıkan ilmin sahibi de değilim. Bir insan nasıl bir şeye "benim" diyebiliyor, gerçekten şaşırtıcı bir şey bu. "Ben sevdim" diyor — sana o sevme imkânı, kabiliyeti verilmese sen sevemezdin ki, nasıl kendine mal ediyorsun?

Bir insan sakince düşünse hiçbir şeyi, hiçbir iyiliği, güzelliği, hayrı kendine mal edemez. Kendinize mal edememenizden dolayı da rahatsız olmayın — çünkü öyle rahatsız olan egolar var, ben bunları anlatınca egolar bazen rahatsız oluyor, çünkü elinde bir şey kalmıyor. "O zaman benim olan ne" diyor. Rahat ol diyorum: senin Allah'ın var, sen Allah'a sahipsin ya, Allah'ın var senin, ona nispetin var; senin iyiliğin, hayrın yok, Allah'ın var, yetmez mi?

Hiçbir şeye sahiplenme ki hiçbir şey de sana sahiplenmesin ve egolar sana o sahte sahiplik üzerinden altından kalkamayacağın hikâyeler üretmesin — "bunu mu hak ettim, bak onların yaptığına bak" diye. Hikâyeyi sen başlatıyorsun, sonra onun darbesini yiyorsun. Otuz sene en samimi arkadaşın, dostun sana bir gün kazık atsa, otuz sene sonra bir hikâye üretmeyebilirsin — bu bir özgürlüktür. Peki hikâye üretmemenin yolu nedir? O arkadaşlığında, dostluğunda kendine hiçbir iyiliği mal etmemendir. "Allah bana nasip etti, dürüst, sadık, uyumlu bir dostluk yaşadım, ne kadar güzel." Ama "o sana bunu yaptı" — o benim mevzum değildi, bana da yapmadı; bilinçli olsa yapabilir miydi? Yapmazdı, demek ki egosuna yenilmiş, onu da fark et. "Bana yaptı" — yapamaz ki, sana nasıl yapabilir ki, o kadar bilinci yok. İnsan her ne yapıyorsa kendi nefsinde bir komplekse, bir korkuya, bir arzuya kapılarak öyle davranıyor.

Atıyorum, biriyle otuz sene arkadaşlık yaptın; Allah'ın sana verdiği şeyleri sen güzel kullandın, belki karşındaki kullanamadı ve o kişi kendini otuz sene sonra senin altında hissetti, kendini küçük gördü, seni üstün gördü — işte Habil Kabil kıssası gibi, sana zarar vermeye kalktı diyelim. Şimdi bunu yapan kim? Bunu yapan farkında olan bir varlık olabilir mi? Değil. "Bana bunu nasıl yaptı" demenin de bir anlamı yok — bak, o da bir ego tuzağı.

Hz. Yusuf'un Objektif Bakışı

Hz. Yusuf "bana bunu nasıl yaptınız, ben size ne yapmıştım, en masum kardeşlerinizden biriydim" dedi mi? Demedi. Öyleydi ama demedi ki "bana bunu nasıl yaptınız, ben size ne yapmıştım." Yok öyle bir şey. Neden yok? Çünkü o sahte benlik yok. İşte orada Hz. Yusuf gerçekten hayatı objektif yaşadı, hayat neyse öyle yaşadı onu. Dikkat edin, kardeşlerine dediği şey ne kadar objektif bir şey: "şeytan nefsinizin yaptığı şeyi size hoş gösterdi, nefsinizin arzusunu size hoş gösterdi, siz de yaptınız" diyor. Bakın bu hayata objektif bir bakıştır. "Büyük abilerim olarak bana nasıl bunu yaptınız, bunu hak edecek ne yaptım" demedi. Böyle bir şey deseydi, daraltılmış bir benlik penceresinden bakmış olacaktı, hayatı daraltmış olacaktı, o daraltılmış hayat penceresinden bakmış olacaktı olaya ve bir türlü çıkamayacaktı.

