Ego İmajı ve Ego Drive Sohbeti
Kısa Özet
Bu sohbette sağlıklı kendilik, ruhsal kendilik ve egonun şoförlük yaptığı "ego drive" süreci ile patolojik süreç arasındaki farklar anlatılıyor. Kişinin kendi hakkında ürettiği "ego imajları"nın (başarılı olmalıyım, umursanmalıyım, tahammül edemem gibi) hayatın zorluklarıyla karşılaşınca nasıl "darbe yediği", bunun yerine acz, fakr ve ihtiyaç içindeki gerçek benliğini görüp Allah'a tevekkül etmenin nasıl bir rahatlık getirdiği; ayrıca ihtiyaç ile beklenti ve "hak etme" algısı arasındaki farkın ilişkilerdeki suçlamaların temel kaynağı olduğu örneklerle (Peygamber kıssaları, Ebu Süfyan, otobüs/şoför metaforu, ceviz metaforu, balon metaforu) işleniyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Ego imajı ("ben başarılı biriyim", "ben umursanmalıyım", "ben tahammül edemem" gibi) darbe yediğinde asıl zedelenen kişi değil, o imajdır; imajı fark edip bir kenara koyabilen kişi olayı nesnel görebilir.
- İhtiyaçlarımız meşrudur, ama ihtiyacı beklentiye, beklentiyi de "hak edilmiş bir şey"e dönüştürdüğümüzde karşımızdakini suçlamaya başlarız; oysa asıl ihtiyaçlarımızı hakkıyla ve eksiksiz karşılayabilecek olan yalnızca Allah'tır.
- Kişi kendini acz, zayıflık, fakirlik ve ihtiyaç içinde bir varlık olarak görüp bunu sonsuz kudret ve merhamet sahibi Rabbine tevekkülle teslim ettiğinde, hayatın yükünü kendi üzerine almaktan kurtulur ve rahat bir makam bulur.
Ego İmajı ve "Ego Drive" Kavramı
En azından sağlıklı kendiliktir; daha üst düzeyde ise ruhsal kendiliktir. İkincisi, "ego driving" diye tabir edilen, egonun şoförlük yaptığı süreç; yani seni ego yönetiyor. Bir de patolojik süreç var.
Şimdi bakın, burada diyor ki: kişinin egosu tarafından yönetildiği süreç, eğer çok olumsuz şartlar olmazsa, hayatta seni götürür. Yani bu şuna benzer: diyelim ki bakımsız bir araban var, motoru çok iyi işlev görmüyor, vites tertibatı, gazı vesairesi çok iyi değil. Sen diyorsun ki bu beni düz yolda götürür. Doğru götürür yani, düz yolda götürür, yokuş aşağı götürür. Fakat yokuş yukarı götürmez. Dikkat edin, biz hayatta nerede problem yaşıyoruz? Yokuş yukarı durumlarda yaşıyoruz; yani egonun tölere edemeyeceği yerlerde. Bak, aslında sen tölere edebilirsin ama egon onu tölere edemez. Bunu ayırmamız gerekiyor: sen tölere edebilirsin, üstesinden gelebilirsin, o süreçten çok rahatlıkla geçebilirsin ama egon geçemez.
Kendi benlik imajları ve onları motive eden, harekete geçiren tutumlarla sınırlı bir şekilde yaşarlar bu kişiler. Yani mesela nasıl bir kendi imajı var? Diyelim ki "ben başarılı bir insanım" diyor. "Ben haksızlığa maruz kalmak istemeyen biriyim." "Ben hayatta keyif almak isteyen biriyim." "Ben işte huzurlu yaşamak isteyen biriyim." Bunların hepsi de kendilik imajları aynı zamanda. Veyahut da mesela diyor ki "ben böyle bir şeyi kesinlikle tölere edemem." Niye edemezsin acaba? Bak, bir imaj üretiyorsun kendinle ilgili. Ya da diyorsun ki "başarısızlığı asla tahammül edemem." Nereden çıkarıyorsun? Bak, bir kendilik imajı üretiyorsun. Sonra o kendilik imajının yükünü taşıyorsun üzerinde.
Peki hayat sana bazen başarısızlık kapıları açıyor değil mi? Her zaman başarı kapıları açmıyor, başarısızlık kapıları da açıyor. Peki sen öyle bir benlik imajıyla tölere edebilir misin o başarısızlık sürecini? Edemezsin. Çünkü sen ne dedin? "Başarısızlığa tahammül edemem, ben başarısız biri olamam." Mutlaka diyelim ki hayatta bulunduğum ortamda, şurada burada etkili olmam lazım. Diyelim ki etkili olamadın. Kendilik imajın ne oldu? Darbe yedi. Bak, darbe yiyen kim? Orada darbe yiyen bir kimse yok hakikatte. Darbe yiyen senin ego imajın. Ve sen kendini o ego imajıyla, o benlik imajıyla özdeşleştirdiğin için diyorsun ki "bana çok ağır geldi." Kime çok ağır geldi aslında? Benlik imajına çok ağır geldi. Halbuki yok, hiç de ağır gelen bir şey yok. Sadece dersin ki "şu süreç içinde başarılı olamadım" veya "şu süreçte çok etkili bir tutum sergileyemedim." Bu kadar. Darbe morba yok ortada.
Anlatabiliyorum. İşte diyen ki "ya eşim beni umursamıyor" veya "beni yok sayıyor" dedin. Şimdi sen bu nedir? Normal bir şeydir. Ama senin bir ego imajın var. Diyorsun ki "ben umursanmalıyım." Hele diyelim ki eşim veya işte çocuğum tarafından. Mesela düşün, bir babasın. Mesela çocuğun seni umursamıyor mesela, sözünü dinlemiyor. Burada zedelenen nedir? Zedelenen hiçbir şey yok ortada gerçekte. Zedelenen ego imajımız. Ben diyorum ki: "Ben nasıl umursanmam? Ben umursanmayacak bir insan mıyım? Umursanmalıyım." Veya: "Kimse beni dikkate almazlık edemez." Neden? "Çünkü dikkate alınmaya hem layığım hem de -tırnak içinde- aslında muhtaç biriyim." Dikkate almadı. Zedelendin mi? Zedelendin. Zedelenen ne? Ego. Ego imajı. Onu kaldır, ortada zedelenen bir şey yok.
Peygamberin Ego İmajından Arınmışlığı
Anlatabildim mi? Belki bir ara bahsetmiştim, hatırlatayım. Yani bir gün Peygamberimiz bir kadına evlenme teklif ediyor, onu himaye etmek için veya onu onore etmek için. Kadın da böyle olumsuz bir şeyle -herhalde birileri- tetiklemişler onu. Peygamber'e diyor ki "senden Allah'a sığınırım" diyor. Peygamberimiz de diyor ki "sığınılacak en güzel yere sığındın" diyor. Bak, bir ego imajı var mı? Ne kadar ilginç bir şey. Bizde öyle bir durumda olsa ne ego imajları vardır değil mi yani. Sen kimi reddettiğini biliyor musun, zaten sana bunu teklif eden hata değil mi? Bunları üreten ne, ego imajı: "ben Peygamberim" değil mi?
Diyelim ki bak, peygamber ama "ben peygamberim" demiyor yani. Ego imajı o değil. Peygamberin, deyim yerindeyse, kendini tanımladığı nedir? "Ben Allah'ın kuluyum" diyor. Hatta bazıları geliyor işte böyle korkuyorlar, "peygamber" diye, böyle bir peygamber falan diye. "Ben" diyor "kuru et yiyen Kureyşli bir kadınım" diyor. "Korkma benden" diyor. "Bu kadar böyle korkmana gerek yok, rahat ol" diyor yani. Bak, hiçbir -daha doğrusu- peygamberin hiçbir ego imajı yok yani. Ama sen ego imajı üretiyorsun, sonra diyorsun ki o ego imajı darbe yiyor. Çek o imajı, ortada darbe falan yok.
İşte Arif'in hiçbir benlik imajı yoktur denir. Denir ki hiçbir ok ona saplanmaz, hiçbir mızrak onu yaralamaz. Mesela bakın, biz bazen "çok rahatsız oldum" diyoruz. Mesela değil mi? Birisi bizi dikkate almadı, yok saydı, incitti, tepeden baktı. "Çok rahatsız oldum" diyoruz. Ben mi? Yoksa ego imajın mı? Çıkar o imajı, olayı nesnel görürsün. Dersin ki "bu insan böyle bir tutum takındı." Bak, sen orada bir ego imajı taşımadığın için orada o olguyu da nesnel olarak anlama şansına sahipsin. Ve bu tavrını da daha doğru değerlendirme şansına sahipsin. Mesela dersin ki "aslında çok acizlik hissediyor, o acizliğini örtmek için kendini güçlü gösteriyor." Bu kadar. Şey demiyorsun: "bana baskı uyguluyor, beni ezmeye çalışıyor, çok rahatsız oluyorum." Yok. "Acizliğinden dolayı, acizliğini örtmek için güçlü görünmeye çalışıyor, baskın görünmeye çalışıyor. Ama aslında o kadar baskın biri değil, Allah yolunu açık etsin" dersin. Zedelenmezsin. Ama zedeleniyorsan, işte o ego imajın yüzünden zedeleniyorsun.
