Ego, Cennet-Cehennem ve Ben ve Benim Tuzağı

Enneagram'da "Tri-Type" İddiası

Batılılar yanlış anlayarak enkarnasyonluyor. Enkarnasyonluyor. Evet, başka bir soru.

Soru: Enneagram'ın Avrupa ve Amerika'daki bazı çevrelerinde "tri-type" diyen bir şey var. Bunu tam oturtamadım, birkaç cümleyle onu, kitaplarda da bulamadım.

Şimdi o bir kadının iddiası, böyle bir yorumu var. Karı koca iki kişi var, sonra ayrıldılar herhalde, böyle bir yorum var, "tri-type" diye. Yani şöyle bir iddia: her bir insan 3 tane tipin birleşiminden oluşuyor. Ama bu bildiğimiz anlamda stres-rahat hatlarıyla bağlantılı değil. Atıyorum, diyelim ki bir kişi 1, 2 ve 6'nın toplamından oluşur — onun tri-type'ı 1, 2, 6. Veya işte diyelim ki 3, 7, 8 tri-type'ı gibi, böyle bir yorum var. Ben bu yorumu onaylamıyorum veya bu yorumu paylaşmıyorum, öyle diyeyim. Bu konudaki bilgi o kadının kitabında var ama internette de girildiği zaman buna dair bazı bilgilere ulaşabilirsiniz. Enneagram dünyasında çok kabul görmüş bir görüş değil ama son tahlilde bu konuda karar verecek olan da herkesin kendisidir. Yani ben paylaşmıyorum diye bu böyle değildir iddiasında değilim, ama ben paylaşmıyorum, öyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. Çünkü kendi gözlemim, analizim neticesinde öyle bir şey olduğunu düşünmüyorum.

Ölüm Sonrası Bilinç Süreci

Soru: Hocam, bizim bu öldükten sonraki deneyimlerimiz devam edecek, ta ki biz bütün arınana kadar. Bu össel (özsel) benliğin, şu anki beden bir kılıf olarak, başka birinin össel benliğinden ne kadar farklı? Ben bunu fark edebilecek miyim, geri kalan süreçteki deneyimlerde?

Yine bu da şu: öz, saf öz herkeste birdir ve bireysel değildir. Bizim bireyselliğimiz herkeste birdir, kendisi bireysel değildir. Anlatabildim mi? Bireysellik alanı izafi alandır. Bunu hiçbir zaman unutmamak lazım. Yani nerede bireysel bir durum varsa o izafi alandır. Mutlak düzeyde ikilik yoktur. Dolayısıyla benim özüm, senin özün ayrımı nihai noktada söz konusu değildir. Cennette, cehennemde de bireysellik var ama o da mutlak değil, cennet de cehennem de mutlak değil, o da izafi.

Soru: Hocam, hani bu dünyada tekamülünü tamamlayamayanların tekamülü o tarafta devam ediyor, bahsediyorsunuz ya. Sefahat türüyle bağlantılı olarak.

Evet. Şimdi herkesin bu dünyadaki yaşamı, bu dünyadaki yaşam bilinci, bu dünyadaki farkındalığı farklı olduğu için, ölüm durumlarımız da, yani ölme hallerimiz de farklıdır. Öldükten sonra yaşayacağımız süreç de farklıdır. Genel bir kural yoktur; kural yoktur derken, genel standart bir ölüm sonrası hayat yoktur. Herkesin kendi bilinç durumuna göre değişen bir süreci vardır. Dolayısıyla bu konuda bir genelleme yapılamaz.

Bizde halk arasında vardır: "öldüğünü bilmez, başını kaldırır, tabuta vurunca öldüğünü anlar, kabre konur, 'hayır ben ölmedim' der" — bunlar genel olarak anlatılıyor ya, öyle bir genelleme yoktur. Mesela kamil bir insan için, onun için zaten ne tabut var ne kabir var, ne herhangi bir sorgu sual var. O zaten bu dünyada bu şeyini tamamlamış bir varlıktır. Dolayısıyla hatta bazı menkıbeler de vardır, yaşanmış örnekleri de vardır. Hani Cebrail — özür dilerim, Azrail — o insana haber eder. Hatta bununla ilgili bir vaka vardır: Azrail bir zatın huzuruna gelir. "Ne için geldin" der. "Can almaya geldim" der. "Bende alacak bir şeyin yok ki" der; "benim dediğim bir şeyim yok ki benden alacaksın." Yok bir şey yani, Azrail'in alacak bir şeyi yok yani orada.

Dolayısıyla gerek bu dünyadaki yaşam düzeyimiz, bilincimiz, gerek bu dünyadaki yaşamın dönüşümü olan ölüm, gerekse ölüm sonrası süreç, kişilerin bilinç durumuna göre değişir. Bilinç durumu ne kadar farklı olursa o kadar farklı durumlar vardır, herkes için aynı değildir. O yüzden şunu da söyleyeyim: ölüm sonrası hayatta da bir tekamül vardır. Fakat o tekamülün daha kolay sürecini yaşayanlar var, daha zor sürecini yaşayanlar var. Bu dünyadaki bilinç durumunuz sizin ölüm anınızı ve ölüm sonraki hayatınızı belirleyen bir şeydir. O yüzden kişi bu dünyadayken olabildiğince benliklerden kendisini kurtarmaya çalışmalıdır.

Cennet ve Cehennem: Kişinin Kendi İnşa Ettiği Bilinç Hali

Cehennem negatif benliklerin temizlendiği bir yerdir; oradaki azabı oluşturan şey de senin negatif benliklerinin tamamen açığa çıkmış halidir. O yüzden cennetin, cehennemin inşası burada oluyor, daha doğrusu sen içinde taşıyorsun yani, onun açılmış hali. Nasıl böyle küçük, diyelim ki flaş belleklerimiz var, sokuyorsun bilgisayara, birçok şey çıkıyor değil mi? Senin şu anki bilincinde bir flaş bellek gibi sokulacak, oradan cennet ve cehennem çıkacak. Allah orada bir cennet cehennem hazırlamıyor yani, öyle bir şey yok. Burada sen nasıl bir bilinç haldeysen onun açılımını yaşayacaksın. Cennet de öyledir. Ne ekersen onu biçiyorsun, dolayısıyla biçeceğin şey ektiğin şeydir.

İnsanlar diyor işte "cehennemi kim ister ki?" İstemiyorsun ama yaşıyorsun. Örnek şu: dünyadaki hallerin — biri sana bir yanlış yapıyor, 40 senedir affetmiyorsun. Affetmediğin için yaşadığın bir mutsuzluk, memnuniyetsizlik yok mu? Biri sana bir haksızlık yapıyor diyorsun, "bu haksızlığı ben hak etmedim" diye 40 sene bunun mutsuzluğunu yaşıyorsun. Bu nedir? Bu senin benliğin tarafından inşa edilmiş olan kendi özel cehennemindir. Değil mi? Birisinin davranışı yüzünden kendini değersiz hissediyorsun, özel cehennemini kuruyorsun. Değil mi? "Başarısız olursam çok kötü olur" diyorsun, veya bir başarısızlıktan dolayı kendini eksik, yetersiz hissediyorsun — kendi cehennemini inşa ediyorsun. Herhangi bir bedensel kusurun var, eksiğin var, bundan dolayı hayatını cehennem yapıyorsun. Hayatta böyle şeyler çok oluyor, yaşıyoruz insanlarda. Bakıyorsun, sevmediği bir şey yüzünden mutsuz olan insanlar var değil mi? Bunun cehenneminde yaşıyor. Herkesin kendine göre böyle cehennemleri var.

Onun için cennettir, cehennem de buradan inşa ettiğim bir şey. Farkına varırsan o cenneti ve cehennemi keşfedebilirsin. "Mutsuzum" diyorsan cehennemdesin. Mutluluk da "vur patlasın çal oynasın" değil tabii ki. Mutluluk içte hiçbir nedene bağlı olmayan, var olan bir şeydir. Hiçbir nedeni yoktur. Dolayısıyla nasıl bu dünyada işte üzüntü, mutsuzluk, sıkıntı, memnuniyetsizlik oluyorsa — mesela ne deniyor cennette? İşte herkes memnun olacak. Peki sen şu anda her durumda memnun musun? Değilsin. Demek ki bir tarafın cehennemde yaşıyor.

