Ego Bilinci ve Aslî Benliğin Farkı
Kısa Özet
Sohbette, insanın günlük hayatta yaşadığı korku, kaygı, beklenti ve hayal kırıklıklarının ego/nefis düzeyine ait geçici bir "seyir" olduğu; oysa insanın aslî benliğinin (ruh, öz zat) Allah'tan hiçbir zaman kopmamış ve hiçbir şey kaybetmemiş olduğu anlatılıyor. Onuncu adam meseli, Hacer-İsmail kıssası, ip-yılan örneği, kolye meseli ve çeşitli tasavvufi metaforlarla, insan merkezine/kaynağına döndüğünde korku, şikâyet, travma ve beklentilerin ortadan kalkacağı; bunun akılla/tefekkürle değil ancak doğrudan manevi idrak ve zikirle (tezekkürle) mümkün olduğu vurgulanıyor. Sohbet, gerçek merhamet ve sevginin ego düzeyinde bir davranış değil, kaynağından (Allah'tan) fışkıran bir hâl olması gerektiği üzerine bir değerlendirmeyle sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsanın aslî benliği (ruh) hiçbir zaman Allah'tan kopmamıştır; ayrılık ve kayıp algısı yalnızca ego/cehalet düzeyinde yaşanan bir vehimdir.
- Dünyevi deneyimler, bir manevi istikamet/bilinç olmadan hiçbir yere götürmez; hakiki huzur ancak öz benliğin farkındalığıyla bulunur.
- Travmalar ve olumsuz yaşantılar egoda iz bırakır, ruhta değil; ruh açığa çıktığında bu izler güneş doğunca yıldızların kaybolması gibi ortadan kalkar.
- Hakikat akıl ve tefekkürle değil, doğrudan idrak (zikir/tezekkür) ile kavranır; zihni mutlaklaştırmak hakikatle aramıza duvar örer.
Ego Bilinci ile Aslî Benliğin Farkı: Onuncu Adam ve Özgürlük
...korkuları olan, beklentileri olan; işte diyelim, bir çocuğun balon görüp hemen sevinmesi gibi. Sevinir, balon patlayınca üzülür; dondurma alındığında sevinir, alınmadığında da o anda hayata küser. Birkaç dakikalığına veya birkaç saatliğine. Bunlar kötü bir şey mi? Değil, ama ben yaşanmasını tercih etmem. Tabii, yani sürekli kaygı ve endişe içinde olmak çok da iyi bir şey değil, değil mi? "Ne olacağım, ne yapacağım, şöyle olacak mı, buna sahip olacak mı" türünden hırslar, öfkeler... Bunlar normal bir seyirdir. Hakikati görememek, o düşük bilincin seyrini yaşamak, yaşanacak bir şeydir; fakat kalınacak bir şey değildir.
Nasıl ki rüya görüyoruz, uyuyoruz, rüya görüyoruz; ama hep rüyada olmak akıl kârı değil. O rüya hâlini tecrübe ederiz. O da Allah'ın insana tecrübe ettireceği bir şeydir. Fakat onu asıl gördüğümüzde, sanki bizim aslî zeminimizmiş gibi telakki ettiğimizde hatayı orada yaparız. O bizim aslî zeminimiz değildir. Nasıl ki rüya hâli bu dünya hayatına göre aslî bir şey değilse, öyledir; değil mi? Geçici bir şeydir. Mesela uyurken -her uykuda da olmaz- uyurken tecrübe ettiğimiz bir şeydir, aslî zeminimiz değildir. Bu dünya da bizim aslî zeminimiz değildir. Şu bilinç de bizim aslî zeminimiz değildir. Daha zeminde olan, daha aslî olan o zat bilinci, öz ruhaniyet bilinci vardır ki o bizim aslî zeminimizdir. O zemini tecrübe ettiğimizde işte biz bu dünyada hakikaten insan gibi yaşayabiliriz.
Şu an, işte diyelim ki varoluşçuluğun dediği gibi, kendini dünyaya fırlatılmış, anlamsızlık yumağı içinde gelişen bir dünyada zannedersin, düşünürsün. Gerçekten çok duygusal olursun; hayat sana vefasızlıklar, olumsuzluklar sergileyen bir konumdadır. Veyahut da diyelim ki endişe odaklısındır. Hep hayatta kaygılar, korkular; "ne olacak, ne bitecek, ya şu olursa, ya bu olmazsa" bu şekilde yaşarız. O onuncu adamı bulduğumuzda -onuncu adam ruhumuzdur- aslında o hiçbir zaman kaybolmamıştır. Onu bulduğumuzda bunlar nötrleşir. O zaman hakikaten bu dünyada yaşayabiliriz. Hayatı yaşarken korkularımız üzerinden, beklentilerimiz üzerinden, arzularımız üzerinden yaşamayız.
Mesela geçen bir arkadaş, birisiyle evlenecek; böyle hızlı bir şekilde, bir ayda evlenecek. Dedim ki: "Sen niye evleniyorsun? Çünkü arzuların var, korkuların var, bunların bu evlilikle karşılanacağını düşünüyorsun." Biz hayatı her zaman bir esaretin penceresinden yaşarız. Mesela ilişkilerimiz belli arzular, beklentiler, korkular üzerine kuruludur. Bu da işin doğasıdır, bu bilincin doğasıdır. Yani özgür olarak yaşamıyoruz. Biz o öz zatımıza vakıf olduğumuzda, onu hakikaten idrak ettiğimizde, o zaman özgür yaşayacağız; o zaman özgürlük söz konusudur. Özgür bir sevgi yaşarız, özgür bir dostluk yaşarız, özgür bir hayat yaşarız. Bu olmadığı müddetçe kişi için özgürlükten bahsedilemez. Kişi zorunlu olarak bir kısım isteklerin, beklentilerin, arzuların kayıtlanmasıyla yaşar; özgürlük diye bir şey söz konusu olamaz. Ancak "Tanrı özgürdür" denir, bütün geleneklerde o yüzden. Sen de ancak Tanrı'nın üflediği ruhu fark ettiğinde özgürsün.
O özgürlük gerçekleştiğinde seni değiştirir. O zaman mesela insanların vefasızlığı, insanların kötü niyeti, insanların haksızlık yapması sana o kadar ağır gelmez. Çünkü sen bir vefa aramıyorsun ki bu dünyada. Çünkü ruh vefa aramaz. Ama kendisi vefakârdır, o ayrı bir şey; vefa aramaz. Kimseden enerji çalmaz, çünkü enerjinin kaynağıdır. Kimseden bir şey dilenmez, çünkü kendisi bütün hazinelerin kaynağı ve kökenidir.
Ama zaten bunu fark etmek de bir yolculuk değil midir bu dünyada? Yani arkadaşımız evlenecek, görecek ki öyle değilmiş; zaten o yolculuğun bir parçası değil mi? Tabii, tabii, onu yapmak zorunda ama. Tabii, tabii; ben zaten onu bir eleştiri olarak söylemedim, süreç olarak söyledim. Hatalı olan, belki "o değil de budur" diye dolanmaktır; mesele budur. Hatalı olan odur.
Evet, biz burada hiçbir zaman ego düzeyindeki hiçbir durumu yargılamıyoruz, eleştirmiyoruz; sadece diyoruz ki aslî değildir, sürekli ona takılıp kalma. Mesela, "şu evlilikle mutlu olamadım, acaba başka bir evlilikle mutlu olabilir miyim?" Yok öyle bir şey. O girdaba, o kısır döngüye girme, mevzu bu. Yoksa onu tabii ki yaşayacağız: evleneceksin, çocuğun olacak, biraz çocuğundan vefa göreceksin, çocuğundan şunu bunu göreceksin. Veya evlenemeyeceksin, bakacaksın evlenenlerin başı göğe mi ermiş, yok o da ermemiş; o zaman diyeceksin "bu da değil." Aklın başındaysa "bu da değil, bu da değil, peki ne?" diyeceksin, işte onu bulacağız. Gerçek şey budur; bunu idrak eden insan artık dünyadaki yatay düzlemdeki deneyimleri hedef hâline getirmez. Yani dünyadaki deneyimleri, "dünyayı gezeyim, şunu da deneyimleyeyim, şunu da göreyim, bunu da yapayım" demez. Çünkü ne kadar deneyimciyseniz, ne kadar deneyimlerin sizi tamamlayacağını zannediyorsanız, merkezden o kadar uzaksınız demektir. Bu bir ilkedir. Yani ruhtan ne kadar uzaksak çevreye o kadar yayılırız. Bu bir ilkedir.
Dünyevi Deneyimler Bir Yere Götürmez
Hatırlayışı sağlayamaz mı yani? Bilinç olursa sağlayabilir. Bu şuna benzer: diyelim ki çok güzel bir kitap, içinde çok güzel bilgiler var; ama üç yaşında, okuma yazma bilmeyen bir çocuğa veriyorsun. Muhtemelen uçurtma yapıp oraya buraya atacaktır, değil mi? Ben zamanında yapmıştım. Kesip atıyorsun, uçurtma yapıyorsun; veyahut başka bir şey yapıyorsun, o kâğıtlardan topluyorsun, bir şeyler oyun oynamaya başlıyorsun. Hâlbuki o kitapta ne kadar muazzam bilgiler var. Kişi eğer bir yol bilincine, bir manevi anlayış istikametine sahip değilse, dünyadaki hiçbir deneyim onu bir yere götürmez. Hiçbir yere götürmez.