O ego imajı hem bir kimlik sana veriyor hem de "böyle böyle davran" diyor. Bir de sana bir liste veriyor yani, sana bir tutum-davranış haritası veriyor. Ve sana diyor ki "sen bu haritayla hayatı karşılayacaksın." Ama harita gerçek değil. Yani o haritada bir yol görünüyor ama sen dışarı çıkıyorsun, öyle bir yol yok. Mesela diyor ki "güçlü göründün mü her kapıyı açarsın" diyor. Dışarı çıkıyorsun, güçlü görünüyorsun, senden daha güçlü biri çıkıyor, seni yere seriyor, sen bakıyorsun o haritadaki yol yok ortada yani. Anladın mı? Ama o göçte çıkana kadar idare ediyor yani. Tabii idare ediyor; zaten hiç idare etmese, hani araba hiç idare etmese zaten evin daha kapısında duracaktın.
Otomatik Sürüş Metaforu: Ego Drive'ın Katılığı
Ego drive'ın süreci ortalama bir süreçtir. Seni bir yere kadar götürür. Götürdüğü kadarıyla da sen iyi bir şey olarak onu telakki edersin. "Ne var" dersin. "Böyle yaşıyorum" dersin yani. Sonra bir darbe yersin, orada ego drive'ın neden sağlıksız olduğunu görürsün. Mesela diyelim ki ilgi sevgi görmek istiyorsun, ego drive'ın düzeyinde yaşıyorsun; yani egonun şoförlük ettiği, egonun sürdüğü bir süreçte hayatını ego yönlendiriyor. İlgi ve değer gördün, işte diyelim ki kısmen de başarılı oldun, ne güzel; bir sorun var mı? Yok, gerçekte var mı? Gerçekte var. İşte sufiler niye "aslında herkesin ihtiyacı var" der yola, bunun için: yani sen zengin bir adam olabilirsin, başarılı biri olabilirsin ama sen ego ile hayatı yaşıyorsun; bir gün bir duvara tosla-sa da toslamasa da yanlış ve eksik noktadasın. Toslamasan da farkı yok aslında. Toslayınca da aslında toslaması hayatın bize bir ödülüdür.
Hani güzel, böyle hayatta yaşanmış bazı örnekler vardır. Mesela diyelim ki işte araba bir yerde istop eder, bozulur, diyelim ki bilmem ne kayışı falan olmuştur; seni diyelim ki daha büyük bir kazadan korur o küçük kaza veya bozulma. Sen dersin ki "iyi ki şu yolda bozulmadı" mesela, "iyi ki otobanda bu kayış kopmadı." Mesela "50 kilometrede giderken koptu" dersin mesela. Bu bir lütuftur insana aslında. Yani Allah diyor ki "sana bak, bu kafayla gitme" diyor yani, "bu kafayla bu yol alınmaz" diyor, sana küçük küçük kazalarla işaret ediyor. "Bak" diyor "sen bu düzeyde yaşıyorsun."
Sonra eğer anlayabilirsen: "Ben bu düzeyde yürüyorum, ilerliyorum, benim bir ego imajım var ve benim bu ego imajının repertuarı var; davranış repertuarı var, duygu repertuarı var, düşünce repertuarı var, hep bunları uyguluyor." Yani adam mesela 40 beden geliyor bir kadın, sen diyelim ki mağaza sahibisin, 42'den büyük bedenler yok mağazanda. Ona uymuyor, ona büyük beden veriyorsun. Veya diyelim ki hamile kaldın ama bütün 38 bedensin; hamile kaldığında hangi kıyafet sana uyar? Hiçbiri uymaz değil mi? Değişim oldu, gardırobunda var mı? Bak, biz gardırobumuzda olmayınca ne yapıyoruz? Alıyoruz değil mi? Hamile kıyafetleri alıyorsun, bilmem ne alıyorsun; bak, esneklik sağlıyorsun. Demiyorsun ki "benim gardırobumda bu değişime uyan elbise yok." Ne yapıyorsun? Uygun bir şey takınıyorsun.
Gardırop Metaforu: Esneklik ve Değişime Uyum
Ama işte egonun böyle bir kabiliyeti var mı? Egonun böyle bir kabiliyeti yok. Orada ne yapıyor? Kırılıyor. Bu kırılma neye sebep oluyor? Artık senin mizaç yapına göre ya dışa doğru bir saldırganlığa, agresifliğe, çatışmaya, sert ve öfkeli tutumlara sebep oluyor; veyahut da içe çekilmeye, kendine acımaya, kapanmaya, daha izole tavırlar takınmaya seni götürüyor. Bunun nedeni ne? İşte o ego düzeyindeki tutumun hayat karşısında hayatı tölere edememesi. Ama biz bu durumda neyi suçluyoruz? Hayatı suçluyoruz. Ego drive'ın düzeyi dedikleri durumun aslında en önemli özelliklerinden biri katı olmasıdır aslında; yani belli durumlara belli tepkilerle karşılık vermesi. Herhangi bir gerçek anlamda esnekliği, gerçek anlamda durum değerlendirme kabiliyeti yoktur ve otomatiktir.
Dikkat edin, biz araba sürerken de ilginç bir şey oluyor değil mi bizde? Önce ilk araba sürmeye başladığımızda her şeyi tam bir düşünce ve duyarlılıkla değerlendiriyoruz; mesela vitesi değiştirirken, frene basarken düşünerek yapıyoruz. Sonra bunlar otomatik mekanizmalara devrediliyor ve sen otomatik olarak araba sürüyorsun. Mesela ne zaman vites değiştirdiğini, ne zaman gaza bastığını bilmeyebiliyorsun. Ama dikkat edin, diyelim karşına biri çıktı veya işte önündeki araba birden stop etti; şimdi sen o otomatizmayla bu sürece cevap verebilir misin? Verebilirsin. Verince ne olur? Kaza yaparsın. İşte bizim de yaptığımız kazalar budur; yani biz otomatik gitmek istiyoruz, otomatik gidiyorsun, o otomatizmanın tölere edemeyeceği bir olayla karşılaşıyorsun. Şimdi orada biraz esnek olsan uyanacaksın, tak diye frene basacaksın mesela o anda, vites değiştireceksin, frene basacaksın falan her neyse. Fakat o anda onu yapamadığında ne oluyor? Sen de tosluyorsun karşındakini. İşte ego drive'ın böyle bir mekanizma, otomotiv bir mekanizma, katı bir mekanizma. Kaza yapınca ne oluyor? Ya kendini kötü hissediyorsun mesela, "ben" diyorsun "hayatta yetersiz kalıyorum, hayatla baş edemiyorum, zayıfım, güçsüzüm." Veyahut da işte "bu insanların alayını öldüreceksin" yani mesela, veyahut da işte "bu insanlar beş para etmez" diye dünyaya kızgınlık ve öfkeyle ve saldırganlıkla yaklaşıyorsun, püskürtmeye çalışıyorsun. Veya dünya seni püskürtmüş gibi oluyor, sen geri çekiliyorsun. O şey durumlarda, travmatik durumlarda gösterdiğimiz şey bu.
Ve bu süreçte kendi kişilik parametrelerinin içinde fonksiyon gösterirken neyi neden yaptıklarının çoğunlukla farkında değillerdir. Mesela diyelim ki "ben saygı görmek istiyorum" veya "ilgi görmek istiyorum, arkadaşlarım ve dostlarım ihtiyacı duyduğum ilgiyi bana göstermiyorlar." Bundan kırılıyorum. Ama ağzından çıkan şey şu: "insanlarda arkadaşlık, dostluk kalmamış" diyorum. Bunu ben niye diyorum? Unuttum artık ben niye dediğimi. Hâlbuki ben bunu niye diyorum? İlgi ve arkadaşlığa ihtiyacım var. O ilgi ve arkadaşlık konseptini görmediğimde de kendimi mahrum hissediyorum. O mahrumiyetimin etkisiyle diyorum ki "ben böyle bir mahrumiyet yaşamıyorum, siz niye böyle... arkadaşsınız?" Ama bu böyle çıkmıyor benim ağzımdan; diyorum ki "arkadaşlık dostluk kalmamış, ne biçim dünya" diyorum. Yani ego drive'ın sürecinde kişi aslında en temel motivasyonlarını da büyük oranda kaçırır, kaybeder.
