Ego, Kayıp Algısı ve İlişkilerde Muhtaçlık

Zihnin Olayları Soruna Dönüştürmesi

Çekindiğiniz için mi bir soru sormuyorsunuz, yoksa gerçekten bir sorunuz yok mu? Aslında sorunlar ne zaman ortaya çıkıyor? Kişi zihnine iyice takılıp onunla özdeşleştiğinde ortaya çıkıyor. Birçok defa dışarıdan şunu görürüz: aslında bir sorun yoktur ama kişi onu çok önemli bir sorun olarak görür.

Diyelim ki bir konuda bir başarısızlık yaşadınız. Burada bir sorun var mıdır? Aslında yoktur. Sadece bir şeyi yapamamışsınızdır, o kadar. Ama zihin sizi alır o olgu üzerinden: "Sen zaten başarısızsın" veya "Sen niye bunu yapamadın ki, bak herkes yapıyor, başkaları kolayca bunu yapabilirken sen neden yapamıyorsun" gibi. Zihin bir olguyu alır, sizin önünüze bir sorun yumağı olarak koyuverir.

Veya diyelim ki bir insan size yeterince duyarlı olmuyor. "Niye duyarlı olmuyor? Ben ne kadar şanssızım? Başka insanların ne kadar iyi muhatapları var; eşleri, arkadaşları, dostları var, niye benim yok? Ben hep böyle mi kalacağım, niye ben bu konuda şanssızım" diye düşünce üretirsiniz ve önünüzde bir sorun bulursunuz. Aslında ortada gerçek anlamda bir sorun yoktur, ortada sadece bir olay vardır. Fakat olay kimliğe, kimlik de bir soruna dönüşür.

Mesela diyelim ki çok sevdiğiniz bir arkadaştan tahmin edilmedik bir vefasızlık gördünüz; burada sorun nedir sizin için? Mustafa, öncesinde belki de o şeye gereksiz yere fazla anlam yüklemiştin. Evet, bakın zihin ne yaptı? Geriye gitti ve dedi ki: "Ben buna niye bu kadar değer verdim ya, ben bunu niye daha önce çözemedim, niye vaktimi harcadım?" Bakın zihin ne yaptı, sizin önünüze olayı bir sorun olarak koydu. Aslında sadece bir olay. Yani sizin o insana insan olarak değer vermeniz aslında normal bir şey; onunla kendi insani değerleriniz üzerinden vakit geçirmeniz doğru bir şey. Burada aslında hiçbir şey yok. Sadece karşınızdaki insanın psikolojik düzeyde yaşadığı bir olumsuzluk, gaflet, hata, bencillik, hırs, her neyse, ona ait olan bir süreçten dolayı size yanlış davranmış. Sorun ne burada? Bakın, sorun yok. Ama zihin sizin önünüze bunu koskocaman bir dağ gibi, bir sorun olarak koyabilir, değil mi?

Birçok şey üretebilirsiniz: "Kişiyi etkiledim, problem olur mu?" Tamam, etkiledi; çözümlenebilecek bir konu varsa ben onu çözerim. Yapabileceğim bir şey varsa yaparım, yapabileceğim bir şey yoksa zaten yapabileceğim bir şey yoktur. "Kayıp yaşarız" diye düşünürsünüz. Ne tür bir kayıp? Maddi kayıp mı, psikolojik kayıp mı diyemiyorsunuz; ama biliyorsunuz muhtemelen ne söyleyeceğimi: maddi kayıp. "Tamam, ben onu öderim, merak etme" falan diyeceğim. Yani orada bir maddi kayıp yaşamışsanız bunu da kabul edersiniz; o maddi kaybı tazmin edecek bir imkân varsa bunu yaparsınız, yoksa onu da kabul edersiniz. Ama bak, biz maddi değil, daha çok psikolojik anlamda bir kayıptan bahsediyoruz sanki. Halbuki kayıp algısı insan zihninin bir tuzağıdır.

Kayıp Hissi Egonun Bir Hikâyesidir

"5 senemi kaybettim, 5 senem boşa geçti, onunla geçirdiğim vakit boşunaymış" derseniz, sorun şu: sen o beş senenin içinde ne yaptın? Onunla ilişkinde ne olarak var oldun, insan olarak, kendi insani değerlerinle mi var oldun? Evet. Peki ne kaybettin? Vakit, belki. O vakti bu kişiye harcadın ama başka birine de harcayabilirdin. Bak, o vakti sen, sen olarak, aslında insani değerlerinle harcamışsın. Ne kaybı var burada?

Bakın ego ne dedi? "Ona vakit harcadım." Çok vakti var ya egonun, nereden buluyorsa: "Çok kıymetli vaktim var." Halbuki ben o insanla geçirdiğim vakitte insani değerlerimle var oldum; arkadaşlık, dostluk, sadakat, karşımdaki insanın iyiliğini düşünme ilkeleri üzerinden yaşadım o arkadaşlığı, o dostluğu. Peki burada ben ne kaybettim? Bir şey kaybetmedim. Ama egonun bir hikâyesi var.

