Ego Direnci, Kabullenme ve İçimizdeki Çoklu Benlikler

Gerçek mi, Kurgusal mı? Tehlike Algısını Ayırt Etmek

...alıyamıyoruz. O zaman geliyoruz... alıyamıyoruz. İşte bunları düşünürseniz... orada birincisi... ilkinde gerçekten... bir tehlike var mı? Gerçekten... benim... hissettiğim, düşündüğüm ölçüde... bir tehlike var mı yok mu? Yoksa kurgusal bir tehlike mi oluşturuyorum? Yani ego bazen önceden önlem alır. Mesela diyelim ki "beyefendi şuraya geçer misin" dersin. Kişi öfkeleniyor. Aslında bir şey yok o durumda, değil mi? Ama dersin ki niye öfkeleniyorsun? "Kimse bana emredemez" veya "ben istediğimi yaparım" dediği için orada aslında mevcut durumda bir problem yoktur. Ama kişi tasavvur eder: "Eğer ben buna izin verirsem, bu kişiye karşı direnç koymazsam bu daha çok bir şeyler talep edecek ve benim varoluşumu kısıtlayacak."

Bazen tehlike gerçektir, bazen de değildir. İlk mesele buna dikkat etmektir: Tehlike gerçek mi? Yani gerçekten kendimi korumam için göstermem gereken bir öfkenin yeri midir burası? Bu durum böyle bir şeyi gerektiriyor mu? Öfkelenme gerçekten gerektiriyor mu?

İkinci durumda ise istediğim bir şeyin olmaması söz konusu. Orada istediğim şeyin gerçekleşmesi için gerçekten imkan ve şartlar söz konusu değilse, o zaman isteğimi esnetmem gerekir. Mesela çocuğum sözümü dinlemiyor, dinlemiyor. Sonra dinlemedikçe ben de öfkeleniyorum. Çocuğumun benim sözümü dinlemesi, isteğimin şu anda gerçekleşebilecek bir durum mudur? Değildir diyelim. Çocuğun kafasında başka bir yaklaşım var, hayata başka bir yaklaşımı var. O zaman çocuğum benim istediğimi yapmayabilir. Dolayısıyla burada isteğimizi esnetebilmek gerekiyor, öfkelenmemek için. Ya isteğimi esneteceğim ya öfkem devam edecek.

Mesela diyelim ki burada herkes gürültü yapıyor, ben de "susalım arkadaşlar" diyorum. Kimse susmuyor. Sonra diyorum ki "arkadaşlar konuşabilirler, bu onların meselesi, ben de ona göre ancak anlatabilirim, anlayan anlar, onlar bilir" derim mesela. Ne yapmış olurum? İsteğimi esnetmiş olurum.

Veya istemediğim bir şey oluyordur. Bunu engelleyecek imkan ve şartlar var mı? Yok aslında. Ama ben ne yapıyorum? Olan şeyin olmamasını istiyorum, "olmamalı" diyorum, öfkeleniyorum orada. Anlatabildim mi? O zaman yine orada ben bu şeyin olmaması konusunda imkan ve kabiliyetimi kullandım ama değişmedi. Bu durumu kabul ediyorum.

Haksızlığı Kabullenmek Ne Demektir?

"Kabul etmiyorsunuz demektir." "Durumu kabul edip, kabul etmeyip ne yapacaksın ki" diyor. Ben diyorum ki bu kabul değil. "Kabul etmeyip ne yapacaksın? Kabul etmek değil ki." Sen kabul edemiyorsun ama bir şey de yapamadığın için kabul ediyormuş gibi gösteriyorsun veya kendini öyle telkin ediyorsun. "Ben ne yapayım, kabul ettim" diyorsun içeride ama aslında "hayır, kabul edemem bunu" diyorsun. Bu da egonun başka bir cehaleti.

Haksızlığı kabullenmek ne demek yani? Biri bana haksızlık yapıyor, ben de engelleyemiyorum. Ne yapayım burada? Yani haksızlığı kabullenmek egonun çok sevdiği bir bahanedir. Ve çok "havalı" bir şeydir. "Haksızlığı kabullenemiyorum" — ne kadar havalı bir şey yani. Adam haksızlığı kabullenemiyor. Bu, kimsenin itiraz edemeyeceği, egonun da eline alıp göğsünü gere gere ifade edebileceği bir şey değil mi? "Kabullenemiyorum, ne yapayım?" dediğinde karşıdaki de "yani hak, adam haksızlığı kabullenemiyor, bu yüzden öfkeleniyor" diye onaylıyor. Böyle bir şey yok, bu yanlış bir şey.

