Ego Hikayelerinden Özgürleşme

Benliğin Hikâyesi

İnsanlar bazen sorar: "ne yapıyorsun?" "İlla bir şey yapmam lazım, benim adım bu, yaptığım şey bu, yaşım bu, bugüne kadar da bunları başardım" deriz. Sanki benliğin bir hikâyesi olması gerekiyor; o olmazsa olmayacak. Tabii ki o hikâye her zaman egonun istediği gibi değildir; hiçbirimizin egosunun hikâyesi hayal ettiği gibi değildir. Hastalıklarla, ölümlerle, mağduriyetlerle, mahrumiyetlerle, eksikliklerle her zaman kesintiye uğramış bir durumdadır.

Hakikat insanı bu hikâyelerden kurtardığı için kişi özgürleşir. Bu özgürlük, o benliğin hikâyesinden kurtulmak, onun arzu ve korkularından kurtulmak, onun ürettiği kendilik hapishanesinden çıkmaktır. Hayatımızda yaşadığımız şeyler doğal olarak ego açısından bir kısım mahrumiyetler de içirir; o mahrumiyetlerin üzerinden ego bir mağduriyet hikâyesi üretir. Egonun başka yapacak bir şeyi yoktur. O mağduriyet hikâyesi hiçbir zaman nötralize edilemez, çünkü geçmiştir, olmuş ve bitmiştir; siz onu değiştirebilir misiniz? "Eşim beni anlamadı ve beni bıraktı, şimdi başkasıyla görüşüyor" — bu mağduriyet hikâyesi dönüştürülebilir mi? Bir arkadaş "tam evlenecektik, evlenme hayalleri kuruyorduk, beni bıraktı, şimdi başkasıyla görüşüyor" dedi. "Ne var bunda?" dedim. "İnsan dayanamıyor" dedi. Dayanamayanın kim olduğunu görsek, işte o oyundan çıkarız.

Ego bize bir oyun kurar, sonra der ki "bana bu oyunun içinde çözüm bul." Sınırları kendi belirler, mutluluk ve mutsuzluk hikâyesinin ölçütlerini kendi belirler; onların üzerinden bize "bana bir çözüm bul" der. Çözüm bulamayınca o benlikle baş başa kalırız, "ben ne yapacağım?" deriz. Bütün hikâyenin döndüğü o dar alanı görmek lazım; o dar alanın sınırlarını ve o sınırları kimin koyduğunu görürsek, o zaman o hikâyeyi yukarıdan seyreden, tıpkı bir yetişkinin bir çocuğun oyununu seyretmesi gibi bir yaklaşım içinde oluruz.

Ama o benliğin kurduğu oyun üzerinden hayatı algılarsanız, o oyunun bir kısım noktaları çıkmazdır; asla oradan bir çıkış bulamazsınız. İnsanlar bazı çıkmaz noktalara ömür boyu gömülür. Geçmişte bir yakının, eşin, arkadaşın yaptığı bir yanlış yüzünden uğradığımız bir mahrumiyet, benlik o hikâyeyi bu şekilde okuduğu için asla oradan çıkamaz — "ben mağdur edildim" der.

Bir örnek: tanıdığım bir kişi, hamilelik döneminde annesi babası tarafından dövülmüş, çocuk anne karnında dönmüş ve bir tarafında bir zayıflık oluşmuş. Bu mağduriyet hikâyesini nasıl aşacak? Bu gerçekten bir trajedidir. Başka yapacak bir şey yoktur; öfkelenirsiniz, hayata kahredersiniz, yaratıcıya inanıyorsanız ona kızarsınız, sonra inanmamaya başlarsınız — çünkü oradan bir çıkış yoktur. Hayatın bir deneyim olduğunu anlamadığı müddetçe insanın bu dünya hayatından yaralanmadan, örselenmeden çıkması mümkün değildir. Hayat herkesi yaralayacaktır. O benlik hikâyesinden kurtulduğunuzda ise bakarsınız ki hiçbir yaranız yokmuş.