"Ona duyulan sevgiyi niye kaybedelim?" diye sorulabilir. Önce şuradan başlamamız gerekiyor: ona duyduğum sevgi nasıl bir sevgi? Onu ne olarak seviyorum, arkadaş olarak mı, arkadaşlık niteliği üzerinden mi? Yani ego orada bir kayıp yaşıyor mu diyeceğiz? Bir arkadaşı kaybetti, bir dostu kaybetti mi kastediyorsunuz? Oradaki dostluk ilişkisi devam edemeyecek, bu da bir kayıp hissettirecek. Tamam, bu neyin kaybı? Ben, ben olarak, varlığım itibariyle neyi kaybettim? Eğer benim bir ilişkim, benim varlığımın bir parçası haline geliyorsa, orada zaten bir aldanış vardır. Bir ilişkim bittiğinde ben bir şey kaybetmiyorum. Sadece o insan davranışıyla veya tutumuyla diyor ki, "biz seninle yapamayız" -- ya da öyle demiyor da haliyle öyle diyor. Diyelim ki vefasızlık gösteriyor, bencillik yapıyor; hâl diliyle ne demiş oluyor? "Biz seninle arkadaşlık yapamayız." Siz de onu anlıyorsunuz, diyorsunuz ki artık bu insanla olan arkadaşlığın burada tamamlandı.

Kur'an-ı Kerim'de Kehf suresinde Hz. Musa ile bir kulla ilgili bir kıssa vardır. Orada Musa'nın muhatabı olan kişi Musa'ya ne diyor? "Bana soru sorma, ben bir şey yaptığım zaman sürekli bana niye böyle yapıyorsun deme; bilmediğin şeye sabredemezsin, sakin ol, bunları anlayacaksın." Musa da acelecilik ediyor, üçüncü itirazında diyor ki: "Benimle senin arandaki birliktelik bitti." Musa şunu demiyor: "Kaybettik adamı." Bakın, kayıp da bir egonun hikâyesi. Çünkü ilişki, varlığımızı tamamlayan bir şey gibi algılanıyor. Yani benim bir insanla olan ilişkim, benim varlığımın bir parçası mıdır yoksa varlığımla katıldığım bir süreç midir? Bu önemlidir.

Tam olan varlığımla katıldığım bir ilişki ise, bitmesi bir kayıp değildir; benim bir kaybım yoktur. Sadece derim ki, bundan sonra bu insanla bu arkadaşlığı, dostluğu veya ilişkiyi yürütebilecek zemin kalmadığı için bu ilişkiyi noktalıyorum. Bir kaybım yok. Ama ilişki, varlığımın bir parçası olarak benim tarafımdan algılanıyorsa, o zaman ben o ilişkiye yanlış bir yerden bakıyorum demektir. O yüzden biz ayrılıklarda, ilişkilerin bozulması sürecinde kayıp hissi yaşıyoruz. Halbuki varlık olarak benim bir kaybım yok.

"De ki Allah Bana Yeter" Ayeti Üzerine

30 yıllık bir ilişkim, arkadaşlığım, dostluğum olabilir. O insan nefsine uyup yanlış bir davranış, tutum sergiler; arkadaşlığımız, dostluğumuz bitebilir. Ama ben orada bir kayıp hissetmem. Kayıp hissediyorsam, ben kendi varlığımın ne olduğunu sorgulamalıyım. Varlığım bir insanla ayakta duran bir şey midir, varlığım bir insanla ilişkimle tamamlanan bir şey midir? Ben onunla mı tamamlanıyorum, o olunca mı kendimi tam hissediyorum? O zaman bakın, sorun arkadaşlığın, dostluğun veya ilişkinin bitmesinde değil; sorun senin kendi varlığınla ilgili algında. Sen kendini tam olarak algılamıyorsun.

Bakın çok manidardır, Kur'an'da hep görürsünüz, peygamberin nice arkadaşları, dostları var, hem de ölümüne onun için mücadele edebilecek nitelikte dostları var. Ama Allah uyarıyor, diyor ki: insanlar sırtlarını dönüp senden uzaklaşacak olurlarsa de ki "Allah bana yeter." Ne demek bu? Dikkat et, ilişkiler yanlış bir şekilde senin varlığının bir parçası hâline gelmesin. En fedakâr, en samimi arkadaşın olabilir; saygı duyarsın, takdir edersin, o arkadaşlığa, o dostluğa uygun şekilde kendi insani niteliklerinle o ilişkide olursun. Bu ayrı bir şey. Ama "çok alışmıştım, aramız bozulunca sanki bir yarım gitti" diyorsan, gittiyse problem sende demektir. Sen o ilişki sürecinde kendi varlığınla ilgili yanlış bir yerde durmuşsun, yanlış bir algı içindesin.

