Ego Özdeşleşmesinden Kurtuluş
Kısa Özet
Sohbette, insanın "ben benim" diyerek kendini bağımsız, kendi başına var olan bir varlık olarak görmesiyle başlayan ilk özdeşleşmenin, zamanla sıfatlarla (akıllıyım, samimiyim, güçlüyüm vb.) ve sahip olunan şeylerle genişleyerek nasıl bir benlik/ego inşa ettiği anlatılıyor. Hz. Adem kıssası, Hz. İbrahim'in putları kırması ve abdestin sembolik anlamı üzerinden bu özdeşleşmelerden kurtuluşun yolu ele alınıyor. Pozitif görünen özdeşleşmeler (ben akıllıyım) ile negatif görünenlerin (ben aptalım) aslında aynı ego düzeyinde olduğu, gerçek bilincin ikisinin de dışında durmak olduğu vurgulanıyor; kedi örneği ve altın metaforuyla, başkalarının bize nasıl davrandığına göre değil, kendi merkezimizde durarak yaşamanın önemine değiniliyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İlk ve en temel özdeşleşme, "ben benim" diyerek kendini bağımsız, kendi başına var olan bir varlık olarak görmektir; bütün diğer özdeşleşmeler bunun üzerine inşa edilir.
- "Ben akıllıyım" demekle "ben aptalım" demek, biri pozitif biri negatif görünse de özünde aynı düzeyde bir özdeşleşmedir; gerçek bilinç ikisinin de dışında durur.
- Başkalarının bize nasıl davrandığıyla, bizim hakkımızda ne düşündükleriyle özdeşleşmek büyük bir enerji kaybına ve huzursuzluğa yol açar; kendi merkezini bulan kişi -altın gibi- hiçbir ortamda bozulmaz.
İlk Özdeşleşme: "Ben Benim" Algısı
İlk özdeşleşme tehlikesi şöyle yaşanır: sen dersin ki "ben benim" ve kendi benliğini müstakil, özerk, bağımsız, kendi başına var olan, kendi başına kaim olan, kendi başına bir varoluşa sahip olan bir birim olarak telakki edersin. Bu bizim ilk özdeşleşme halimizdir. Kişi bunu yaptığı andan itibaren kendini merkeze, diğer her şeyi de çevreye koyar. Kendisi merkezdedir, her şey çevrededir. Bu özdeşleşme her insanın düşebileceği ve düştüğü bir özdeşleşmedir. Sonra bunun farkına vardığın anda ondan uzaklaşırsın.
Bu özdeşleşme kişiyi, Bediüzzaman'ın Otuzuncu Söz'de ifade ettiği gibi, nemrutlaştırabilir, karunlaştırabilir; kendisini adeta cazip, çekici ve tercih edilir bir ilah haline getirebilir. İnsan "ilah" deyince hep aklımıza putlar, Yunan mitolojisi gibi şeyler geliyor. Hâlbuki "ben saygı görmeye layık, dikkate değer bir insanım" demek de bunun bir başka versiyonudur. Aralarında çok önemli bir fark yoktur.
Dolayısıyla ilk özdeşleşme, kişinin "ben" idrakini müstakil, bağımsız, özel, kendi başına ayakta durabilen, kendi başına var olabilen bir şey olarak telakki etmesidir. Bu en merkezi özdeşleşmedir. Bunun ardından kişi, kendisine verilen ve kendisinde görülen şeyleri sahiplenip onlarla da özdeşleşmeye başlar. "Ben akıllıyım" demeye başlar, ya da "ben merhametli bir insanım", "ben duygusal bir insanım", "ben güzel bir insanım", "ben şuna sahip bir insanım" der. Bu gitgide genişler: "İşte ben sanatçıyım, şu eserleri yaptım, dünyaya damgamı vurdum, ben şairim, şairler hassas insanlardır" diye, özdeşleşme yığını o merkezdeki "ben" etrafında şekillenip büyür. "Ben güçlüyüm" gibi şeyler de bunlara eklenir.
Kendini hatırlamak için özdeşleşmemek gerekir. Kendini gerçek anlamda hatırlamanın ilk adımı şudur: sen aciz ve fakir bir varlıksın. İkincisi, mutlak ve sonsuzun kendini gösterdiği bir varlıksın. Bu noktaya gelmek için, biraz önce bahsettiğimiz bütün o özdeşleşmelerden kurtulmamız gerekir. Kişi "ben şuyum" demeye başladığı andan itibaren, en derindeki varlığına karşı bir örtü oluşturmuş olur. Bunların her biri bir örtüdür ve bu örtüler teker teker sıyrılmalıdır.
Mesela bir çocuğa "nesin?" dediğinde çocuk tebessüm eder; aslında en güzel cevap odur. Bir yaşındaki bir çocuğa "sen nesin, anlat bakayım, kimsin" dediğinde çocuk gülümser -tatlı ve masum bir gülümseme. "Neyim" kaygısına düşmez. Düşüş, özdeşleşmeyle birlikte başlar.
Adem Kıssası ve Özdeşleşmenin Kökeni
Bunun örneği aslında Kur'an'da Adem'le ilgili kıssada yatar. "Bir melek gibi olmayasın ve ebedileşmeyesin" diye sana o ağaç yasaklandırılıyor. Burada bir soru-cevap oluyor: Adem sanki soruyor, "ben bir melek olamayacak mıyım?" Cevap: "Yok, sen bir şey olmayacaksın. Ama Tanrı sende olacak. Tanrı sende olduğunda sen o olmuş gibi olacaksın. Ama sen bir şey olmayacaksın." Bir melek olmayacaksın. Kur'an'ın deyimiyle, baki bir mülke sahip olmayacaksın. Ayette öyle geçiyor: ortadan kalkmaz, yıkılmaz bir mülke sahip olmak. Böyle de olmayacaksın.