Haksızlığa maruz kalmayı kabul etmemek bir ego direncidir. Bir haksızlıkla elimizdeki imkan ve şartları kullanarak mücadele edebiliriz. O haksızlığı giderebilecek bütün imkan ve kabiliyetimizi kullanabiliriz, varsa, ne kadar varsa. Ama bütün imkan ve kabiliyetini kullandın, haksızlığı gideremedin. O zaman onun oluşunu kabulleniyorsun. Bu, o haksızlığın onaylanması, meşru görülmesi anlamına gelmez; yalnızca onun oluşunu kabulleniyorsun demektir. Bir haksızlığa maruz kalıyorum, engelleyecek imkanım yok, dolayısıyla onun oluşunu kabul ediyorum.

Mesela nasıl ki deprem oldu, bir binanın altında bir boşlukta kaldın. Şimdi en makul tutum nedir? Oradan çıkmaya bir imkan var mı yok mu, bakarsın. Kendini ifade edecek, hatırlatacak, duyuracak bir imkan varsa ona bakarsın; telefon edersin, "beni duyan var mı" dersin. Baktın hiç yok, bir ses de alamıyorsun. Oradaki durumda yapacağın en doğal şey nedir? Durumu kabullenmek. Yoksa "ya burası çok güzel, ben burada yaşayacağım bundan sonra" demiş olmuyoruz o noktada. Ama böyle bir durum var ve ben bütün imkan ve kabiliyetimi kullandığım halde bu durumu değiştiremiyorum; bu durumun oluşunu kabul ediyorum. Yani daha önce konuştuğumuz gibi kısmen direnç göstermiyorum.

Öfke aslında direnç göstermektir. O direnç, eğer dönüştürücü bir imkan varsa anlamlıdır. Mesela bir ağaç var, bir dalı zararlı veya yanlış bir yere doğru uzuyor. Bakarsın, onu çekersin, daha uygun bir yere doğru uzaması için esnekse o yöne doğru çekersin, bağlarsın, bir tahtayla onu güçlendirirsin. İmkan varsa mevcut duruma karşı bir direnç koyup mevcut durumu değiştirebiliriz. Ama mevcut durumu değiştiremiyorsun, hâlâ direnç gösteriyorsun; işte bu egonun cehaletidir. Yani ne demek? Egonun bir arzu ve korku nedeniyle mevcut duruma karşı koymasıdır. Bunun altında yatan şey ilkesel bir şey değildir.

Yani haksızlığı niye kabullenemiyorsun? İnsanlar haksızlığı niye kabullenemezler? İlkesel bir gerçeklik adına mı kabullenmezler, yoksa o haksızlıktan mağdur oldukları için mi kabullenmezler? Orada bir korku ve arzu var: zarar görme korkusu veya ulaşmak istedikleri bir hedefin engellenmesi, arzularının kesintiye uğraması gibi bir şey. Egonun direnci bir arzu ve korkuya dayanır. Fakat egoların, ego düzeyinde gösterdiğimiz dirençlerin çok çok büyük bir çoğunluğu işlevsizdir.

Mesela "kocam X konusunda değişmiyor, beni de dinlemiyor. Ben yirmi sene boyunca 'Allah kahretsin, bu adam ne zaman düzelecek' diye kafamda devam ediyorum." Bu nedir? Ego direncidir. Şu an mevcut durumda değişmiyor, sana açık değil, kimseden bir şey almıyor ve "doğru budur" diyor. Sen değiştiremediğin bu durumu kabullenemiyorsun ve senelerce aynı şeyi yapıyorsun. Kocan her geldiğinde ceketini atıyor mesela, sen de 20 yıl boyunca hâlâ ceket kavgası yapıyorsan bu ego direncidir. Ya kabul et ya adam ceket yere atıyor diye devam et. Niye hâlâ yirmi yıl boyunca direnç koyuyorsun, kendini de yıpratıyorsun, karşındakini de geriyorsun? Ya kabul et ya da durumu değiştirme imkanı varsa o istikamette değiştir. Öbürü egonun direncidir.