O yüzden hayatta insanlar niye ilişkilerinde problem yaşayınca sarsılıyorlar? Çünkü kendi varlıklarıyla ilgili farkındalıkları tam değil. Allah peygambere onu söylerken ne demek istiyor aslında? İnsanlar etrafından dağılabilir; en fedakâr, samimi, sadık dediğin insan bile bir gün senden uzaklaşabilir. "De ki Allah bana yeter." Bu, "insanlar önemli değil" demek değil; içeride bir şey yanıyor tabii. Kastedilen şu: sen ve Allah öyle bir ilişkiye ve öyle bir varoluş zeminine sahipsiniz ki sen eksik değilsin. Sen Allah ile eksik değilsin. Allah'ın seni var ettiği bir varoluş var; dolayısıyla sen Allah'ı hatırlarsan anlarsın ki sen eksik değilsin. "De ki Allah bana yeter" demek, Allah mutlak varlık, o beni var etmiş; tam bir varlık olarak var etmiş, eksik yarım olarak var etmemiş, bir insana mahkûm var etmemiş, "ancak beni anlayan biri olursa kendimi tam hissedeceğim" diye var etmemiş.

Dikkat et: eğer insanların senden ayrılmasından dolayı bir problem, bir travma, bir sarsılma yaşıyorsan, kendi varoluşunun zeminini kaybetmişsin, unutmuşsun demektir. Bu ayet çok önemlidir: çevrendeki insanlar dağılıp gitse, "Allah bana yeter" -- yani sen hatırla ki Allah seni tam olarak yarattı, eksik olarak yaratmadı; seni bir dost, arkadaş, eş, çocuk ile tamamlanacak şekilde yaratmadı, sevilebilir olduğunda tam, sevilmediğinde eksik olacak şekilde yaratmadı. O zaman neye dikkat etmelisin? Kendi varlığının ne olduğuna dikkat etmelisin. Dışarıya değil içeriye bakmalısın. Biz ne yapıyoruz? Dışarıya bakıyoruz, "kaybettim" diyoruz. Bir bakalım, kaybeden kim? Kendini yarım hisseden. Sen öyle bir varlık mısın? Allah seni yarım bir varlık olarak mı yarattı, yoksa en güzel kıvamda mı yarattı?

Bağımlılık ve Eksiklik Hissi

Bunu şöyle düşünebilirsiniz: "Ben bu insanla 10-20 yıl arkadaşlık, dostluk, bir karı koca ilişkisi yaşadım; hiç ona yakışmayan bir şey yaptı, onun adına üzüldüm." Bu ayrı bir şeydir. Onun adına üzülebilirsin, ona dua edebilirsin; onun yanlışını idrak etmesi noktasında yapabileceğin bir şey varsa yaparsın. Bu ayrı bir şey. "Zaten umurumda değilsiniz" demek değil "Allah bana yeter." Sen gidersin, öbürü gelir demek değil; kastedilen bir ilişkiye dair umursamazlık, bir değer vermeme değil.

Bu bir bağlanma sorunu mudur? Bazen şöyle bir şey var: narsist biriyle en iyi bağımlı biri anlaşır, öyle değil mi? Çok iyi anlaşırlar, çünkü ikisi de bir şeye bağımlıdır. Şimdi bakın, insan niye bağımlı olur? Çünkü kendini eksik hisseder. Bunu sadece pasiflik olarak algılamayın; mesela bir insan tahakküm edeceği birine ihtiyaç duyar, bu da bir bağımlılıktır, bu da bir zayıflıktır. Zayıflık deyince aklınıza ezik, büzük, beceriksiz, yetersiz hisseden biri gelmesin. Nice insan vardır, tahakküm etme bağımlısıdır; birine tahakküm edecek, biri onun emrini dinleyecek, birini istediği gibi çekip çevirecek. Buna ihtiyacı var, çünkü eksik. Eğer tahakküm edeceği biri olmazsa eksik kalacak. Gücünü ispat edebileceği, gücünün olacağı bir ilişki olmazsa kendini eksik hissediyor.

Bir kral düşünün, kral "ülkem nerede" diyecek değil mi, bir ülkeye ihtiyacı var. Sen kral dediğin anda kendine sorarsın, nerenin kralısın, bir yer bulman lazım. Mesela bazı insanlar "insanlar bana saygı duyar" der; bu, "insanlar bana saygı duymadığında ben eksiklik hissediyorum" demek istiyor. Niye bunu kimlik gibi anlatıyor? "İnsanlar bana çok saygılı, insanlar beni dinlerler." Peki dinlemezlerse?

Aşkın Cünun, Fünun ve Sükun Hâlleri

Mesela çocukların beni dinler dersiniz, ama çocuklar büyüyor, 20-25 yaşına geliyor, dinlemiyorlar. "Hani çocukların beni dinlerler?" Nerede? Yok. Bu sefer ne oldu? Eksiklik oldu; yani kendi kimlik hikâyende bir eksiklik ortaya çıktı. Onun için ilişkiler günümüzde büyük oranda bağımlılık şeklinde. Bu bağımlılık görünür bir bağımlılık olmayabilir. Veya işte hiç bağlanmıyor biri diyelim, bağlanma problemi var; o da bir problemden kaynaklanıyor. Çünkü o da tek bir noktaya bağlanmanın kendisi için problem oluşturacağını düşünüyor, sürekli farklı ilişki deneyimlerine giriyor. Çünkü aslında orada da birine bağlanmaktan korkan ve oradan yaralanmaktan korkan bir şey var. Aslında o da bağımlı, onda da bir problem var, ama farklı bir stratejiyle bunu yürütmeye çalışıyor. Bir yere fazla bağlanırsa kopamayacak, o zaman ne yapıyor? Değiştiriyor -- evini, ortamını, arkadaşlığını, ilişkisini. Çünkü orada şunu seziyor: "Bağımlı olabilirim, bağımlı olduğum şey eğer istediğim gibi olmazsa beni yaralayacak." O zaman fazla bağlanmadan uzaklaşır.