Ama dikkat edin, biz aslında bunu yapmaya çalışıyoruz. Bir mülkiyetimiz olsun istiyoruz; bir şeyimiz olsun istiyoruz. "Bu benim, ben şuna sahibim" demek istiyoruz -psikolojik ya da maddi şeyler bunlar. Hâlbuki böyle bir şey yok. Böyle bir şeyle özdeşleşmeye de gerek yok. Böyle dediğinde cennetten düşmüş oluyorsun; yani asıl o üst bilincinden ve asli kimliğinden kopmuş oluyorsun.
Adem'in kimliği neydi? Adem, Allah'ın bütün isimlerini talim ettiği bir varlıktı. Bir anlamda da cahil ve zalimdi -buradaki bir yorum şudur: cahil, hiçbir şey bilmediğini bilen kişidir; orada hiçbir şey bilmediğini biliyordu ve hiçbir ilmin, hiçbir bilginin de kendinden olmadığını biliyordu. O yüzden Allah ona bütün isimlerin bilgisini verdi, Esma'yı talim etti, ona bildirdi. Diğer sıfatı zalimdi; yani "zalim" burada karanlık anlamındadır -kendinden ışık taşımayan, kendinden varlık taşımayan manasında, yoksa olumsuz anlamda değil. "Zulümat" kelime olarak karanlık demektir; "sizi üç karanlık içinde büyütüyoruz" diyor bir ayette mesela. Çok uzak bir anlam değil: sen karanlıktasın, fakat o karanlık, ışığın tecellisine mazhar olabilen bir karanlıktır. Senin kendinden bir ışığın, kendinden bir aydınlığın, kendinden bir varlığın yok; kendinden bir bilgin yok. Dolayısıyla kendinden bir şeyin olmadığı yerde Allah kendini veriyor, kendini gösteriyor; o zaman bütün isimleri öğretiyor, nurunu bahşediyor. Ve sen, O'nun tecellisine tam ve kâmil olarak mazhar olduğun için, adeta O gibi oluyorsun.
Buna ne benzer? Bir aynada güneşin bütün haşmetiyle yansıdığını düşünün. O ayna güneş gibidir; güneş değildir ama güneş gibi parlaktır, güneş gibi aydınlatır, hatta güneş gibi ısıtabilir. İşte senin gerçek kimliğin odur. O yüzden insan boşu boşuna kendine bir kimlik üretmeye, kendine bir kendilik üretmeye çalışmaktadır. Buna işte "özdeşleşme" diyoruz. Bu özdeşleşme, gerçek anlamda kendimizi hatırlamamızı engelleyen bir şeydir.
Benlik Putu ve Tarikat Yolculuğunda Tuzak
Kişi diğer özdeşleşmelerden kurtulmak için önce kendiyle özdeşleşmekten kurtulmalıdır. Kendiyle özdeşleşmekten kurtulmadığı müddetçe, diğer özdeşleşmeler sürekli olarak üretilecektir. Bu, Hazreti İbrahim'in putları kırma kıssasıyla bağlantılı olarak düşünüldüğünde, o en büyük put benlik putudur -benlik özdeşleşmesidir. Kişi "ben varım" diyor ve "bağımsız bir varoluşa sahibim" diyor; öyle dediği anda o büyük putu üretmiş oluyor. Sonra o büyük put küçük putları üretmeye başlıyor: "benim malım, benim eşyam, benim gururum, benim hakkım" gibi birçok özdeşleşmenin tuzağına düşmeye başlıyoruz. Kendimizi birçok şeyle özdeşleştirmeye başlıyoruz. Ve ondan sonra bilinç uykuya dalmaya başlıyor, bir düşüş meydana geliyor. Kur'an'da Adem ile ilgili anlatılan ve şeytanın orada düşürdüğü şey odur: "sen melek olmayasın ve ebedi bir mülke sahip olmayasın, ebedileşmeyesin" diye o ağaç yasaklandı diyor. Ve o ağaçla yanlış bir temas kurmasını sağlıyor. Alemle bizim temasımız, ilahi bir düzeyin, ilahi ve tezahür anlamındaki bir tecrübenin deneyimlenmesidir. Biz özdeşleşmek için bu dünyada değiliz.
Burada şu soru gelebilir: peki özdeşleşmeyeceğiz de her şeyi mi bırakacağız? Hayır. Mesela sen genç olacaksın ama "ben gencim" demeyeceksin; o gençliği deneyimleyeceksin ama "ben gencim" diye özdeşleşmeyeceksin. Çocukluğu deneyimleyeceksin ama "ben çocuğum" diye özdeşleşmeyeceksin. "Ben yaşlıyım" diye özdeşleşmeyeceksin. "Ben şöhretliyim" diye özdeşleşmeyeceksin. O tezahür düzeyindeki, ağaçla sembolize edilen bu tezahürü deneyimleyeceksin, ama melek olmak için ya da ebedi bir mülke sahip olmak için değil. "Bu dünya benim, şu benim, şu eşya benim" diye özdeşleşmeyeceksin. Bunun için yaşamıyorsun. Bu, kişiyi yanıltan bir şeydir. Biz bu dünyaya dünyaya damga vurmak, bir iz bırakmak için gelmiyoruz; tecrübe etmek, o deneyimi yaşamak için geliyoruz -ama özdeşleşmemek şartıyla.