Eğer memnunsan, yani "evet kardeşim ben bunu da yaşadım, bunu da yaşadım, böyle olumlu şeyler de yaşadım, böyle olumsuz şeyler de yaşadım, bu yaşamın bana deneyimlettiği şeylerden memnunum" dediğinde cennettesin. Kabullenmediğinde cehennemin bir kısmıyla temas ediyorsun. Bütün mesele buraya bakıyor.

Vicdan, Tövbe ve Benliklerin Nötralize Olması

Soru: Vicdan rahatlaması nereye bağlanır? Bununla bağlantısı olur mu vicdan mesela? Yani bir katil, kendi egosunu tatmin edemeyip kendi kontrolünün neticesinde bir eylemi hakkında "ben haklıydım, öldürmekten başka çarem yoktu" deyip mutmain oluyor.

Şöyle, şöyle, şöyle — ona göre cennet yaşamış oluyor, çünkü bu işlemin içinde değil. Şöyle: yanlış bir benliğin, ona vicdan demiyoruz, o yanlış bir benliğin, yanlış yapan bir başka benliği temize çıkartması. Kişi izafi olarak ego düzeyinde rahat gibi gözükebilir ama Allah o bütün tamponları kaldıracak ahirette. Senin egonu rahatlattığın, uyuşturduğun bütün tamponları kaldıracak. O Allah'ın lütfudur, o tamponlar kalkacak.

Şimdi biz bugün bu dünyada da bazen bunu yaşamıyor muyuz? Bazen diyelim ki bir insana yanlış yapıyorsun, kötülük yapıyorsun, haksızlık yapıyorsun, her neyse. Sonra kendini rahatlatmak için de araya tampon koyuyorsun. Atıyorum, aldatıyorsun, "o da düşünseydi" diyorsun, "akıllı olsaydı, aldanmasaydı" diyorsun mesela. Tampon koyuyorsun, rahatlıyorsun diyelim. Ama Allah ahirette, veya bırak ahireti, bazen bu dünyada biz o tamponları görür kaldırırız değil mi? Hakikaten tamam da, yani o zaman kendini rahatlatmak için şöyle şöyle dedin ama bunların hepsi yanlış yani, sen büyük hata yaptın, haksızlık yaptın o insana karşı. Dediğinde o vicdan hesaplaşması dediğimiz şey daha o zaman gerçekleşir. Orada da kişi kendi öz eleştirisini, otokritiğini yapar, o negatif benliğini nötralize eder. Ve o zaman gerçekten rahatlamış olur.

Mesela dikkat edin, peygamber hiçbir insana — mesela 20 yıl sonra peygamberin karşısına gelen Hinde, Ebu Cehil'in oğluna — bir şey yapmamış. "Tövbe mi ettiniz?" "Ettik." "Gerçekten ettiniz mi? Tamam, ettiniz." Hiçbir hesap sormamış, değil mi? Öyle bir şey yok. Neden? Çünkü o yanlışı yapan benlikleri ortadan kalkmış o anda. Sen o zaman neyin hesabını yapacaksın? Öyle bir hesap yok. İnsan bu süreci bu dünyada da yaşayabilir, tamamlayabilir. Yani kendi cehennemini kendisi yakar, o cehennemde kalması gereken benlikleri bulur, analiz eder, onları çözümler ve hiçbir benlik kalmaz ahirete. Değil mi? Ahirete hiçbir benlik bırakmayabilirsiniz, o zaman herhangi bir hesabınız kalmaz. Kalırsa o zaman işte orada devamı geliyor.

O yüzden bu dünyada size bir şey tatminsizlik, mutsuzluk, memnuniyetsizlik, öfke vs. yaşatıyorsa o benlik sizin küçük bir cehenneminizdir. Mesela bazen şey oluyor, "sen nasıl bu kadar rahat olabiliyorsun?" Ee, niye rahat olmayayım ki diyorum. Bazen bana soruyorlar, ben rahatım mesela; bir insan bana hakaret edebilir, küçümseyebilir, haksızlık yapabilir. Bununla hesaplaşamayan veya buna takılan bir benliğim yoksa o beni ilgilendiren bir şey değildir. Ona takılan bir benliğim varsa o zaman benim cehennemim başlıyor. "Ben bunu hak etmedim" diyorum, "böyle bir muameleyi hak edecek ne yaptım" diyorum. Yanlış yerden bakıyorum yani. Veyahut da işte "ben daha iyi şeyleri hak ediyorum" diyorum.

Veya mesela dünyada kafamda bir benlik hikayesi var: dünyaya geldim, mutlulukla ilgili egom bir hikaye uyduruyor, sonra hayat o hikayemi yeterince onaylamıyor, o zaman ne yapıyorum, mutsuz oluyorum. "Ben çok şanssızım" hikayesini uyduruyorum, sonra onun içinde yaşamaya çalışıyorum. O, insanın kendi cehennemidir. Mesela bir kedinin böyle bir hikayesi var mıdır? Yoktur. İşte kedi olarak geldim; insan 5-10 sene yaşamak ister değil mi, torun torba sahibi olmak ister, sana saygı gösterilsin istersin falan — hikaye bunlar. O yüzden doğal bilinçten uzaklaşıyorsun. Sen ego hikayelerine inandığın için kendi küçük cehennemini üretiyorsun. Sonra da bunu "insan" diye tanımlıyorsun. İnsanla ego birbiriyle örtüşmez. İnsanın psikolojik benliğidir ego.

"Züyyine Linnasi" Ayeti ve Dünya Nimetlerinin Çekiciliği

Mesela Kur'an'da bir ayet vardır — işte mallara, altına, gümüşe vesaireye dair bir ayet. Şimdi bunun doğru meali nedir? "İnsanların çoğuna" aslında, ama mealde hemen biz "insanlara" diye çeviriyoruz ve bunu da fıtrat zannediyoruz. Kur'an diyor ki insanların çoğuna, hatta orada "Resulüm de ki" diye başlıyor. Anlatabildim mi? Yani Resul onun dışındadır, fıtratında olan insan bunun dışındadır.

İnsanların çoğuna işte altın gümüş, salma atlar, işte kadın vesaire çekici gösterildi. Şimdi diyecek ki "bu erkek egemen bir söylemdir" falan — yani orada semboliktir bunlar. Şimdi altın gümüş — ben derim ki ne altın gümüşü, benim hiç öyle bir şeyim yok ama canım euro dolar istiyor aslında. Oradaki "züyyine linnasi"yle burada hiç altın var da dolar yok, euro yok. İnsanlar niye bunları kendilerine çekici buluyorlar? Ayet sana bir şeyi anlatıyor: oradaki altın, gümüş, sende olduğunda kendini iyi hissettiğin şey. Neden? Çünkü o şeyler senin bir şeyleri alabilme kabiliyetin, kapasiten anlamına geliyor. Yani ihtiyaç duyduğun şeylere ulaşma niteliği taşıyan meta demek bu. O zaman altın gümüş — bugün nedir? Bugün diyelim ki banknottur, kağıt paralardır; yarın başka bir şey olabilir.