Bakın bütün hikâye ne hikâyesi? Benliğin yanlış bir yerde tanımlanması. Benliğin kendini eksik ve muhtaç olarak tanımlamasında yatıyor. O yüzden ben her zaman şunu hatırlatırım: eksik ve muhtaçlık hissi duyuyorsan hiçbir ilişkiye girmeyeceksin. Ben bunu deyince ne oluyor? Bütün ilişkilerin yüzde 99'u boşa düşüyor. Bir gün birisi bana bir mesaj atmıştı; bir arkadaşım şehir dışında bir yerde yaşıyordu, "birisiyle tanıştım, ne yapayım?" dedi. Dedim ki "ona muhtaçlık hissediyorsan uzaklaş, muhtaçlık hissediyorsan bu ilişkiyi bitir." Tabii cevap gelmedi; sonra ilişki problematik bir süreç içinde başladı ve bitti. Ben orada ne anlatmak istedim? Muhtaçlık algısıyla bir ilişkinin içinde olma. Çünkü böyle bir ilişki anlamlı bir şey değildir. Muhtaçlık algısı bizi hem kendimizle, hem muhatabımızla, hem de ilişkiyle ilgili yanlış algılara götüren bir şeydir. Ben hayatta en iyi nasıl biriyle arkadaşlık, dostluk yaşayabilirim? Bana muhtaç olmayan biriyle en iyi arkadaşlığı, dostluğu yaşayabilirim. Çünkü o ilişkide muhtaçlığın tetiklediği bir süreç olmaz.

Hatta bazen biz neden bir arkadaşlık ilişkisi bozulacağı zaman çatışma yaşıyoruz? Çünkü ego "eğer bu ilişki biterse problem olacak, sıkıntı yaşayacaksın" diye uyarı veriyor; "ilişkiyi nasıl kurtarabilirim" diye abuk sabuk tepkiler veriyoruz. Neden? Çünkü muhtacız. Belki garip gelebilir ama her türlü ilişki -- arkadaşlık, dostluk, anne baba, çocuk arasındaki ilişki -- muhtaçlık esaretinden kurtulmalıdır. Kurtulduğu zaman o ilişki bir anlam ve derinlik kazanabilir, daha nitelikli olabilir.

"Aşk da bir muhtaçlık değil mi hocam? Onsuz yapamamak, bu duygunun kendisinde bir muhtaçlık yok mu?" Şöyle düşünün: aşkın farklı düzeyleri vardır. Anne karnında gelişim safhaları vardır; o cenine, o gelişim safhaları tamamlanmadan tam bir insan bedeni diyebilir misiniz? Diyemezsiniz, değil mi? 9 ay 10 gün süreç tamamlanınca o tam bir insan bedeni olur. Aşkla ilgili toplumda çok fazla şey duyarsınız, okursunuz. Aşkın cünun, fünun ve sükun devreleri vardır -- yani cinnet, bir şeyleri anlama/idrak etme, ve sükûnete/itminana erme safhaları. İnsanların çoğu aşkı bu cünun dediğimiz safha üzerinden tanımlar. İşte Mecnun, Leyla'yı görmeden edemiyordu, mahvoluyordu vesaire; hemen bunu aşk olarak tanımlıyoruz. Halbuki bu aşkın cünun safhasıdır. Bir de fünun safhası var, bir şeylerin anlamını kavrama; daha sonra da sükun safhası var. Sükun safhasında muhtaçlık kavramı yoktur.

Hatta sufiler der ki: önce aşık, mâşuk ve aşk vardır -- üçlü bir şey vardır: aşık (seven), sevilen ve sevgi. Nihayetinde sadece aşk kalır; sen-ben kalmaz, "benim sana muhtaçlığım, senin bana muhtaçlığın" falan kalmaz. Dolayısıyla aşk dediğimizde, nihai olarak asıl anlamıyla tam aşk hâlinde kayıp hissi de yoktur, eksiklik hissi de yoktur, muhtaçlık hissi de yoktur. Zaten en sonda klasik geleneğimizdeki hikâyede Mecnun der ki: "Leyla bendedir, artık arayış kalmamıştır." Halbuki daha önce sürekli arıyordu. Dolayısıyla aşk o anlamda bir tevhid hâlidir; ikilik yoktur ki bir muhtaç, bir de muhtaç olunan kalsın. O ikilik var olduğu müddetçe orada devam etmesi gereken bir süreç vardır, o tamamlanmamıştır. Biz o tamamlanmamış süreçlere aşk demiyoruz -- gerçek, hakiki aşka giden süreç olarak onu tanımlayabiliriz. O hâlleri aşk olarak tanımlarsanız yanılırsınız.