Bazen böyle olur ya, çocuğa bir şey verirsin, hemen "bu benim" der. "Oğlum, nereden senin oldu?" Hemen tak diye yapışır, "benim" der, özdeşleşir. Hâlbuki o sana verildi, o oyuncak; onu al, eğlen, oyna, sonra da adam gibi bırak. Bazen çocuklar bir yere misafirliğe gider, orada ona bir şey verilir. "Ben bunu yanımda götüreceğim." "Niye götüreceksin? Bu senin oldu mu?" Biz mesela böyle bir çocuğa güleriz ya da kızarız değil mi? Bizim bu hayatta yaptığımız şey bundan çok farklı mıdır? Allah sana bir şey veriyor, "bu benim oldu" diyorsun. Nereden senin oldu, nereden çıkardın bunu? Hemen özdeşleşiyorsun. O özdeşleşme seni tahrip eden bir şeydir; ama farkında değilsindir. "Ben büyüyorum" ya da "sahip olarak bir mülk ediniyorum, mülkiyetimi genişletiyorum, varlığımı genişletiyorum" zannedersin. Hâlbuki sen genişletmiyorsun, daraltıyorsun. Senin değil, tecrübe ediyorsun. Allah evlat veriyor, "benim evladım" diyorsun. Allah sana bir şey vermiş, hemen niye sahipleniyorsun -o çocuk gibi? "Bu benim oldu." Nereden senin oldu?
Bizim özdeşleşmemizde ilk attığımız temel şudur: "ben benim, ben varım." O temeli atınca bu sefer arazi genişletme yoluna gidiyorsun. Sonra o arazine ya biri giriyor, ya biri "benim" diyor, ya biri senin arazine gereken saygıyı göstermiyor, ya da seni tanımıyor. Ondan sonra çatışma, gürültü patırtı başlıyor. Bütün bunların temelinde yatan şey nedir? Özdeşleşme. Onun için "ben ve benim fikri hatadır" denir. Tasavvufi öğretilerde "bu kapıdan 'ben' diyen giremez" denilmesinin nedeni budur. Tabii girebilirsin de, o benliğinden kurtulmak için gireceksin. O kapıdan benliğinle girersen zaten içeride bu sefer özdeşleşme olur. "Ben şeyhimden sonra gelen ikinci adamım" dersin. Hâlbuki sen oradan kurtulmak için, o benlik tuzağından, zincirinden kurtulmak için buraya girmişsin. Oraya benliğinle girdiğin ve ne için girdiğini bilmediğin için, orayı da bu sefer özdeşleşmene bir malzeme yapıyorsun; orası senin benliğine bir malzeme haline geliyor. Çünkü o temel, merkezi özdeşleşmeden kurtulamamışsın.
"Ben mürşid postuna oturmak için tarikata girmemişim" dersin, ama ne yaparsın? Girersin, sonra "mürşide en yakın olayım, onun gözüne gireyim" dersin. Böyle adım adım, bakarsın ki tarikattasın ama tarikattan en uzak haldesin; üstelik de tarikatta olduğunu zannedersin. Hâlbuki öbür taraftaki adam "ben henüz yola girmedim" der. Öbürü "ben yola girdim, çok da yol aldım" der ama yoldan en uzak adam hâline gelir. Çünkü o, özdeşleşmenin bizzat içinde ve tuzağının merkezinde yaşar. Üstelik de kurtulduğunu zannederek, daha tehlikeli bir şekilde, o tuzağın tam dibinde, tam merkezindedir.
"Hocam, peki şeyhliği kabul ediyorlar mı? Mesela birine şeyh oluyorlar; böyle bir şeyde 'evet ben şeyhim' diyor mu?" Gerçek olan demez. O bir sorumluluk ve ona yüklenen bir yüktür; yoksa kendini öyle görmez, kendinin öyle olmadığını bilir. Bu tabii daha başka bir bahis; bir gün belki müsait bir zamanda "mürşid nedir" konusunu Hintli bir ermişin metni üzerinden de çalışabiliriz.
Dolayısıyla o en merkezi özdeşleşme olan benlik özdeşleşmesinin içinde olduğumuz andan itibaren, o benlik kendine bir mülk edinmeye ve en iyi, en üstün olduğunu düşünmeye, en üstün en iyi olmaya çalışır. Burada şu yanılgıya da düşmeyelim: bazı insanlarda bir özgüven zayıflığı vardır, kişi der ki "ben değersizim." Bu da aslında onun ters bir versiyonudur; değerli olmak istiyor ama şu an değersiz olduğunu düşünüyor. Yani özdeşleşme pozitif alanda da olabilir, negatif alanda da olabilir. Düşünün, mesela "ben değersizim" diyen bir insana on kişi arka arkaya "hakikaten sen değersizsin, hiçbir değerin yok" dediğinde rahatsız olacaktır. Çünkü o gerçekten öyle olduğunu düşünse bile, öyle olmak istemeyen biridir.
Pozitif de Olsa Negatif de Olsa: Aynı Özdeşleşme
Ben dedikten sonra ne dediğimize çok dikkat etmemiz gerekiyor. "Ben" dediğinizde kendinize benlik askerlerini uyandırıyorsunuz. "İyiyim" ya da "kötüyüm" dediğinizde zaten onu yaratmış oluyorsunuz; onu kendinize nispet ederek aslında orada hayali bir üretim meydana getirmiş oluyorsunuz. "Ben kötüyüm" diyenle "ben iyiyim" diyen arasında aslında aynı ego vardır; aralarında temel bir fark yoktur. Onun için gerçek bilinç ne "iyiyim" der ne "kötüyüm" der.