Onun için şikayet etmek temelde ego direncidir. Ben bir şey mümkünse değiştiririm, değilse kabul ederim. Niye şikayet edeyim ki? Durumu anlatmak ayrıdır, şikayet etmek ayrıdır.

Şikayet Etmek ile Durumu Anlatmak Arasındaki Fark

Şikayet etmek nedir aslında? Direnç gösterdiğimiz ve değiştiremediğimiz bir durumu başka birine aktarmaktır. Şikayet apayrı bir şeydir; ego direncimizi dışarıya aksettirmektir. Bir olayı analiz etmek için dile getirmek ayrı bir şeydir, bu şikayete girmez. Bir konu vardır, "ne müzakere edeyim" dersin, müzakere edersin, artısını eksisini değerlendirirsin — bu ayrı bir şey.

Şikayet etmek, değiştiremediğin ve ego direnciyle karşı durduğun bir şeyi başkasına aktarıp, seni ego direncinde o kişinin onaylamasını istemendir aslında. "Direncimde haklıyım değil mi" gibi bir şey. Mesela Hz. Yusuf hapishaneye girdiği zaman kendisini hapse atanları hapishane arkadaşlarına şikayet mi etti? Yok. Çünkü ne yapacak? Sürekli anlatsaydı, orada ne olurdu? Kabullenememiş olurdu.

Bazı insanlar vardır, kiminle tanışsa biraz samimi olurlarsa hemen dirençlerini anlatırlar: "İnsanlar çok üçkağıtçı olmuş, eşim şöyle, arkadaşım böyle, şu böyle bu böyle." Neden? Aslında orada bir direnci var, kendisini onaylayacak, tırnak içinde onun haklılığına onay verecek birini arıyor, farkında değil. "Ben şimdi değiştiremediğim ve kafamda net olan bir şeyi niye başkasına anlatayım? Ne yapacağım yani? Ya da kendi pozisyonumun haklı olduğunu mu deklare ettireceğim, onu mu onaylatacağım?" Bazen bu da olur: "Bak ben haklıyım değil mi" gibi. Aslında oradan bir haklılık devşirme tuzağına düşebiliriz.

Ama her halükarda insan, direncinin doğru yerde durup durmadığına ve o anda doğru olup olmadığına dikkat etmeli. Bir direnç ne zaman konur? Değiştirebileceğin bir durumda konur. Değiştirebileceksen o direnci koyabilirsin, değiştiremeyeceksen ona uygun bir vaziyet alırsın, kendi pozisyonunu belirlersin. "Ama ben bunu kabul edemiyorum, etmiyorum" — olamaz mı öyle bir şey? "Bir insan nasıl bunu yapar? Böyle bir insanı kabul edemem, bu saçma bir direnç noktası, böyle bir insan nasıl olur anlayamıyorum." Anlayamıyorsan anlamaya çalış. Öyle bir insan varsa, o insan hangi düzeydeyse onu anla. Yoksa böyle cümleleri de bir direnç meselesi haline getiriyoruz: "Böyle bir insanı anlamak istemiyorum, anlayacağıma öleyim daha iyi, böyle bir insanı niye anlayayım?" Bunların hepsi aslında nedir? Dirençtir, direnç cümleleridir.

O yüzden insan olsun, hayatın dinamik değişimi olsun; pozitif anlamda bir şeyi değiştirebiliyorsan değiştirmek için gayret et. Değiştirme imkan ve şartları söz konusu değilse ona farkındalıkla bak ve duygu olarak direnç gösterme. Buradaki en temel zeminimiz duygu merkezidir; direncin en çok kullanıldığı yer duygu merkezidir. Yani "istiyorum" deyip bir şeyin olmamasına karşı direnç göstermek: "Şunun olmasını istiyorum, eşimin beni anlamasını istiyorum, çocuğumun şöyle olmasını istiyorum, insanların böyle olmasını istiyorum, hayatın şöyle olmasını istiyorum" diyorsun ama duygusal düzeydeki o merkez ne diyor? "İstiyorum" derken hayat istediğin istikametin aksine işliyor, sen de sürekli "böyle olsun istemiyorum" diyorsun; ego burada duygu merkezini yanlış bir şekilde kullanıyor.