Nereye? İşte bu konuda bir bilince sahipse -yani diyelim ki "ben hakiki, aslî mutluluğu, huzuru mutlaka arıyorum, bakayım buralarda mı" bilinciyle- kişi arayabilir, ne aradığını bilir, nerede aradığına bakar, der ki "ha, buralarda değilmiş." Ama böyle bir bilinci yoksa ölünceye kadar aynı yerde arar ve hiçbir şeyde bulamaz. Kişi ölür, hiçbir şeyde bulamaz.
Burada var mısınız? Evet. Böyle kaybettiğimizi düşünüyoruz, değil mi? Niye burada arıyoruz? Çünkü burası aydınlık olduğu için diyor, arıyorum. Hâlbuki o karanlık olan yerde kaybetmiş. Eğer sen o aydınlık yerde -diye, rahat diye, aslında o rahatlığı kastediyor- orada ararsan, istediğin kadar ara, her milimetrekaresini arasan da orada bir şey bulamazsın. Çünkü kaybettiğin şeyi orada kaybetmemişsin.
Biz neyi kaybettiğimizi bilirsek, aslında -biraz önce hikâyede anlatıldığı gibi- o kayıp değildir; o bizim bilincimize nispetle kayıptır. Nasıl ki o on adam bir şeyi kaybettiklerini düşünüyorlardı ama hakikatte kayıp değildi; kendi bilinçlerine göre kayıptı. Bizim bilincimize göre de biz bir şey kaybetmiş değiliz. Hakikatte kaybetmiş bir şey yok. Ne Allah kaybetmiştir ne o ruhu kaybetmiştir. Böyle bir şey yok. Zaten O kaybetmiş olsaydı şu an yaşamıyor olurduk; var olamazdık.
Dolayısıyla bir istikameti, bir anlayışı yoksa kişinin dünyada yaşayacağı hiçbir deneyim ona ilerleme kaydettirmez, anlayış kaydettirmez. Ancak bir anlayışla hayatı deneyimlersek bir yol kat edebiliriz. Deriz ki: ben mutlak huzuru, sükûneti, sevgiyi arıyorum; bakıyorum, buralarda var mı? Baktım baktım, yok, buralarda yok; o zaman başka bir yerde aramam lazım. O arayış kişiyi erdirebilir. Yoksa ârif de âleme bakar, dünyada yaşar, biz de yaşıyoruz. Ama bir ârifin ifadesiyle, eğer kalp gözün açıksa kâinattaki her zerre sana Cebrail kesilir; yani sana ilahi bir hakikati fısıldar. Ama biz o dile, o göze şu an sahip olmadığımız için görmüyoruz.
Dolayısıyla niçin ilahi gelenekler bize dünyada kaybolmamayı tavsiye etmiştir? Çünkü dünyada bulacağın bir şey yok; özün farkındalığı içinde dünyayı deneyimleyebilirsin. Ama özünü bulmadan dünyayı deneyimlersen, dünya seni yutar. Dünya bizi yutmasın diye bize öğretilmiştir. Eğer dünyayı benliğimizle, egomuzla deneyimliyorsak, emin olun netice itibarıyla ızdıraptan başka bir şey yoktur. Ya her an ızdırap çekersin ya da netice itibarıyla çekersin. Eğer bu dünyayı benlikle, sınırlı egomuzla deneyimliyorsak, dikkat edin, bir şikâyet vardır, değil mi? Bitmez, şikâyetimiz bitmez, korkularımız bitmez, bitmez bunlar. Veya sınırlı bir mutluluk yaşarsın, ardından -Bediüzzaman'ın deyimiyle- "bu dünya bir üzüm yedirir, yüz tokat vurur." Anlatabiliyor muyum? Güzel bir şey. Ama kime yüz tokat vurur? Benlikle üzüm yiyene. Benliğinle üzümü yiyorsan yüz tane tokat yersin. Ama onu benlikle değil de öz varlığınla yiyorsan, tokat da yesen onu tokat gibi görmezsin.
Ego Bakışı: Şikâyet mi, Şefkat mi?
Yoksa öbür türlü... Mesela ben bugünlerde bunu çok görüyorum, dikkatimi çekiyor daha doğrusu. Mesela bakıyorum, "bugün hava kötü" diyor. Niye kötü ki hava? Soğuk aslında, soğuk kötü değil; ama kendine göre, ancak sıcak olursa veyahut kendi istediği ılıklıkta olursa iyi; öbürüne kötü diyor. Şimdi bu bir benlikle bakıştır; havaya bile benliğinle bakıyorsun, havaya kötü diyorsun. Sana memnuniyet veren bir şey hâline geliyor. "Hava niye ki" dedim, "kötü değil, hava soğuk" dedim. "Ha evet" dedi, "evet soğuk." Ego öyle bir şey; bir havaya öyle bir odaklanmış ki, "o hava iyi, öbür havalar kötü." Bu bir ego bakışıdır işte.
Şimdi egomla bakarsam insanları ne olarak ayırırım? "Bu vefalı, bu vefasız." Kime vefalı? Bana vefalı. Kime vefasız? Bana vefasız. Tabii ego şunu diyecektir: "Kötü bir şey mi istiyorum? İnsanlar vefalı olsa kötü mü olur?" İşte de kendin için istiyorsun. Ama öz varlığına bakabilsen, dersin ki: "Ya bu insan vefayı tanısa, vefalı olmayı tecrübe etse, ne kadar onu aydınlatır, ne kadar onu huzurlu kılar." Ve işte "şu insan bencil olmasa ne kadar huzurlu olur" -ama bana bencillik yaptığı için değil. Çünkü bana bencillik yapsa da diğergâm da davransa, benim öz varlığım için değişen bir şey yok. Benim için değişen bir şey değil; o benim için değişiyorsa, ben yol kat etmem lazım, adım atmam lazım, daha ileri gitmem lazım. Ben insanlardan şikâyet ediyorsam ben yol almam lazım; bir insanın hatasını kendisinin bir mahrumiyeti olarak algılamalıyım, o dil de o zaman olur.
Mesela derim ki: "Ya bu insan çok bencil, keşke o bencillik girdabından, o hapishaneden çıksa, ne iyi olur" derim. Bu bir şefkat dilidir. Ama öbürü, "ya bu insan ne kadar bencil, ya bu kadar da bencil olmasa" dediğimde, bu bir şikâyet dilidir. O şikâyet dilinin ardında benim benliğim vardır; yani diğergâmlığa ihtiyaç duyan ve ancak bencil olunmaması durumunda huzur bulabilen bir benliğim vardır. O benim sınırlı benliğimdir. Ben kendi yolumu alacağım, onun da kendi yolunu alması için elimden ne geliyorsa yapacağım; bu bazen fiilî bir yardımdır, bazen bir duadır, bazen de başka bir şeydir. Ama ben onun negatifliğinden rahatsız olurken, "ben kendi yolculuğuma bakacağım" diyeceğim, "ben biraz merkezden uzaklaşmışım" diyeceğim.
Merkezden Uzaklaşmak: Kuyu, Susuzluk ve Hacer-İsmail Kıssası
Bu şuna benzer: diyelim ki sizin bir eviniz var, orada bitmez tükenmez suyu olan bir kuyunuz var; dolayısıyla hiç susuzluk çeker misiniz? Çekmezsiniz. Uzaklaştınız, diyelim gittiniz beş on kilometre, biraz susadınız, yanınızda biraz su vardı, onu da içip bitirdiniz; otuz kırk elli kilometre gittiniz, susadınız, su da yok. Birisinin elinde de güzel bir su var, istiyorsunuz, vermiyor; ne yaşayacaksınız? Susuzluk. Bunun nedeni ne? Hemen diyeceksin: "O bana su verse ben susuzluk çekmeyeceğim." Hâlbuki sen merkezden uzaklaştığın için susuzsun; merkezinde olsaydın, zaten senin merkezinde bir kuyun var, orada su istediğin kadar fazlasıyla var. Yani onun sana vereceği bir bardak değil, bir testi değil.
İşte İslami gelenekte Hazreti Hacer ve Hazreti İsmail'in Mekke'ye bırakılması kıssası, aynı zamanda bize bunu anlatan bir şeydir. Hacer oraya gider, buraya gider, Safa ve Merve tepeleri arasında koşturur, ta ki bir şey bulacak. O Hacer, bizim sınırlı benliğimizi temsil eden bir şey; İsmail bizim aslî tarafımızı. O bir bebek gibi saf, ve onun ayağının ucundan su çıkar. Çünkü o kaynağındadır, merkezindedir; ve ihtiyacı olan şeyi orada bulur. Onun oraya buraya koşuşturmasına gerek yok. Hacer tarafımız koşuşturacak, o ayrı bir şey; ama İsmail tarafımız kendi kaynağında ihtiyacını bulacak. Çünkü kendi kaynağında ihtiyaç duyduğu şey vardır.
Koşuşturması gerekiyor muydu peki, o suyun çıkması için? Tabii, o Hacer'e düşen şey. Mesela biz zâhiren çaba gösteririz, koşuştururuz, eylemde bulunuruz. Fakat o olması gerekiyor, değil mi? Tabii ki o onun gereği. Yani nasıl ki uyuduğunda bir rüya görüyorsun; senin rüya görmesi gereken ve rüya gören bir tarafın var, fakat sen büsbütün rüya içinde yaşayan biri değilsin, değil mi? Rüya gören bir tarafımız var, görmesi de lazım; rüya görecek ki uyansın. O bir rüya görecek, onun da hakkı o. Ama bizim bir öz tarafımız var ki, o uyanık durmalı. O zaman işte kendi kaynağından su içer.