Oradaki kadın nedir? Yani sen kendini bir kutup zannediyorsun, başka bir kutba ihtiyaç duyuyorsun. Bu her konuda olabilir; yani şu demek bu: oradaki kadın imgesinden kastedilen şey, sen kendini eksik hissediyorsun, yarım hissediyorsun, bir şeyle tamamlanacağını düşünüyorsun. Bu senin "kadın"ındır yani. Bir kadın içinde erkek de olabilir veya başka bir şey olabilir, illa kadın erkek de değil burada. Yani sen bir konuda kendini bir şey nedeniyle eksik hissediyorsun, o eksikliğini bir şeyin tamamlayacağını düşünüyorsun. Bugün insanlar der ki "işte evlenmedin mi, yarımsın." Neyin yarımsın? Hangi yarımsın? Nereden çıkarıyorsun böyle bir şeyi? Değil mi? Şey, "manevi yarımım" diyor. Böyle bir şey yok. Ha Kur'an ne diyor? İnsan kendini yarım hissettiğinde diğer yarımı ona çekici gösteriliyor diyor burada yani. Demek ki denilmek istenen bu. Ortada bir kadın madın yok yani, altın gümüş de yok, burada psikoloji var.

İşte salma atları — benim hiç bana çekici kılınmamış. Belki ben "linnasi" değil miyim? Yani insanlardan biri değil miyim, insanların çoğuna girmiyor muyum? Yok, sen de işte bugün jip görüyorsun, Ferrari görüyorsun, lüks araba görüyorsun. Yani senin hayatını idame ettirmen konusunda hoşuna giden araçlar — bütün bunlar nedir? Nefse, egoya çekici gösterilmiş. Dolayısıyla bakın burada fıtratı doğru anlamamız gerekiyor. Biz eğer o ayeti fıtrat zannedersek — insanlar şunu diyor, ben çok rastladığım için şaşırmıştım ilk başta: "işte diyor ki bak Kur'an'da geçiyor yani, altına, gümüşe, kadına, işte erkeğe, salma atlara, vesaireye, ticarete, mala, mülke çekim var diyor, yani insanlara bu süslü gösterildi." Bakın dikkat edin, "Allah süslü gösterdi" demiyor, "süslü gösterildi." Kim tarafından, işte bunu soracaksınız kendinize. Kim tarafından süslü gösterildi? Ve kime süslü gözüküyor bunlar? Mesela bir ermişe altın, gümüş, salma atlar, zenginlik, maddi refah, ünlülük...

Fıtratı Doğru Okumak

Şöhret çekici gelir mi? Çekici gelmez. Dolayısıyla burada fıtratı doğru okumamız gerekiyor. Şimdi ayet "linnasi" diyor, önce bunu anlamamız gerekiyor: "insanların çoğuna" demek aslında. Orada bir de "nas" tabiri, hani "insan"ın çoğulu demek. Yani bu şu demektir: insanların çoğu bu tuzağa düşerler, insanların çoğuna bunlar süslü görünür, süslü görünür ve süslü bir halde algılanır. Yani böyle çekici bir nitelikte. Kim bunları çekici görüyor? Ruhsal bilinçten mahrum olan psikolojik benlik bunları çekici görüyor. Kim bunları çekici gösteriyor? Bir, kendi benliğin. İki, İslami literatür üzerinden konuşursak, şeytan.

Zaten aslında dikkat edin, cennetteki Adem kıssasında zaten bu anlatılıyor. Ne deniyor? "Mükemmel olmak istemez misin" diyor şeytan. Yani Allah diyor sana o meyveyi, o ağaca niye yaklaşma dedi? Mükemmel olamayasın, ebedi bir mülke sahip olamayasın diye. İnsana diyor ki "ya böyle bir şeyin olmasını istemez misin?" Sanki buna mecburuz, insansak buna mecburuz. "Bir araban olmasını istemez misin?" Yok, olursa kullanırım ama özel bir arzum yok. Bunu konuştuk konuştuk, bir gün bir arkadaş dedi ki "ya böyle de insan mal gibi oluyor" — çünkü ego bunlarla yaşıyor, yani arzu, korku, hırs, tutku; eğer bunlar olmazsa sanki böyle bir şey, bir pelte gibisin. Hayır — olduğu zaman eğer bu meşru bir şeyse istifade edersin, meşru değilse zaten onaylamazsın; olmadığı zaman da bir rahatsızlık duymazsın.

"Peki sana böyle bir şey çok çekici geliyorsa, o zaman bu kime çekici geliyor?" Mesela diyelim ki fıtraten güzel bir şey görürsün, ona "güzel" dersin; sana çekici gelmesi ayrı bir konudur. Bakın o da ayrı bir şey değil mi? Bir şey güzeldir, fıtraten güzeldir; mesela çok güzel bir bahçe görürsün, dersin ki "bu bahçe güzeldir" — ama içinden "keşke benim olsun" dersen, sen fıtratından uzaklaşmışsın. Anlatabildim mi? Bir şeyin güzel olması, nitelikli olması ve bunun senin tarafından tanımlanması ayrı bir şeydir; senin ona çekilmen veya onu kendine çekmeye çalışman ayrı bir şeydir.

"Ben ve Benim" Tuzağı

Soru: Sahip olacağımız ne var hocam?

Sahip olacağımız bir şey yok ki. Zaten gerçekte de sahip olacağımız bir şey yok. Yani insan sahip olduğunu zanneder, sonra da sahip olduğunu zannettiği şeyleri korumaya çalışır.

Hocam, "Kenarlı" der ki insanın "bilim" diyebileceği iki şey var: kalbi ve zamanı. Tamam mı? Ben de onu o kadar onaylamayacağım. Onaylamayacaksın. İnsanın illa "benim" diyeceği yol alırken bir günahı vardır, bir de Rabbi vardır. Der ki, benim bir Rabbim var bir de günahlarım var, sahipleneceğim onlardır. O günahlarını da Rabbine sunarsın, o da onları siler. Anlatabiliyor musun? Bu kadar. Değil mi? "Allah benim Rabbim" diyebilirsin ama bu şey anlamında değil, egoizm anlamında değil. Yani sen kendini ona ait görürsün, sanki ona sahipmişsin gibi Allah da sana kendini verir. Ama ego arzusuyla değil bu yani. Anlatabildim mi? Sen Allah'a aitsin, Allah da sana.

"Peki bu 'sen' dediğiniz kim oluyor?" Psikolojik benlik. "İşte o bir süre, bir süre böyledir" — evet bir süre böyledir, sonra o ikilik kalkar, onu kastediyor, onun için dedim bir süre boyunca. İnsan diyecek ki benim bir Rabbim var, bir de günahlarım var; günahımı da Rabbime teslim edince zaten onları sıfırlıyor. O zaman yaşa yani.

Mesela bakın, insan ne diyor? "Benim hayatım, benim zamanım." Sonra senin hayatın nasıl mesela kafanda nasıl bir kurgu var? Mesela bu sohbetin sonunda bitebilir mi o hayat, insan der mi? Dolayısıyla buna dikkat edilmesi gereken şey nedir? Bir şeye sahip olmadan yaşama bilincini edinmek. O zaman bakın, bu çok büyük bir dönüşüm sağlayacaktır. Değil mi? İşte benim eşim, benim çocuğum — bunlar dışsal düzeyde sahiplendiğimiz şeyler. Mal, mülk, bir sürü şey; bir de içsel olarak sahiplendiğimiz şeyler: "benim hayatım." "Benim hayatım" dersen o zaman o hayatı korumaya çalışırsın, kendince kafanda bir hikayesi olur o hayatın. Bakarsın 40 yaşında kanser oldun, "hadi hayatın ne oldu, hikaye bozuldu, hastalandın, hikaye bozuldu." "Benim hayatım" veya "benim zamanım" — nereden senin zamanın oluyor ki değil mi? Senin zamanın — sana verilmiş olan var, sana hediye edilmiş olan var, sana ikram edilmiş olan var, sana istifadene sunulmuş olanlar var.

"Ben ve benim" düşüncesi en temel tuzaktır der bütün kadim bilgelikler. "Ben ve benim" düşüncesi demek, kendine bir örümcek ağı yapmak ve o ağın içine düşebilecek bir sinek olduğunu kabul etmektir. Çünkü bak, "ben ve benim" demeye başladığın anda tuzağın içindesin. "Çocuğun seni dinlemez" — ama "ben anneyim," "yok ben babayım" — sen öyle değilsin. Tabii bunu şimdi ben söylersem derler ki "işte bak sen baba olmadığın için bilmiyorsun," o da senin sorunun, eğer oradan alıyorsan mevzuyu yapacak bir şey yok. Ama sen şunu anlamıyorsun: "ben ve benim" dediğin anda birçok yanlış süreç başlıyor. Sen cehenneminin düğmesine basıyorsun "ben ve benim" diyerek.