Bazen de işte böyle ilkesel temele dayalı egolarımız vardır. İlkeli olmak ayrıdır; o ilke istikametinde her şeyin olmasını istemek ayrıdır. İnsanlarda vardır: "Ben kötü bir şey mi istiyorum? Yanlış bir şey mi istiyorum?" Yanlış bir şey istemiyorsun, kötü bir şey de istemiyorsun ama istediğin şey şu anda vaki değil, olmuyor; olmamasını kabul et.

İnsanoğlunun ego direncinin olup olmadığının en büyük işareti bu durumlardır. İstediğin bir şey olmadığında, istemediğin bir şey olduğunda nasıl yaklaşıyorsun duruma? Elinden gelen imkan ve şartlar ölçüsünde elinden geleni yaptın, buna rağmen istediğin bir şey olmuyor, istemediğin bir şey oluyor. Bu durumda nasıl yaklaşıyorsun?

Soru: Tam dediğiniz hadise gerçekleşiyor. Zihnen "bu karşı tarafın alanıdır, eyvallah" diyorsun, zihnen kabul ediyorsun. Zorunlu değil, zaten elinden geleni yaparsın ama bir taraftan da içeride başka bir şekilde ciddi bir yanma, göğsün daralması gibi kabul etmeyen bir yanın var. Zihnen kabul etmişsin, tamam demişsin, bu nedir?

Bu şöyle: biz yekpare bir insan değiliz aslında. Bir tane adımız var, bir tane bedenimiz var ama içinde birçok benliğimiz var, birçok benlik halimiz var. Bir tanesi durumu kabul ediyor; dediğiniz gibi rasyonel olarak, aklen "kabul ediyorum, yapabileceğim bir şey yok, dolayısıyla aklen kabul etmekten başka bir çare yok" diyorsun. Ama içeride başka bir benlik var, daha duygusal temelli bir benlik veya "istemediğim şeyi mutlaka engellemeliyim" diyen bir benlik, aciz olmak istemeyen bir benlik. Başka benlikler var, o benlikler kabul etmiyor.

İçimizdeki Çoklu Benlikler

İnsan kendini yekpare görmemelidir. Buna hep değiniyoruz. Akşam "sabah erkenden kalkacağım" diyen bir benlikle söz verirsiniz kendinize. Fakat sabah olduğunda, saatin zili çaldığında o anda uyanan benlik, o gece söz veren benlik değildir. Başka bir benlik uyanmıştır o anda; beden temelli, daha içgüdüsel, biraz daha uyumak isteyen bir benlik. Gece söz veren o değildi, gece söz veren başka bir benlikti — başka bir "Ahmet"ti. Sabah kalkan başka bir Ahmet. Diyelim ki o sabah "uyanmak istemiyorum, biraz daha yatacağım" deyip saati kapatan, sonra saat 11'de uyandığında "Allah kahretsin, keşke sabah erken uyansam" diyen de ayrı bir benlik. Bakın üç tane benlik oldu: gece saati kuran benlik, sabah 5.30-6'da kalkmak istemeyen benlik, 11'de uyandığında keşke sabah kalksaydım diyen benlik. Bunların üçü de ayrı, üçü de içinizde olabilir.

Soru: Bir tarafınızla "ben bu durumu kabul ediyorum" dediğiniz halde öte yandan bunu kabul etmeyen bir benlik hali olabilir. Bunu gözlemlemek zorundasınız. Onu ayrıca mı dile getirip konuşmak lazım?

Evet, bir nevi onu deyim yerindeyse çekinmeden, bastırmadan: "Sen kabul etmiyor musun? Niye etmiyorsun? Gel bir konuşalım" deyip onu karşınıza alıp, tırnak içinde onu ikna etmeniz gerekir. Bazen şey olur; bir anda trafik durmuş, sen görüyorsun trafik durmuş, arabayı durdurmuşsun ama ayakların böyle hareket ediyor altta. Neden? Çünkü bir an evvel gaza basmak isteyen başka bir benlik var, o benlik senin ayaklarını oynatıyor. Ama senin bir tarafın gidemeyeceğini görüyor ve duruyor.