"Hocam bizim aşkı terk edenler intihar ediyorlar mesela." Bakın, bazen kişi karşısındakini o kadar önemser ki, psikolojik anlamda kendi varlığını onun varlığı üzerinden tanımlar. O olmadığında ben yokum. Bazen bir ayrılık olur, bir boşanma; taraflardan biri "ben artık neyim ya, ben yokum, hiçbir şey kalmadı" der. Çünkü kendi varlığı adına hiçbir şey yok orada; kendisini bir başkası üzerinden tanımlamış: "Ben falanın sevdiği biriyim, falanın eşiyim" veya "annemin çocuğuyum, çocuğumun annesiyim." Çocuk gidince annelik de gidiyor, kendi varlığı da ortadan kalkıyor. O zaman kişi buna dayanamıyor. Üstelik çaresizlik yaşıyor çünkü bunu gideremez; karşısındaki onu terk etmiş veya ölmüş. O zaman kişi ne hissediyor? Hiçbir şey; "ben hiçbir şeyim," varlığına dair algı sıfır. O zaman nasıl yaşayacaksın böyle? Yaşayamazsın.

O yüzden her türlü ilişkide -- ebeveyn-çocuk, karşı cinsle ilişki, arkadaşlık, dostluk -- kişi kendine şunu sormalıdır: "Ben bu ilişkide ne olarak varım? Varlığımda bir eksiklik var mı?" Aslında gerçek ilişki, sahte benliği eksik ve muhtaç algılayan insanların bir araya gelip kendi varlıklarının tam olduğunu idrak edecekleri bir süreçtir. Buna gerçekten ilişki diyebiliriz. Bunun farkında olmak lazım. "Ben kendimi eksik, sana muhtaç hissediyorum, sensiz yapamam gibi geliyor, sen olunca kendimi tam hissediyorum" demek yanlış bir şeydir, burada bir problem var. "Sen de buna benzer şeyler hissediyorsun değil mi? Evet, o zaman biz bir araya gelelim, ama ne için? Bu eksiklik ve muhtaçlık hissimizi örtmek için değil, ortadan kaldırmak için. Gerçekten ben, ben olarak tamım, sen de sen olarak tamsın; bunu birbirimize hatırlatalım, bu konuda birbirimize aynı olalım."

Mesela eşim veya arkadaşım bana dese ki "sen olmasan ben ne yaparım?" -- içimdeki ego "oh ne güzel, bensiz yapamayan biri var, ne kadar hoş bir şey" diyebilir. Ben böyle mi diyeceğim? Yok, "seni anlıyorum, öyle hissediyorsun ama aslında sen gerçekte öyle değilsin, sen ben olmadan da varsın ve tamsın. Bunun üzerinde biraz düşün, biraz anlamaya çalış, bunu birlikte konuşalım. Sen bu ilişkide kendini nasıl eksik hissediyorsun, nasıl benimle tamamlandığın hissine sahip oluyorsun, biraz bunun üzerinde konuşalım. Çünkü bu gerçek değil, ama şu anda öyle hissediyorsun." Bunu birbirimize gerçekten hatırlatabiliyorsak, o zaman Kur'an'da anlatıldığı haliyle gerçekten birbirimizin velisidirler -- bir kadın veya erkek, iki insan. Gerçekten birbirinin velisi olmak: "sen bana dayan, ben sana dayanayım, sen benim muhtaçlığımı gider, ben de seninkini gidereyim" demek değil. Biz sadece ve sadece Allah'a muhtacız ve onun varlığıyla tamız; biz birbirimize bunu hatırlatmak için yaşıyoruz. Bir gün ben ölürsem, hiçbir eksiklik hissetmeyesin isterim, ya da bir gün ayrıldığımızda senin bir eksiklik hissetmemeni isterim.

Sahte Benlik, Boşluk ve Fedakârlık

Bazı insanlar ayrılık olunca neye bakarlar biliyor musunuz? "O bensiz yapabiliyormuş, yapabiliyorsa Allah kahretsin, ne kadar kötü durum; ayrıldık ama hiç üzülmüyor, ayrıldık ama hiç etkilenmedi." Neden böyle düşünürüz? Çünkü ego şuna ihtiyaç duyuyor: "ayrıldık ama bensiz yapamıyor, benim onda oluşturduğum büyük bir boşluk oldu, o boşlukla yaşayamıyor." Benden ayrılması onda büyük bir boşluk meydana getirdi diye ego bundan hoşlanıyor. Bu ne kadar acı verici bir şey! Ben hayatta böyle bir insan olmak istemem; birisi benden ayrıldığında, arkadaş, eş, dost, ne olursa olsun, bensiz de ayakta durabilecek, tamlığını hissedebilecek biri olmasını isterim. Eğer içimden "şuna bak, ayrıldık ama en ufak bir sarsıntı olmadı, Allah kahretsin" diye geçiriyorsam, benim burada kocaman, sahte, üç kâğıtçı bir egom var demektir; kendini yanlış yere konumlandıran bir egom var demektir.