Matrix Metaforu

Matrix filminde mermiler geliyor ama artık adamı yaralamıyor, ona herhangi bir etkide bulunmuyor; çünkü o ego Matrix'inden çıkmış, o anda Neo olduğunu hatırlıyor — "Mr. Anderson" değil "Neo" dediği an. Kişinin öz varlığını etkileyen hiçbir travma yoktur. Bu güzel bir söz gibi geliyor ama gerçektir. Etkileniyorsanız egodasınızdır; onun üzerinde çalışın, onu kendi kimliğiniz olarak onaylamayın. "Ama ben acı çekiyorum" demeyin; bunu dediğiniz anda oyunu onaylamış olursunuz. En azından şöyle deyin: "şu anda özümün farkında değilim ama şu anda kendini mağdur hisseden, acı çektiğini hisseden, sınırlı olan benlik bilincimdir. Bunu reddetmiyorum, inkâr etmiyorum, yok saymıyorum ama onu temel olarak da onaylamıyorum."

Egonun avantajı şudur: "senin elinde benden başka bir şey yok" der. O bilinçteyken insanın o benlik bilincinden başka bir bilinci yoktur. Ama şunu anlamak lazım: şu anda elinizde o bilinçten başka bir bilincin olmaması, başka bir bilincin olmadığı anlamına gelmez. Sen onu onayladıkça o daha güçlenecektir; ama onu fark edip "bu izafi bir şeydir, göreceli bir şeydir, ben bunu yüzde yüz onaylamıyorum ama böyle bir bilinç durumunu da tecrübe ediyorum" dediğinizde o üzerinize yapışmamış olur.

Bir insan acısını ne kadar büyütürse kendini o kadar küçültür; acısını büyüten insan kendini küçülttüğünün farkına varmalıdır. Hiçbir kadim bilgelikte acı — psikolojik düzeyde yaşanan acı — inkâr edilmez ama asla yüceltilmez. Aksine temel şey şudur: sen bu acı döngüsünden çıkabilirsin. Buna Hristiyanlık kurtuluş der, diğer kadim bilgelikler felaha ermek der; ego bilincinin çemberinden dışarı çıkarsınız. Bu çıkış mümkündür ve her insan için açıktır.

Hırsız Metaforu: Ego Sana Bir Şey Kaybetmediğini Söyler

"Büyük bir keder içindeyim, neden bütün projelerim çöktü" diye sormak yerine "bunlar kimin projesi?" sorusunu sormalısınız. Bu şuna benziyor: evinizi soymuş, sonra size hırsız hakkında yanlış bilgiler veriyor — "aslında hırsızlık da olmadı, sen belki o eşyaları çöpe atmış olabilirsin" gibi çok mükemmel bir hikâye oluşturuyor ve siz hırsızlık olduğuna inanmıyorsunuz artık, bir şey kaybettiğinize inanmıyorsunuz. Egonun yaptığı budur: ego bir hırsızdır, kendince bir hikâyesi vardır ve size bir şey kaybetmediğinizi söyler — "sadece bazı eksikliklerin var, onları elde edersen her şey hallolur" der. Biz de ona inanırız.

Onun için insan neyi kaybettiğini hatırlamalıdır; bütün kadim öğretilerin hatırlattığı şey budur. Onu hatırladığın anda gerçekte kaybedilmiş bir şey olmadığını anlayacaksın, çünkü o her zaman sende var ama fark etmedin. İnsanın gerçek anlamda kaybettiği bir şey yoktur; sadece bir şey bir şey tarafından örtülür, gizlenir. Mutsuzsanız sizi mutsuz edeni görmelisiniz; bununla ilgili herhangi bir bahaneye sarılmamalısınız. "Hayat çok zor ama insan sakin, dağ başında bir ortamda olsa daha kolay düşünür" ya da "borçlarımız var" gibi — bunlar da egonun güçlü bir hikâyesidir.