Biz yekpare, tek bir benlik sahibi değiliz. Psikolojik düzeyde bir koalisyonuz. İçimizde birçok küçük düşünce, duygu ve davranış kalıbından ibaret olan benlikler var. Bunlara mutlaka bilinçaltı demek gerekmez. Bazıları bilinçaltıdır, yani kişinin bilincinde olmayan; bazıları da bilinç düzeyimizdedir. O an hangisi ağır basıyorsa, hangisi tetiklenmişse, sen hangisine yol veriyorsan — bilerek bilmeyerek — o işliyor.

Motivasyon merkezleri farklı yerlerdir. Şimdi şöyle düşünün: ben gece diyorum ki "sabah erken kalkacağım, bir yürüyüş yapacağım, şu konuyu biraz çalışacağım, daha erken kalkıp daha verimli halde hayatımı geçireceğim." O benliğin motivasyon kaynağı bu: bir işi yapmak, bir kitap okumak, daha verimli olmak. Sabah kalkan benlik ise daha içgüdüsel bir benlik: "Ne yapacaksın, uyu, okuyan okumuş da nereye gitmiş, biraz daha mahmursun, biraz daha dinlen" diyor. Onun motivasyonu da kendince fiziksel olarak, içgüdüsel olarak dinlenmek. İçimizde böyle farklı tellerden çalan benlikler vardır. Bu herkeste böyledir. Kimisi bunları kendince bir orkestra gibi yönetir, kimisi yönettiğini zanneder, kimisi de hiç yönetemez.

Soru: İrade mi olacak?

Aslında her birinin bir iradesi var. Daha nitelikli irade ne demek? Bunlardan birinin veya birkaçının diğerleri üzerinde hakimiyet sahibi olmasına psikolojik anlamda irade diyebiliriz. Örneğimiz üzerinden hareket edelim: Gece kalkmak için saati kurdum, bir irade gösterdim, "sabah da kalkacağım" dedim, bu bir irade. Ama sabah uyandığımda o başka bir benlik uyandı. O zaman gece saati kuran benlik, sabah uyanması gereken benliğe söz geçiremiyor. Buna ne diyoruz? "İradesizsin" diyoruz. Aslında hepsinin kişisel, tırnak içinde iradesi var. Gerçek iradelilik ne olur o zaman? İçimizdeki bu benliklere hakim olan, onları sevk ve idare eden, en azından onlara söz geçirebilen bir benlik varsa sizde, o zaman siz iradeli olmuş olursunuz.

Diyelim ki sabah uyanan benliğiniz "kapat alarmı, uyu" dedi. Orada eğer geceki benliğiniz o sabahki benliğinize "hayır, ben kalkacağım, kalkmaya kendi kendime söz verdim ve kalkacağım, seni onaylamıyorum" diyebilirse — birbirinden bağımsız işleyen benlikler olduğunda kişi iradesiz olarak tanımlanır, davranışlar tutarsızlaşır.

Mesela sigara örneği: "Sigara içmeyeceğim" diyorsun ama buna hangi benlikle söz verdin? Sigaranın zararını, merdiven çıkarken nefes almakta zorlanmayı, bir haberde birinin sigaradan kanser olduğunu duyup "sigara içmeyeceğim" dedin. Ama öbür tarafta nikotin eksikliğinden rahatsız olan, "amma takıyorsun, bir sigaradan ne olacak, sigara içen de ölüyor içmeyen de ölüyor, öbür adam kırk sene sigara içmiş hiçbir şey olmamış" diyen başka bir benlik daha var. Bu benliklerden hangisi sende geçerli olacak? Yoksa üstte bir tane olup diğerlerini yöneten, onlara söz geçirebilen bir benlik mi?

Kahya Benlik

Biz buna kahya benlik diyoruz. O benlikleri bir çiftlikte çalışan kişiler olarak düşünün: atlara bakan, koyunlara bakan, ineklere bakan, yemek yapan, tarlayı süren. Bir çiftlikte birçok çalışan vardır, bunların başında efendi gelinceye kadar onları yöneten, sürekli idare eden bir kahya olması lazım. Bir kişide kahya benlik yoksa o kişide irade zayıf olur; çalışanların her biri kendi kafasına göre takılır. O anda hangisi daha söz geçiriyorsa diğerlerine o anda o hakim olur, dolayısıyla orada bir hiyerarşik düzen yoktur.