Egonun Nötralize Olması: "Bende Olan" Tanrı'dır

Soru: Doğru süreçte siz başlatabilir miyim?

Doğru süreç vardı, o süreç bozuldu, tekrar onu düzeltmeye çalışacağız. Yani "ben ve benim"i zayıflatacağız. Bana emanet edilen — mesela bazen söylerim, Hz. İsa'nın şeyidir: "iyi olan ben değilim, bende iyi olan Tanrı'dır" der. Ama şimdi herkese sorun, herkesin bir iyiliği var değil mi, "ben iyiyim," "benim iyiliğim" — bir sürü hikaye var. Tamam mıyız? Mesela düşünün, mesela "ben iyiyim." İçinizde bunu diyen bir ben vardı, var değil mi mesela? Hani en kötü insan bile "ben iyiyim" diyeceği bir şeye tutunuyor. "Ben iyi değilim" demediğince, bu sefer ego diyor ki "elimde hiçbir şey kalmadı," değil mi? "Ne diyeceğim kendime?" Ya toptan onu atın. Hani bir bilgenin ifadesi var, diyor ki çöp torbasını temizlemeye çalışmayın diyor, sürekli çöp torbasının içindeki çöpleri atmanıza gerek yok, komple çöp torbasını atın.

Anlatabildim mi? Tabii ki atamazsak o zaman hayır, o zaman bütün gelmiş olan ilahi mesajlar yersiz kalır. Mutmain olarak Rabbe dönebilirsin ve bu da bensiz olarak dönmektir ve bu mümkündür. Şimdi burada insan mesela ne yapıyor? "Ben iyiyim"den başlıyor; mesela kötü olursa "Allah kahretsin ben kötüyüm," kötü olmayı da yediremiyor, içeride çatışma başlıyor. Onun için "ben iyiyim" deme, "ben kötüyüm" de deme; "Allah" de, huzuru bulacaksın diyor bir ermiş. Yani bırak bu "ben iyiyim, kötü müyüm" bunları bırak, ilahi kaynaktan gelen iyiyi yaşa ve yansıt. Ama "ben iyiyim, ben kötüyüm" diyerek bir sahiplenmeden, bir "benim" demeden — "benim" dediğin anda onun tuzağına düştüğünü gör.

Mesela "benim hayatım" diyorsun, sonra "benim hayatıma" hikaye üretiyorsun değil mi? Ona bir senaryo yazmak zorundasın. Şimdi "benim hayatım" dediğim anda ben o "benim hayatıma" bir senaryo yazmak zorundayım — nerede başladı değil mi, nasıl sürdü, hangileri "benim hayatımı" mahvetti, "benim hayatıma" zehir etkisi yaptı, hangisi "benim hayatıma" kapanmayacak yaralar açtırdı değil mi, sonra "benim hayatım" acaba bundan sonra ne olacak — bir sürü hikaye üretmek zorundasın. Bu hikayeyi başlatan temel kelime "ben ve benim"dir. O yüzden işte o Hazreti İsa'nın "iyi olan ben değilim, bende iyi olan tanrıdır" diyor. Bunu genişletebilirsiniz: "seven ben değilim, bende seven tanrıdır. İyi olan ben değilim, bende iyi olan tanrıdır." O zaman mesela "yaşayan ben değilim, bende yaşayan tanrıdır" diyor. Bunu birçok şeye teşmil edebilirsiniz, yayabilirsiniz.

Hay Olan Allah'tır: Hayatı Kime Ait Görmek

O zaman benliğiniz ne olacak? Gittikçe zayıflayacak. Tabii bu sizi biraz gelecek — sizi değil de bir egonuzu, bir tarafını, öbür egonuzun tarafını gelecek. Ama diyecek ki "elimde bir şey kalmıyor." İlla elinde bir şey kalması lazım — egonun mahiyeti budur. O yüzden nihayet olarak kurban edilmelidir; yani gerçekliğinin olmadığı sonuna kadar takip edilmelidir, idrak edilmeli ve takip edilmelidir. Senin hiçbir gerçekliğin yok.

O zaman şimdi düşünün: mesela "benim hayatım" yoksa benim ölümden korkum da olmaz. Benim hayatım değil ki, bende yaşayan O'dur. Ve o Allah'ın — bunu şimdi dini literatüre çevirince bazen dini sohbete dönüyor, o yüzden hani böyle yapmıyorum — bunun dini karşılığı nedir? İşte "hay olan Allah'tır" diyoruz değil mi? Gerçek hay olan Allah'tır. Aslında bizim "yaşıyor" dediğimiz bütün formlarda aslında o hay olanın formları gözüküyor, tezahürleri gözüküyor.

Şimdi diyoruz ki biz Allah'ın hay isminin tezahürüyle yaşıyoruz diyoruz ama farkına varmadan ego arkadan dolanıyor: "benim hayatım." Hani hay olan bir tek Allah'tı ve onun hay isminden geliyordu hayat; o zaman sen nasıl bir hayata "benim hayatım" diyorsun ki? Sonra da "benim hayatım" deyip ona bir hikaye uyduruyorsun, sonra o hikayeyi hayata dayıyorsun, sonra da bundan dolayı hayat hikayen tam olarak gerçekleşmediği için sanki hayat senin zıttına işliyor, hayat senin rağmına işliyor gibi tatminsizlik yaşıyorsun. Sonra da en son diyorsun ki "ama işte insanız" diyorsun — zaten orada berbat ediyoruz bu cümleyle, bütün her şeyi berbat ediyoruz. Zaten "insanız" dediğin anda bütün mevzu bitiyor, çünkü insan olmakla o düzeye indirgemişiz. Halbuki böyle şeyleri yaşamayanlar ne oluyor, onlar insan olmuyor mu? Bunun hiç ayırdına varmıyoruz. Çünkü ego diyor ki "bu insan olmaktır." Hayır, bu düşmüş insan olma halidir. İnsan, düşmüş olan bütün melekelerini hakiki asıllarına döndürmelidir. Yoksa o düşük melekelerle yaşarsanız işte o kutsal metinlerin "kendi kendine zulmediyor" dediği şeyi yaşarsınız.

Kendinize zulmetmek durumundan çıkabilme imkanına sahipsiniz. Hepimiz bu imkanı kullanmak zorundayız. Yani egonun hapishanesinden kaçabiliriz.

Ego Hapishanesinden Çıkış ve Hayatın Gerçekliği

Zaten kaçtığımız zaman tam olarak onun bir hapishane olmadığını da göreceğiz. Şu an bize hapishane gibi geliyor. "Nasıl kaçabilirim?" Şey gibi: rüyanızda hapishanedesiniz, hapishaneden sürekli kaçıyorsunuz, kaçma planları yapıyorsunuz falan. Rüyanızdan uyandığınızda var mıymış hapishane? Yokmuş aslında. Ama rüyadayken hapishaneden kaçma planları yapıyorsunuz, bunun gibi. Gerçekte ego hapishanesi de yoktur, o insana göredir. Kur'an'ın veya kutsal metinlerin anlattığı bir kısım, psikolojik benliği ifade eder; onları öyle okumak gerekir. Çok az ayet insanın hakiki fıtri halini, kâmil halini ifade eder. Mesela bir ayet nedir? "Mutmain olarak Rabbine dön."