Peygamber Kâbe'yi içindeki putlardan temizlemeyi önerince, "biz ticaret yapıyoruz, her kabilenin bir putu var, hac mevsiminde geliyorlar" dediler; "sen hayatın gerçekliğinden haberdar değilsin herhalde" diye peygambere karşı çıktılar. Peygamberin orada söylediği şey neydi? "İçindeki bütün putları temizle." Egonun hikâyesi her zaman bir yanıltmaca üzerine kuruludur. İnsan bu dünyada maddi ihtiyaçları, bedeni için çalışabilir, kendi insani değerlerine uygun bir meslek sahibi olur, kazandığına göre harcar — bunlar apayrı şeylerdir ama bunların üzerine bir hayat, bir kendilik hikâyesi kurulmaz.

Üç Sahte Hikâye: Kendimiz, Hayat ve İnsanlar

Kendimize sormamız gereken şey şudur: benim egomun hikâyesi nedir, nasıl bir hikâyesi var? Kendisiyle, hayatla, insanlarla ilgili nasıl bir hikâyesi var? Büyük ihtimalle bu üç hikâye de sahtedir. "Ben çok şanssızım" sadece değil, "ben çok şanslıyım, çok zengin bir ailede sevgi, ilgi, değer gördüm" demek de bir sahtekârlıktır; aralarında bir fark yoktur.

Buda'nın hayat hikâyesi bunu anlatır: bir kral oğluydu, babası onu her türlü negatiflikten korudu. Ama sonra gördü ki hayat sadece pozitif olan değildir; hayatın içinde sağlık olduğu gibi hastalık da var, doğum olduğu gibi ölüm de var, gençlik olduğu gibi ihtiyarlık da var. Çok iyi bir ailede dünyaya gelmiş olabilirsin, ya da tam tersi seni en küçümseyici, en yok sayıcı muameleyi yapan bir eşle evlenmiş olabilirsin — hayat bundan dolayı çok mu kötü, çok mu şanssızsın? Halk arasında "anne baba evladının tahtını yapar ama bahtını yapamaz" denir; çünkü öyle bir baht, öyle bir hikâye yoktur. Senin tahtın da bahtın da senin içindedir, senin kendi öz varlığındadır, ilahi özündedir. Ama sen dünyada bir baht arayışı içine girersen, o sahteliğin başlangıcıdır.

Dünyadaki herhangi bir şeyden dolayı "ben çok şanslıyım, ben çok şanssızım, kendimi sevmiyorum, bedenimi sevmiyorum, bir yeteneğim yok" gibi kendimizle, hayatla, insanlarla ilgili ürettiğimiz hikâyelerin hepsi bir sahtekârlık üzerine kuruludur; bunun istisnası yoktur. O yüzden onları keşfetmek durumundayız.

Peygamber Mekke'de 13 sene hiçbir şart değişmemişti, aksine şartlar ilk baştaki durumdan çok daha kötüydü. Ama peygamber hiçbir zaman bunlara odaklı bir şekilde herhangi bir mağduriyet ve travma hikâyesine onay vermedi. Bazıları "dua et, bu zor şartlardan Allah bizi çıkarsın" dediğinde peygamber "siz acele ediyorsunuz" dedi. Şartların değişmesini istemek yerine kendi değişiminizi temel referans alıp o konuda çalışırsanız mevzu bambaşka bir yöne evrilir. Bu, elimizde imkân varken şartları hiç değiştirmeyelim demek değildir; şartları imkânlar ölçüsünde değiştirebilirsiniz, ama şartları mutsuzluğunuzun temeli edinemezsiniz. Peygamber 13 sene o zor şartlara rağmen hiçbir zaman bir mağduriyet hikâyesi üretmedi, çünkü meselenin şartlar değil kişinin bilinç düzeyi olduğunu anlatmaya çalıştı.

Maneviyat şunu önerir: hayatı ego bilinciyle mi deneyimleyeceksin, ruhsal öz varlığınla mı? Dindar olmakla olmamak arasındaki temel fark budur — öznenin değişimi mi, şartların değişimi mi? Şartlar hayatın kendi akışı içinde sürecek bir şeydir; daha olumlu olması için bir imkânımız varsa düzeltiriz, yoksa problem etmeyiz.

Sorun Kimin İçin Var?