Kendi Egonu ve Karşındakinin Egosunu Görmek
Ona inmek biraz zor oluyor değil mi? Aslında ne tür bir motivasyon bizi bu şekilde kormağını yapıp durduruyor? Tamam, bazı motivasyonlar daha yüzeydedir, bazı motivasyonlar daha derindedir. "Başka bir şey de olabilir" diyorsun mesela. "Bundan dolayıdır" diyorsun ama ondan dolayı değil. Tabii, asıl temeline ininceye kadar o araştırmayı yapman gerekir. Anlatabildim mi? Gerekiyorsa bir şekilde bırakacaksın artık falan, görmen gerekir bunu. Yani ya o ego düzeyinden tamamen kurtulman gerekir; kurtulduğunda zaten bütün onun mekanizmalarından da kurtulmuş olursun. Ya da seni sevk ve idare eden -biz "ego drive"ını öyle Türkçe'ye çevirelim, seni sevk ve idare eden egonun, yani benlik algısının- parametrelerini anlayacaksın. Ta ki onunla ilgili bir nispi farkındalığın olsun.
Mesela bir arkadaş diyor ki: "ben aslında arkadaşlarıma kızıyorum çünkü onları kaybetmek istemiyorum, kaybedersem kendimi çok yalnız hissedeceğim." Şimdi görünürde kişi arkadaşlarına kızıyor, öfkeleniyor, belki onlara saldırganlık tavrını sergiliyor. Fakat bak, çözünce ne olmuş oluyor? Diyor ki "benim o arkadaşlığa ihtiyacım var, eğer kaybedersem kendimi çok kötü ve mahrum hissedeceğim." Bak ne yaptı kişi? O kendini sevk ve idare eden egonun motivasyonlarını nispeten gördü. O zaman bunu gördüğünde o motivasyonları hem anlamış olur hem de onları biraz daha dengeler ve artık şöyle konuşur: "Siz kötü bir arkadaş değilsiniz. Benim iyi bir arkadaşlık ilişkisine ihtiyacım var, ama siz benim ihtiyacım olan o arkadaşlık ilişkisini gösteremiyorsunuz." Bak, suçlamıyorsun burada, sadece durumu tespit ediyorsun. "Kötü arkadaşsın" demiyorsun; kendi motivasyonlarına odaklı olarak tanımlıyorsun durumu.
Mesela diyelim ki senin güvene ihtiyacın var, güven duymaya ihtiyacın var. Ama karşındakine şunu diyorsun: "sen çok kötü birisin" diyorsun. Halbuki doğrusu ne? "Benim güven duymaya ihtiyacım var, senin bana güven vermene ihtiyaç duyuyorum ama sen bana bu güveni vermiyorsun." Bu kadar, nokta. Çünkü onun da kendi bir ego drive'ı var. Anladın mı? Yani o da karşıdaki şunu diyebilir: "Ben sana niye güven vereyim? Benim böyle şeylerle işim olmaz, ben hayatın keyfini, rahatını tatmaya çalışıyorum." Değil mi? Karşında bir yedi vardır diyelim; sen diyorsun ki "bana güven vermiyorsun." O da diyor ki "bu aptal mı" diyor mesela, kendi kendine diyor ki "ben sana niye güven vereyim? Benim böyle bir borcum yok, öyle bir ihtiyacım da yok, umurumda da değil; ister bana güven, ister bana güvenme, seninle güzel vakit geçiriyorsak amenna, geçirmiyorsak iyi günler."
Bakın, şimdi sen kendi ego imajın üzerinden hayatı algılıyorsun ve onu görmüyorsun; halbuki onun da bir ego imajı var, onu da sevk ve idare eden bir ego var. Onu gör; kendi egonu, seni sevk ve idare eden egonu gör. Karşılaştır, analiz et, anlamaya çalış; suçlama. Onun için biz niye diyoruz "suçlama kimseyi"? Bu yüzden. Kendi sürecine odaklanarak da yolunu alacaksın.
Diyelim ki karşında bir 8 var, sen duygusal bir şey bekliyorsun, bir 2 olarak diyelim, ifadeler, romantiklik bekliyorsun. 8 diyor ki "bu ne bekliyor, kimden ne bekliyor" diyor, çünkü kendi ego sürücüsü böyle bir mentaliteye sahip değil. Adam demiyor ki "ben duygusal biriyim"; "ben güçlüyüm" diyor, "vurdum mu oturturum" diyor. Onun kendilik imajı bu. "Ben romantik, hassas, çabuk ağlayabilen biriyim" diye böyle bir ego imajı yok. Hâlbuki sen kendi ihtiyacın üzerinden bakarak ondan böyle bir şey bekliyorsun.
Şimdi demek ki bu ego drive'ının kötü bir tarafı ne? Aslında kendi ihtiyaçlarına ve beklentilerine gömülü olması aynı zamanda. Mesela bazen araba sürerken hepimizin başından geçmiştir; mesela gidiyorsun, bakıyorsun karşında manevra yapmaya çalışan -tabii muhtemelen de yeni şoför, hele bir bayansa- sen de erkeksen zaten "bu bayanlar araba sürmeyi bilmiyor" deyip çıkarsın. Bak ne yapıyorsun? Kendine odaklısın; sen istiyorsun ki bir an evvel orada yol alacaksın, senin başka bir derdin yok. Onu anlayabiliyor musun? Anlamıyorsun; o anda tamamen kendine gömülüsün. Halbuki karşındaki insanın da bir bilinç düzeyi, algısı, arayışı, beklentisi var; belki şoförlüğü yeni öğrenmiş, belki iyi manevra yapıyor, belki o an heyecanlandı, belki o an çok kötü bir haber aldı, morali bozuk; o kadar şey değil değil mi? Bilmiyorsun bak, hiçbirini bilmiyorsun. Ama sen neye odaklısın o anda? "Herkese ehliyet verince böyle oluyor" dersin.
Kendim de yaşıyorum mesela böyle iletişimlerde; ama ben karşımdaki kişiyi düşünmüyorum, düşünmek de istemiyorum. Halbuki hani mutlaka, ben böyle şeyler yaşadıkça mutlaka o insanların da bir şeyleri yaşamış olduğunu düşünmeme rağmen, onun da yaşadıklarını bastırıyorsun. Bu kötü bir şey mi? Bakmak istemiyorum, işte bakmamamız da aslında -"bakmak istemiyorum" diyen- bir ego imajın var. Niye bakmak istemiyorsun? Uğraşamazsın, sana sıkıcı gelebilir, bir sürü şey değil mi? Haklısın, tırnak içinde, ego düzeyinde, o ego algısı düzeyinde. Yani mesela biri sana diyor ki "ben senden uğraşamam" diyor mesela, "senin duygusal iniş çıkışlarınla uğraşamam" diyor mesela. Diyelim ki bir sekizin bir dörde dediğini düşün bunu. Haklı, adam uğraşamaz yani. Veya bir yedi, bir dördün duygu durumlarının iniş çıkışlarıyla uğraşır mı yani? Bir: zaten uğraşabilme kabiliyeti zayıf. İki: "uğraşıp ne yapacağım zaten" diyor yani.
Dolayısıyla ne var burada? Aslında herkes kendini sevk ve idare eden ego pozisyonuna, ego bilincine gömülmüş aslında; hepimiz öyleyiz aşağı yukarı. Dolayısıyla o yüzden suçlama, kızma, alınma, gücenme -bunların hiçbiri bir şey anlatmaz. Sen kendi seni sevk ve idare eden egonu gör; görebiliyorsan karşındaki insanın egosunu, onu sevk ve idare eden egoyu gör. Ve bu durumda "ne yapabilirim" dersin, öncelikle kendin üzerinde çalışmak şartıyla. Yani şimdi kaç tarafa düşünmek lazım? Tabii düşünmen lazım ama şunu diyebilirsin süreçte: "ben şu anda düşünecek halde değilim" diyebilirsin. Bu ayrı bir şey ama "düşünmek zorunda değilim" demek ilkesel olarak yanlıştır. Ama kişi diyebilir: "şu an ilgilenebilecek durumda değilim." Bunu demeye kısmen hakkın olabilir. Ama "ilgilenmek zorunda değilim" -o anlamsız bir şey olur; karşıdaki de ilgilenmek zorunda değil zaten, herkes birbiriyle ilgilenmek zorunda değil zaten, öyle gidiyor zaten hayat. Ama tabii ki burada bizim asıl üzerinde çalışmamız gereken şey ne? Kendimizde, bizi sevk ve idare eden egonun analizi ve onun üzerinde çalışma.