Kişinin "ben güçlüyüm, akıllıyım, yaratıcıyım, kreatifim" gibi şeyler demesi, ya da "ben çok samimi bir insanım" demesi bir özdeşleşmedir. "Samimi bir insanım" dersin; birisi seni samimi olmamakla suçladığında ya da sana öyle bir imada bulunduğunda hemen reaksiyon göstermek durumundasın. Neden? Çünkü orada samimi olmakla özdeşleşmişsin. Biri sana samimiyetsizlik eleştirisinde veya imasında bulunduğunda objektif olarak değerlendirme yapamazsın. Belki hayatında sürekli bir samimiyet de yaşamışsındır; ama "ben samimiyim" dediğinde o bir özdeşleşme hâline gelir. Biri sana "sen samimi değilsin" dediğinde, reaksiyon göstermekten başka bir şey yapamazsın. Bu reaksiyon, karşındaki insanı küçümseme ya da yok sayma şeklinde de olabilir, ona bir şiddet uygulama şeklinde de olabilir; özünde bir farkı yoktur.
Dolayısıyla pozitif anlamda özdeşleşmelerimiz olabileceği gibi -"ben akıllıyım, zekiyim, güçlüyüm, yapabilen biriyim, samimiyim" gibi- tam tersi "ben yetersizim, beceriksizim, aptalım" demek de aynı düzeyde bir özdeşleşmedir. Biri pozitif kutupta yer alıyor gibi görünür, biri negatif kutupta; ama ikisi de aynı düzeyde özdeşleşmedir. Onun için "ben akıllı değilim" denilmesi gerektiğini söylediğimizde, bunun "ben aptalım" dememiz gerektiği anlamına gelmediğini bilmeliyiz. İşte rasyonalitenin ilginç bir ikilemi vardır: "ben akıllı değilim, öyleyse aptal mıyım?" Hayır, sen ne akıllısın ne aptalsın. "Ben güçlüyüm" deme, o zaman "güçsüzüm" mü de? Hayır, onu da deme. Zihin sanki ya orası ya burası, başka bir yer yoktur der; ya bu kale ya öbür kale, hangi kaleye girse gol oluyor, yenilen hep sen oluyorsun, arada bir fark yok. Topu ortada durdur; ortada dursun. Ne "akıllıyım" de ne "aptalım" de. Ne "güçlüyüm" de ne "güçsüzüm" de. Ne "yapabilirim" de ne "yapamam" de. Bunların ötesinde dur, bunların dışında ol, bunların dışında bir varlığını idrak et.
Mesela biz ne diyoruz? "Tanrı her şeyden münezzehtir." Sen de zatın itibariyle o münezzehliği yaşayacaksın; ama sen sürekli kendini "aşağıdayım, yukarıdayım, üstteyim, alttayım" diye tanımlamaya uğraşıyorsun. Allah seni yukarı çekiyor, sen yatayda salınıyorsun. Allah seni semaya çekmeye çalışıyor, sen yeryüzünde dolanıyorsun -kuzey, güney, doğu, batı, fark etmez, nereye gidersen git dünyayı aşamazsın. Onun için Kur'an'daki ifadeyle, atmosferin sınırlarını ancak bir kuvvetle aşabilirsin. İşte o ilahi lütufla Allah seni o özdeşleşmeden kurtarır. O kurtulduğun an, yeryüzünün ve atmosferin sınırlarından kurtulursun. "Ancak bir sultanla, bir güçle kurtulabilirsin" diyor. Yoksa öbür türlü ya kibrin şahikalarında ya da kendini değersiz ve kötü görmenin çukurlarında dolanırsın; ama özünde hiçbir farkı yoktur.
Onun için Şeyh Alevi'nin dediği gibi: "ben iyiyim" deme, "ben kötüyüm" de deme -bu noktada çok önemli bir şeydir. Kendini hiçbir durumla tanımlama. Bu, manevi tecrübelerle ilgili de öyledir: "işte ben şu makama erdim" -bırak. Makam senin için yaratıldı, sen makam için yaratılmadın. O makama geldin, bu makama geldin; bırak makamları, niye onlarla özdeşleşiyorsun? Onlarla dahi özdeşleşmeyeceksin. Bu idrak insanı gerçek anlamda kendi zatında, kendi öz varlığında tutar; öbürü ise bizi o noktadan ve o idrakten saptırır.
Psikolojik Yansımaları: Enerji Kaybı ve Kıyaslama
Şimdi tabii bu daha teorik ve manevi bağlamda söylediğimiz bir şey; biraz buradan psikolojiye bir iniş yapalım. Bu tür özdeşleşmeler nelere sebep olur? Bizim bilincimizi bulanıklaştırır, reaksiyonlarımızı kemikleştirir, reaksiyonlarımızı dengesiz hale getirir. Bir süre sonra kendimiz hakkındaki özdeşleşmelerin meydana getirdiği tablo ile, çevremizdeki insanların bizim hakkımızdaki düşünceleri arasında karşılaştırmalar yapmaya başlarız. "Ben çok yetenekli biriyim ama kimse benim yeteneğimi bilmiyor, anlamıyor" dersin. "Ben çok akıllı biriyim ama kimse benim kıymetimi bilmiyor" dersin. Ya da "ben çok merhametli biriyim ama kimse benim merhametli olduğumu bilmiyor, üstelik acımasız olduğumu zannediyor" demeye başlarsın. Çünkü kendinle özdeşleştiğinde, kendini dünyada ve özdeşleşmeler âleminde hissedip orada kendine bir yer aramaya başlarsın. Ölüler, ölüler dünyasında hayat ararlar demiş biri. Hâlbuki bu boş bir arayıştır. Hazreti İsa'nın dediği gibi: biri "babamın cenazesini kaldıracağım" dediğinde, "bırak, ölüler ölülerini kaldırsın; sen benim ardımdan gel" diyor.