Hayatı olduğu gibi okuyabilmen için filtrelenmiş bir algın olmaması lazım, olduğu gibi görmen gerekir. Egomuz bir filtre oluşturuyor. Mesela çocuk bir şey istiyor, elma şekeri istiyor; almıyorsun, "anne sen beni sevmiyorsun" diyor. Bak, annesinin sevip sevmediğini elma şekeri filtresi üzerinden algılıyor, çünkü öyle bir benlik var orada — elma şekeri alınmasını isteyen bir benlik. Alınmayınca "annem beni sevmiyor" diyor. Aynı şeyi biz yapmıyor muyuz? Birilerine diyoruz ki "bak Allah onu ne kadar çok seviyor." "Nereden anladın" diyorum. "Bak bir sürü şey vermiş" diyor. Bak, ego filtresiyle bakıyor. Ego filtresiyle baktığında Allah'ı bile tanıyamazsın; Allah bile bir karikatüre dönüşür, anlayamazsın onu, çünkü ego penceresinden bakıyorsun. Dersin ki "şuna bak, ne Allah'ı tanıyor ne şunu ne bunu, keyfince yaşıyor, ne isterse Allah verdi; biz burada namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz, dua ediyoruz halimize bak." Ego penceresinden Allah bile ne kadar kötü bir duruma düşüyor, çünkü ego filtresinden bakıyorsun. Sahte bir bakış, çarpık bir bakış — "Allah zalimlere niye yardım ediyor?" Yardım ettiğini mi zannediyorsun? Senin egon üzerinden öyle görünüyor. Allah zalime yardım etse, o anlamda zalime zulmünü gösterir, o zulümden onu kurtarır — yardım budur.

Hangi filtreden bakıyorsanız her şey o filtre üzerinden algılanır: din de öyledir, Allah da öyledir, ahiret de öyledir, hayat da öyledir. Hayat, hangi filtreden baktığına göre görünür. O yüzden bize hayatı daraltan perspektifi yakalamamız gerekiyor. Kim bize hayatı daraltıyor? O filtreyi kaldırmamız gerekiyor. Nefis nazarıyla, nefsin namına bakmamamız gerekiyor. Klasik literatürümüz böyle der: nefsin gözüyle, nefsin namına bakarsan öyle algılarsın. Geçen bahsettiğim gibi: bu dünyaya nefis nazarıyla bakarsan bir üzüm yedirir, yüz tokat vurur. Ama ruhsal bilincin üzerinden bakarsan hayat bir deneyim olup, senin kendi fıtratında var olan değerlerle karşılık verdiğin, müşahede ettiğin, şahit olduğun ve efendice yaşayıp gözün arkada kalmadan gideceğin bir yerdir. Gözü arkada kalan cahildir. Kimin gözü arkada, onu görmen lazım — bir sürü kafasında planları olan egonun gözü arkada kalır, çünkü hiçbir arzusunun sonu yok ki: "çocuğum olsun" der, olur, "büyüsün" der, "evlensin" der, "torunum olsun" der, "torunumun torununu görsem kötü mü olur" der — bitmiyor.

Kapanış: Dünya-Ahiret Tercihinde Muhayyerlik

Son olarak söyleyeyim: peygambere atfedilen bir söz var — Allah kulunu dünya ile ahiret arasında tercih etmesi konusunda muhayyer bıraktı, serbest bıraktı; kul ahireti seçti. Yani eğer bu dünyadaki vazifem bitmişse gideyim diyen Bediüzzaman gibi. Aynı anlayış. Mesela Allah bize dese ki "bu dünyadaki vazifen bitti, tamam mı canım, geliyor musun?" Ya "tamam vazifem bitti ama ben bazı şeyler daha yapacaktım" diyorsan, orada bir ego tuzağı var demek — "henüz hazır değilim, henüz hazır değilim" diyen bir ego yaklaşımı var.

"Vazifem bitti" denildiğinde "elhamdülillah" deyip gidebiliyorsan, bu dünyada hiçbir şeyi "ya bu yarım kaldı, bunu da yapsaydım" dememe bilincine sahipsen, sen bu hayatı yaşıyorsun demektir. Öbür durumda hayatı yaşamıyorsun demektir. Neyi yaşıyorsun o durumda? Hayatı yaşamıyorsan, bir ego filtresi üzerinden kurgulanmış, sahte bir şey yaşıyorsun demektir.

Evet, teşekkür ederim.

Soru: Hocam bir şey sorabilir miyim? Peki yüce yaratıcı gerçek hayatı ariflere yaşatıyorsa, diğer insanların o farkındalığa ulaşmasını neden geciktiriyor?

Geciktirmiyor. Bunu insanın bir kısım tercihlerine bağlamış; o tercihlerde bulunmayınca — Kur'an diyor, dünya hayatından başka bir şey istemeyene veya dünyaya dair bir tutkuya sahip olanlara şu sonuçlar vardır diyor. Allah o spritüel bilinci sürekli açık tutuyor, kapalı olan bir şey değil. Biz kendi tarafımızdan farkında olmadan kapatıyoruz. Allah herkese aslında nasip etmiş, ama biz kendi tarafımızdan bazen farkında olmadan yanlış tercihlerde bulunuyoruz. Aslında bir an evvel aydınlanmak istiyoruz ama aydınlanmaya engel olan şeyleri farkına varmadan tercih etmeye devam ediyoruz.