Ama egonun biri çıkıyor, "çok zor" diyor, mevzu bitiyor orada. Bakın, o kadar basit egolar vardır ki sizin yolunuzu anında keser: mesela "işte bu çok zor," ama "işte bu hayatta da olmuyor ki, işte insanı rahat bıraksalar olacak" gibi birçok egolarınız vardır, bunlar hayatınızı otomatikman o yolculuktan alıkoyar anında ve çok uyanıktır bunlar; yola başlar başlamaz, veya başlamaya niyet ettiğinizde, "ya bak, sen bu yola girme, bu çok zor, iyi yol ama zor, sen yapamazsın" gibi. Veyahut da işte "bu hayatta olmuyor." "Bana en çok şey yaptılar, işte İsmail Bey güzel anlatıyorsunuz da işte hayatın da gerçekleri var, biz sanki hayatın hikayesini anlatıyoruz." Hayatın gerçeklerini anlatıyor olduğumuzu düşünüyoruz. Hayatın gerçeği olmasa ben niye anlatayım? İmkansız olsa niye anlatalım? Asıl hayatın gerçekleri bu.

Asıl şunu sormak lazım: ego hayatı sana nasıl bir gerçeklik hikayesi anlatıyor? Hayat hayattır bakın, hayatın gerçeği diye bir şey yok. Hayat kendisi neyse odur. Ama sen hayata kendince egonun okutmasıyla farklı bir gerçeklik atfediyorsun, sonra da ona hayatın gerçekliği diyorsun. Sosyal baskıyı hayatın gerçeği kabul ediyorsun. Ama insanlar ne der, veya egon sana hayatın gerçeği diye "başarılı olmalısın, başarısız olmazsan bir hiçsin" diyor. Sana böyle bir gerçeklik uyduruyor. Veya "insanların kabul etmesi için bir şey ortaya koymalısın" diyor, "bir şey ortaya koymazsan kim sana kıymet verecek?" O zaman sen gerçekliği bunun üzerinden okuyorsun.

Onun için benim çok irdelemeye dikkat ettiğim şeylerden biri de şu cümledir: "işte hayat bana çok şey öğretti." Tabii hayat ister istemez bir şeyleri öğretiyor. Ben de diyorum "ne öğrendin?" Bana öyle şeyler anlatıyor ki, bunları hayat ona öğretmemiş, egosu öyle öğretmiş; egonun öğrettiği şeyler, bütün anlattığı şeyler hayatın anlattığı şeyler değil. Mesela diyelim ki bir insan seni aldatıyor, nefret ediyor, veyahut da kötülük yapıyor — peki hayat sana ne anlattı? "İnsanlara güvenmeyeceksin" — bunu mu anlattı sana hayat? Bunu sana ego anlattı. Eğer sen doğru bir noktada olsaydın, o yaşadığın olaylar sana şunu anlatırdı: yaratıcının insana verdiği o doğal hayat kodlarını bu insan unutmuş, unuttuğu için de böyle yanlış davranıyor, beni aldatıyor, üçkağıtçılık yapıyor, sömürmeye çalışıyor vesaire — bak bu. Yoksa "hayat bana çok şey öğretti, ne öğretti, kimseye güvenmeyeceksin, sadece kendini düşüneceksin" — bunları hayat öğretmedi. Onun için hayatı neyle okuduğumuza bakmalıyız.

Hayatı Allah'ın İsimleriyle Okumak

Mesela hayatı Allah'ın isimleriyle okuduğumuzda hayat ne güzeldir değil mi? Mesela biri sizi seviyor; hayatı Allah'ın o Vedud ismiyle okuduğunda dersin ki "ya bu insanda Allah'ın o sevgi sıfatı şu derecede yansıyor," bu kadar. Ben bir gün hayatımda bana sevdiğini söyledi — çok gençliğimde, yani 18-19 yaşında böyle deyince şey olmadı yani, devam etmedi mevzu. Şimdi gerçekten diyelim ki seni seven bir insanı sen Allah'ın ismiyle okusan ne kadar farklı okursun değil mi? Dersin ki bu insanda sevme niteliği şu düzeyde yansıyor. Yoksa işte "beni seviyor, sevmiyor, ne kadar seviyor, devamlı sevecek mi, bu sevgisi ne kadar devam edecek" —

Ego mu, Nefis mi? Yaratıcı Üzerinden Okumak

acaba beni neye rağmen seviyor? Şimdi sen neyle okuyorsun oradaki tezahürü? Egonla okuyorsun. Hani "Allah'ın ismiyle oku" diyorduk değil mi? Bir de biz deriz ya, bak "Allah'ın ismiyle oku, oku, yaratan Rabbinin adıyla oku." Sen neyle okuyorsun? Egonun adıyla oku. Bizim kutsal kitabımızın ilk ayeti budur değil mi? Yani şu anki halimizde bizim kitabımızın ilk ayeti "oku" — egonun gözüyle oku. Kur'an'ın dediği başka bir şey: o ilahi tezahürün mesela işte orada sen diye kendinde güzel bir sıfat gördün, Allah'ın ismiyle oku — işte Hz. İsa gibi okursun. Biri sana "iyi" dediği zaman "bana iyi deme, iyi olan tanrıdır, bende gördüğün şey ondan gelen bir şeydir." Bakın farklı bir okuma biçimi değil mi? Ama egonun adıyla okursan o zaman başka bir türlü okuma yapmış olursun. Peki o okumanın sonuçları var mıdır? Kesinlikle vardır. Peki bu sonuçları üreten kimdir? Senin egondur.

Soru: Hocam, ego eşittir nefis mi?

Eşittir. Kur'an'daki "nefs" gelmesi — hayır, genelleyemeyiz. Kur'an'daki nefs kelimesi "kendi" demektir, bağlamına göre tanımlanır. Ama çoğunlukla halkın arasında kullanılan nefs kelimesi burada bahsettiğimiz benlik. "Bu nefs-i emmareyi, mutmainneyi, oradaki silsiledeki nefis ego mu, aciz mi" — yani mutmainliğe geçinceye kadar öyledir. Onun farklı dereceleridir, benliğin farklı dereceleridir. Bireysellik aşıldığında ego aşılmış olur, kısaca bu. Bireysellik aşıldığında ego aşılmış olur.

O yüzden şimdi bizim okuma biçimimiz ego üzerinden hayatı okuma halidir.

Soru: "Biz" diye mi okuyacağız hocam?

Hayır. Bizim her bir fert olarak okuma biçimimiz ego üzerindendir, benlik üzerindendir. Yaratıcı üzerinden okuman gerekir. Mesela "benim hayatım" dediğinde bu ego üzerinden hayatını okuma biçimidir. "Ben hayatta hiç huzur görmedim" diyorsun — bu kimin okuma biçimi? Egonun üzerinden. Yani kendi o ego benliğin üzerinden hayatını okuyorsun. "Hayatta hiç mutlu olamadım" — ego üzerinden okuyorsun. Peki yaratıcı üzerinden oku, yani Allah'ın isimleriyle oku. Dersin ki, "ben" diyebilirsin, izafi manadadır — "yaratıcının bana deneyimletmek istediği birçok farklı şeyi bu dualite aleminde deneyimledim" şunu çıkarabilirsin bazen. Egon bazen bazılarından mutsuzluk üretti, bazılarından mutluluk üretti ama burada benim aradığım şey veya idrak etmem gereken şey ne mutluluk ne mutsuzluktu; bir şahitlikti, bir deneyimdi. O zaman ne yaptın? O ego okuma düzeyinin biraz üstüne çıkıp daha farkındalıklı bir okuma biçimine yol aldın. Ama o ego okuma biçimini sıkı sıkıya sahiplenerek meşrulaştırırsan işte cehennemini inşa ettin demektir.

Cennet-Cehennemin İzafiliği ve On Dokuz Bekçi

Hatta ilginç bir yorumdur, şimdi ona girmeyeceğim de parantez içinde söyleyeyim: Hintlilerin o izafi düzeye dair anlattıkları bilinç durumları vardır ve o bilinç durumunda insanın on dokuz melekesi olduğu söylenir. Kur'an'da da ilginç bir şekilde cehennemin bekçilerinin on dokuz olduğu söylenir. Şimdi bütün psikolojik meleke, cehennem bekçileri gibidir. Oradan baktığınızda, yani o melekeleri doğru şekilde tanımlamadığınızda sizin cehennem bekçileriniz olur.