Kur'an'da bir ayette de -tam mealini hatırlamıyorum ama kısaca özetle- onlar cennettedir, derler; bir kaynaktan içerler ve ihtiyacı olanlara da verirler, diyor. İşte hakiki insan odur; âlemin dilencisi değil, hakkın huzurunda bütün ihtiyaçları karşılanan ve haktan aldığını da verebilendir. Mesela peygamber; nedir peygamberin konumu Kur'an'da? "Sizden hiçbir şey talep etmeyene tabi olun" diyor. Burada peygamberin temsil ettiği şey öz varlıktır; o bir şey talep etmez. Niye talep etmez? İhtiyacı yok çünkü, kaynakta duruyor zaten. Kaynakta durduğu için talep etmezler.
Çalışmak Ama Çırpınmadan: Kaynağın Merkezinde Kalmak
Yani ben doğru mu anladım? Bu sâlikliği yaşayan insanların çırpınması diye zaten bir şey söz konusu değil. Tabii. Çalışırlar ama çırpınmazlar. Çalışmak için çok farklı. Tabii, aynı şey.
Peki ben de bir şey söyleyeceğim. Şimdi bu hep kaynağın merkezinde kalabilmenin yolları diye konuştuk, değil mi? Nasıl kalır? Şimdi hakiki insan kaynağında olduğu zaman, uzaklaşsa da anında kaynağına dönebilme kabiliyetine sahiptir. Ve artık o kaynaktan uzaklaşmayı bir şey bulmak hevesiyle değil, ilahi bir renklilik, bir deneyim olarak yaşar. Uzaklaşıyor gibi göründüğünde, susuzluk çektiği anda anında döner merkeze. Biz dönemiyoruz artık; aslında dönebiliriz. Şu anda o hakikati idrak etmekle aramızda perde olan, engel olan, özünde aslında hiçbir şey yok; cehaletimiz hariç.
Burada tabii cehalet deyince, insan sanki "köylü, okumamış" diye düşünüyor; bu kastedilmiyor. Bizim aslında şu anki birçok bilgimiz aslında cehaletimizdir, çünkü çoğu yanlıştır. Yani o bilgilerimiz -mesela diyelim işte "Allah'tan ayrıyız, ona kavuşmaya çalışıyoruz" işte- aslında bunların hepsi gereksiz, boş bilgiler. Aramızda onunla bir mesafe yok. O yüzden aydınlanma bir andadır. Bir anda ilahi olan aydınlanır, açılır; o zaten sendeydi. Boynunda kolyesi olup da olmadığını zannedip kolye arayan, ondan sonra birisinin "bak, senin aradığın kolye boynunda" demesi gibi. Aslında sen onu hiçbir zaman kaybetmemiştin; fakat onu kaybettiğine dair, sende olmadığına dair yanlış bilgin, seni aramaya sevk ediyor.
Aslında kaybetmiş değiliz biz. Onunla aramızda hiçbir mesafe yoktur. Ne zaman olacak? Her an olabilir, buna bir engel yok. Biz o sükûnetin içinde olmaya çalışacağız; yani o sınırlı egonun, benliğin korkularını, kaygılarını, endişelerini, gereksiz soru sormalarını bıraktığımız zaman bakacağız, takdir edildiği zaman lütfedilecek ve biz onun aydınlığını yaşayacağız. Dolayısıyla ancak biz gerçek özümüzün farkındalığında olduğumuzda hayatı doğru yaşayabiliriz, hayatı gerçekten yaşıyor olabiliriz. Öbür türlü hayatın altında kalırız; âlem bizi sıkıştıran bir şey hâline gelir. Ama öbüründe sizi sıkıştırmaz, siz âlemde yayılırsınız ama hiçbir problem olmaz. Neden? Çünkü her an kaynakla bir ilişki içindeyiz.
Bakın, özünde aslında bunun bir yolu da yok. Hani bazen "yolu var" deriz ama aslında yolu molu da yok; çünkü mesafe yok ki yolu olsun, bir uzaklık yok ki. Hani bazen olur ya, insanın gözlüğü gözündedir fakat gözlüğü arar; hani öyle yaşayanlar olur. Biz de onun gibiyiz aslında; gözlük gözümüzde ama gözlüğü arıyoruz. Veya başımıza çıkarmışız, saçımıza çıkmış, arıyoruz; gözlüğü orada burada arıyoruz. Onun gibiyiz. İnsan o sükûnet içinde olacak.
Neye dikkat edeceğiz? Şuna dikkat edeceğiz: bizimle O'nun arasında perde olan, engel olan şey cehaletimizdir ve o cehaletin ürettiği yanlış düşünce, duygu ve tavırlardır. Bunları bırakacağız, başka bir şey yok. Onları terk ettiğimizde arada hiçbir engel kalmaz.
Cehalet Perdesi İncedir: Yakınlık Ayeti ve Niyazi Mısrî
Bu yüzden bakın, gelenekler insanın önce arınmasından bahseder. Aslında Allah kendini vermez, çünkü zaten vermiştir. "Sen arın, ondan sonra bana kavuşursun" diye böyle bir şey aslında yoktur. Allah bize zaten kavuşuktur; biz de O'na kavuşuğuz. Fakat bizim tarafımızdan bir cehalet, bir ego perdesi var. Yoksa biz Allah'a kavuşacak değiliz, zaten kavuşmuşuz; O bizden uzakta değil.
Hani bazen bunları söylerken "bunlar tasavvuf" denir; hayır, direkt Kur'an'da var olan bir şey bu. "Eğer kullarım beni sana sorarlarsa, de ki: ben onlara yakınım" -şah damarından daha yakınım, der. Hani bazen böyle sanki birileri tasavvufu bir duygusallık gibi görüyor; hayır. Biz direkt olarak duygu üstü bir hakikati ifade ediyoruz. Yani bu, Kur'an'ın veya sadece Kur'an değil, bütün Doğu ve Batı metinlerinin ifade ettiği şeydir: biz Allah'tan ayrı değiliz, kopuk da değiliz. Sadece kendi cehaletimiz tarafından bir perde var. O cehalet perdesi aslında öyle kalın bir perde değil, incecik bir şey.
Niyazi Mısrî'nin bir şiirinde vardır: "Terk et Niyazi seni, bul anda o sultanı." Aynen işte; kendimizde o sultanı bulduğumuzda, hakiki zatımıza dönebildiğimizde, o zaman kahır ve lütuf bir olacak; ayrı bir şey kalmayacak. "Bu insan beni sevmiyor, bu insan beni önemsemiyor, bu insan beni dikkate almıyor, hayat beni çok eziyor" -bunlar kalmayacak. Aslında bize önerilen budur. Öbür türlü âleme dönersin, âlem bazen sana güler bazen ağlatır. Yani peygamberler insanları sevmedikleri için değil, "dünyevi olmayın, dünyaya aldanmayın" diyorlar; çünkü zehirli bir bal hükmünde, gerçek, mutlak bir şey değil -metafor olarak.
Dünyanın İkili Doğası: Gündüz-Gece Meseli
Dikkat edin, dünya bütünüyle hiçbir zaman aydınlık değil, değil mi? Bir tarafı karanlık, bir tarafı aydınlık; hep böyle. Bu boş bir şey değil. Yani Allah iki tane güneş de yaratabilirdi, sürekli aydınlık olabilirdi; ama biz şimdi karanlığa giderken bir taraf aydınlığa gidiyor, bir taraf aydınlıkken biz aydınlıkta olduğumuz zaman bir taraf karanlık oluyor. Dünyanın mahiyeti bu; yani dualite var, ikilik var. Ben gündüzü tecrübe ediyorsam karanlığı da, geceyi de tecrübe edeceğim.
Mesela ben o arkadaşa söyledim: "Bak" dedim, "bu" dedim, "gündüz; bir de bunun gecesi var." Yani "karşındaki insan kötüdür, dikkat et" değil bu, mesele kadın erkek mevzusu da değil. Psikolojik düzeyde her kişinin iyi tarafları da var, olumsuz tarafları da var. Sen ona hürmet, sevgi gösterdikçe orada sana pozitif davranacaktır, ama bir gün biraz sert davransan veya istediği bir şeyi yapmasan o da öbür karanlık yüzünü gösterecektir. İster istemez böyledir. Başka ne yapsın, evliya değil ki. Sen de değilsin. O zaman kabul edeceksin bunu. O yüzden hayatta biz bunu anlamadığımız için sorun yaşıyoruz. Hatta şöyle de olabilir: tam da birinin bir özelliğinden dolayı seviyoruz, sonra tam da aynı özelliğinden dolayı gıcık kapıyoruz. Veyahut da bir şey bir tarafta uygun ama öbür tarafta uygun değil; mesela sakin olmasını seviyoruz, ama diyelim ki bir kavga olduğunda birileri bize bir şey yaptı, deriz ki "ya bu kadar sakinlikle, bu kadar pasiflikle olur mu" -hem sakin olsun hem süper güçlü olsun istiyoruz. Psikolojik düzeyde böyle bir şey yok.