Ego için hayatta her zaman bir sorun vardır, çünkü sürekli bir şeyleri değiştirmek ya da değişmemesini ister. Ego düzeyinde hayatın gerçekliğiyle egonun ihtiyaçları ve beklentileri arasında her zaman bir açık vardır; bu açık hayatta hiçbir zaman kapatılamaz. Bu açıklığa sebep olan egodur. Hayatta aslında bir problem yoktur; bir şeyler olur, sen de kendi insani donanımınla iyi, güzel ve pozitif yönde etkileşim içinde olursun. Bir şeyin yanlış gittiğini görürsem, imkânım varsa daha iyi hale getirmeye çalışırım ama benim için bir sorun yoktur.

Mesela "en iyi dostum beni çok yanlış anlıyor" — burada bir sorun yoktur; o yanlış anlamayı düzeltme imkânım varsa düzeltirim, bulamazsam benim için bir sorun yok. "Hayatta hiçbir şey istediğin gibi olmaz" cümlesini hemen kabul ederiz ama kimin istediği olmaz? Sen doğru anlattın, o yanlış anladı, düşüncesi de değişmiyor — bir sorun var mı, varsa kimin için var? Sorun, arzusu ve korkusu olan benlik için vardır.

Bir memnuniyetsizliğin altında mutlaka bir ego arzusu ve korkusu yatar; onu buluncaya kadar izlemelisiniz. Ego iz bırakmamaya çalışır: "bunda ne var ki, bu gayet doğal bir şey, kime sorsan böyledir" der — hemen izini kaybettirir. Ya dıştaki olumsuzluklara referans verir ya da doğallığa referans verir; "her insan bunu istemez mi, her insan bundan rahatsız olmaz mı" diyerek doğal olduğuna dair bir aldatmacaya girer ve siz izini kaybedersiniz. Çünkü içerideki özneyi kaybettiniz — takip edilmesi gereken asıl problem olduğu bilincini kaybettiniz.

Gerçek takip edilmesi gereken iz, "ben" diyenin kökünü bulmaktır; bu psikolojik benliğin gerçek bir kökü yoktur, tamamen kurgusaldır ama o kadar iyi bir kurgudur, o kadar inandırıcıdır ki hepimizi kendine doğal olarak inandırır. Ama onun doğasını anlarsanız büyüleyiciliğinden kurtulursunuz.

Arzu ve Beklenti

Bir insanın şikâyet edip etmediği konuşurken bile hissedilir. Analiz apayrı bir şey, şikâyet etmek apayrı bir şey. Bir insanın sizi yanlış anlaması, size hakaretler etmesi anlatılırken bunda şikâyet yoksa, orada mutlaka bir arzu ve korku bulacaksınız; onu bulduğunuzda arzudan vazgeçiyorum, korkuyu fark edip korkmayı bırakıyorum dediğinizde objektif bakabilirsiniz. Çocuğunuz sizi dinlemiyor, şikâyet ediyorsunuz — niye? Çünkü arzu ettiğiniz şekilde olmasını istiyorsunuz. Karşınızdaki insanın sizinle diyalog kurma köprüsü varsa doğru bildiğinizi anlatın ama doğru olmasını arzu etmeyin; bunlar iki farklı şeydir.

Hiç kimsenin beni anlamasını arzu etmiyorum; ben doğru olduğunu bildiğim, idrak ettiğim, yaşadığım ölçüde aktarmaya çalışıyorum. Arzu olsa, beklentiye dönüşür; beklenti karşılığını bulamadığında hoşnutsuzluğa, şikâyete dönüşür. Peygambere insanlar inanmıyor diye kendini helak edeceksin denince "etme" demiştir. Hz. Yunus bir kavme gönderilmiş, onlara anlatmış ama inanmalarını arzu etmiş; o arzu ve beklenti içinde, senelerce anlatmış, kimse inanmamış, en son kavmine kızıp onları bırakmış, terk etmiş. Allah onu uyarmıştır. Problem, kavminin inanmasını arzu etmesiydi. "Eğer bu kavim doğruyu görürse kurtulur" demek bir analizdir ama "arzu ediyorum" demek beklenti oluşturur, beklenti karşılık bulmadığında rahatsızlık oluşturur.