Mesela bir öğrenci "bundan sonra derslerime, ödevlerime dikkat edeceğim" diye bir tarafıyla söz verir. Ertesi gün "tamam da eğlence de güzel oluyor, internette vakit geçirmek, bilgisayarda oyun oynamak" der. O benlikle bu benlik aynı mı? Değiller aslında. Bir bende birçok "ben" var. Ama bu Yunus Emre'nin bahsettiği anlamda değil, illa bunlara iç sesler demek gerekmez; her benliğin hem iç sesi hem dış sesi, hem iç eylemi hem dış eylemi vardır.

Bir öğrenci "bundan sonra derslerimi ihmal etmeyeceğim, işimi ertelemeyeceğim" diyen bir benliğe sahip olur. İş olduğunda ise "tamam da biraz ertelesen ne olur, şu daha hoş, arkadaşlar davet etti" diyen ayrı bir düşünce, ayrı bir duygu, ayrı bir davranış kalıbına sahip bir benlik devreye girer ve erteler. "Peki hocam o şartlarda ne yapacak, şuna dikkat edeceğim" dediğinizde aslında farkında olmadan bir kahya üretmeye çalışıyorsunuz. Fakat o kahya da alt edilebilir.

Bazen bir kere bile güçlü bir söz verme çabası oluşur: "Bundan sonra kendime söz veriyorum, derste oyuna dalmayacağım, işi dersimi bitirmedikçe oyun oynamayacağım, annemin babamın sözünü dinleyeceğim" der. Bu bir kahya oluşturma çabasıdır. Fakat bu çaba çoğunlukla diğer benliklerin darbe yapmasıyla alt edilir; kahya mahya kalmaz, kahyayı döverler, çiftliğin dışına atarlar. O noktada içimizdeki kahya benlik güçlendirilmelidir. Ne kadar güçlenirse, inisiyatif alan, diğer benliklere sözünü geçirebilen bir benlik oluşuncaya kadar kahya benlik henüz tam oluşmaz bizde. İnsan o kahya benliğini oluşturup güçlendirmelidir. Güçlenmediği zaman diğer benliklerin darbesine ve saf dışı etme çabasına mağlup olabilir.

Soru: Hangi antrenmanla güçlenir?

Önce hangi benlikler üzerinde çalışacağını belirlemek gerekir. Bir kahyanın birden herkese, bütün çalışanlara hakim olması gibi değil de adım adım: önce koyun çobanlarını organize edip bir hizaya sokmak, sonra toprak çalışan çiftçileri düzeltmek gibi. Sizin için en fazla problem oluşturan benliklerden başlayarak çalışmalısınız. Çünkü hepsinin üzerinde çalışmaya kalktığınızda başarısız olup kahyalıktan istifa etme durumuna gelirsiniz. İnsanların psikolojisindeki ifadesi nedir? "Kendimi değiştirmeye çalıştım, değiştiremedim." Tabii sen birdenbire her şeyi değiştirmeye çalışıyorsun; adım adım çalış. Mesela erteleme eyleminin üzerinde çalış, öfkelenen benliğin üzerinde çalış, kabullenemeyen benliğin üzerinde çalış, sorumluluk konusunda erteleyici, savsaklayıcı benliğin üzerinde çalış. Yani hakimiyeti yavaş yavaş sağlayabilirsiniz. Birden her şeyin üzerine hakimiyet kurmaya kalkarsanız başarısız olma ihtimaliniz yüksektir, o zaman da vazgeçme ihtimaliniz yüksektir.

Soru: Benim kahya benliğim bence çok acımasız.

Kahya benlik bazen acımasız olur. Bu farklı bir yaklaşım veya durumdur, bazı insanlarda yaşanan. Bazen böyle birden bir etki alan tipler yani kanadı veya ana tipi bir olanlar da olabilir, bazen sekizde olabilir, fark etmez. Bazen bir kahya benliğiniz çok acımasız olur, diğerlerini ezer. Ezince onlarda bir negativite birikir. "Ben kahyayım" diye zulmediyorsunuz bu sefer. Zulmedince içeride bir isyan öfkesi birikiyor. Onlar bu sefer ne zaman fırsat bulursa isyan eylemleri yaparız demeye getiriyorlar. Bakıyorsun sistemi bazen alaşağı etmeye çalışıyorlar; veya sen çok despotlaşıyorsun, çok gergin, çok agresif, çok katı, sert oluyorsun. Doğal değil. Öyle bir despotluk yapıyorsun ki bütün egoların üzerinde tahakküm uygulamaya çalışıyorsun ama bu doğal bir şey değil.