Soru: Kur'an'da soğuk denizler, soğuk tanımlar var, bir Araf olayı var mesela, ya da cehennemdekilerin yardım istemesi olayı var — bizdeki gibi mi, yoksa daha kavramsal olarak mı görülmesi lazım? Biraz çok soyut kalıyor sanki.

Kavramsal demedim. Şimdi somut kavramı nereye oturur? Kur'an'la bir yere oturtun. Somut ne demek? Mesela Kur'an'daki karşılığı var mı, somut geliyorsa? Somut ne yani? Mesela diyelim ki siz uyudunuz ve hiç uyanmıyorsunuz, kimse sizi uyandıramıyor, uykudasınız ve yıllarca rüya görüyorsunuz. Gördüğünüz şeyler soyut mudur, somut mudur? Sizin o anki bilincinize göre soruyorum.

Soru: Şimdi öncelikle dünyadaki duygularınla ahiretteki duygu boyutunun değişeceğini düşünüyorum.

Tamam, biz sorumuzdan devam edelim. Bakın, soyutluk, somutluk izafi bir şeydir; ben onu hatırlatmak istiyorum. Anlatabildim mi? Yani bir şeyin soyut veya somut olması, o sizin bilinç durumunuza göre değişir. Dolayısıyla ben soyut somut kavramını kullanmayı tercih etmiyorum, izafi ve mutlak tabirini kullanmayı tercih ediyorum. İzafi olan her şey adı üzerinde izafidir, görecelidir; ve bir de mutlak vardır, o da tektir. Bunu şey yapıyorum: cennet, cehennem hepsi izafi olarak gerçektirler fakat mutlak değillerdir. Bütün mesele bu. İlla nakil olarak almanız gerekmez, şahit olarak da alabilirsiniz. O tanımlar benim mutlak tanımlarım değil yani.

Nakil mi, Şahitlik mi?

Peygamber dini nasıl almış? Nakille mi almış? Şahit olarak almış. Yani biz dini Resulullah Aleyhisselam'dan öğrenmiyor muyuz? Nakil. Tamam, öğrenirsin ama onun naklettiği şeylere inandıktan sonra onlara şahit de olabilirsin, değil mi? Bir sahabi mesela peygamberimize geliyor bir sabah, "ben imanın hakikatine erdim ya Resulallah" diyor. Peygamber diyor ki "güzel ama bu bir delil ister" — yani şey yapıyor, onu analiz edecek. Diyor ki "ben cenneti cehennemi müşahede ettim ve Allah'ın kader kaleminin cızırtılarını..." — yani şunu demek istiyor: zaman üstü hale geçtim, bunu öyle çevirebiliriz. Peygamber de diyor ki "bu doğru, güzel," devam et diyor.

Şimdi artık bu insan için din bir nakil mi oldu, bir şahitlik mevzusu mu oldu? Şahit olmak gerçekten idrak etmektir. Şunu kastediyorum: herkes için mutlak olarak nakil midir? Onu demek istiyorum. Şimdi bu sahabi için artık nakil olmaktan çıkmış, ama o şahitliğe erinceye kadar onun için de bir nakildir. Anlatabildim mi? Yani bu kavramları mutlaklaştıramayız. Şahit olan için, yani sufi literatür anlamında söylersek, miracını gerçekleştirmiş biri için din artık nakil değildir. Onun için nakil olmaktan çıkar, nakledilmiş olan şeyi müşahede eder yani.

Kitabın Hakikatine Şahit Olmak

Soru: Bizim bir İslam dinimiz var, bu dinin belli kuralları, kaideleri ya da anlam getirdiği şeyler var. Bu anlamda ahirette cennet ve cehennem denilen iki bariz mutlak kavram var, mutlak.

Mutlak olduğunu nereden çıkarıyorsunuz? Mutlak ne demek? Somut, belli, bariz. Mesela şu eşya mutlak mıdır? Somuttur ama mutlak değildir.

Soru: Tabii ki mutlak değildir. Ama o zaman izahat, herkes kendi cehennemini ve cennetini götürür, öldüğünde onu yaşar, demek. Değil de daha çok Kur'an-ı Kerim veya İslam ilminde tanımlanan bir cennet ve cehennem var.

Ben ona aykırı bir şey söylemedim. Dedim ki, demiyor mu peygamber, "ne ekersen onu biçersin." Bu ne demek? Buradan naklediyorsun demek. "Ahiretin, dünya ahiretin tarlasıdır" diyor. Bu ne demek? Yani orada olayı var ama orada herkes bakmışsınız gibi ekseni biçilecekmiş. Tamam, "dünya ahiretin tarlasıdır" demek nereden kalkıyor? Tarla nedir? Hasat edilen yerdir. Buradan kaldırıyorsun cennet ve cehennem ürününü.

Soru: Başka bir soru sorabilir miyim?

Yok, bu uzun bir mevzu, teolojik mevzuya girecek.

Soru: Hani dinimiz peygambere, kitaba, yani nakle has kılarsak, yine izahınca netikel kimliklerimiz gibi o büyük imkanı kısırlaştırmış olmuyor muyuz?

Hayır, kitaba has derken, yani şu kitap bütün hakikati anlatıyor da sen o kitabı hangi bilinçle anlıyorsun? Hangi bilinçle idrak ediyorsun? Temelde önemli olan şey bu. Yani şöyle, Kur'an sana bir ifadede bulunuyor; o ifadenin gerçek anlam katmanlarını bütün her şeyiyle kavramak bir bilinç meselesidir. Dolayısıyla evet, Kur'an'da her şey var ama onu ne kadar anlıyorsun, onu ne kadar doğru algılıyorsun, mesele bu. Yani diyelim ki örnek: "dünya ahiretin tarlasıdır." Bunu insan kendi bilincine göre yorumlayacaktır. Bu gayet tabii bir şeydir, yani başka yapacak bir şey yoktur zaten, ta ki hakikaten ne olduğunu anlayıncaya kadar. Hakikaten ne olduğunu anladığında kitabı anlamış olacaksın. Kitapta bir eksiklik yok, veya biz kitaba bir şey katamayız yani; kitapta her şey var ama kitapta o kelimelere dökülmüş halde var. Kelimelere dökülmüş halde var. Peki kelimelerden kastedilen manaya varmak nasıl olur? O bir süreçtir, ta ki şahit oluncaya kadar o süreç devam eder.

Şimdi birçok insan peygamberi görmüştür ama Hazreti Ebu Bekir'in gördüğü peygamber, Hazreti Ali'nin gördüğü peygamber, Ebu Cehil'in gördüğü peygamber — bu sadece inanmak inanmamak olarak değil. Yani gerçekten onun herkes aynı şekilde farkına varmıştır diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Kitap nedir? Kitap kelimelerdir. Kelimelerden meale, mealden manaya, manadan o şeyin bizatihi hakikatine gitmen lazım. Bu öyle kolay bir yolculuk değildir, dolayısıyla bu bir süreçtir yani. Hiç kitaba ulaşmasa da başka bir metotla olur — yani mümkün, bu benim şahsi kanaatim, mümkün. Zaten o içindeki kitabı okumuş olacaktır bir nevi, yani kendisinde meknuz olan fıtratının kitabını okuyacaktır. İlla Kur'an'ı tabir edersek, fıtratını okumuş olacaktır. Mesela Kur'an'da diyor ki "Allah'ın üzerine fıtrattığı dine çağır" diyor. Demek ki fıtratla din aynılar. Sen fıtratını unutunca, Allah din ile, yani kitap ile sana fıtratını hatırlatıyor. Sana ekstra bir şey anlatmıyor, fıtratınla kavrayabileceğin bir şeyi anlatmış oluyor.