Mesela ben çok görmüşümdür, bir babası vefat etmiştir; "babamın cenazesine kimse gelmedi, eskiden herkes ona hürmet ederdi ama gücünü kudretini yitirince kimse ona dönüp bakmadı, cenazesine bir avuç insan geldi" derler. Şimdi özdeşleşen insan, özdeşleşen insanların dünyasında bir gerçeklik arıyor; onlar güçle, parayla, makamla, mevkiyle, şöhretle özdeşleşmiş, sen de onunla özdeşleşmişsin, orada kendine bir gerçeklik arıyorsun. Hâlbuki oradan uyanma fırsatı doğuyor sana; "ben çok yanlış bir şeyle özdeşleşmişim" diyebilme şansın var. Yoksa gerisi bir hayal. Sen kimin varlığını arıyorsun? Rüya içindesin; sen de rüyadasın, o da rüyada. Onun rüyasına girmeye çalışıyorsun. Uyan ve uyanık ol.
Kişinin kendi özdeşleştiği dünyayla, insanların onu algılaması arasında bir fark olacaktır elbette. "Ben çok yetenekliyim ama kimse bilmiyor, bu yeteneğimi ispat edeceğim ki insanlar görsün" dersin; zorlarsın, zorlarsın, zorlarsın. Bu, psikolojik düzeyde insanın enerjisini çokça tüketen bir şeydir. "Ben kendimi ispat edeceğim" dersin. Bir kere "ben" dediğin andan itibaren ve benliğine bir şeyler yüklediğin andan itibaren zaten hata yapıyorsun; sonra onu ispat etmeye çalışıyorsun ve burada çok yüksek düzeyde bir enerjiyi tüketip boşa bir çaba içine giriyorsun.
Başka ne olur? Sana nasıl davrandıklarıyla ilgili problem yaşarsın; "ben böyle bir davranışı hak etmiyorum" dersin. Niye hak etmiyorsun? "Ben saygıdeğer bir insanım, dinlenilmeyi hak eden, hürmet görmeyi hak eden bir insanım" diyorsun; hâlbuki orada bir özdeşleşme yaşamışsın, bunu nereden çıkarıyorsun? Böyle bir şey yok. Burada kendinizi karşıdaki insanın hayal âlemine sokmaya çalışıyorsunuz; bu aslında kendi beyninizde kurduğunuz bir bilim kurgu, kendi hayal âleminiz. Sonra bu gerçekleşmediğinde üzülüp yıkılıyorsunuz. Bunu siz kurdunuz, siz başlatıp büyüttünüz; diğer taraftan bunu beklemeniz gerekmiyor.
Burada "ben" denileni tanımak lazım; "akıl" denileni tanımak lazım; "vicdan" denileni tanımak lazım. Reaksiyon gösteren vücudu tanımak lazım, bu fiziksel vücudu tanımak lazım. Bunlara baktığımızda aslında biz onlar değiliz; çünkü biz kendimizi tanıyoruz, her şey bizde başka bir şeydir, biz onları üretiyoruz. Ürettiğimiz bu benlik zihinden çıkar; karşımızdakinden de bize doğru bir benlik büyüyerek gelir. Ama işin aslına indiğimizde, gönülden gelen başka bir şey vardır.
İnsan, o benlik ve o benliğin saçakları olan özdeşleşmeyi yaşadığında aslında bir film üretir. Sonra o filme kendi istediği şekilde figüranlar, rol alanlar dahil etmeye çalışır. "Ben saygıdeğer bir insanım" -bu benim filmim, benim bilim kurgum. Sonra bu saygıdeğer olana saygı duyan figürler arar. Saygı duymayan figürler olduğunda onları filmden çıkarmaya çalışır; bazen de onlar seni filmden çıkarmaya çalışır, sen rahatsız olursun. Dolayısıyla o benlik özdeşleşmesi gerçekten bir bilim kurgu gibidir, bir vehimdir; sen o vehmin kurgusuna insan ithal etmeye çalışıyorsun. Mesela "ben çok güzelim, güzelliğimi görmesi gereken, buna hayran olması gereken, karşısında meftun olması gereken birçok figürana ihtiyacım var" dersin. Benlik, benlikle yetinmez; başka benlikleri arzu eder, doğal olarak. Ondan sonra da orada problemler ortaya çıkar.
O özdeşleşmeden kurtulursan, hayat ne ise öyledir ve olması gerektiği gibidir. Bize nasıl davrandıklarını, bize karşı gösterdikleri tutumu düşünmeye başlarız bu özdeşleşmeleri yaşadığımızda. Bir psikolojik düzey analizi olarak: metafizik idraki yitirdiğimizde o benlik özdeşleşmesine düşüyoruz; bu bizi psikolojik zemine indiriyor. O psikolojik zeminde de bütün gerilimler, çatışmalar üzerimize hücum ediyor. "İnsanlara ispat edeceğim" dersin, kim olduğunu ispat edeceğim; edersen nispi bir rahatlama hissedersin -o da ego düzeyindedir. Fakat onu sürdürme şansın yoktur, çünkü ego doğduğu gibi aynı zamanda ölümlüdür. Başaramazsan da bu sefer sürekli bir aşağılık kompleksi yaşarsın. Siz "ben değersizim, ben beş para etmem" deyip mutlu olan bir insan gördünüz mü? Yok. Dikkat edin, o da bir özdeşleşmedir; "ben üstünüm" diyenden farkı yoktur. Ama kişilik yapısına göre değişen bir durumdur. O yüzden bizler ne pozitif gibi görünen ne de negatif gibi görünen hiçbir durumla özdeşleşmemeliyiz.