Kahya demek despot kahya değil yani. Despotluk yapan, herkese şiddet uygulayan, herkesin başını kaldırmasına fırsat vermeyen bir kahya değil. Kahya ne yapar? Herkese doğru, uygun iş verir, onların ihtiyaçlarını da giderir. Ama bir tanesi çok isyankar ve kafa tutuyorsa, başına buyruksa, sistemi delmeye çalışıyorsa, o zaman onu uyarırsın. Gene değişmiyorsa "biz seninle çalışamayız, sana iş akdini fesih ediyorum, seni çalışanım olarak tanımlamıyorum" dersin ve çıkarırsın. Çıkmak istemiyorsa, siz onun üzerinde gerçek anlamda kahyalık yapamıyorsunuz demektir. Çünkü sen gerçek bir kahya olduğunda o çıkmak istemeyeni, çıkmak istemese bile nötralize edebilirsin.

Bunun üzerinden örnek verecek olursak: onun ekmeğini suyunu kesersin. Ekmeğini suyunu kestiğinde ne olur? Mecbur gidip dışarıda bir iş arayacak, çünkü ekmeğini suyunu kestin, zayıfladı, nötralize olacak veya gidecek. Onun ekmeğini suyunu kesmek ne demek? Onu onaylamamak ve tercih etmemek — hiçbir düzeyde onaylamamak. O yüzden Bediüzzaman diyor ki: eğer nefsindeki bir damarı onaylamazsan ve onu fıtri kabul etmezsen, dolayısıyla onaylamaz ve onun üzerinden hareket etmezsen, sana zararı olmaz. O durabilir orada.

Yok Saymak ile Onaylamamak Arasındaki Fark

Soru: Hocam, bazen onu yok saymak da bir tehlike aslında.

Evet, buradaki mesele yok saymak değil. Bunu görmek ama onaylamamak. Geçmişteki idrakimiz, bilincimiz, kendi adına söyleyeyim yıllar öncesinde bazen bunu yaptığımı da şu an gözlemleyebiliyorum; orada aslında bir yok sayma var. Oradaki bir işçiyi yok sayıyorsun ama o işini alttan alta yürütüyor. Yok sayıyorsun ama o alttan alta ambardan mal çalıyor, satıyor, işçileri manipüle ediyor, onlara kötü sendikacılık yapıp isyan ettirmeye çalışıyor, bir sürü hikaye üretiyor. Yok saymak kesinlikle yanlıştır. Fark etmek ama onaylamama tercihini kullanmak — o zaman o zayıflar.

Çünkü bilinç altına ittiğimiz, yok saydığımız şey bilinç altına iner. Yok sayarsın ama o bilinç altında çalışır. Onu yok saydığın için nasıl çalıştığını da bilemezsin bu zaman; bir şekilde çalışır, gizli çalışır, gizli kapaklı çalışır. Sen de görmek istemiyorsun ama farkına varmadan onu onaylıyorsun; sadece görmek istemiyorsun. Görmek istememek ayrı bir şey.

Hani şey gibi: sen zengin bir fabrikatörsün, oğlun üçkağıtçılık yapıyor, milleti kandırıyor, şunu bunu yapıyor, serserilik yapıyor. Sen diyorsun ki "bana ondan bahsetmeyin, ben onun adını duymak istemiyorum." Ama senin evine giriyor, senin evinde yemek yiyor, evindeki eşyaları alıp satıyor. Sen "bana ondan bahsetmeyin, ben onu görmek istemiyorum" diyorsun. Farkına varmadan "ben görmeden yapsın" demiş oluyorsun. Dolayısıyla burada mesele yok saymak değil; hiçbir şeyi yok saymayacaksın. Bir benlik sizin psikolojik toprağınızda yer bulursa var olur; yer bulamazsa nasıl var olsun? Farkına varmadan ona yer veriyorsunuz.