Bir insanın sizi sevmesini arzu etmeyin, ilişkiniz o kadar rahatlar. Karşındaki insanın seni sevmesini, seninle ilgilenmesini, sana değer vermesini arzu etmeden bir ilişki ve iletişim kurmak, ne kadar özgürleştirici bir şeydir. Bu aynı zamanda karşımızdakini özgür bırakmaktır: "bana ilgi göstermek, sevmek, değer vermek, beni hatırlamak zorunda değilsin, ben herhangi bir arzu olmaksızın sana davranıyorum" demek. Budist öğreti de, İslami öğreti de eylemin saf olması, arzusuz olması tavsiye eder; iyi mi davranıyorsun, bu iyi davranışının arkasında hiçbir arzu ve beklenti yok mu?

Peygamberin Taif'te "onları affet, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar" demesini ve Hz. İsa'nın kendisini cezalandırmak isteyenlere "onları affet, ne yaptıklarını bilmiyorlar" demesini anlayabilmemiz için, muhatabımızın yanlışlığı, hatası, kötülüğü yüzünden mağdur olduğumuzu hisseden bir benliğin bizde olmaması lazım. Öyle bir benlik algısı olmazsa, sadece şunu görürsünüz: muhatap olduğunuz insan kendi insani doğasına, fıtratına aykırı davranıyor, dolayısıyla kendini bilmiyor, ne yaptığını bilmiyor. Ama siz o anda kendi egonuzun hissettiği mahrumiyet ve mağduriyete odaklanırsanız, o zaman böyle bir sözü söyleme özgürlüğünü asla yaşayamazsınız. Bu, karşınızdaki insanın yaptığı yanlışlıktan etkilenen egoya düşmeme özgürlüğüdür.

Teslimiyet ve "Nefsimle Beni Baş Başa Bırakma" Duası

Eğer bir mağduriyet hikâyesine inanan bir durumdaysanız, egolarınızın ürettiği mağduriyet hikâyelerine inanıyorsanız, "onlar ne yaptıklarını bilmiyor" deme şansınız yoktur; onların ürettiği o mağduriyet hikâyelerine inanmak durumunda kalırsınız, onlardan özgürleşemezsiniz. Gerçek kendiliğin zedelenmez, mağdur olmaz, olumsuzluktan etkilenmez olduğunu kavramak durumundayız. Kavrayamıyorsak da hiç olmazsa o ana kadar ego hikâyelerine inanmamalıyız. Maneviyatta iki yol vardır: ya kavrayışınız güçlü olur egoların farkına varırsınız, ya da tam farkına varamıyorsanız teslim olursunuz — bir başka bilincin objektifliğine teslim olursunuz ya da bunu kendi içinizde üretirsiniz.

Bunun İslam geleneğindeki karşılığı peygamberin çokça tekrar edilen duasıdır: "Ya Rabbi, beni nefsimle baş başa bırakma." Biz sürekli nefsimizle baş başayız, ondan ibaret hissederiz kendimizi; onu gözlemleyen bir bilincimiz yoksa onunla baş başa olduğumuz için bize ürettiği hikâyeyi onaylayarak karşılamak durumunda kalırız, çünkü alternatifi yoktur. En azından "bu hak etmediğim bir şey ama acaba bu bakış açısı doğru mu" diye bir dosya açmalıyız ki onunla baş başa kalmayalım; onunla baş başa kaldığımız an onun hikâyesinden başka bir şey dinleyemeyiz, söyleyemeyiz — bakışımızı, düşüncemizi, dilimizi, duygumuzu, aklımızı, zihnimizi o kullanır.

Hayattan Beklenti ve Putlar

Hayatta mutluluk ararsınız, hayata dair yanlış bir yükleme yaparsınız: "benim mutlu olma hakkım yok mu?" Var, ama sen o hakkını kullanamıyorsun; senin mutlu olma hakkını Allah yaratılıştan sana vermiş, ruhundan üflemiş. Ondan daha mutmain, daha sonsuz bir şey olabilir mi? Ama sen mutluluk hakkını başka bir yerde ararsan, sahte bir şeye bel bağlamışsın demektir.