İbadetin Sembolizmi: Özdeşleşmelerden Arınma
İbadet dediğimiz şey aslında -mesela bir abdest almayı bu açıdan sembolik olarak yorumlayacak olursak- senin özdeşleşmelerini terk etmendir. Yüzünü yıkadığında bütün o maskeleri çıkarıyorsun; ellerini yıkıyorsun, hiçbir şeyi yapanın sen olmadığını, duyanın sen olmadığını, görenin sen olmadığını, düşünenin sen olmadığını idrak ediyorsun. O özdeşleşmeleri abdest alarak terk ediyorsun. O yüzden abdestsiz namaz olmaz -ama o abdest öyle sadece el ayak yüz yıkamakla değil. Biz büyük oranda gerçekte abdestsiz namaz kılıyoruz.
O abdest, aslında bizi o özdeşleşmelerden uzaklaştıran bir ritüeldir. Özdeşleşmelerden kurtulunca ibadet edebiliyorsun; ancak o zaman gerçek anlamda namaz kılabilirsin. Yoksa özdeşleşmelerinle namaz kılamazsın. O özdeşleşmeler seni huzura çıkmaktan, huzuru bulmaktan alıkoyar. Onun için ne olarak çıkıyoruz Allah'ın huzuruna? Kul olarak, hiçbir şeyi olmayarak; bütün eklentilerden, bütün benlik özdeşleşmelerinden kurtularak, hatta benliğin bizatihi kendisinden kurtularak, tamamen kendini O'na teslim ederek.
Bu özdeşleşmeleri yaşadığımızda ve başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğüyle, bize nasıl davrandığıyla, bize karşı nasıl bir tutum sergilediğiyle uğraşma durumuna geldiğimizde, çok büyük bir enerji kaybetmeye başlarız. Çünkü bu noktada mutlaka hoşumuza gitmeyen şeyler olacaktır.
Herkes Sana Saygı Göstermek Zorunda Değil: Kedi Örneği
Herkes sana saygı göstermek zorunda değil; kimse sana saygı göstermek zorunda değil. İnsanların saygı göstermemesi seninle ilgili bir şey değildir. Sen saygı bekliyorsan, zaten problem sendedir. Bu durumlarda bir insan yeterince değerli olmadığını hissedebilir ve bu ona ıstırap çektirebilir. Bir süre sonra başkalarından şüphe duymaya başlar: "bu bana niye saygı göstermiyor? Çünkü çok kibirli." Diyelim ki öyle olsun -seni ne ilgilendirir? Bu seni niye rahatsız ediyor? Oradan bir suçlama üretiyorsun: "çok kibirli." Sanki sende derinde bir kibir yokmuş gibi. Bu, bizim muazzam miktarda enerji kaybetmemize, kendi içimizde ya güvensiz ya da saldırgan bir tutum geliştirmemize sebep olur. İkisi arasında da özünde bir fark yoktur. İnsanlar sana hürmet etmez, saygı göstermez, önemsemez, dikkate almaz, ilgi göstermezse, sen de kendine güvensizlik yaşayabilirsin ya da saldırganlaşabilirsin -bu senin mizaç yapına bağlı olarak değişir. Saldırganlık gösteren de, güvensizlik yaşayan da aslında aynı negatif, eksik bilinç düzeyindedir.
Şöyle düşünün: bir kedi buraya gelse, biraz sırnaşsa, kimse ona ilgi göstermese, ne yapar? Ya usulca bir yerde oturur ya da gider. Çünkü özdeşleşmiyor; bir benlik özdeşleşmesi yok. "Ben kediyim, beni kimse sevmedi" diye önce böyle bir özdeşleşme yaşaması, ondan sonra bu olmayınca rahatsız olması lazım gelir; ama bunların hiçbiri gerçekleşmiyor. Doğal bir şekilde yaşıyor ve gidiyor, bir özdeşlik yok. Ama sevilmeyen bir kedi de belli bir süre sonra sevilmeyen bir kedi görüntüsüne bürünüyor. Bir mahallede kediler var; bazı kediler, sevilen, güzel, sığınmış kediler oluyor. Diğerleri ise ekmek peşinde dolaşmaktan yıpranmış, bakışları da güzel değil, bir süre sonra sevesi bile gelmiyor insanın. Evden atılan kediler de önce evcimen, sonra sokakta yapa yapa yıpranıp itilip kakılan bir hâle geliyor. Onlar da bizim benliklerimizden etkilenebiliyor. Doğal, organik kediler bile azaldı yani.