Onu anlamak lazım. Biz demiyoruz değil mi, "keşke dünya hep aydınlık olsa" -bunu biri derse deriz ki bu ya çocuktur ya astronomi bilgisi zayıftır, birisi ona öğretsin, bu dünya sürekli aydınlık olmaz, güneş bir tane var, dünya dönüyor. Ama biz diyoruz ki "kardeşim beni hep sevsin, hep bana hürmet etsin" -nerede bulacaksın böyle bir şeyi? Sonra da bulamayınca, gece olunca ağlamaya başlıyorsun; duygusal veya zihinsel veya öfkeye dayalı şeyler yaşıyorsun. "Ne bu karanlık dünya" diye. Gündüz olunca, eğer iyice kapanmamışsan, diyorsun "ha yine çok şükür birileri beni seviyor"; sonra akşam oluyor, işte o birileri seni sevmiyor. Hep böyle gece gündüz arasında gidip geliyorsun.
Bakın dünyada böyledir; ama "güneşin aksini kalbinin göz bebeğinde saklayan insan için karanlık yoktur" -bir sûfînin sözü. Dünyanın, güneşin aksini, yani onun yansımasını, nurunu, ışığını kalbinin göz bebeğinde taşıyan ve saklayan için karanlık yoktur. Biz mesela diyelim ki biri bizi sevecek sonra nefret edecek; "eyvallah" diyeceğiz iki duruma da. Ama biz ego durumundaysak "vay vefasız" diyeceğiz, "ne biçim insanlar, insan kalmamış bu dünyada" diyeceğiz. Bunu söyleyen kim? Bizim sınırlı benliğimiz. Kaynağımıza dönsek, ilahi sevginin ışığını kalbimizin göz bebeğinde idrak etsek, o zaman diyeceğiz ki "şu an sevdi, şu an başka bir noktada nefret ediyor, Allah selamet versin" diyeceğiz. Ona kızmayacağız, nefret etmeyeceğiz, öfkelenmeyeceğiz; o zaman insan olacağız. Öbür türlü birileri bizi sevecek, havalarda uçacağız, "bizden mutlusu yok" diyeceğiz, dünya bize çok güzel gelecek o an, toz pembe. İhanet eder, dünya kadar kara bir yer yoktur diyeceğiz. Veyahut arzu ettiğimiz bir kariyer noktasına geliriz, çok mutlu oluruz; sonra o düşer. Veyahut birileri başımızı ezmeye kalkar, sonra deriz ki "ne biçim bir dünya, adalet yok, hak yok."
Hz. İbrahim'in Ateşi: Ruhaniyetin Psikoloji ve Fizyolojiye Etkisi
Psikoloji fizyolojiyi etkiler, fakat fizyoloji de psikolojiyi etkiler; bunlar karşılıklı etkileşime sahiptir. Fakat ruhanilik olduğunda, olaylar ne senin psikolojini ne de fizyolojini etkiler. İşte bu, Kur'an'da yine Hz. İbrahim'e ateşin serin ve selametli olmasıdır. Bakın en keskin şey nedir, etkileyen bizi? Ateştir, değil mi? Ama ateş İbrahim'e serin ve selametli oluyor. Neden? İbrahim neyin sembolüdür? Tevhidin, değil mi? Tekliğin; tam doğrudan doğruya sadece Hakk'a dost oluşun. O zaman ateş ona serin ve selametli oluyor. En büyük hayal kırıklıkları, en büyük vefasızlıklar, en büyük olumsuzluklar onun ne psikolojisini, ne fizyolojisini, ne bedenini, hiçbir şeyini etkilemiyor; ona serin ve selametli oluyor.
Ama bu teslimiyet değil, teslimiyet ötesi bir şey; kaçış da değil. Değil, değil, bu değil. Biz bazen burada -eskiden gelip giden kardeşlerimiz daha iyi bilir- şunu kastetmiyoruz: "biri bana bir vefasızlık yaptı, kahrolsun bu insanlar" veya "insanlardan hiçbir şey beklemeyeceksin kardeşim, Allah var" diye böyle bir teselli dini olmamalı bizim için. Teslimiyet kavram olarak konuştum, o anlamda söyledim: olana teslim olmak.
Hayatın akışına mı? Kesinlikle, tabii ki. Olana teslim olmak; bence bunun da özü, teslimiyet kavramı bile orada ortadan kalkar, sadece müşahede olur. Yani "ben bunu kabul ediyorum, ne yapalım, bir teslim olacaksa olur" -böyle bile değil, o bile kalmıyor. Orada ilahi bir akış var, sadece onu müşahede ediyorsun. O yüzden tahammül değil, tahammül değil, katlanma değil. "Ne yapalım, kadere rıza olacak" -bir de bu, yani. O yoldayken yapılması gereken tahammül etmek, sabretmek, dayanmaktır; onlar yoldayken gerekir. Fakat bu bahsettiğimiz noktada onların hükmü bile kalkar; sadece müşahede eder. Hz. İbrahim, kendisi için yakılan ateşi müşahede etti; herhangi bir şey yoktu.
Bir insanın önünde böyle bir imkân var, böyle bir kapı var; insan hep o kapıya gitmeli. Nedir hayattaki şeyler, o tezahür eden hadiseler? Hiçbir varlığın sevgisi yoktur ki, o sevgi Tanrı'nın sevgisinden bir ışık olmasın. Nasıl ki ayın her türlü ışığı -ister on dördü olsun ister hilal şeklinde- hepsi güneşin ışığıdır. Bize zerre kadar, hatta bencilce bir sevgi duyan insanın sevgisinde bile Tanrı'nın sevgisi vardır; bakın en bencilce sevende bile, ama onun farkında değil. Allah'ın sevgisi olmasa o insan o bencilce bile sevemez. Diyelim ki tamamen bencilce seviyor, diyor ki "ben buna bir kazık atacağım ama onu seviyor görünüyorum" -bu sevgide bile Tanrı'nın sevgisi olmasa böyle bir sevgi duyamaz. Sahtesinde bile hakikisinin izi vardır; hakikisi olmasa sahtesi olmaz.
Ayın Işığı: Yaratılmışa Değil Yaratıcıya Güvenmek
Ay bakın, bazen böyle şey gibidir, değil mi? Bulutlu, silik bir şeydir ilk çıktığında; ama o görüntü bile güneş sayesindedir. Kendinden ışığı yoktur onun, ama o görüntü bile güneşin ışığı sayesinde oluyor. Mesele ne? Ayı kaynak görmemek. Hiçbir tezahür etmiş, yaratılmış olan hiçbir şey, yaratılmışlığı açısından bize kaynak olamaz; ne sevginin, ne şefkatin, ne dostluğun, ne varlığın, ne güvenin, hiçbir şeyin. Biz insanlara bu yüzden güvenmeyiz, ama onlardaki tanrısal tecelliye güveniriz, demiştir birisi. Yani onun yaratılmış tarafına değil, onun yaratılmamış olan ilahi ruh tarafına güvenebilirsin. Çünkü o nefis düzeyinde olduğu müddetçe hem kendi yanılır hem kendi düşer hem seni düşürür -eğer çok bağımlı ve bağlıysan. Ama onun farkındalığı sende varsa, orada sen sadece müşahede edersin; dersin ki "şu anda nefsinin girdabına düşmüş, ben sadece müşahede ediyorum, yapacağım bir şey de yok." Bu kadar.
İşte o zaman bakın, hayatı okuduğumuzda kavga edecek, şikâyet edecek bir şey yok; sadece müşahede edilecek şey var. Analiz edersin, müşahede edersin, bu kadar. Yük diye bir şey yok. Merkezdeysen susuz kalmazsın; susuzsan çok uzaklara gitmişsin demektir.
Beden Ben Değilim: Kaynakta Kalmanın Yolu
Sen şimdi bizatihi o zat olduğun hâlde, ruh olduğun hâlde, onu nasıl elde edeceğini bilmek istiyorsun. Bu, aynen bir evde olup da o eve hangi yollarla gidileceğini ve hangi yolun en iyi yol olduğunu sormaya benzer. Senin yapman gereken tek şey, bu fani bedenden ibaret olduğun düşüncesinden, zihin olduğun düşüncesinden, duygu olduğun düşüncesinden vazgeçmendir. Bunlar bizde var; bedenimi ben inkâr etmiyorum, fakat ben o değilim, bunu anlamak. Çünkü o senin zatına verilen ek parçalar; dünyaya gelmişsin, bu parçalar burada lazım. Zaten terk edince de bırakıyorsun bütün parçaları; burada ne almışsan bırakıyorsun. Ben o değilim. Biz bazen bakarız, "işte toprağa giriyor, acaba ne oluyor, ne olacak" diye; kim giriyor toprağa? Bir insan toprağa giriyorsa, Allah yardımcısı olsun.
Bela ve Sıkıntı Nereden Gelir? İp-Yılan Meseli
Demişler. Hatta bir meczubun bir sözü var; diyor ki: senden belediyenin kaldıracağı bir kalıntı kalmışsa, sana vah, diyor. O ben değilim ki, o beden; o beden gelmiş topraktan, maddeden, dört unsurdan gelmiş, oraya katılacak. Ben orada değilim ki. Ben nasıl elbisemi çıkardığımda o elbisede değilsem, bu bedende de değilim; o ait olduğu yere gider. Onun için biz geleneksel olarak o bilgelikle hayatta kimseyi gömmeyiz; insan gömülmez çünkü. Bedenine hürmeten -onu o kadar taşımış, hizmet etmiş- hürmet edilir, gömülür; ama insan gömülmez. Gömüldüğünü düşünen insan da büyük bir cehalete gömülmüş demektir. Allah hepimizi muhafaza etsin.