Yani düşünün, bazıları vardır böyle biraz kendini korumacıdır veya kaygılıdır; mesela şehirlerarası otobüse biner, bakar yani. Benim bir arkadaşım var, derdi ki bindiğim zaman bakarım: şoför işte böyle ciddi mi, işte yetenekli mi, iyi manevra yapabiliyor mu, refleksleri güçlü mü, değil mi? Güzel, kötü bir şey değil yani. Peki biz kendimize bakalım: bizim bu arabanın şoförü nasıl? Değil mi? Refleksleri güçlü mü? Esnek mi? Sağına soluna bakıyor mu? Aynalara bakıyor mu? Değil mi mesela? Buna ihtiyacımız yok mu? Yani beni sevk ve idare eden bu şoförün nitelikleri nedir, değil mi? Motivasyonları nedir? Gardırobunda hangi davranış, düşünce, tutum imkânları var, hangileri yok, hangi konuda eksik, sürekli neye motive? Ya bakarsın, şoför işte yol tıkalı diye boş yola gidiyor ama hedeften şaşıyor adam. Diyorsun ki "bu yola niye girdin?" Diyor ki "daha boştu" diyor mesela, veya "daha yeşildi, hoşuma gitti" diyor. Veya diyorsun ki "burada niye durdun?" "E, piknik yapmak istedim, hoşuma gitti" diyor yani. Adamın motivasyonu onu hedefe götürmek değil.
Ego Uyumu ve Çıkar İlişkisi
Şimdi her birimizin -işte biz niye mizaçlar üzerinde biraz çalışıyoruz? Şunu anlamak için: nasıl bir ego tarafından sevk ve idare ediliyorsun, onun gardırobunda hangi potansiyeller var, olumlu potansiyeller var, riskli potansiyeller var. Çünkü hayat seni sınırlandırmış gibi gözükür; eğer o sınırlar içinde kalırsan aslında orada seni sınırlandıran hayat değil, sen kendini öyle bir şoföre teslim etmişsin.
Kendi egosuyla hareket edince karşıdaki kişinin de kendi egosuyla hareket etmesi sanki rahatsız etmiyor; yani iki ego birbiriyle iyi geçiniyor. Anlatabiliyor muyum? Çok negatif olmamaları şartıyla. Yani biri ona zarar vermiyor, öbürü de ona zarar vermiyor; yani iki taraf da kendini korumak maksadıyla bunu yapıyor. Ama egosu kendisini göstermiyorsa mesela karşıdaki insanın onun üstüne zaten geliyor; o da onun bir imtihanı mı olmuş oluyor? Yani çevremizdeki insanların çoğu böyle: iş ortamında, etrafımızda insanlar kendilerini dış çevreden gelecek olan tehlikeye karşı korumak için "eminim davamdan, bana bir şey zarar vermesin" diyor. Ha, "bu insan sinirli insan, buna hiçbir şey denilemez, demeyelim." "İşte bu insan şöyle insan, buna bir şey yapılmaz, yapmayalım" gibi. Tamam, burada sen altı üzerinden konuşuyorsun, güzel konuşuyorsun orada; yani hakikaten dediğin gibi. Fakat bazı mekanizmalar öyle değil; diyelim ki biraz negatif bir durumda olan bir sekiz hayata öyle bakmaz. Tamam, o da nihayetinde kendini korur ama bu korumayı tahakküm üzerinden yapar. "Millete onlardan güçlü olduğumu göstereceğim" derken sana güç uyguluyor, tahakküm ediyor. "Bana tabi misin, değil misin" diyor, "benim emrimden çıkıyor musun, çıkmıyor musun" diyor. Eğer senin egon bundan rahatsız olursa sen alttan alta az veya çok tepki veriyorsun; görünür veyahut da görünmez, direkt veya dolaylı. Anlatabiliyor mu? Veya diyorsun ki "senin otoriteni kabul ediyorum." İlişkiler böyle yürüyor.
Yani şimdi herkes dünyada altı olsaydı nispeten daha az çatışma olurdu; çünkü herkes ağırlıklı olarak kendini korumaya odaklı ve çok fazla çatışma ve rahatsızlık oluşturmamak istiyor. Ama her mekanizmanın farklı farklı motivasyonları var. "Öyleyse ama bire sekizde mesela örnek verdiğiniz zaman olur mu, işte kendini koruyoruz?" Tabii ki. Her mekanizma en nihai olarak yaptığı şey kendini korumadır. Fakat kendini korumanın farklı biçimleri vardır, farklı stratejileri vardır. Yani mesela işte dediğimiz gibi, bir kaplumbağa kendini korumak için içe çekilirken bir aslan kendini korumak için saldırır. Kendini koruma biçimleri farklı. Ve sen kendinde işleyen mekanizmayı göreceksin; görebiliyorsan muhatabında da işleyen mekanizmayı göreceksin.
Bazen böyle mesela, egondan olmadığı zaman karşındaki bir ilişki içerisinde sanki çok fazla bir şey yapmak istemiyor musun gibi, "parlamayayım ben" diye sanki, bu seviyeyi o an bilmek zorundaymış gibi aynısını hissediyorsun. Normalde benim böyle bir düşüncem yok diyelim, ama böyle bir şey yapıyorum, sohbetinde aslında sanki "benim de egom var, kendini rahat hisset" der gibi. Anlatabildim mi? Tabii, benim demek istediğim oydu; yani mesela o anda sen anlayışla bakıyorsun, bir şekilde onu anlıyorsun ama hani böyle bir korkum oluyor, "dur, şurada şey yapmayayım" gibi. Karşıdaki insanın seviyesine inmek için egosunu gösteriyor gibi bir şey; "bende de ego var, kendini rahat hisset" gibi. İşte iki egonun birbiriyle iyi geçinmesi -demek istediğim oydu- işte karşıdaki insanın egosu olunca onu hissedince, uyum sağlamak için kendi egosunu gösteriyor.
Burada bir taraf agresif, saldırgan, öfkeli değilse o zaman orada bir ego uyumu gerçekleşiyor; ego düzeyinde bir uyum gerçekleşiyor o zaman. Anlatabiliyor muyum? Bir taraf çok çok negatif veya çok çok baskınsa -mesela ben sana diyebilirim ki "ben sana ne diyorsam onu yapacaksın" diyorum, "benim sözümden dışarı çıkmayacaksın" diyorum- şimdi ya sen bunu tölere edersin, mesela diyebilirsin ki "tamam sen benim patronumsun ama bak beni de koru" veya "şu durumlarda da benim şu ihtiyaçlarımı gözet" diyorsun mesela. Sen de kendi egonu benim imkan verdiğim veyahut da benim açık bıraktığım veya boş bıraktığım alan içinde gösterebilirsin. Burada bir uyum da yakalayabiliriz, yakalayamayabiliriz. Fakat buradaki uyum ne uyumudur? Egolar arası uyumdur, çıkar ilişkisi gibi. Öyledir, tabii ki aynen öyledir; iş yerlerinde genelde bu oluyor. Yani bir çıkar ve fayda ilişkisidir. "Çıkar" kelimesi bizde hep böyle çok olumsuz; mesela âlemde vardır işte, tam hatırlamıyorum, "simbiyoz ilişki" mi diyorlar. Mesela işte bir hayvanla bir başka hayvan veya bir bitkiyle bir hayvan beraber yaşıyorlar; o onun ihtiyaç ve beklentilerini karşılıyor, o onun ihtiyaç ve beklentilerini karşılıyor, beraber götürüyorlar.
Fakat biz dikkat edin, böyle bir uyumun peşinde değiliz. Biz bir olgu olarak bunu analiz ediyoruz ama bizim ana maksadımız böyle bir uyum peşinde olmak değildir. Bizim buradaki çalışmamızın, konuşmalarımızın amacı bu değildir. Biz bunu yapmadığımız zaman o imtihanı da, o sabır vesaireyi de katlanmış oluyor; bir şey, zor bir şey. Demek istediğim aslında çok kolay: biz daha üst bir şey üzerinde çalışıyoruz yani. "Tamam daha üst bir şey ama o yol biraz taştı." "Abi şimdi şey var ya" -tabii ki- "hani bu pilavı giderken uygurdan olmak diye bir şey var." Üst düzeye giderken öbür şeyden olmayalım diye. Yok, yani bizim burada yaptığımız şey bakın: hani bizim gelişim dediğimiz, dönüşüm dediğimiz şey, hani böyle "ensesine vur, lokmasına al, her şey eyvallah, tamam ne diyorsa ne olsun abi" -bu değildir. Farkındalıklı bir süreçtir.