Mesela bazısını okşarsın, hiç rahatsız olmaz; okşamazsın, gene rahatsız olmaz. O bir özdeşliğe sahip değildir; "herkesin ilgi göstereceği, herkesin hayranlıkla bakacağı bir kediyim" diye düşünmez. Ama sonuçta bir tepkisi var, ortaya çıkan bir görüntü oluşuyor -bu doğal etkiye karşılık doğal bir tepki; nefsin işin içine girmesi olmadan ortaya çıkan bir görüntü bu. Ama öbürü apayrı bir şey. Bu, insanların reaksiyonunu hiç önemsememek demek değildir. Mesela bir insan sana "sana hiç değer vermiyorum" der; sen "umurumda değil" demezsin, "anlat, nasıl görüyorsun beni?" dersin. Ben kendimi bir şey olarak görmüyorum ama sen nasıl görüyorsun, onu merak edip sorarsın. Bu, seni kale almıyorum anlamına gelmez; ben kendimi bir şey olarak görmüyorum ama başkasının nasıl gördüğünü değerlendirmesini yapabilirsin. Biz bazen deriz ya, gökyüzü mavi değildir ama dünyadan mavi görünür; buna benzer bir mekanizmadır bu.
Şimdi insanlar yanlış ve negatif tavırlarıyla eşyayı, bitkileri ve hayvanları da bozarlar. Sen bir hayvanın psikolojisini bozabilirsin. Gerçek anlamda organik bir kedi -insanlar tarafından dengesi bozulmamış bir kedi- düşünün: evde bakılan kediler bir süre sonra tembelliğe alışırlar; dışarı salınsa normal bir kedi gibi gider. Ya da sürekli korkuttuğun bir kedi bir süre sonra kaygı bozukluğuna kapılabilir. Her şeyde bu böyledir.
Burada, kendi asli merkezine dönmek için kişi kısmen ve geçici olarak negatif etkilerin olduğu ortamlardan uzaklaşabilir; fakat bu ilelebet olacak ya da olması gereken bir şey değildir. Peygamber, Hira dağında kendi merkezine döndükten sonra inmiştir; o dağdan inmiş ve her türlü saptırıcı, negatif etkiye rağmen kendi merkezinde kalmaya devam etmiştir. Uzaklara çekilip sakinleştiğini ya da erdiğini düşünen insanlar da olabilir; o gerçek bir erme olmayabilir. Onun ölçüsü şudur: Mekke'ye indiğinde dengen bozuluyor mu, bozulmuyor mu? Bozuluyorsa, o dağdaki yalancı ermişlikten dolayı yanılmayacaksın.
Altın Metaforu: Merkezini Bulan Bozulmaz
Bu neye benzer? Mesela bir demiri sıfır nem düzeyinde bir yerde tutabilirsin, hiç paslanmayabilir; ama onu nemli bir ortama koyduğunda paslanacaktır. Ama altını nemli, nemsiz, şunun bunun yanına koysan da o altın olarak kalmaya devam edecektir; ne paslanır ne bozulur. Çünkü o tamlığını bulmuştur ve merkezindedir. O yüzden simyada altın en mükemmel metal olarak kabul edilir. "Ben deniz seviyesinde paslanıyorum, nemsiz bir ortama gideyim" demek senin olgun olduğuna işaret etmez; ya da orada durduğunda "bak burada paslanmıyorum, mesele hallolmuştur" da diyemezsin. Kişi merkezini bulduğunda, her türlü negatif etkiden kendini koruyabilir. Altın, diyelim üç bin yıl toprağın altında kalmış olsun; çıkarırsın, bir bezle hafifçe silersin, o yine altındır ve parlaktır, hiçbir şeyini yitirmemiştir. Çünkü o kemal hâline gelmiştir, kemal durumundadır. Onun gibi -yoksa o bir türlü değil.
Burada şunu da eklemek lazım: başka insanların özdeşleşmeleri bazen bizim özdeşleşmemizi tetikleyebilir. Bir yere gidersin, bakarsın adamın CV'si üç beş sayfa, moralin bozulur -başkasının özdeşleşmesi senin benliğini tahrik edebilir. Orada buna karşı dikkatli olmak gerekir. Bu, karşındaki insanı küçültmek, aşağıda tutmak, onu indirmek anlamına gelmez; o kendini nasıl görürse görsün, fark etmez. Sen şunu bileceksin: bunlar asli olmayan şeylerdir. Bunlardan dolayı ne aşağılık kompleksi duymana ne de onu aşağıya indirip kendini üstün görmene gerek yoktur; bunlar manasız şeylerdir. Bir şeyin seni tetiklediği noktada uyanık olmak durumundasın.
Mesela bir ortama gidersin, kendini kötü hissedersin; senden daha düşük gördüğün insanların arasında yer alıp biraz kendine gelmeye çalışırsın. Hâlbuki bütün bunun nedeni sensin. Diyelim ki bir kedi aslanların arasına konduğunda aşağılık kompleksine girmez; doğal bir kedi, kendinden küçük hayvanların arasına girdiğinde de üstünlük kompleksine kapılmaz -o neyse odur. "Kendimi çok kötü hissettim, işte herkes almış başını gitmiş, benimle aynı dönemde mezun olanlar şöyle olmuş, böyle olmuş" -bunda ne var? Bu, onları küçümsemek, aşağı indirmek demek değil; o meselelerin neye ait olduğunu bilmektir. Asli bir şey değildir. "İyi güzel, adam profesör olmuş, jiple dolaşıyor, evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş, almış başını gitmiş" -nereye gitmiş, bir bak bakalım. Bu özdeşleşmelerin sebebi yine biziz. O tür durumlarda yaşadığımız kompleks ve kendimizi kötü hissetmemizin nedeni yine kendimiziz. Orada uyanık olacaksın, orada çalışacaksın.
Zihnin sana böyle özdeşleşmeleri telkin ve tavsiye ettiğinde, bunların asli şeyler olmadığını bileceksin. Kur'an'ın tabirini kullanalım: bunlar dünya hayatının süsleridir. Bu kadar; dünya hayatının süsüdür, temel, asli şeyler değildir. O zaman o negatif tesirden kurtulmuş olursun. Aslında o sana negatif bir tesir de vermiyor; sen negatiflikte olduğun için öyle bir tesir alıyorsun.