Bu, egonun içi boşaltılmadıkça devam eden bir haldir. Peygamber "Kâbe'nin içini boşaltın" diye tebliğ etti; "360 tane var, bir kısmını bırakalım, üçü dördü kalsın" dediler ama tamamen boş olması gerekiyordu. Gerçekten Kâbe içi boştur, hiçbir şey yoktur; ama bir huzur vardır, Allah'ın tecellisi, rahmeti vardır. Egonun de şeyi budur: ego içeriye bir şeyler doldurmuştur — başarı putu, saygı görme putu, anlaşılma putu, kendini ifade etme putu, hayata bir iz bırakma putu, güçlü olma putu. Bunları görürseniz ne kadar putlarla dolu olduğunuzu görebilirsiniz. Bu putlar tepenize öfke, kızgınlık, üzüntü, korku olarak geri döner. Mekke'nin putperestleri helvadan, kilden putlar yapıp sonra da onları yiyorlardı; senin başarı putunu kim üretti? Sen ürettin ve sen tapıyorsun.

Bütün bu putları boşaltın deyince ego der ki "hepsi boşalacak, ne yapacağız?" — alınmayacaksın, gücenmeyeceksin, hesap sormayacaksın, şikâyet etmeyeceksin, saygı beklemeyeceksin, sevdiğin bir insandan sevilme arzun olmayacak, yaptığın bir şeyi beklentisiz yapacaksın. Egonun diktiği putlardan hiçbiri kalmayacak — zaten mevzu budur.

Hatta hiçliği de bir put haline getirebiliriz; egonun öyle bir yeteneği vardır. "Hiç kimse bir kimse olmak zorunda değil" dediğimizde bile bunu bir ego üretebilir. Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm — ama ben Yunus da değilim; herhangi bir form, herhangi bir kimlik, herhangi bir belirlenim değilim. O sadece gerçek öz varlığımın anlık bir görünümü.

Okyanus ve Buz Dağı Metaforu

Uçsuz bucaksız bir okyanus düşünün, büyük buz dağları var. O buz dağlarının olmasıyla olmaması okyanusa bir artı veya eksi katıyor mu? Katmıyor; hava soğuyunca buz dağları oluşur, ısınınca gider. Ama siz kendinizi bir buz dağı olarak algılarsanız ve erimeye başlarsanız, "ben kimim?" dersiniz. Hâlbuki okyanus olduğunuzu bilirseniz, buz dağlarının ortaya çıkması ve erimesi sadece bir deneyimdir. Bir zamanlar saygı gören bir insan olursunuz, bir zaman sonra hiç kimsenin saygı göstermediği biri; okyanusun kaybı var mıdır? Yok. Hiç kimse bir kimse olmak zorunda değil ama birileri size Ayşe, Fatma, Ahmet desin, mahzuru yok. Siz kendinizi ne olarak tanımlıyorsunuz — hiçbir sınırlılığın, eksikliğin, belirlenimin olmadığı sonsuzluksun sen. O zaman kendini niye bir şeyle sınırlıyorsun, egonun hikâyesinin içine niye giriyorsun, oradan niye dayak yiyorsun?

Bunu idrak ettiğimiz ölçüde eylemlerimiz, sözlerimiz daha doğal hâle gelir; kimseden küsmezsiniz, kimseye alınmazsınız. Peygamber 20 sene sonra kendisine kötülük yapan, Hz. Hamza'nın ölümüne yönelik plan yapan bir kadının tövbe etmek için geldiğinde onu tanıyıp "tövbe edebilirsin, tövbe ettiğinde geçmişteki bütün yaptıkları silinir" demiştir. Kadın şaşırmıştır çünkü peygamberin bu konuda herhangi bir arzusu veya korkusu yoktur; onun için hayata doğal bir şekilde bakar. Karşınızdaki bir insan sizi anlamasını istiyorsunuz, bir türlü anlamıyor, sonra küsüyorsunuz; ileride anladığında "geçti" diyorsunuz — niye geçti, kimin için geçti? Bir arzu tarafından yönetiliyorsunuzdur.