Hatta bazı insanlar bundan dolayı depresyon yaşarlar; çünkü "benden ayrıldı, hiçbir boşluk yaşamadı, demek ki ben boş bir kişiyim, eğer dolu biri olsaydım, bir şey taşıyor olsaydım, benim doldurduğum yer boş hissedecekti" der. Boş hissetmiyorsa demek ki ben bir yeri dolduran bir varlık değilmişim -- ne kadar sahte bir şey üzerine kurulu bir üzüntü! Bunların üzerinden ne edebiyatlar yapılıyor, ne şarkılar yazılıyor değil mi? Sonra da "edebiyat çok güzeldir" diyoruz. Ne edebiyatı? Boşluk yoktur. Varlığımızda bir insan bizden uzaklaştığında, ayrıldığında, gerçek insanda boşluk yoktur. Bu, boşluk olmaması umurumda değil demek değil, bunu karıştırmayın. Gerçek insanın, kendini bilen insanın, Allah'ın kendisini yarattığı hâl üzere kendini idrak eden insanın, herhangi bir ilişkideki ayrılıktan dolayı içinde hissedeceği bir boşluk yoktur. "Hicran" yoktur -- hicran ayrılık anlamına gelir, ayrılmışsındır ama sadece dersin ki: karşındaki insan nefsine uymuş, şeytana uymuş, gaflet etmiş, hırsına kapılmış, ve "hiç ona yakışmadı, inşallah bu hâlini fark eder" dersin. Aslında bu ilişkinin daha uzun erimli olması mümkün olabilirdi ama nasip böyle dersin. Bundan dolayı yıkıcı bir ayrılık acısı, boşluk hissetmezsin. Hissediyorsan bir yerde çalışacaksın, içeride çalışacaksın; problem orada çünkü.

"Mesela ben öldüğümde hiç kimsenin benim için bir dakika bile bir boşluk hissetmesini istemem." İstiyorsam egoistim demektir. Bütün edebiyat, bütün şiirler aslında nedir? Sahte benlikler üzerinedir: "sen gittin ve ben yok oldum, bir yanım seninle gitti, ben sende tutuklu kaldım" -- bunlar hoş bir edebiyat ama sahte benlikler üzerine kurulu bir şey. Bunu asla umursamazlık, kayıtsızlık olmakla karıştırmayın. Bir insan olarak ilişkilerinize değer verin, onlar için gerekli olan makul fedakârlığı, çabayı, sabrı gösterin. Bu apayrı bir şey. Zaten kendinizi tam olarak idrak ettiğinizde bunları tam olarak gösterebilirsiniz. Yoksa öbürü, muhtaçlığınızdan dolayı gösterdiğiniz bir fedakârlıktır.

Ben çok insanda rastlıyorum: "Ben çok fedakârım" diyor. "Peki problem nedir?" "Ama beni bıraktı." "Problem ne?" "Ama ben çok fedakârlık yaptım." "Tamam, problem ne?" Aslında ağzından şunu almak istiyorum: "Beni bırakmasın diye fedakârlık yaptım." Demiyor ama biliyor. Bakın, o zaman oradaki fedakârlık saf bir fedakârlık değildir, ihlaslı bir fedakârlık değildir; bir faydaya dönük bir fedakârlıktır -- feda edip kâr etmek aslında. "Kâr" kelimesi Farsça bir şeydir, feda eden demek, feda eylemini yapan demek; mesela "sedefkâr," sedef işi yapan demek.

Egosuz Fedakârlık ve Erdem

Bir insan gerçekten tam olduğunda erdem olur; öbür türlü erdemlerimiz, bilerek veya bilmeyerek, ihtiyaç ve beklentilerimize bağlı olarak şekillenir. Gerçekten muhtaç olmadığımızda erdemli olabiliriz. Mesela diyelim ki birine fedakârlık yaptınız, sonra size dediler ki "o fedakârlık yaptığın insan var ya, arkandan neler diyor." Eğer şuranızda ufacık bir sızı hissediyorsanız, o tam bir erdem değildir. Ama bunu fark edip bunun sahte olduğunu da fark edebiliyorsak, bu yolda ilerliyoruz demektir. Orada aslında erdemimizin altında yatan egoları keşfetmeliyiz, sonra o erdemleri egosuz bir biçimde yaşamaya gayret etmeliyiz. Fedakârlık çok güzel bir şey; ama benim bu yaptığım fedakârlığın altında ilişkimi kaybetmeme arzusu varsa, çünkü ilişkimi kaybetmek benim için bir kayıp olacaksa, ilişkiye muhtacım demektir -- o zaman fedakârlık yapayım diye düşünüyorsam, İslami literatürü kullanırsak bu ihlaslı bir fedakârlık değildir; psikolojik dili kullanırsak altında ego ihtiyacı yatan bir fedakârlıktır.