Ebu Süfyan ile Peygamberin Diyaloğu: Ego Uyumuna Girmemek
Anlatabiliyorum. Bakın dikkat edin, dikkat edin, dikkat edin -örnek veriyorum- dikkat edin: Peygamber'e Ebu Süfyan teklifte bulundu değil mi? Önce zaten Ebu Cehil, Ebu Lehep'lerle bir şey oldu, onlar kavga ederek veya diyelim ki işte baskınlık üzerinden Peygamber'i ikna edemediler. Peygamber yine davasından vazgeçmedi. Sonra Ebu Süfyan daha makul bir şey söyledi. "Ya" dedi, "bak dedim, bizim egomuz var" dedi. "Biz Mekke'nin yöneticisiyiz, ticaretini elimizde tutuyoruz, bizim sözümüz geçiyor. Hani bak, muhtemelen senin de bir egon vardır; sen de işte Mekke'de güzel bir kadınla evlenmek istiyor olabilirsin, bizim ekonomik gücümüze ortak olmak isteyebilirsin. İdare senin şeyini çelmiş olabilir. 'Ben niye idarede değilim, ben niye yönetimde yer almıyorum' diyebilirsin. Gel, bir ego uyumu gerçekleştirelim, birbirimizi yemeyelim, uyumlu uyumlu bu Mekke'de yaşayalım." Bak demişler ona yani. O ne cevap veriyor? "Benim maksadım bu değil" diyor. "Benim böyle bir maksadım yok yani. Sizinle çatışma arzum da yok, aman sizinle çatışayım da yok; ama sizinle uyumlu götüreyim, uyumlu olayım gibi bir derdim de yok. Ben orada değilim" diyor. Ve gerçek anlamdaki idealini, hedefini, gayesini: "Ben" diyor, "güneşi ve ayı da bana verseniz, La ilahe illallah'tan, yani hakikatten vazgeçmem" diyor.
Tevekkül, Teslimiyet ve Acz-Fakr Bilinci
Bu yaptığın zaman da kendinin döndüğünün farkında olman lazım. Orada sürekli kalıyor olsan o gündelik ego uyumu seni rahatsız etmemesi lazım. Oradan rahatsız olan da senin egon aslında -egoysa. Bazen rahatsız olur, bazen olmaz, değişik. Anlatabiliyor muyum? Gerçekten orada tırnak çekiyor gibi görünüyorsun, bazen haksızlık buluyor; ama o uyumsuzluk aslında gerçek bir şeyse bizi rahatsız etmemesi lazım. Ama nihayetinde orada rahatsız olan da bir egonun bir parçası. Ve orada bence sürekli kalmak çok zor, dediğim gibi; çünkü sürekli alt taraflardan mesaj geliyor ve kalmak zor, ilişkilerde vesaire. Bence çok kolay -insan huzur içerisinde oluyor mesela başarıyla ilgili- egonu attığın zaman daha var. Evet, kesinlikle, kesinlikle.
Bakın ilginç bir şey söylüyor burada: "insan zaaf ve aczini, fakr ve ihtiyacını, her şeye karşı gücü yeten ve merhametli olan Rabbine tevekkül ile tedavi ederse, hayatın ve varlığın yükünü onun kudretine ve rahmetine teslim ederse, kendine yüklemezse, kendi nefsine biner hükmünde bir rahat makam bulur" diyor. Yani ego seni senin tepene binmiyor. Şimdi şu anda biz nasıl yaşıyoruz? Ego tepemize binmiş; ikide bir şunu istiyor, bunu istiyor, böyle bir şey istiyor, bir sürü şeyler. Dert yapıyor, "mutsuzum" diyor değil mi? Yani tepemize binmiş, bize sürekli bir şeyler fısıldıyor. Halbuki böyle olduğunu -mesela "kardeşim benim gerçek kendim bir halt değilim, herhangi bir ego imajım yok" bak ne diyor: "acizsin, zayıfsın, fakirsin ve muhtaçsın; senin gerçek halin bu" diyor. Bütün ego imajını paramparça etti. Yani kendine bir şey yükletme diyor. "Ben kardeşim bunu yaparım, ederim, ben etkileyici bir insanım, konuştun mu etrafımı etkiliyorum" -bak, konuştun mu etkileyebilirsin ama bunu bir ego imajı haline getirme yani. "Ben konuştun mu insanları etkilerim" deme; konuşursun, etkileyebilirsin, fakat bunu bir benlik olarak, kendi varlığın olarak tanımlama yani. Sen her hâlükârda acz, zaaf, fakr ve ihtiyaç içindesin. Bak ne yaptı? Benlik imajını sildi.
Peki bu durumda diyeceksin ki "ne yapacağız o zaman böyle?" Diyor ki "bak, ama senin sonsuz kudrete sahip bir Rabbin var, ve sonsuz merhametli olan bir Rabbin var; ona tevekkül et, ona teslimiyet içinde ol." O zaman diyor "kendisi hayatına ve nefsine biner hükmünde bir rahat makam bulur" diyor. Yani gene ego imajın olabilir, alttan alta laf eder, sen dersin ki "haddini bil" yani, "nesin ki sen" yani, değil mi? Sen onu sevk ve idare edersin, o senin patronun olmaz yani.
İnsanın en temel problemi bir yaştan sonra "ben böyleyim, şöyleyim, şöyle olmam lazım, böyle olmam lazım" algısıdır. Biz buna kendilik imajı veya ego imajı diyebiliriz. Ve bu seni sürekli ömür boyunca etkiler. Mesela bazen sana olumsuz şeyler söyler: "bak, sen yetersiz bir adamsın, eksik bir insansın, güçsüzsün, bir şey beceremiyorsun." Anlatabiliyor musun? Veya işte "bak, sen süpersin" -iki taraftan da işliyor yani, negatif tarafı da var, pozitif tarafı da var. Negatif tarafı itibariyle aşağılık kompleksi duyuyor, pozitif tarafı itibariyle üstünlük kompleksi duyuyor. İkisi de yanlış bir şey. Hâlbuki bunları kenara koy ve de ki "ben aciz, zayıf, fakir ve ihtiyacı olan bir yapıdayım; fakat aynı zamanda her kudrete yeten, her hâkim olan, her hikmetle sevk ve idare eden, her merhamet duyan ve bana da merhametli olan bir yaratıcım var." O zaman rahat ediyorsun, o zaman yük taşımıyorsun hayatta.
Hani biz bazen diyoruz ki "adam işte zamanında şöyle şöyleydi ama işte devran döndü, sistem değişti, yönetim değişti, adamı sürdüler" -insan zor katlanır diyor. Niye zor katlansın ki? Zor katlanan kim burada? İşte o ego imajı. Bir zaman diyelim ki dekandın, rektördün, ustabaşıydın, patrondun, değil mi? Sonra devran değişti; ya birileri zahiren veyahut da hayatın akışı seni savurdu, bir yerlere götürdü. Ego imajın rahatsız oldu değil mi bundan? Ego, oradan ziyade insanların olayı böyle değerlendirmiş olması biçiminden -o da bir imaj işte, sen insanların gözünde şöyle şöyle olmak istiyorsun, o da bir ego imajı. Anladın mı? Mesela "yok ben niye" falan diyerek bir zaman bir kimseyi ikna edemeyiz. Bak ikna etmek isteyen ego da, o da bir ego imajının bir parçası işte yani. Evet, o var; hani mesela sen ispat etmeye çalışıyorsun, "karşım, yıkılmadım, ayaktayım" -e niye ispat etmeye çalışıyorsun? O ego imajı sana bunu diyor: "yıkılmadığını, ayakta olduğunu cümle âleme göster" diyen bir ego imajı var.
Balon Metaforu: Ego İmajını Bırakabilmek
Peki o egoyu nasıl bırakacak? Salıver, bırak; sadece bir gerçekliği yok yani. "Ama hocam yani gerçekliğini görelim." Yani bu neye benziyor biliyor musun? Bu şuna benziyor: diyelim ki elinde bir balon var, tamam mı, işte böyle havaya yükselen büyük bir balon düşünün, tutmuşsun onu, o da seni böyle çıkarıyor bir yerlere; en son patlayıp düşeceksin. "Nasıl kurtulurum bundan?" Bırak ya, o kadar, bırak, o sönecek zaten. Bir yere kadar bir iki kalmış, yavaşça bırak ya, tutunma ona; "ben buyum" deme yani, bu kadar; çünkü zaten bir gerçekliği yok onun yani. Bir balon değil mi, ağzını açtığınızda ağzına da sönüp gidiyor. "Sen bir anda bırakabilir mi bunu?" Bir anda bırakamaz; yani aslında merak ettiğim o. Bir anda bırakamaz, o böyle ilahi bir dokunuş olursa bırakabilir; fakat bu normal psikolojik şartlarda bir anda bırakamaz. Biz şu anda kendi imkân ve potansiyelimiz içinde yapabileceğimiz şeyi yapıyoruz; diyoruz ki "ona tutunma" yani. Ne demek bu, "ona tutunma"? "Ben buyum" deme yani. Anlatabiliyor muyum? "Ben buyum" deme.