Otomatik Duygu Kalıpları

Bir duygu tetiklenmesini engelleyemeyebiliriz ama o duyguyu onaylamamak gerekir. Mesela sağ elle yazmaya alışmışsanız sol elle zorlanırsınız; bu bir otomatizmadır. Bazı duygu ve düşünceler de böyle bir otomatizma oluşturmuştur; bunları fark edip zaman zaman güçlü ama sakin bir şekilde onlarla hesaplaşmak gerekir. Buna rağmen otomatik kalıplar işliyorsa, farkına vardığımız anda içsel olarak onaylamamak ve bırakmak gerekir. Sıfır meşruiyet vermek durumundayız; "tabii insan da kızıyor, insan da etkileniyor" diyerek küçük bir meşruiyet alanı verirseniz, ego oradan dal budak salıp büyür.

Farkındalık oluşmuş, benliklerin farkındasınız ama çözüm üretemiyorsunuz, kilitlenmiş noktalar oluyor — bu, bazı davranış kalıplarının çok otomatik, plak gibi işlemesindendir. Buna rağmen bunlarla hesaplaşmak gerekir; hesaplaşamıyorsak Allah'tan yardım dilemek lazım: "Ya Rabbi, nefsimi terbiye etmekte de acizim, onu terbiye edecek olan da sensin." Bu, egoya verilen enerjiyi sıfırlamaya yarar. Fil kıssasında olduğu gibi imkânınız yoksa, teslimiyeti yaşamanız gerekir; o zaman ilahi lütuf gelir.

Yetersizlik Hissedince Kaynağa Dönmek

İnsanoğlunun en temel yanlışlarından biri, yetersizlik durumunda kaynağına dönmemesidir. Bir çocuk yetersiz olduğunda, bir ihtiyacı olduğunda hemen annesine babasına koşar; oturup "ben kendimi nasıl besleyeceğim" diye boynunu büken bir bebek yoktur. İnsan da ne zaman yetersizlik hissetti, ne zaman bir ihtiyacı olduğunu hissetti, hemen sahibine, kaynağına dönmelidir. Ortalama bilinçteki insan kendini aciz ve yetersiz hissettiğinde ya kendini yer ya da çöker; ama gerçek insan kendini aciz ve yetersiz hissettiğinde sonsuz kudreti olan yaratıcıya döner. Arifler acizliklerinden lezzet alırlar, çünkü o acizlik onları kudrete götürür.

"Sen Benim Ne Çektiğimi Biliyor musun?" Sorusu

Bu öğrendiklerimizi konuşurken karşımızdaki kişi genelde şu klasik tepkiyi verir: "sen benim ne çektiğimi biliyor musun, sana konuşması kolay." Ben derim ki: "ben senin ne çektiğini bilmiyor olsam da sana bunları çektirenin kim olduğunu biliyorum." Kimsenin ne çektiğini yüzde yüz bilemeyiz ama ona kimin bunları çektirdiğini biliriz — o benliktir. Mesele, ne çektiğimizi, ne kadar çektiğimizi analiz etmek değil, yaşadığın deneyimin kim tarafından sana bir musibet olarak algılatıldığını görmektir.

"Onların başına bir musibet geldiğinde, 'biz Allah'a aidiz, ona döneceğiz' derler" — musibeti egoları üzerinden tanımlamazlar. "Sen benim ne çektiğimi biliyor musun, herkes benim kadar musibet yaşamamıştır" demek yerine "biz Allah'a aidiz, ona dönüyoruz" demek, egonun eline o musibet ipini vermemektir. Bir alimin ifadesidir: "Günümüzün modern zamanlarının edebiyatı, nefislerin acı dolu hikâyelerinden başka bir şey değildir." İnsanlar edebiyatı bir dönüştürücü, fark ettirici bir şey olarak kullanmaktan ziyade "ben ne kadar çok çektim, yazsam roman olur, film olur" diye abartıp bu hikâyenin öznesi olduklarını zannederler. Bu, insanın kendi kendine yaptığı büyük bir haksızlıktır. Ben hayatta hiçbir şey çekmedim; ne çektiysem egomdan çektim. Egonun yükünü çekmemek lazım; egonun yükünü çektiğiniz için hayat size yük olarak geliyor.