Peki, bu kadar bela ve sıkıntıyı bize kim veriyor? Niye çekiyoruz bu kadar bela ve sıkıntıyı, zorluğu, kaygıyı, endişeyi? Biri diyebilir ki: "güzel anlatıyorsun ama bu kadar zorluğu, sıkıntıyı çeken kim?" Bu bela ve sıkıntı kimedir, kim bu sıkıntıyı çekiyor, kim belada olduğunu söylüyor, kim başının belaya girdiğini söylüyor? Bela olduğunu düşünen. Evet, kim bu? Bela ve sıkıntı da hayali ve vehmîdir. Peki nereden gelir insanoğluna? Acı ve hüzün yalnızca ego düzeyinde vardır; ruh ve zat düzeyinde değil, ego düzeyinde. Tabii bela olarak görürsün, kötü olarak görürsün, seni rahatsız eden bir şey olarak görürsün.
Yine geleneksel olarak verilen bir örnektir: karanlık bir odada bir ipi yılan zannettiğinde sabaha kadar uyuyamazsın, bütün geceyi uykusuz geçirirsin; ama gün ağardığında bir iple karşılaşırsın, ortada yılan yoktur. Yılan olduğunu zannedip, o yılan olduğundan dolayı acı çeken de kimse, işte odur. Peki bu nereden gelir bir insana, onu yılan sanan şey nereden gelir? Bu, ego düzeyinde zihinden, zihin ve duygu aygıtımızdan gelir.
Bakın burada şu var: bunu sınırlı olarak deneyimliyoruz. Hani bazen insan bir oyun oynar ya, bir şeyi bilir ama der ki "yani şu şeyin şu parçası olmasa nasıl olur" der. Mesela şöyle düşünün: diyelim ki renkli bir görüntü var ama "ya şu siyah beyaz olsa acaba nasıl görünür" dersin, bir denersin, değil mi? Ama bilirsin aslında o renklidir. Şimdi biz de egoyu böyle deneyimliyoruz; "bir bakayım egoyla hissedince nasıl oluyor" diye. Fakat biz tamamıyla egoda deneyimliyoruz şu anda. Hâlbuki o ego düzeyinde deneyimleme, ikiliği deneyimleme, sınırlılığı deneyimlemek için bize verilmiştir.
Mesela bir ârif ego düzeyine inebilir, bilinçli olarak inebilir. Mesela diyelim ki ego düzeyinde bir insanın vefasızlık yüzünden neler yaşadığını tecrübe edebilir. Veyahut diyelim ki herhangi bir mahrumiyet durumunda, herhangi bir olumsuzluk durumunda ne tecrübe edildiğini tecrübe edebilir. Fakat bilir ki bu gerçek değil. İnsana böyle bir imkân da verilmiş; renkli bir görüntüyü siyah beyaz da görebilirsin. Veyahut hani eskiden sessiz sinema vardı, ben birkaç karesini gördüm; aslında film, o sahnenin çekildiği orijinal hâliyle renkli, hem renkli hem sesli. Ama o günkü teknoloji ne sesi kaydedebiliyor ne renkleri kaydedebiliyor. Şimdi bizim bu egomuz da böyle: ne ses var ne renk, diyoruz ki "kardeşim ne biçim film bu" -bak şöyle düşünün, renkli ve sesli bir filmi bir de renksiz ve sessiz seyretsek, acaba nasıl oluyor; budur egonun deneyimi, bu kadar. Hemen tekrar fabrika ayarlarına dönebiliriz; zatın ayarı, ruhun ayarı var. Ama bir de egonun ayarı var, o ayarı da deneyimleyebilirsin, ama işte bu anlayışla deneyimlersin.
Ego Deneyiminin Sınırları: Hasta Yakını ve İp-Yılan Örneği
Hocam, ben mesela çok sevdiğimiz birileri veyahut yakınlarımız hastalandıkları ve umutsuz bir şeyler oldukları zaman kendimden deneyimlediğim bir şey var. Kendimi çok sakin, son kalan gibi zannediyorum, ama sonra bir bakıyorum adımlarım durmuş; fiziğim değişmiş, yutkunamıyorum, bir şey yapamıyorum. Kendimi ne kadar tutmaya çalışırsam çalışayım, bazı durumlarda kontrol ettiğimi zannederken, sonradan baktığımda ter, veyahut fizyolojik birtakım şeyler oluyor. Daha sonra vücuttan çıkıyor hatta.
Şimdi onun o sakinliği veyahut daha dirayetli olma tavrınız, yine benlik düzeyindeki bir kısım kabiliyetlerinizle yapabildiğiniz bir şey; ruhsal bir şeyle değil, sadece telkinle. Evet, telkinle veyahut kendinizi adapte etmeye çalışarak; o aslî bir şey değil. Öbür noktada ise psikolojinizin diğer tarafları -duygu tarafınız, fizyolojik tarafınız vesaire- ondan etkileniyor. Yani bu şey gibi: diyelim ki "tamam, o iptir, yılan değil" diyorsun ama emin değilsin. Birisi sana diyor ki "bak o iptir, yılan değil"; sen "tamam, iptir, yılan değil" diyorsun, ama sonra bakıyorsun her tarafın kasılmış. Aynen öyle; çünkü hakikaten onun ip olduğundan emin değilsin, tam bir vukufiyet söz konusu değil. Ama hiç olmazsa ne yapıyorsun? Kendini biraz sıkıyorsun, tutuyorsun, güçlü görünmeye çalışıyorsun; mezarlıktan geçerken ıslık çalıyorsun ama ayakların titriyor. O tam bir gerçekleşme değil; o yolda belki tercih edeceğimiz bir şey ama aslî bir nokta değil, o bir süreç ancak. Orada da insan dikkat etmeli. O yüzden daha derin bir bilincin, daha derin bir zeminimizin olduğunu bileceğiz; dua edeceğiz, tefekkür edeceğiz, talep edeceğiz ve bileceğiz ki bu bize mutlaka verilecek. Aslında verilmeyecek, zaten verilmiş; sadece fark edeceğiz. Bize aslında verilecek bir şey yok, biz bazen mecazen kullanırız bu tabirleri: "Allah'a vasıl olmak, Allah'a kavuşmak, Allah bize şunu verecek." Aslında verecek bir şey yok, zaten vermiş, sadece farkında değiliz. Bir şey açılacak ve biz idrak edeceğiz; sonra diyeceğiz ki "çok şükür, epey gereksiz yere evhamlanmışım, koşmuşum ama helal olsun, hani bunu yaşadım ya, hepsi helal olsun."
Travma İz Bırakmaz: Ruh-Ego Ayrımı ve Evliyaların Sükûtu
Bakın size şunu diyeyim: o anı hakikatiyle bir an yaşayın, böyle yüz sene ömrünüz berbat geçsin -hani en kötü ihtimalleri düşünün, en ağır travmaları düşünün- gözünüze inanın zerre kadar gelmez. Yüz sene yaşayın, Allah bir saniye o hâli versin, dersin ki "yüz sene mi? Vallahi hiç önemli değil"; öyle bir şey ki size yüz iki yüz sene sıkıntılı yaşasanız da hiç arkanıza baktırmayacak, bir an bile arkanıza baktırmayacak bir şey. Hani hatta diyeceksin ki, Kur'an'da deniyor ya, "dünyada ne kadar yaşadınız" denilecek, "bir gün mü, üç gün mü" -biri diyecek bir gün, biri diyecek üç gün. Diyecek ki "ya ben o kadar travma mı yaşadım Allah'ım, geçti, ne olacak" dersin. Çünkü hakikaten o hâli yaşadığında, onların hiçbir izi sende kalmıyor. Çünkü aslında onlar nerede iz bırakır? Bizim ruhumuzda iz bırakmaz. Biz hemen diyoruz ki "ruhumuzda travma izi var"; ne ruhunda izin var kardeşim, egoda izler var. Ruh açığa çıktığında egodaki izler tamamen ortadan kalkıyor; güneş çıktığında yıldızların çekilmesi gibi. Güneş çıktığında ister bir yıldız olsun ister milyonlarca yıldız olsun, hepsi gider; az travmada da çok travmada da bir fark yoktur.
O yüzden hakikati idrak eden evliyalar, ârifler, peygamberler, yaşadıkları hiçbir hadisenin yükünü taşımamışlar; bir yük olarak da görmemişler. Bize de sunulan ilahi lütuf budur. Yoksa dünyanın travmalarını şunu bunu deşip, edebîleştirip, bunun hiçbir manası yok. Kim orada debeleniyorsa Allah yardımcısı olsun; oradan hiçbir şey çıkmaz. O ego çukurunun dibini istediğin kadar incele, egonun bütün negatifliklerini incele, irdele; hiçbir şey çıkmaz orada. O yüzden egoyu edebîleştirmemek lazım, abartmamak lazım, öne koymamak lazım.