Peki bunu gördük, kendimize kahretmeli miyiz? Hayır. "Sen aslında fedakâr değilmişsin, üç kâğıtçıymışsın" mı diyeceğiz kendimize? Hayır. Diyeceğiz ki: "Bak, fedakârlık çok güzel bir erdem ama biraz bunun altında bir ego hesabı da yatıyor; şimdi o egoyu gör, onu ve hesabı bir kenara koy, egosuz ve hesapsız bir şekilde, insanlığından, ruhsallığından kaynaklanan bir şekilde fedakârlık yap." Ne kadar güzel, ne kadar erdemli, ne kadar kıymetli bir şeydir. O zaman gerçekten erdemli olmanın ne olduğunu tam olarak anlayacaksınız. Ve o sizi kendi merkezinizde tutacak. Diyelim ki fedakârlık yaptığınız bir kimse sizi aldatmış, kandırmış; bir sarsıntı hissedecek misiniz? Hayır. Siz insan olmaklığınızdan kaynaklanan bir şekilde davranmışsınız. Ne kaybınız var? Hiç.

Tabi ego der ki: "Başkasını harcasam daha iyi olmaz mıydı? Başkası hak edene harcasaydım" -- ego bir sürü hikâye üretir. Aslında hak eden de değil, "bana bu kazığı atmayacak biri" diye. Halbuki yok; o insan da hak ediyor. En bencil insan bile gerektiğinde bazen fedakârlığı hak eder; orada bir ihtiyacı, bir zorluğu vardır. Sana da Allah bir imkân vermiştir; sen o durumda o fedakârlığı sergilersin, bir hesabın yoktur, o insanla ilgili bir problemin yoktur. Çünkü muhtaçlık ilişkin yoktur. O yüzden o durumlarda insan sarsılmaz, herhangi bir kayıp hissi duymaz, "bunca yıl ben bunun sonunda bir karşılık mı bekleyerek bu fedakârlığı yaptım" diye düşünmez. Hiçbiri ortaya çıkmaz; hiçbir sorun ortada yoktur aslında. Sorunu üreten o sahte benliktir.

O yüzden insanlar niye muhataplarının yanlışlarından, vefasızlığından çok etkileniyorlar? Çünkü karşındakinin sadakatine, iyi niyetine, sana uyumlu davranmasına, seni anlamasına, senin ihtiyaçlarına uygun karşılık vermesine muhtaçsın. O yüzden bir ilişkide insan her zaman kendisine bakmalıdır: "Ben neyim ve ne olarak bu ilişkide bulunuyorum?"

Bakın peygamberle ilgili Allah ne diyor? "Sizden hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olun." Sizden bir beklentisi yok: "Aman bana saygı gösterin, bana kıymet verin, beni anlayın, benim etrafımda olun" demiyor. O Allah'ı tanımış, Allah'la kendi tamlığını idrak etmiş. Bak onun sana söylediği sözde kendiyle ilgili bir hesap yoktur. Diyelim ki sana "yalan söyleme" dediğinde, "bak bana yalan söyleme, buna dayanamam" demek istemiyor; sana diyor ki "yalan söylemek sana yakışmaz, yalan söylemek senin insanlığına yakışmaz" -- yoksa "lütfen bana yalan söyleme, ben dayanamam, mahvolurum, sana güvenmişim, ondan sonra hayatta bir daha kimseye güvenmem" demiyor. Herhangi bir psikolojik beklenti için değil: "yalan söyleme çünkü yalan sana yakışmaz, dürüst ol çünkü dürüstlük sana yakışır, sadık ol çünkü sadakat insani bir değerdir" diyor -- yoksa "bana sadık ol, asla beni kandırma, yoksa ben yıkılırım" demiyor. Ben yıkılmam; neden yıkılmam? Seni umursamadığım için değil, sana değer vermediğim için değil; kendim tam olduğum için yıkılmam. Tam olmadığım şekilde bir algım yok, ben tamım, bir eksiğim yok. Dolayısıyla bir ilişkideki bir problem nedeniyle yıkılmam. Yıkılmamak insani bir vasıftır. Hemen aklınıza "ama insan öyle olamıyor hocam, insan biraz zayıf" gelmesin; öyle bir şey yok. Siz bu anlamda zayıf yaratılmadınız, hiçbirimiz bu anlamda zayıf yaratılmadık. Biz anne, baba, çocuk, arkadaş, dost, eş -- hiçbir ilişkiye dayanarak yaşayabilecek zayıflıkta değiliz. Ama insanlığımızın nitelikleri açısından çok güzel, anlamlı, nitelikli ilişkiler kurabilecek varlıklarız.

Vefa, Niyazi Mısri ve Kapanış

Kediler yavrularına muhtaç değildir; o yüzden çok iyi bir ilişkileri vardır, "süt hakkını helal etmem" demezler değil mi? Öyle problemleri, öyle bir algıları yok. Halbuki biz "şu çocuğa bak ne kadar vefasız, ben bunun için mi bunca emek sarf ettim, bunun için mi yoruldum, bunun için mi geceleri uykusuz kaldım" deriz. Bunların Türkçesi ne aslında? Ben farkında olmadan bütün bunları yaparken altında bir ego ve hesabı vardı. "Çok şükür ki bu olayla ben bunu fark ettim" diyebiliriz. Hatta çocuğu karşınıza alıp, ima etmeden, laf çakmadan, gerçekten samimi olarak: "Bak evladım, senin bu tavrın vesilesiyle ben anladım ki seninle olan ilişkimde hep ego varmış, hep ego karışmış; ben kendi üzerime düşen dersi aldım, teşekkür ederim. Sana da kendi insanlığının farkına varıp ona göre davranmanı tavsiye ediyorum" diyebilirsiniz.