"Yaşayan Kur'an" Olmak

Soru: Hocam, ben ilk sohbette bir adım sizden demiştim: Hazreti Ayşe'ye soruyorlar, "peygamberin ahlakı nasıldı?" Siz demiştim ki "o yaşayan Kur'an'dı." Mesela benim o andan sonra böyle bilinç seviyemde bir değişiklik başladı. Hani biz modern dünyada kitaplara bakarken nasıl giriş yapıyoruz — artık onu kitap olarak bakmaktan daha çok, bilerek, bilmekten çıkıp "olma" haline doğru bir yol başladı. Yani beni çok etkilemişti onun yaşayan Kur'an oluşu. Bir anda böyle, İslam diline bakışın, Kur'an'a bakışın iç dünyada acayip anlatamıyorum — mesela farklı bir açılım oldu yani, o ayetleri yaşamam gerektiğini, olmam gerektiğini fark ettim. İşte Hucurat 13, Furkan 63, bazı ayetleri kendimde kodladığımda, yani hani o ayetleri bizzat yaşamak gerekiyor. Yaşayamadığım bu Kur'an'ın kitabı hiçbir anlamı kalmıyor. Yani kitabı, hani "oku" dediniz ya, bu sefer siz kendi iç dünyanızda başka bir okuma başlıyor. Söylemek istedim.

Mesela bakın o kadar çok kavram bozulmuştur ki, mesela adam böyle öfkeli, agresif, "benim fıtratım bu" diyor. Aslında değil mi? Kur'an'daki fıtrat eğer buysa o zaman işimiz zor. Herkes şu an fıtratını yaşıyor değil mi mesela? O zaman niye "yapma" der ki? "Sizin için birer fitnedir" diyor. O fitne olabilir; fitne kelimesinin anlamı, anladığımız gibi tehlikeli bir boyutu var. O yüzden siz "cehennem melekelerdir" dediğinizde de aynı anlam çıktı.

Fıtrat ve Cehennem Melekeleri

Yani psikolojinizin beden ve psikolojinin melekelerinden ibaret zannederseniz, kendinizi aslında cehenneminizin inşasını yapmışsınız demektir. Mesela biz şu an cehennemde değil miyiz? Biz şu anda cehennemdeyiz. Bana soruyorsun, benim cevabım budur: cehennemdeyiz. Neyin cehennemindeyiz? Bedenin ve psikolojinin cehennemindeyiz. Bu ahirette açılırsa, işte hanımefendinin Kur'an'da okuduğu cehenneme bürünüyor. Mesela nedir? Örnek vereyim size: "şu olursa mutlu olurum, bu olursa mutsuz olurum" diyorsun. Psişik melekene hapsoluyorsun değil mi? Şimdi bu nedir? Bu bir cehennemdir. Ama kendi özündeki nedensiz saf mutluluğu bulursan cennettesin.

"Beni insanlar anlarsa kendimi iyi hissediyorum, tatmin olmuş hissediyorum, anlamazlarsa tatmin olmamış hissediyorum" — "siz beni dinlerseniz tatmin olacağım, dinlemezseniz Allah belanı versin işte dini de saptırmışsın falan deseniz mutsuz olacağım" — eğer böyle bir durumdaysan ben cehennemde yaşıyorum demektir, yani o melekelerin dualitesinde yaşıyorum demektir. Dolayısıyla insan bedeninin ve psikolojisinin ötesindeki öz varlığını bilmek ve hatırlamak için yol almalıdır. Dinin de maksadı budur. İşte mesela Bediüzzaman'ın sözü: "nefsaniyetten ve cismaniyetten çık, kalp ve ruhun hayat derecesine gir" diyor. O zaman diyor, çok geniş bir hayat bulacaksın diyor.

Rahatsız Eden Olay Değil, Onu Algılayan Bilinçtir

Yani mesela biz ne yapıyoruz? "Benim hayatım" diyorsun. Şimdi "benim hayatım," söyle bakalım senin hayatın ne zaman başladı? "Doğarken" diyorsun. Emin misin? Emin misin acaba? Ölürken de hayatın bitiyor diye bir hayat algın var. Şimdi sen bir hapishanede yaşıyorsun. Mesela peygamber de diyor ki mümin için ölüm bir nakildir, bir yerden bir yere nakl olmak gibidir. Kamil insanlara bakıyorsun, aynı şey.

Soru: Bu devrede kendine ego var mı acaba?

Bunun hiç önemi yok, bunun hiç önemi yok. Mesela bunu soran da egodur. Niye soruyor, diye sorarım ben o egoya, kendi egom olarak. Yani emin olun, merak etmedim ben bugüne kadar. Ne yapacağım ki yani, varsa eteğine mi tutunacağım? Eteğine tutunmakla ego erseydi eteğine tutunmak isteyenler çok olduğu için soruyor. Hepsi onların kendini bağlar, onların süreçleridir. Hayatta merak etmeyeceksiniz — mesela bu dünyada egosuz bir insan var mı? Çünkü bunun size getireceği bir şey yok.

Soru: Egosuzluk diye bir maksat aslında yanlış değil midir? Yani ego ile barışık yaşayıp onu yerine bir tutulmak mı?

Tabii, o daha önce de söylediğim gibi Hz. Musa'nın asası kıssasında olduğu gibi, artık o asa sana hizmet eden bir şeydir. Yani benliğin melekeleri, yani daha doğrusu bedendeki ve psikolojideki melekeler sana hizmet eder hale gelir. Yani bu onunla artık ego ile yaşamak anlamına gelmez. Ego nötralize olmuştur, o güne kadar egonun elindeki malzemeler egosuz bir şekilde ruhun hizmetine verilmiştir. Manasına bunu alırsak daha yerinde oturur.

Buradaki mesele şu bakın: sizi mutsuz eden her ne ise, bu bir olay değil, bu bir özne bilincidir. Anlatabildim mi? Yani rahatsız eden her ne ise, rahatsız eden şeyi olay olarak değil, o olayı yanlış algılayan bilinç olarak tanımlayacaksınız. Onun için her zaman temel sorumuz şudur: bu seni niye rahatsız etti? Cevap "seni rahatsız etmez mi?" olmamalı. Şimdi bana bu soruyu sorarsanız yanlış cevap alırsınız size göre — "etmez" derim ama bu, etmemesi bir sorun çözmez, yani seni etmiyor. Bu sefer de ikinci cevap: "sen biraz anormalsin." Bak nereye çıkıyor ego? Kendisi saf gerçek, o hiçbir zaman yanlışlanamaz ve kendisine destekçi arar, onaylandığı müddetçe büyür, onaylanmadığında da rahatsız olur.

Onun için böyle soru sormamamız gerekiyor. Soru şudur: buradaki bu olayda rahatsız olan nedir? İnsanın fıtratı mıdır, fıtri hali midir, yoksa düşük benlik bilinci midir? Bunu soracağız. Mesela başarısız olmaktan rahatsız oluyor — kim rahatsız oluyor? "İşte kim olsa rahatsız olur" — boş cümle. "Sen rahatsız olmaz mısın?" Boş soru. "Ama insanız hepimiz" — boş soru, boş cümle. "İşte herkes öyle değil mi?" Boş bir cümle. Bunlara karşı uyanık olmak zorundayız. "Allah insanı öyle yaratmamış mı?" İnşallah Allah sana cevabını verir diyor, bir sorarsın "böyle mi yaratmış?" İnsan gerçek anlamda kendini, evet, Kur'an'da da bulur ne olduğunu, kutsal bütün metinlerde de bulur, kamil insanların idrakinde de bulur. O yüzden de buna doğru bir yol almak zorundayız. Yoksa psikolojik benliğin bizi sıkıştırdığı insan tanımına düşmemeliyiz.