Evliyalar boşuna mı? Bakın ilginç bir şeydir: hiçbir evliya egosunun travmalarını, yaşadığı acıları anlatmaz. Niye anlatmaz? Manası yok çünkü. Geleneksel öğretilerde niye Batı'daki gibi roman yok? Manasız çünkü; bir roman, "acılar, tutunamayanlar" -nereye tutunamamışsın kardeşim, tutunamamışsın, bir de bunu abartmışsın. Bir de işte öyle bir roman ki, okuyan da o zaman roman okur, "tutunamadıysan niye bana tutunamadığını anlatıyorsun ki, tutunaydın; bir de tutunamamışsın, ben ne yapacağım, sen tutunamadıysan." Tutunamayanlar tutunamayanları mı yapmış? Almayın, sizi topa tutarlar. Ben de topa tutulacak bir şey bulurlarsa tutsunlar. Ama tabii tutunamayanlar bu tutunamayanları okudukça "oh be" falan diyorlar, "yalnız değiliz" diyorlar. Toplayalım bütün tutunamayanları, ne olacak, "kardeş kardeş" diyor. Hâlbuki Kur'an bize diyor ki: urvetü'l-vuskâ, sağlam bir kulpa yapışın diyor; semadan inen bir ip var, ona tutunun diyor -Allah'ın ipine tutunun. Ben niye tutunamayayım kardeşim? Her tutunamayana şefkatim olur, üzülürüm, o ayrı bir şey; ben kınamak için söylemiyorum. Ama bunu kalkıp tutunamayanlardan böyle devasa şeyler üretmek, bu iş değil. Tutunamayan herkesin bir dayanağı olsun. Tutunamayanlar birbirlerine tutunuyor; hâlbuki o tutunamamış, öbürü de tutunamamış, birbirlerine tutunuyorlar. O edebiyat öyle bir şey. O yüzden bizim geleneğimizde böyle şeyler yoktur; böyle şeyleri yazanlar da çok muteber addedilmemiştir.
Kişi yol alır, zatına erişir, hakiki ruhaniyetini idrak eder; o zaman yazar, yolda nasıl bir yol izlediğini de yazar, ama "tutunamayan biri" olarak değil, "tutunan biri" olarak. Der ki: "ben bir zamanlar tutunamıyordum, birçok zorluk yaşadım, elhamdülillah şimdi tutundum." Anlatıyor tutunamadığını, ama anahtar gibi; diyor ki "ben sanırdım âlem içinde bana hiç yâr yok." Ama orada durmuyor. Orada duran adam zaten bu cümleyi yazmaması lazım; yazarsa günah bir şey, o anlamda günah, başkalarına olumsuz tesir veriyor. Ama bak ne diyor Niyazi Mısrî: "Ben sanırdım bir zaman âlem içinde bana hiç yâr kalmamış; ben benlikten silindim, baktım ağyar kalmamış." Artık öteki diye bir şey yok. İşte budur kadim geleneğin şeyi. Yoksa kalkıp tutunamamayı, ezilmişliği, travmaları anlatmak -anlatsın, Allah selamet versin, ama şahsen biz ne okumalıyız ne de onlara prensip anlamında bir değer vermeliyiz. Ama şefkat etmek gerekir; o insanın yaşadığı acı duruma hürmet etmek lazım, bu ayrı bir şey. Biz buna bir yargılama veya kınamada bulunmuyoruz, fakat o durumun ne olduğunu da anlamamız lazım. Birisi de kalkıp "kardeşim işte bu insani bir durumdur" derse, "Allah selamet versin, işine bak" demeliyiz. O senin insani durumunsa, sen o insani durumda kal. Biz "insan" derken, aslında ilk başta konumuz, insanın bizzat deneyimleyen ilahi bir varlık olduğudur.
Nedir? Ve bizim bağımız hiç kopmamıştır ki, biz kendimizi tutunamayan olarak tarif edelim. Bizim bağımız Allah'la hiçbir zaman kopmadı ki; koptuğu zannında olmak var, ama kopmaz. İşte kadim bilgelik bize diyor ki: sen kopmamışsın. Hiçbir günah, hiçbir olumsuzluk, bizimle Allah arasındaki bağı koparmaz. Böyle bir şey yoktur, ilke olarak. Dolayısıyla çok şükür, ben, o beni tutmuş olan Allah'ın elini bazen unutuyor olsam da, O beni tutmuşsa, ben nasıl tutunamayan olayım? Ben de O'nu tutarım; zaten O beni tutmuş, ben de O'nu tuttum mu, o zaman elhamdülillah problem kalkar.
Kemalettin Tuğcu romanları mesela, çok travmalardan beslenen insanlar için müthiş bir sığınak. Evet. Mesele bundan sonra ayrışmaya çalışmak. Evet. Evet, tamamladık, teşekkür ederim.
Allah'tan Kopukluk Yoktur
Bir şey soracağım: her zaman böyle tecelli içerisinde olmayacak; yani bildiğimiz zamanlarda ondan uzaklaşmış olmuyor muyuz? Merkezden uzaklaşıyoruz da, kendimiz açısından uzağız; bakın, bizim bilincimiz anlamında uzağız, hakikatte bir uzaklaşma söz konusu değil. Yani bu şöyle bir şey: bir odadaki ip her zaman iptir, fakat benim cehaletim, vehmim, kaygım, şüphem onun yılan olduğunu bana zannettirir ve bana korku yaşatır. Korkuyu yaşayan benim; benim o iple bir korku ilişkim yok, ikili bir ilişki yok. Benim tarafımdan korku var; o ip beni korkutmuyor, ben onu yılan zannediyorum ve "o beni korkutuyor" diyorum. O seni korkutmuyor, sen kendi kendinde bir korku yaşıyorsun.
Allah'tan uzaklaşma diye bir şey yok, ayrılma diye bir şey yok, korkma diye bir şey yok. Kendi sübjektif, sınırlı ego bilincimize ne kadar kapılırsak o kadar uzak olduğumuzu zannediyoruz. Kendini kaptırma, o egonun algısıdır. İşte "Allah sana senden daha yakındır"; fakat sen nefsin itibarıyla cehalet içinde olduğun için ondan uzak oluyorsun, denilir. Yoksa Allah bizden uzak değil, böyle bir şey söz konusu değil. O yüzden o tür tabirler ancak mecazi bir şeydir. Mesela bazıları der ki: "Allah'ın beni terk ettiğini düşünüyorum." Nereden düşünüyorsun? Kendinle ilgili saçmalıklara bak, niye Allah'ı da bu işe katıyorsun ki, değil mi? Yani ne gelir, niye katıyorsun?
Evet. Hadi sen onu terk ettiğini zannediyorsun; niye ona da böyle bir şey isnat eder gibi öyle bir düşünceye kapılıyorsun? Sonra onun üzerine ayet geliyor. Yani bunu düşünmek değil; oradaki daha derin bir şeydir. Allah orada, peygamberin dünya itibarıyla kesilmiş gibi bir algı yaşadığı bir hâl var -dünyayla ilişkili her türlü bağının kesildiği, orada hiçbir şeyin olmayacağı bir dünya hâli, o anlamda bir şey var. O derin bir bahis, bizim anladığımız gibi bir şey değil. Peygamber, Allah'ın kendisini terk ettiğini düşünmüş değildir bize öyle intikal etmiştir; orada peygamber çok derin bir ruhani deneyim yaşadı, tamamen dünyadan koptu, ama dünyada yaşıyor aynı zamanda; uzun bir süre vahiy alamıyor, beslenemiyor. Yani o hâl, ego düzeyinde değildir.
Ariflerin Bilinçli Ego Deneyimi ve Peygamberin Örnekliği
Şimdi bakın, şöyle bir şey diyeyim: biraz önce bir şey dedim ya. Şimdi ârifler bazen bilinçli olarak ego düzeyine düşer; ego düzeyinin deneyimlediği şeyi tecrübe eder. Bu, bilinçli ve iradeyle gerçekleşen bir şeydir. Ego düzeyinden ruhsal düzeye de bilinçli ve iradeli bir şekilde tekrar dönerler, dönebilirler. Şimdi orada peygamberlere yaşatılan bazı hâller, bizim ego düzeylerimize bir terbiye olsun, bu konuda bize ışık tutsun diyedir. Yoksa onların bizatihi içinde bütünüyle oldukları bir hâl değildir. Anlatabildim mi? Yani bizim kendi ego bilincimize bir şey olsun, işaret olsun, yol göstersin -o süreci nasıl atlatalım, o sürece nasıl bakalım diye olmuş bir şeydir. Ben şimdi kalkıp o hâli peygambere nispet etmem.
Peygamber sanki ego düzeyinde o hâli tecrübe ediyormuşçasına bazı şeyler anlatılır, fakat peygamber hakikatte o hâlde değildir; onda hiçbir şüphe olmamıştır. Kesinlikle, tabii öyle bir şey söz konusu değil. Dolayısıyla o tür şeyler, bizim kendi yolculuğumuz için birer işaret taşları olsunlar diye ifade edilmiş şeylerdir.
Burada Allah mı kesiyor peygamberde olan şeyi, yoksa mesela peygamber istediği zaman yine hakikat boyutuna girebiliyor mu? Burada ikilik yok; peygamber ile Allah arasında bir ikilik yok, zâhirî düzeyde biz ikilik görüyoruz. Bakın size bir örnek vereyim: bir gün bir evliya rüyasında peygamberi görüyor ve peygamberimize diyor ki "Ya Resulallah, senden özür dilerim, sana karşı mahcubum." Peygamber diyor ki "niye mahcupsun?" "Ben Allah'ı o kadar sevdim ki" diyor, "seni sevmeye fırsat olmadı, seni sevmek konusunda sanki biraz zayıfım" gibi deyince, peygamberimiz gülümsüyor, diyor ki: "onu sevmek beni sevmektir." Şimdi bir açıdan ikilik olarak algılayabilirsin ama hakikati itibarıyla ikilik yoktur.