Bunu elde etmek bir hedef değildir; dünyaya dair bir hedefimiz yok. Bu, arkadaşlarla bir yere giderken "bu yol boş, hız da yapabilirsin ama bizi oraya götüren bir yol değil" demeye benzer. Dünya süsü itibariyle yol alabilirsin, belki öyle bir yeteneğin de vardır; ama o seni asli hedefine götüren bir yol değildir. Dünya hayatının bütün süsünü elde etsen ne olur? Bunu düşünmek lazım. Sonu belirsiz bir şeydir, gerçek anlamda bir ufku, gerçek anlamda bir neticesi yoktur. Dolayısıyla o, boşa kürek sallamaktır; illa kürek sallayacaksan bile, boşa sallamamak lazım.
Kendini İkna Etmek ile Başkasına İspat Etmek
Mesela zengin bir insan, çok zengin olduktan sonra "mal mülk hepsi yalan" der; fakir bir insan söylediğinde bu pek etkili olmuyormuş gibi görünür. Şimdi sen birilerine etkili olmaya çalışıyorsan bu ayrı bir konu, o da ayrı bir özdeşleşmedir. Kendini inandırmaya çalışıyorsan o da ayrı bir mesele. "Ben kendimi kandırıyorum, paranın bir önemi yok diyorum ama aslında öyle değil" diyorsan, git orada parayı bulmak için kürek salla. Ama "parayı bulacağım, sonra 'para bir şey değil' diyeceğim ve bu sayede etkili olacağım" diye yapıyorsan, o problemli bir şeydir. Ama kendini inandıramıyorsan, orada da bir şeyler vardır, boş değildir; kalp, ego özdeşleşmesi mutmain olsun diye konuşmaz. Şimdi orada da kalbe iftira atmamak lazım. "Bu kadar şey var, nasıl bir şeymiş, bir bakayım, tecrübe edeyim" dersen; belki kapılıp gidersin, kapılmama ihtimalin de vardır -"gittim, gördüm, döndüm" dersin. Bu bazen sana zaman kaybettirebilir, ayrı bir konu; ama bunu kişi ancak kendisini ikna etmek için yapıyor olmalıdır, başkalarını ikna etmek için değil.
Çünkü bazen öyle de olur: "benim param yok ve ben diyorum ki paranın önemi yok, ama insanlar diyor ki bu adam parayı bulamadığı için böyle diyor" dersin; bunun yanlış olduğunu ispat etmek için gidip parayı bulmaya çalışırsın. Bu, kendini de kaybettirebilir. Parayı bulursun, sonra "işte bakın, elimin tersiyle iterim" dersin, ispat edersin. Kime ispat ediyorsun? Özdeşleşmiş insanlara. Kime, neyi ispat ediyorsun? Allah'a mı ispat ediyorsun? Allah zaten biliyor, neyi ispat ediyorsun ki? Rüyadaki adama, uykudaki adama kendini ispat etmeye çalışıyorsun; bunun ne önemi var, ne anlamı var.
Rüyadaki insanlar için pek etkili olmuyor -"Ferrarisini Satan Bilge" kitabındaki gibi mesela; o da özdeşleşmiş, rüyadaki insanlar için çok etkili değil. O da şöyle der: "Ben de önce bir Ferrari bulayım, sonra Ferrarisini satan bilge olayım." O özdeşleşmeyi nazarı itibara almamak gerekiyor; o da bir özdeşleşmedir. Hatta bazı insanlar vardır, bir şirketin ya da bir işin en üst konumuna gelir, sonra bırakır: "bakın, siz onun peşinde koşuyorsunuz, ben ulaştım ve bıraktım" der. Kime anlatıyorsun bunu? Kime, neyi ispat ediyorsun? Onların özdeşleşmeleri seni sağdan yaklaşarak aldatıyor; onların özdeşleşmeleri seni yanlış bir istikamete götürüyor.
Kardeşim, sen ister benim samimi olduğuma inan ister inanma. Ben diyorum ki bu ciğer yenmez. Sen bana "ciğere uzanamadığın için mundar diyorsun" diyorsan, o senin problemin. Ben kendim "uzanamadığım için mundar diyorum" diyorsam, o da benim problemim. Ama ben biliyorsam ki o ciğer mundar bir ciğerdir ve uzanmıyorsam, bundan mutmainsem, cümle âlemin "bana ciğere uzanamadığı için mundar diyor" demesi beni ilgilendirmemeli. İlgilendiriyorsa orada ayrı bir özdeşleşme söz konusudur. O ciğerin mundar olup olmadığını bilmek ayrı bir şey -o kendin içinde, ya gidip o ciğeri tecrübe edersin, mundar olup olmadığını görürsün, o ayrı bir şey. Ama "âleme bakın, uzanabildiğimi göstereceğim" diye yapıyorsan, bu başka türlü bir özdeşleşmedir -insanların algılarının önemli olduğunu, insanlara bir şey ispat etmen gerektiğini ve ispat edince sanki bir şey olacağını zannetme özdeşleşmesine düşmüş olursun. O da ayrı bir tuzaktır.
Evet, dersimiz burada. Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde sure/ayet adı veya numarası açıkça anılmıyor; yalnızca Hz. Adem kıssasına ve "sizi üç karanlık içinde büyütüyoruz" ifadesine (yaratılışla ilgili bir ayete) telmih var, bu yüzden kesin bir referans belirtilmemiştir. --- ---