Mesela "kardeşim kimse bana haksızlık yapamaz" -bu bir ego imajıdır mesela; yapılınca ne olacak? Ezileceksin, değil mi mesela? Ya onu ortadan kaldırmak için gücün varsa çaba göstereceksin veya gücün yok; kanun senden yana değil, o bu işte senden yana değil, ne yapacak? Ezecek o seni. Çünkü ego imajın diyor ki "sana kimse haksızlık yapamaz" diye bir benlik imajı üretmişsin ama hayat sana tam tersi bir şekilde cevap veriyor. Mesela sen diyorsun ki "ben aslında çok yetenekli biriyim" ama hayat senin önüne hiç o yeteneğini ortaya çıkarabileceğin imkân vermiyor, sen presleniyorsun; o arada o zaman işte değil mi, çok yeteneklisin ama hayat sana imkân tanımıyor -bırak onu, şunu de: "ben aslında bir şey değilim ama Allah bana bazı yetenekler vermiş; o yeteneklerin sahibi kim? Allah. Dilerse onları çıkarmak için önüme kapı açar, açmıyorsa mal onun, yetenek onun, beni ilgilendirmez." Değil mi?
Hayatın içinde zorluklarla karşılaştığında veya olumsuz şeylerle istediklerini elde etmek için daha negatif tutum ve davranışlara yönelir. Ne yapıyor? Zorluyor yani. Hayat ona bir kısım uygun olmayan, hoşlanmadığı veya ona zıt olan şeyler verince o ego imajı, yani ego drive seviyesindeki ego imajı, zorlatır ona mesela. Diyelim ki "ben başladığım her işi en iyi tamamlayan biriyim" dedin; bir olumsuzluk oldu, bitiremedin. Ego seni zorluyor; bazen üçkâğıtçılığa zorlayabilir, hileye zorlayabilir, başkalarının hakkını yemeye zorlayabilir, bir kısım ilkelerinden vazgeçmeye zorlayabilir. Bir sürü şey olabilir; ne yaptın? Zorladın. Veyahut da birini ezmeni gerektirebilir o durum, değil mi mesela? Mesela diyorsun ki "ben şu kadar zamanda bu kadar para kazanmak istiyorum" ama şartlar bakıyorsun tam sana o imkânı vermiyor; bu sefer diyelim ki önüne geleni ezmeye başlıyorsun, çünkü orada ego sıkışıyor biraz. Sıkışınca ne yapıyor? Hedefine ulaşmak ihtiyacında bu sefer negatif davranışlar sergilemeye başlıyor. Bu çeşitli şekiller alır yapıya göre; kimisinde alınma, gücenme, kendine acıma şeklinde de olabilir. Bunlar da negatif davranıştır. Veya öfke, kızgınlık, saldırganlık vesaire. Kendi içinde ya da dışında artmış olan kargaşa, ya kendi içine çekilme veyahut da dışa doğru bir öfke ve saldırganlık ile tölere edilmeye çalışılır. Ve kişide öfke, utanma ya da korku oluşur. Öfke ağırlıklı olarak fizik merkezin bir yansıması, herkes öfkelenebilir; utanma duygu merkezinin, korku zihin merkezinin.
Şimdi bu süreç devam ettiği zaman patolojik düzeye doğru kaymaya başlıyoruz. Yani ne oluyor? Fonksiyonel olmayan mücadele tarzlarına yöneliyoruz; hem bunlar işlev görmüyorlar hem de aslında süreci daha da kötü hale getiriyorlar. Ve bu durum kişinin olayları düşünme, analiz etme ve özgürce tercihte bulunma kabiliyetini sınırlar. Yani burada çok daha güçlü bir otomatizma var. Mesela bazen olur işte, dediğim gibi araba sürerken adam o kadar problematiktir ki mesela en ufak diyelim işte karşıdakinin bir hatasında hemen kavga çıkarır; zaten leviye hazırdır, hemen kavga çıkarır. Sen dersin ki "yani tamam, bu kadar da olmaz" dersin. Aslında bu şu diyor yani: "ben artık bu hoşlanmadığım hayatla ancak bu şekilde, bu stratejiyle baş edebilirim." Ve bu stratejiler işin kötü yanı en fonksiyonel olmayan stratejiler, çözüm üretmeyen stratejiler.
Duygu merkezi niye utanmaya gidiyor mesela? Çünkü duygu merkezinin temel şeyi kimlik ve bilinmedir. Sen orada kimlik olarak arzu ettiğin noktaya gelemediğinde utanıyorsun; kendini eksik, yetersiz, kabiliyetsiz, önemli olmayan, dikkate değmeyen biri olarak algılıyorsun. Bu, utanmayı meydana getiriyor. Mesela hayatla baş edemediğinde fizik merkezi üstüne o yükü öfke olarak dışarı doğru yansıtabiliyor. Ama duygu merkezi niye böyle üstünden bir şey atamıyor? Duygu merkezi çünkü kimlik ihtiyacında; kabul edilebilir, takdir edilebilir, dikkat edilebilir bir kimliğe odaklı orada duygu merkezi. Yani duygu merkezinin ego imajı: sevilen, ilgi duyulan, istenen, cazip bir kimliğe sahip olmak. Bunun tam tersi geldiğinde kendinden utanıyor; o anlamda utanma o anlamda. Kendi kafasında oluşturduğu bir idealı gerçekleştiremediği için sürekli de eksiklik hissediyor.
Dedik, bu durum kişinin özgür tercih yapma kabiliyetini bütün bütün ortadan kaldırır ve temel olarak kişi takıntılı ve zorlayıcı bir şekilde belli tutumların sınırlılığını yaşamak zorunda kalır. Yani mesela diyelim ki birisi onu önemsemediğinde, diyelim ki mizacı da iki diyelim, hemen alınganlık, kırılma, küsme, takıntılı bir şekilde; hemen, anında. Ne yapıyor? Mekanizma onu sanki başka bir imkân, yol, alternatif yokmuşçasına "küseceğim" diyor, veya "çok alındım, ona cevap vereceğim" diyor. Takıntılı bir şekilde, ve "cevap veremediğimde rahat edemiyorum" diyor. Bu nedir? Bir takıntıdır aslında değil mi. "İlla" diyor "beni kırdığını ona söyleyeceğim, anlasın beni kırdığını." Halbuki aslında orada "anlasın" diye değil, başka motivasyonlar var derinde. Ve kişi bunu yapmamazlık edemiyor. Bakın, patolojik durumdaki en temel şey odur; o yüzden "takıntılı ve zorlayıcı bir şekilde" diyor burada, yapmamazlık edemiyor. Mesela biri seni yok saydı, "o beni yok saydı değil mi, ben de onu yok sayacağım." Diyorsun ki "bunu yapma"; "yapacağım" diyor. "Yapmazsam rahat edemiyorum" diyor. İşte bu bir takıntı; hâlbuki diyorsun ki "yapsam ne olacak?" Bak hiçbir realitesi yok aslında, sadece ego rahatlamak istiyor yani, başka hiçbir şey yok, hiçbir gerçeklik yok. Yani diyelim ki aranızdaki ilişki mi düzelecek, bir şey mi daha iyiye gidecek, bir çözüm mü olacak -bu yok, hiçbir şey olmayacak. Bakın, o bir çözüm bile üretebilir ama kişi çözüm için onu yapmıyor. Bunu kaçırmayın; bazı insan egosunun o takıntısını yapıyor, "belki anlar" diyor, "belki kendini düzeltir" diyor. Ama bak, sen onun için mi yapıyorsun? Onun için yapmıyorsun; dolayısıyla mevzuyu çarpıtmaya gerek yok, sen bunu yapmamazlık edemiyorsun. Yani takıntılı bir şekilde o ego seni -mesela geçen işte Mehmet'le mesela biz oturuyoruz yolda, birisi yanlış bir park etmiş falan, adam hemen bizim yanımızda oturuyor orta koltuklarda böyle otobüste, işte bak böyle diyor "araba buraya mı park edilir, ne biçim insan" bir de beni de yanına almak istiyor öyle değil mi, "bak niye itiraz etmiyorsunuz" diye. Ben başımı sallıyorum, diyor ki "baş sallamakla olmaz beyefendi" diyor. Şimdi yani şeyin farkında değil yani, bak zaten orada birisi söylüyor zaten, zaten şoför de söylüyor; yani senin burada söylemenin bir anlamı yok. Ve sen kendini tutamıyorsun, bak tutamıyorsun; ve tutamamanı göremiyorsun, onu rasyonalize etmeye çalışıyorsun. Hiçbir anlamı yok. Bir de beni yandaş almaya çalışıyorsun. Tabii adam özdeşleşme kardeşim biraz; şey diyeceğiz ama biraz yaşlı bir adamdır. Yani ne yapıyor? Bir süre sonra mekanizma takıntılı bir şekilde, fonksiyonel olmayan, işlevsiz, hatta süreci daha olumsuz hale getiren tavırlar sergilemeye başlıyor. Ve bu tavırları yapmamazlık edemiyor, yapmadan rahatlayamıyor. Mesela diyor ki "ona laf soktum, rahatladım" -iyi halt ettin, bir düşün bakalım rahatlayan kim orada yani. Hâlbuki işte sen bir düşün, seni o konuda manipüle eden ego ne? Sana diyor ki "bak, söyle, rahatlayacaksın." Ben de diyorum ki "seni rahat edebilmem umurumda değil ki, söylemeyeceğim" diyorum.