Bir arkadaşım daha önce bana demişti: "Allah'ı sevdiğim zaman peygamberi sevemiyorum." Doğru, bazı insanlarda o ikilik algısı henüz vardır; bilemez ki onlar aslında tektir. O da doğaldır. Hani derler ya, güneşin ışığı mı ayın ışığı mı diye; bilmez ki ayın ışığı da güneşin ışığıdır. Ama güneşe bakamadığınız için aya bakmak daha... Tabii, o gece olunca aya bakıyoruz zaten, ne yapalım.
(Sohbet sırasında kısa bir kahve arası verilir; ikramla ilgili birkaç cümlenin ardından sohbete devam edilir.)
Bela, Musibet ve Bilinç Düzeyi
Hocam bir şey sorabilir miyim? Bazen başımıza kötü bir şey geliyor, biz de bunu bir şekilde kabulleniyoruz, "helal olsun" diyoruz; bunu nasıl anlamalıyız? Şimdi insan başına kötü bir şey geliyor ve böyle anlıyor, kaçırmıyor ama bunu zamanla unutuyor. Şimdi bunu neden anlamamız gerekiyor, buna ihtiyaç var mı? Efendim, bela, musibet, mahrumiyet ego düzeyi açısından söz konusudur. Onlar ego düzeyinde oldukları için, kendileri için bir musibet oluyor. Mesela tamamen gafletine dalmış bir insan için ölüm haberi nedir? Musibettir, beladır. Ama bir ârif için ölüm haberi bir müjdedir. Yani bilince göre değişen bir şeydir. Mesela diyor ki "Allah onların bütün ekinlerini helak etti" diyor; onlar için bir musibet tabii. Bir ârif için, bir veli için, Allah'ın malı dilerse yeşertiyor, dilerse dümdüz ediyor; o sadece Allah'ın verdiği ölçüde ona nezaret ediyor. Anlatabiliyor muyum? Dolayısıyla bela ve musibet bizatihi o olayın kendisinde değildir; o olaya veya duruma muhatap olan bilincin içindedir. "Şu şu felaketler Allah'ın cezasıdır, şöyle şöyle davrandıkları için Allah cezasını verdi" diye bir ceza-karşılık ilişkisi kurmak da başka bir mesele.
Zihni Dağıtmamak, Tek Noktada Derinleşmek
Şöyle bir şey daha söyleyeyim: genel bir prensip olarak, bir şey üzerinde yoğunlaştığınızda zihninizin birçok şeye kaymasına müsaade etmeyin. Zihin bazen böyledir; farkında değilsindir, dağıtır seni. Odaklanıp bir noktada derinleşmek bize çok şey verebilir. Zihne bir şey geldiği zaman onu takip etmeyeceksin, onaylamayacaksın, kendinle özdeşleştirmeyeceksin onu. Mesela zihnime şöyle bir mevzu da geliyor ama "şu an orada dursun" diyerek... Tabii, gelişiyor, onu adım adım tutabileceksin. Bazısı çok haylaz ve yaramazdır o benliklerin.
Şöyle bir şey: mesela Kur'an'da der ki bize, "acele etme, biz onu senin kalbine yerleştireceğiz." Yani insan bir noktada derinleşmeli; o noktada tam bir aydınlanma, tam bir idrak, diğer meselelere de ışık verecektir. Zihnimiz tabii acele ediyor doğal olarak, ama biz onun doğal aceleciliğine karşı doğal bir şekilde "sakin ol, bir duraksa, sonra bakarız o mevzuya" demeliyiz.
Mesela diyelim ki Hz. İbrahim kıssasını tefekkür ediyorsun, zihin hemen "acaba Musa kıssasının bu açıdan anlamı nedir" diye atlıyor. "Dur, şimdi acele etme" diyeceksin, orada derinleş, yoğunlaş. Anlatabiliyor muyum? Onu tam bir vukufiyetle karşıla, ona kendini aç. "İkisinde de ateş var mı acaba" diye hemen zihin şaşırır, atlar; işte orada bir şey var, bu noktayı, bir noktayı tam bir idrakle alabilirseniz, o zaman bakacaksınız zaman içinde diğer şeyler de açılacaktır. Zihnin o aceleci olan tarafını referans almamak lazım. Burada zihninize geleni engelleyemezsiniz, fakat zihninize geleni takip etmeyebilirsiniz, ona prim vermeyebilirsiniz.
Birkaç kadar sebeplenebilirse belki olur. Tabii. Olur. Kesin olur, kesin olur. Bu konuda senin bir hayretin var mı? Evet. İşte mesela bakın bu tür sorular da aslında tam erdiğimizde bizim idrak edeceğimiz şeyler; mesela bunlar çok konuşulası şeyler değillerdir, konuşulsa da çok bir şey vermeyecektir.
Akılla İdrak Edilemeyen Hakikatler: Tarla, Ağ ve Su Meselleri
Anlatabiliyorum. Asıl biz bunu şuna benzetebiliriz basitçe: bir tarlanız var, bir sürü yabani ot var ama çok verimli bir toprak. Diyorsunuz ki: "ya böyle yedi veren başak nasıl olur?" O yabani otları temizle; senin işin o, sen o temizliği yap, orada yedi başak verir orada. Mesela hayat da böyledir. Bunlar ancak o manevi tecrübeyle idrak edilebilecek şeylerdir. Bunları şu rasyonaliteyle anlayamayız. Anladığımızı zannedersek, daha bizi sınırlayan bir şey olur. Rasyonalitemizin söylediği şey, derinleşmenin tek bir düşüncenin belli bir yere kanalize olmasıyla ulaşılabilecek bir şey olduğudur; o yüzden çok fazla çatallanmaya izin vermemelisin.
"Şu anki rasyonalitemizin söylediği bir şey olamaz mı, yani paralel düzlemde birçok düşünceyi düşünürken derinleşmeye de ulaşabiliyoruzdur belki de." Şöyle bir şey: şimdi bizim burada bahsettiğimiz, özellikle bugünkü konuda bahsettiğimiz, zâta ulaşma veya zatın tahakkuku, ruhun fark edilmesi dediğimiz şey, rasyoneliteyle, derin düşünmeyle elde edilecek bir şey değil. Biz bunu konuştuk bugün ama bu düşünmekle elde edilecek bir şey değil; sadece biz aslında burada, o idrake, o farkındalığa engel olan bazı şeyleri konuşmuş olduk. Yoksa o hakikati konuşmadık; o hakikat konuşulabilecek bir şey değil.
"Hocam, ben zaten bir şeyin peşinde değilim; öyle olduğumda gerçekten bir üst boyuta geçiyor gibi oluyor." Tamam, eyvallah. Bakın bu şuna benzer: mesela biz bir ağ atsak ve bütün Atlas Okyanusu'nu tarasak ve ağı en son çıkarsak, suyu avlayamayız; aslında koskoca Atlas Okyanusu'nu avlıyoruz ama neyle avlamaya kalkıyorsun suyu? Ağ ile avlamaya kalkıyorsun; ona göre bir şey değil. Burada anlatılan bütün manevi meseleler, bunlar hiçbir zaman zihinle, zihinle ve diğer bizim ego düzeyindeki melekelerimizle idrak edilecek şeyler değil. Zaten Batı'nın bize en çok vurduğu darbe bu, yani zihinsel olarak derinleşmek.
Bakın ben çok ilginç, beni şaşırtan bir tanesi şu olmuştur: böyle bundan on beş yirmi sene önce, İbn Atâullah İskenderî "tefekkür, kalbin ayar meydanlarında at koşturmasıdır" diyor. Ben bunu görünce "bu ne ya" dedim; bize o kadar tefekkür değil mi? Hâlbuki tefekkür kötü bir şey değil, ama tefekkür netice itibarıyla yaratılmış olan düzeyle ilişkili bir şeydir. Yaratılmış şeyleri biz tefekkür edebiliriz; yaratılmamış olan, mutlak olan -onun için peygamberimiz "Allah'ın zatını düşünmeyiniz" diyor, çünkü tefekkürle olacak bir şey değil. Ruh nedir? Zaten Kur'an "sorma" diyor; bu, "anlamayacaksın" anlamında değil, bazıları öyle zannediyor, hayır; sen onu idrak edeceksin, fakat bu sorulup da cevap verilecek bir şey değil. Ne sen sor, ne ben söyleyeyim, diyor.