Ben bazen böyle çok ekstrem örnekler veriyorum: diyelim ki bir erkek karısı aldatmış — "e ne var bunda?" diyemiyorsan, o noktaya kadar gelemiyorsan yol alman gerekir. Bu onun sürecidir manasında, bu ona ait bir süreçtir. Anlatabildim mi? Yani siz peygamber mesela iftirası olduğunda kendi adına üzüldüğünü mü zannediyorsunuz? Üzülmüşse, böyle bir olayın gerçek olma ihtimali karşısında ancak eşine üzülür, ona karşı bir şefkat olur. Budur, gerçek insan budur. Yoksa "bana bunu nasıl yaptı" falan, "ben bunu hak etmedim" — bunlar ego hikayeleridir. "İşte sen beni önemsemiyorsun" de vermiyorsun — bunlar ego hikayeleridir. Egosuz bir hayat, hayattır. O zaman egonun kullandığı bütün melekeler, bütün imkanlar, ruhun doğal bir hizmetkarı olurlar.

Mesela sizden bir iyilik tezahür ettiğinde içinizde şöyle bir ego yoktur: "çok şükür biz iyi insanlarız, iyilik yaptık, ben iyiyim." Böyle bir şey olmaz. İyilik sizin üzerinizden akar, bu kadar. Bakın bu özgürlüktür işte. Ama bakın biz dikkat edin cenneti bile analiz ederken egomuzla diyoruz ki mesela "ya orada canımız sıkılmayacak" — bak zaten canı sıkılan ego. Anladın mı? Sen hala cennetin içine egondan giriyorsun, egonla analiz ediyorsun.

Veya mesela egomuz ne diyor? Mesela atıyorum, bir kadının çocuğu ölmüş, kaç yaşında ölmüş, beş yaşında ölmüş — diyor ki "o çocuğumu cennette görecek miyim?" "Görürsün, Allah isterse sana öyle gösterir." "Fakat sen istiyor musun o çocuk beş yaşında mı kalsın?" Kendine şu soruyu sordun mu yani? Bakın hepimiz psikolojik benlik üzerinden birçok şeyi yorumluyoruz. Mesela örnek vereyim, bunlar tabii ki bir yorumdur, size veriyorum ama kat'i inandığım bir şeydir: Kur'an'da cennetle ve cehennemle ilgili anlatılan bütün her şey, hepsi istisnasız olarak bir benzetmedir. Yani Kur'an'ın diliyle müteşabihtir, teşbihtir. Bunların hakiki yorumlarını Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar bilir, biz de onlardan biliyoruz veya şahit olmuş oluruz.

Mesela Kur'an'da diyor ki onların giysileri ipektendir. Ne olacak, böyle ipek olduğunu mu düşüneceğiz yani? İşte Bursa'nın ipeğinden değil mi, böyle bir şey mi? Yoksa aslında bu bir teşbihtir. Ve Kur'an Arapçada ipek kelimesinin anlamı "harir"dir. "Harir" özgürlükle aynı şeydir, aynı kelimeden türer — "hürriyet" kelimesi aynı kelimeden türer. Yani bu şu demektir: cennette size verilecek olan form, sizde hiçbir kısıtlama oluşturmayacak. Mesela bu bedenimiz bir kısıtlamadır. Cennetteki teniniz, bedeniniz veya giyeceğiniz form, sizde hiçbir kısıtlama oluşturmaz demektir. Yoksa mevzu ipek veya keten mevzusu değildir. Biri de der ki "yok kardeşim, ben onu öyle algılıyorum, ipek olarak algılıyorum" — o da senin sorunundur. Ve işte "Müslüman erkekler dünyada ipek giymiyor, ahirette giyecek" diye yorumlayabilirsiniz. Bu herkesin kendince din algısıdır. Bunu tabii ki insan samimi bir şekilde yapmalıdır, kendi samimiyetine ve idrakine göre de bir şeyi anlayacaktır.

Ama şunu unutmayın bakın: "Kad eflahel mü'minun" diyor. Müminler felaha ermiştir. Yani bir sınırlılığı aşıp onu yarıp özgürleşirler, mutmain olurlar. Ne diyor Kur'an? Mutmaindir; onlar Allah'tan razı, Allah da onlardan razı. Ama bakın gerçekten razı; yoksa razı olmayıp da ne yapacaksın? Veya "razı ol ki Allah da senden razı olsun" — bu değil yani. Mesela Allah sana dese ki "ben senden razı değilim," sen şunu diyebiliyor musun: "ben senden razıyım"? Tırnak içinde, egonda dünyada bir güler yüz görmemiş olsun, bir gündüz yüzü görmemiş olsa — sen razı mısın? Onun o rububiyetine razı mısın değil misin? Kim razı olabilir gerçekten? Ruhsal düzeyinde olan insan razı olabilir. Çünkü hiçbir ego Allah'ın takdirine razı olmaz, saf anlamda razı olmaz. Neden? Çünkü hikayesi vardır. Nasıl razı olur? Şöyle razı olur: "Allah bana bu dünyada bunları vermedi ama ahirette verecek, o yüzden razıyım." Yani hep bir neden üzerinden razıdır.

Allah dese ki bir egoya "senin hayatın burada bitti, hiç ahiret mahiret de yok, sana yaşattığım şeyden razı mısın?" — bak annen seni anlamadı, baban seni anlamadı, kardeşin sana kazık attı, Hz. Yusuf'un kardeşleri gibi seni kuyuya attılar, şu oldu bu oldu, razı mısın? "Sana böyle bir hayatı takdir ettim, razı mısın değil misin?" Hiçbir ego razı olmaz. Kim razı olur? Ruhsal boyut razı olur. Çünkü bu hayattan dolayı hiçbir eksiklik hissetmediği gibi, bu hayatın artısının eksisinin ona herhangi bir katkısı veya negatif etkisi olmadığını bilir. Onu bir deneyim olarak algılar.

Kur'an ne diyor? Dünya hayatı — peki dünya hayatı nedir? Bak size güzel bir tartışma konusu vereyim değil mi. Dünya hayatı nedir? Hani hep diyoruz ki Kur'an'a göre. Tamam, Kur'an'a göre dünya hayatı nedir? Benim yorumum nedir? Benim yorumuma göre dünya hayatı, psikolojik benliğin düşük melekeleriyle yaşanan hayattır. Dünya hayatı bir övünme, böbürlenme, mal ve evlat yarıştırma. E peki sen bu dünyada sosyal itibar aramıyor musun? Facebook'a, Instagram'a ona buna niye giriyorsun? Niye bunlarla uğraşıyorsun?

Daha önce size söyledim: ben ilk kitabı yazdığımda bir gün bir meczup denk gelmişti, eve davet ettik. Adam kitaba baktı, bana sorduğu soru şuydu: "Allah bu kitaptan razı mı" dedi. Ben de kala kaldım. Anlatabildim? Yani şunu demedi: "bu kitap satıyor mu, kaç para kazandı, insanlar bundan dolayı sana müteşekkir oluyor mu" — hiçbirini sormadım. O zaman düşünün, yani ne ile yaşıyorum hayatı? Ben dünya hayatımı mı yaşıyorum, spritüel, ruhsal özümün hayatını mı yaşıyorum? Dünya hayatı işte düşük melekelerle yaşamak hayatı, psikolojik benliğin düşük melekeleriyle hayatı yaşamak. Yani onlar cücelerdir — o pamuk prenses ve yedi cüceler hikayesindeki cüceler düşük melekelerimizdir. Biri sana değer vermiyor, kendini değersiz hissediyorsun, sevmiyor, "bu beni niye sevmedi" diye kafana takıyorsun — bunlar nedir? Düşük melekelerdir. Böyle yaşadığınız an hayatı, sen dünya hayatı yaşamış oluyorsun; beş vakit namaz kılsan da dünya hayatı yaşamış oluyorsun.

Beş vakit namaz kılmakla bu dünya hayatının dışına çıkmak için alıştırma yapmış oluyorsun. Hiç bunu böyle görmeyip, hem bir taraftan ibadet ediyorsun, bir taraftan da o düşük melekelerle yaşıyorsun; o zaman sen ibadeti anlamıyorsun, sen namazı anlamıyorsun demektir mesela. İşte benim de Kur'an'a bakış açım bu. Bugün böyle bir sohbet oldu. Teşekkür ediyorum. Sağ olun.