Otobüs Metaforu: İçimizdeki Yolcular ve Şoför Koltuğu
İşte nefse rağmen mücadele dediğim şey o; fark ediyorsun orada seni manipüle ettiğini. Yani diyorsun ki "sen şoför koltuğuna oturmak istiyorsun ama sana şoför koltuğunu vermiyorum" diyorsun yani; o yolcu ama. Düşün mesela o adam şoför olsaydı muhtemelen orada kavga çıkardı; iyi ki onu şoför yapmadık değil mi mesela? İşte bizim içimizde de kendimizi bir otobüs olarak algılarsak, bizim içimizde de bir sürü yolcu var; beraber yolculuk yapıyoruz birçok benlik hâliyle. Dikkat edeceğiz, kimi şoför koltuğuna oturtuyoruz veya kim şoför koltuğuna oturmak istiyor da biz onu fark etmeden o şoför koltuğuna yerleşmiş, bunu görmek durumundayız. Çünkü bakın hayatımız burada söz konusu, değil mi?
Hayatımız söz konusu. İşte bak, "daha kötü olacağım" soru kim, kim daha kötü olacak? Bir sufinin bir sözü var, bir talebesi aktarıyor: hocası ona demiş ki "eğer benim hakkımda çok kötü sözler söylerlerse sen beni savunma." O demiş ki "ben bunu yapamam." O zaman demiş "sen adam olamazsın." Bak burada, işte birisi yanlış bir şey söylüyor, düzeltmek lazım değil mi, biz hemen ona gideriz. Mevzu o değil; mevzu, sen özgürce kendini tutabiliyor musun? Diyelim ki orada cevap da verebilirsin, belki adam yanlış bir şey söylüyor ama bakıyorsun ki adam aslında bir noktada algı kapısı açık ve doğruyu da duymaya, onu dinlemeye en azından açıksa söyleyebilirsin. Ama bak sen kendini tutamayarak söylüyorsan, problem o. Orada onu demiş yani, "kendimi tutamam" demiş, "o zaman adam olamazsın" demiş. Yani o zaman bir şey yaparken tersini de yapabilirim, gözeterek mi -tersini yapabilir imkâna sahip olduğunu bizatihi göreceksin. Yani onu söylemeyebilmek kabiliyetine sahip olacaksın ve onu söylemediğinde rahatsız olmamalısın; o zaman sen özgürce davranabilirsin. Öbür türlü, seni zorlayan, arkadan itekleyen, "söyle söyle" diyen, "beni rahat ettir" diyen bir egonun emrini yerine getiriyorsun.
Çünkü şey, söyleyemiyor -söyleyememe var ama söyleyebilme potansiyeli olmalı mesela; özgür insan söyleyebilme ve söylememe potansiyeline sahiptir ve bunları özgürce tercih edebilir. "Söyleyemiyorsun söyleyemiyorsun diye söyle" -o da bir çözüm değil. Yani söyleyememene sebep olan ne? Onu görmek. Orada da belki bir ego negatif imajı olabilir vesaire; fakat buradaki mesele gerçekten özgür olarak tercih edebilmek durumunda oluşumuzdur. "Ama sonra bu zorlu yaşanmalı." Tabii ki. "Huzuru yaşanmalı." Tabii ki. Fakat zaten biz şunu diyoruz: sen kendi üzerinde çalışıyorsan bunu kontrol et; çalışmıyorsan serbestsin, ne geliyorsa söyleyip yapabilirsin. Ama mesele kendi üzerinde çalışmaksa üzerinde çalış. Yani mesela diyelim ki bir ego imajımız var, "söyleyemiyor" diyelim; orada da niye söyleyemediği üzerinde çalış. Orada da çünkü bir yanlış şey var; diyelim ki alan gerilimi, alanda biraz rahat değil, veyahut da kontrol edemeyecek, kontrolden çıkacak vesaire -bak onları da analiz et, onların üzerinde düşün.
Hayır Diyebilmek: Özgürlük ve Fonksiyonellik
Ama burada bakın mesele aslında, hani bazen olur ya böyle çocuklar gençken dönüyorsa, "yaparsın, yapamazsın", "atlarsın, atlayamazsın" diye birbirlerini şey yaparlar. Herhalde bir de akıllı olup sorsak: niye atlayayım, niye atlamayacağım, neden? Ama mesela ne yapar bazen böyle? Kişiler psikolojik savaş yaptıklarında "atlarsın, atlayamazsın, söylersin, söyleyemezsin" derler. Bak, "gidip söyleyeceğim." Söylemem gerekiyor mu, gerekmiyor mu? Değil mi, akıllı soru budur; oradan yola çıkmamız gerekir. "Bak sen söyleyemiyorsun, söyle" -bu değil olay; söyleyemiyorsun, niye söyleyemiyorsun? Bir de arkasından şunu söylemen gerekiyor mu, söylemen gerekmiyor mu? Ama aslında sen söylemen gerekmediği için söylememezlik etmiyorsun; söyleyemediğin için söylememezlik ediyorsun. Onun üzerinde de çalışacaksın.
Ve kişi daha problematik hale geldikçe daha savunmacı, daha bazen saldırgan mekanizmalarla, yani bazen işte diyelim ki çevresini baskılama, saldırma, sindirme veyahut da işte kendini izole etme, kaçınma vesaireyle cevap vermeye çalışır. Bunlar da sağlıklı olmayan tepkiler olarak önümüze çıkıyorlar. Yine sen neyi çıkarıyorsun? Yani kendini ifade et; hangi kendini ifade ediyorsun? Yani psikopat da kendini ifade ediyor, iyi etmiyor. Hani az önce söylediniz ya, söylemesi gerekirse söyleyemeyen için söylenenler bunu da yapıyor; eyvallah ama son tahlilde çok objektif ve nitelikli bir şey değil yani. Hani hiç hayır diyemeyen veya hayır demekte çok zorlanan insana "hayır de" diyor -"hayır de." Ya mevzu hayır diyebilmek veya dememek değil; nerede hayır diyebileceğini, nerede dememen gerektiğini, hayırın veya evetin ne anlama geldiğini ve o cevapların hangi konseptte anlamlı ve değerli olduğunu, işlevsel olduğunu anlamak. Yoksa "bu hayır diyemiyor, öyleyse hayır dedirt bunu" -bu değil. O bir denge değil; bir yerden alıp onu öbür yere savuruyor o noktada. Geçici bir rahatlık sağlıyor, peki gerçek anlamda çözüm sağlıyor mu? Yok. "Hayır dedim, rahat ettim" -tamam, hayır dedin de çok mu çözümledin orada? Ama yerinde hayır diyebilmek, işlevsel olduğu bir yerde, gerekli olduğu bir yerde hayır demek. Yoksa "hayır diyemiyorsun, hayır de" -bu değil yani, hatta bunun kökünden koparıyor değil mi?
Şimdi mesela bir dokuz hayır demekte zorlanıyor ama altıya gittiğinde hep hayır diyor; ama bak sağlıksız yani, mevzu orada hayır diyebilmek değil, yerinde, zamanında, fonksiyonel bir noktada hayır diyebilmek. Onu da dikkat edin, en doğru bir bilinç ve hâlde söyleyebilmek. Yani hayır diyorsun karşındaki insana ama karşındaki insan en azından, eğer çok sübjektif değilse, hayırın kendisine karşı olmadığını anlıyor; sende bir öfke olmadığını anlıyor. Ona karşı bir hayır demediğini anlıyor, kendi süreciyle ilgili olarak hayır dediğini anlıyor mesela. Anlatabildim mi? Yani o hayır demenin de bir doğal hâli var.
Evet, bitirdik bir şey; sadece bir düşün, bence bu öğrendiklerimizi düşünelim, yaşayalım, genişletelim. Belki bir ileriki derste üzerinde çalışabileceğimiz, konuşabileceğimiz bir şey; hani geniş bir konu olduğu için onu ileride açarız da, bunu bir başlık olarak verebiliriz.