Tefekkür ve Tezekkür Farkı
Ama bu şekilde değil herhalde; Kur'an-ı Kerim'de iki yüz küsur yerde "hiç düşünmez misiniz" diyor mesela, "akletmez misiniz" diyor. Tabii ki, bu anlamdakiyle değil; yani tefekkür alanı var, tefekkür edecek bir meleke de bize verilmiş, zihin. Fakat "ben tefekkür ederek her şeyi idrak ederim" -orada dur. Çünkü tefekkürün öznesi olan zihin her şeyi idrak edemez, bir sınır var. Evet, onun bir sınırı var; onu o sınıra kadar kullan. Batı o şeye düşüyor; Batı şunu demiştir: bu her yerde kullanılabilir, bu her yerde geçerli bir şeydir. Geleneksel öğreti der ki: hayır. Onun için bakın Kur'an'da iki kavram var: biri tefekkür, biri tezekkürdür. Mesela "bilmiyorsanız tefekkür ehline sorun" demiyor, "zikir ehline sorun" diyor. Bakın zikir ne? Hatırlamak. Hatırlamak ne? Unuttuğun bir şeyi hatırlamak; kaybettiğin bir şey değil, bildiğin bir şey, fakat cehaletle örtülmüş; sen onu tekrar hatırlıyorsun. Onun için tezekkürde hata olmaz, ama tefekkürde hata olabilir; çünkü zikirde, yani hatırlamada, hakikatte hata olmaz. Ama tefekkürün de kendi alanı var; o yaratılmış âlemle ilişkilidir. Bu zihnin elinden geldiğince araştırma yapması, üzerinde yorum yapması, değerlendirme yapması -bu takdir edilecek bir şeydir. Ama o haddini aşıp "ben her yerde" derse... Şimdi İngiliz anahtarının sökeceği vida var, sökemeyeceği vida var; ben İngiliz anahtarıyla her vidayı açabilir miyim? Zor olur. Onun için torklar da lazım; onun aleti ayrı, onun aleti ayrı. Sıcaklığı ölçen alet ayrı, basıncı ölçen alet ayrı.
Batı mentalitesinin ve özellikle felsefenin bir dönemden sonra insanlığa yaptığı en büyük zarar, verdiği en ağır tahribat, "zihnin, düşünmenin her şeyi halledebileceği" fikridir. Descartes'la başlıyor -ki daha eskisi de var. "Bilinemez bir şey" diye; meditasyonlarda biraz, "aklımızın üstünde bir alan var, metafizik" falan diyorlar. Aristo bile bunu söylüyor ama Descartes bunu hakikaten şey yapıyor, bu insanı parçalıyor. Yoksa geleneksel öğreti tefekkürü, tefekkürün bir aleti olan zihni yok saymaz; fakat der ki: eğer her şeyi onunla bulacağını zannedersen, bu sefer zihin sana perde olur.
Mesela Budizm niye bunun üzerinde çok durur? Bu yüzden durur; der ki "sen zihni mutlaklaştırırsan hakikatle aranda duvar örmüş olursun." Bir de zihinsellik sonucu artık insanlar "malumat almışım" diyor, o daha da işin düşük tarafı, artık bilgi. İşte okullarda verilen sürekli bu; bu etki felsefede bile var, tarih felsefesinde de var. Onlar zaman okullarda öğretilse de malumat kuruluşu, bilgiye malumat kuruluşu -bir tane kısımları.
Bilgi Sahibi Olmak Hakikate Yakınlık Demek Değildir
Düşünen insan dediği zaman neredeyse "malumat kuruluşu insan" anlaşılıyor. Bir insan her şeyi biliyor -biz onu mesela ayırt edip yanılmamalıyız. Mesela bir insan çok malumat sahibi olabilir, malumatına hürmet etmek lazım; fakat o çok malumat sahibi olmakla insani anlamda bir tekamülü veyahut hakikate yakınlığı karıştırmamak lazım. Bunlar tamamen aynı şey değildir. Malumat üzerinde düşünmek de yetmez, bakın; hayatına geçirmek de yetmez. Bu tabirlere de dikkat edin, "hayata geçirmek" böyle bir şey yok aslında; bu da bir yanılgı. Senin hakikatinin senin içinde doğması -o zaten vardı, doğuyor; sen bizatihi hakikati vasıtasız tecrübe edeceksin. O zaman hayatına geçmiş olur. Yoksa şu değil: diyelim ki "merhametli olmak lazım, şefkatli olmak lazım, ibadet etmek lazım" -bunlar nasıl hayata geçer? "Merhametli olursun" -bu da ego düzeyi, çünkü diyorsun ki "ben sana merhametliyim, ben sana merhamet ediyorum, daha ne istiyorsun; bak millet kazık atıyor sana, ben sana merhamet ediyorum, değil mi, etrafta ne tilkiler ne kurtlar var, ben yine şey..." Şimdi bu da ego düzeyi. Ama normalde denir ki "işte bak hayatına geçirmiş, okumuş, hayatına geçirmiş" -bu değil din; bizzat merhametin kaynağı olmak.
Merhametin Kaynağı Olmak: Ego Düzeyinde Erdem Değil
Bakın mesela geçen böyle bazen görüyorum, işte sevgi kelebeği gibi olmuş -iki numara. "Kardeşim sen böyle yapıyorsun ama bugün ikiye bir şey dokunduruyorsun." Hep sekize dokunduruyoruz -hiç olmaz, ben sekiz olduğum için şey yapıyorum, kendi hakkımda konuşuyorum. Bakıyorsun, mesela kırılıyor, alınıyor; kıymetinin bilinmediğini düşünüyor. Bu ne? Sen istediğin kadar okul kitaplarında "merhametli olmak lazım, sevgi dolu olmaktan şu bu" diye oku; görünürde de hayatına geçiriyorsun, fakat sevgi senin kalbinden fışkıran bir şey değil, senin psikolojik düzeyinin kullandığı bir şey. O zaman ne oluyor? Beklenti içerisinde oluyor.
Sevgi ve Doğruluk: Karşılık Beklememek
Doğal olarak üzülüyor, doğal olarak. Hâlbuki mesela ben -işte "ben insanları çok seviyorum ama insanlar beni hiç sevmiyor" diye. Ben ilk duyduğumda, bu şeylere çok fazla iltifat etmediğim için, diyordum ki "bunda ne sorun var?" Sonra bazı mizaçları anlayınca sorun olduğunu anladım. Ben derdim ki: "ya seviyorsun, ne güzel bir şey; kalbinde o sevgi var, o sevgi senin kalbini genişletiyor olması lazım, sana huzur veriyor olması lazım; öbür cümleye ne gerek var yani." Sonra anladım, işte o psikolojik düzeyde böyle yaşanıyor. Hâlbuki gerçek anlamda sevgi, şefkat, merhamet, doğruluk... Mesela "ben insanlara hep doğru davranıyorum ama insanlar hep üçkâğıtçı" diyor. "Üzülüyor musun" diyorum, "ne üzüleceğim, Allah kahretsin onları" diyor. "Bak" diyorum, "burada bir problem var; senin doğruluğun psikolojik düzeyde bir doğruluk, ego düzeyinde bir doğruluk." Sen şuna diyeceksin: "Rabbim bana bu ruhani anlayışı vermiş" veyahut "Rabbim bana doğru ol demiş ve doğru olmak ne kadar güzel bir şey; ben doğru olmaktan dolayı müsterihim, huzurluyum. Ama bazı insanları görüyorum ki doğru olmuyorlar, ne kadar büyük bir yanılgı içindeler" diye düşünürsen, sen bir yoldasın demektir. Yoksa öbür türlü -istersen hayatında hiç yanlış yapma, o anlayıştaysan sen hiç yol alamamışsın demektir.
"Hayatına geçmiş mi? Geçmiş. Ruhuna geçmiş mi? Geçmiş." Mesele onun ruhta olmasıdır. O zaman o insana "iyi" de demeyiz; deriz ki o insanda Tanrı var, çünkü iyilik insana atfedilmez. Peygamberimiz diyor ki: "bana iyi deme, iyi Allah'tır." Biz iyi bir insan gördüğümüzde ona diyeceğiz ki Tanrı onda yaşıyor -iyilikte, şefkatte vesaire. Kendimize de atfetmeyeceğiz.
İki numaralarda spiritüel şeylerle uğraşan, "merhamet etmeyi, sevgiyi bir yaşam tarzı olarak benimsiyorum" falan gibi -öyle demiyor ama öyle yapıyor. Genelde bakıyorsun spiritüel şeylerle ilgilenen insanlar "sevgi, merhamet" şu bu sözlerini kullanıyorlar; tabii söyleyebiliyor ama bir yaşam tarzı yapmış yani.
Şimdi dedik ya, kişi hakikatte ise gerçek anlamda ihtiyacı yoktur; yani insanlardan hürmet beklemek, şefkat beklemek, sevgi beklemek konusunda bir şey yoktur, çünkü o kaynaktan besleniyor. Ama yine bir başka açıdan, etrafındaki en küçük bir sevgi kırıntısına bile hürmet eder. Anlatabiliyor muyum? Niye hürmet eder en küçük bir sevgi kırıntısına bile? Çünkü "ondan eserdir" diyerek -var ya güzel bir şarkı, ondan bir eser, çünkü onun izi var orada; o zaman işte gerçekten olması gereken yerde duruyor demektir. Eyvallah.
Teşekkürler. Teşekkürler. Teşekkürler.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Kaf Suresi 16 ("Şah damarından daha yakınız" - anlatıcı tarafından paraflarla aktarılmıştır, doğrudan alıntı değildir) - Enbiya Suresi 69 (Hz. İbrahim için ateşin serin ve selametli kılınması kıssasına atıf) - Bakara Suresi 256 ve Al-i İmran Suresi 103 ("sağlam bir kulpa/Allah'ın ipine sarılın" meali, anlatıcı tarafından birlikte anılmıştır) --- ---