Bugün Twitter'a, Facebook'a, Instagram'a bakın, yüzde 70-80'i ilişkiler hakkında yaşanan ego hikâyelerinin yansımaları -- bomboş, hepsi bomboş. Tutacağınız kaliteli bir cümle bulamazsınız. Ben onları okuduğumda "yazık" diyorum; bunun böyle bir ego hikâyesi var, halbuki bu hikâyeden kurtulsa ne kadar özgürleşecek. Sürekli bir sitem var, geride bir tatmin olmamış ego var, alttan alta bir laf çakma var. Ne gerek var? Sen kendi insanlığına dair seni gölgeleyen o benlikleri gör; onların üzerinde çalışırsan hiçbir problem kalmayacak.

İşte Niyazi Mısri'nin sözü: "Ben sanırdım âlem içinde bana hiç yâr kalmamış, ben benliği bıraktım, baktım ağyar kalmamış." Ne kadar harikulade bir hakikat, ne güzel söylemiş. Hakikatin kendisini ifade etmiş. "Ben sanırdım âlem içinde bana hiç yâr kalmamış" -- yani konuşacağım, muhabbet edeceğim, paylaşımda bulunabileceğim, kendimi anlatacağım bir kimse kalmamış ya, herkes üçkâğıtçı, kimsede sadakat kalmamış. Vefa, İstanbul'da bir semt adı olmuş -- sen ne kardeşim, yani vefa yok mu sende, niye İstanbul'da bir semtin adı? Sende yok mu? Sende de yok çünkü, ama farkında değilsin; çünkü gözün hep dışarıda, hep vefa deyince dışarıyı arıyorsun. Sende yok mu? Allah seni vefalı yaratmamış mı? Sende varsa ara, şüpheden. Sende yoksa başkasını niye suçluyorsun? Nereden tutsan elinde kalır, nereden baksan tutarsın.

O zaman kendi varlığının tamlığını fark etmelisin, o zaman ilişkiler gerçekten anlamlı ilişkiler olur. Ve ilişkiler beni yaralamazlar artık, yaralanacağım bir şey yok ki. "Beni kandırdı, beni suistimal etti, maddi olarak beni istismar etti" -- ne olacak, ruhumu mu çaldı? Yok. Ama kendinden bir şeyi almış hissediyorsan işte problem o zaman vardır. Ben bir insan bana kazık attığında şuna bakıyorum: ruhuma dair bir eksiklik hissim var mı? Çünkü benim asıl malım o, kimse onu çalamaz. Ben onun farkında mıyım diye kendimi yoklarım. Diyelim ki bir insan bana yalan söyledi, şunu yaptı bunu yaptı ve ortaya çıktı; ne hissediyorum orada? "Yazıklar olsun, emeklerim boşa gitti" mi diyorum, yoksa "o insana hiç yakışmadı, inşallah bunu fark eder de kendini değiştirir" mi diyorum? Varlığımı mı fark ediyorum, egosal kayıp noktasında mı duruyorum?

"Ama hocam insan öyle olamıyor, çok zor, ben evliya değilim." Nesin, eşkıya mısın kardeşim? Ne olmak istiyorsun, insan olmaklığını fark etmek istiyorsun yoksa "böyle yarımda idare ederim, ne yapayım" mı demek istiyorsun? Allah seni tam yaratmış, niye tamlığının peşine düşmüyorsun? Allah seni tam olarak yaratmışken niye yarım yarım bu hayatı devam ettirmeye gayret ediyorsun? Bu sana yakışmaz. Allah seni tam olarak yaratmış; hiçbir ilişkinin bozulmasından dolayı boşluk hissetmeyecek şekilde yaratmış. Ve bir ilişkiye gösterilebilecek makul, doğru, akılcı en büyük fedakârlığı, dürüstlüğü, sadakati de gösterebilecek şekilde yaratmış. Ama bağımlı olarak yaratmamış, mecbur olarak yaratmamış, eksik olarak yaratmamış.

O yüzden Allah o müjdeyi bize veriyor peygamberin üzerinden. Eğer insanlar etrafından dağılacak olurlarsa -- herhangi bir insan değil, sana sadakatle bağlılığını ikrar etmiş insanlar bile etrafından dağılacak olurlarsa -- de ki "Allah bana yeter." Dikkat et, ilişkiler senin varlığınla ilgili seni yanlış yerlere götürmesin. Çünkü ilişkiler eğer doğru anlaşılmazsa, insanın varlığının parçasıymış gibi gözükürler, sonra da başınıza bela açarlar.

Evet, teşekkür ederim.