İhtiyaç, Beklenti ve Hak Algısı
Şimdi hayatta ilişkiler konusunda insanların yanlış mekanizmaları şu şekilde işler. İnsanın ego düzeyinde ihtiyaçları var: ilgi ihtiyacı var, sevgi ihtiyacı var, güven ihtiyacı var, sahiplenme ihtiyacı var, hükmetme ihtiyacı var değil mi, aidiyet ihtiyacı var, ait kılma ihtiyacı var, bir şey başarma ihtiyacı var değil mi, yeterlilik hissetme ihtiyacı var vesaire vesaire. Şimdi bu ihtiyaçlar var; bunlar neyin ihtiyacı özünde? Ego düzeyimizin ihtiyacı, tırnak içinde, kendi düzeylerinde meşru olarak görünebilirler. Fakat sonra ne oluyor bu noktada? Kişi ihtiyaçlarını beklenti hâline getiriyor. Yani aslında bu bahsettiğimiz şeylerin ana başlığı nedir? İhtiyaçtır. Fakat kişi o ihtiyacı siliyor, beklenti koyuyor onların üzerine. Sonra ne yazıyor oraya? "Hak" diye yazıyor -hak ettiğim şeyler. Sonra karşılanmadığı zaman suçlama konuları hâline geliyor onlar. Hâlbuki en temelde ihtiyaçlar.
Doğru anlayış şudur: "ihtiyaçlarım var, fakat beklemiyorum" diyebilmek. Yani ihtiyaçlarım var, fakat bekleme, beklemiyorum muhataptan bunu. Diyelim ki işte misal ben bir çocuğum, bir evladım; babamdan şöyle şöyle bir tutum görmeye ihtiyacım var. Mesela beni koruyup kollamasına ihtiyacım olabilir, vesaire diyelim, sıralayabiliriz. Bunu diyebilirim: "bir çocuk olarak, bir evlat olarak babamdan ihtiyaçlarım bunlar." Bunları da bekliyorum -yok, orada dur. İhtiyaçlarım var, orada dur, mevzu orada biter. "Beklentim var" dediğinde kontrol edemediğin bir özellik, hazneyi hayatının içinde bir problem hâline getirirsin. "Bekliyorum ama o beklentimi karşılamıyor" değil mi mesela? Sonra diyelim ki sen bazı şeyler yapıyorsun, bazı şeyler yaparak karşındaki insanı memnun ediyorsun; bunun üzerinden diyorsun ki "o beklentileri ben hak ediyorum" diyorsun. Sonra da diyorsun ki "hak ettiğim şeyleri bulamadığım için onu suçluyorum." Bu hayatta ilişkiler konusunda, ikili ilişkilerde, arkadaşlıkta, dostlukta, ailede -hepsinde bu yanlış bir şeydir, bir tarzdır. Kişi şunu diyebilir: "benim ihtiyaçlarım var" -bunu diyebilirsin. Ama "beklentim yok, hak etmiyorum"; yani hak algısı üzerinden değerlendirmiyorum, bir hak olarak değerlendirmiyorum. Hele hele o ihtiyaçlarım karşılanmadığında da suçlamıyorum. Bu süreç çok önemli.
Yani "ihtiyaç, eyvallah" diyorsun ya, ondan sonraki süreç bir şekilde bulanmaya başlıyor; ondan sonra işte ihtiyacı da atmaya çalışıyorsun ama o yerinden ayrılmıyor. Biz hep soru soruyoruz diye -mesela diyor ki işte, birisi karşındaki insan şöyle yaptı, "bunlara rahatsız oldum" diyor. Biz neyi sormak gerektiğini biliyoruz: "niye rahatsız oldun?" "Hani, işte, beni aldattı, rahatsız oldum." "Niye rahatsız oldun?" "Yalnız, niye rahatsız olursun?" Sadakate ihtiyacın var; o yüzden bak, en temelde bir ihtiyaç var orada yani, değil mi? "Makul değil, rahatsız olman makul değil; ihtiyacın makul." Ama o ihtiyacı başka kişi de görmez diye biraz şey yapıyorsunuz. Bir ihtiyacım var, ne yaparsın, dersin ki "benim sadakate ihtiyacım var." Ama karşımdaki insan bu sadakati bana gösterecek ego drive mekanizmasına sahip değil; başka bir ego tarafından sürülüyor, o egonun da sadakat gibi bir problemi yok, "sadık olayım, sadakat içinde olmam lazım" böyle bir derdi yok. Şimdi senin sadakat beklemen haklı mı, haksız mı? Bütünüyle haksızsın. Anlatabilir miyim? İhtiyacın konusunda haklısın -bak, ihtiyacın konusunda haklısın, beklentin konusunda haksızsın. Ama şöyle bir şey yok mu: bu ihtiyacı ancak o karşılayacak diye bir şekilde kendimizi doldurduk. Şimdi onun yerine başka kim karşılayacak? Allah haricinde pek kimse yoksa mesela. Bravo, bak ne güzel bir meseleyi kendi ayağından buldun.
Yani insanın aslında ego ihtiyacı dediğimiz şeyler hakikatte Tanrı tarafından, yaratıcı tarafından, Allah tarafından ancak tatmin edilebilir. Mesela bana her zaman sadık olan kim olabilir? Allah'tır yani, Allah sadıktır. Mesela Allah şunu demez: "eskiden bir milyar insan vardı, şimdi altı milyar var, seninle fazla ilgilenemiyorum, kusura bakma." Demez değil mi? Ama diyelim ki karşında bir insan olabilir, arkadaşları çoğalır, işi güçlenir; der ki, mesela kişi der ki "yeterince benimle ilgilenmiyorsun." O da der ki "ne yapayım?" Değil mi, makul yani. Ama bak, egonun ihtiyaç duyduğu her şey en mükemmel hâliyle Tanrı tarafından karşılanır. O zaman bunu idrak ederek hayatta muhataplarımızdan gelen geri bildirimleri en doğru şekilde analiz edebilmeliyiz.
Yani ne gibi? Bunu da bir şey olarak, antiparantez olarak, bir işaret olarak düşünün, bunu açmamız lazım. Mesela diyelim ki bir cevizi aldın, daha tam olgunlaşmamış, yani olgunlaşmanın orta seviyesinde diyelim. Şimdi aldın o cevizi eline, elin yeşillenir; ısırmaya kalksan acılık olur, kesip içini yiyeyim desen içini bulamazsın. Öyle değil mi? Şimdi sen diyebilir misin "bu ceviz berbat bir ceviz"? Hayır, bu ceviz ham bir ceviz. Muhataplarımızın hepsinin birbirimize karşı bir hamlık tarafı var değil mi? Ama hamlıklarımızdan dolayı biz birbirimizi yok sayabilir miyiz, dışlayabilir miyiz? Yok, hayır, o ayrı bir şey. Ne diyorsun? "Bu ceviz daha olgun değil" diyorsun değil mi mesela. Mesela "ben bu cevizin içini yiyemem" dersin o durumdayken, değil mi, çünkü daha oluşmamış; ama potansiyelinde oluşma imkânı var. Senin ceviz içi yeme ihtiyacın olabilir, fakat karşındaki cevizin olgun olmadığını bilirsen onu beklemezsin. Algımız bu merkezde olmalıdır.
Yani ben mesela diyelim ki düzeni seviyorum, düzen, tertibi seviyorum. Ama karşımdakinin bu konuda hamlığı var. "Ben düzenliliği severim, düzen, tertip benim için çok önemlidir." Önemli, anladık, sonra orada dur, bu kadar. Gösterirsen ne âlâ, göstermesen canın sağ olsun, bu kadar; çünkü onun o konuda olgunluğu yok, yetkinleşmemiş o konuda. Bakın bu algı bizi insanları ve çevremizdeki ilişkilerimiz içindeki muhataplarımızı suçlamaktan kurtarır. Çünkü suçlamanın mantığı yoktur. Ben diyelim ki çok cesur biri değilim, muhatabım benden cesaret istiyor; e değilim, şu an değilim yani, istediğin kadar sen benden cesaret bekle. Öyle değil mi? Bekliyorsan sen hatalısın. Onun için mesele suçlamak ve eleştirmek değil, anlamaktır; bu noktada.
Bu dizinin betimlemesi için teşekkür ederim. Egomuza odaklı bir şekilde tanınan çözüm bekleriz.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş (metinde doğrudan alıntılanan veya sure/ayet numarasıyla anılan bir ayet yok; yalnızca Hz. Yusuf kıssasına ve Peygamberimiz ile ilgili bazı kıssalara genel olarak atıfta bulunuluyor) --- ---