Ego ve Gerçek Kendilik
Gerçek Kendilik ile Ego Arasındaki Fark
Bu video, ondan önce sorulan bir soruya cevap niteliğinde. Soru şuydu: "Sohbet bittikten sonra 'şimdi sorulara gelelim' denildiğinde soru diye bir şey yok, aslında herkes kendi içinde biliyor ama yine de üretiyorsa, orada ona karşı uyanık olmak lazım; orada siniyor demektir." Yani kendisi ile ego arasındaki farkı, aydınlanma yolunun başındaki insan çoğu zaman karıştırıyor. Burada "insan" derken bunu kastediyorum. Peki bu karıştırmayı gidermek için bir ölçü, bir mihenk taşı var mıdır? Mesela "şuna uyuyorsa böyle değildir, böyle değilse aslında şöyledir" gibi bir kıstas var mı?
Bir arzu veya korku olduğu müddetçe o gerçek kendilik değildir. Herhangi bir beklenti, herhangi bir arzu, herhangi bir korku olduğu müddetçe o gerçek kendilik değildir. Gerçek kendilikle egoyu birbirinden ayırmak için gerçek kendiliğe uyanmak gerekir. Ona uyanıncaya kadar egonun içinde aslında biz bir temizlik yaparız. Yani zaten gerçek kendiliğe uyandığımız zaman, gerçek kendiliği idrak ettiğimizde zaten otomatik olarak o ego ortadan kalkar.
Burada egodan kastımız, kendini bir beden ve zihin olarak algılayan; arzuları, korkuları, beklentileri olan benlik algısıdır. Bu benlik algısı gerçek kendiliği perdeleyen bir şeydir. Gerçek kendilik perdelendiğinde biz o mukayeseyi artık yapamayız. Böyle bir şansımız yoktur.
Peki bu durumda insan ne yapar? Şunu yapmak durumundadır: Gerçek kendilik açığa çıkana kadar arzu ve korkularını olabildiğince minimize etmek. Yani bunları abartmamak. Çünkü bunlar senin gerçek kendiliğin değildir. Bu, benliğimde hissettiğim, benliğimde algıladığım bir durumdur. Ben gerçek kendime doğru bir yolcuyum. Bu nedenle de bunları abartmıyorum.
Ala Suresi ve Dünyayı Öteleme
Mesela bakın, örnek vereyim size. Kur'an'da Ala suresinin sonuna doğru bir ifade vardır. Der ki: "Kendini arındıran kurtuluşa erer, nefsini arındıran kurtuluşa erer." Ancak der ki: "Siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz ve ahireti öteliyorsunuz." Buradan şimdi ne anlamamız gerekir? Kendimizi o bahsedilen temizleme yoluna sokmak için dünyadaki arzu ve korkuları abartmamalıyız. Eğer dünyada herhangi bir arzu ve korku sizin için çok güçlüyse, çok önemliyse, siz arınamazsınız. Böyle bir şansınız yoktur.
Mesela diyelim ki insanların sizi önemsemesi, hayatta istediğiniz işin arzu ettiğiniz şekilde yürümesi veya yürümemesi, birileri tarafından mağdur edilmeniz, hak ettiğiniz şeyi elde edememeniz, size ait olan bir şeyin haksız bir şekilde gasp edilmesi, arzu etmediğiniz şekilde bir tahakküme maruz kalmanız ve bundan kurtulamamanız gibi yüzlerce şey sıralayabiliriz. Eğer bunlar sizin için çok önemli olursa ve bunları siz zihninizde çok fazla büyük bir dert, bir problem gibi algılarsanız, arınamazsınız.
Hz. Yusuf Örneği: Abartmadan Yaşamak
En bariz örnek olarak Hz. Yusuf'u düşünün. Hz. Yusuf nasıl olabilmiştir? "Ya hiç abartmadı mı?" derseniz, evet, hiç abartmadı ve Hazreti Yusuf o dengesine kavuştu. Yoksa "Nasıl kardeşlerim bana bu büyük ihaneti yapar? İşte ben nasıl köle diye satılırım? İşte ben nasıl iffetli olduğum halde, herkes haklıyı ve haksızı bildiği halde, ben suçlu durumuna sokulup suçlu olarak damgalanıp hapse atılıyorum? Bu nasıl olabilir?" gibi bir tavırla "böyle bir şeyi kabul edemem" deseydi ne olurdu? Bütün o psikolojik benlik damarları en güçlü şekilde işlerdi. Arınmış olabilir miydi? Asla arınamazdı. Sürekli zihnine neyi takardı? "Bu böyle olmamalı. İşte hayat adil değil. Ben ne yaptım ki bu başıma geliyor? Ben bunu hak ettim mi ki? İşte niye beni buluyor? Ama ben bunu istemiyordum ki." Bakın, psikolojik benlik neyle güçleniyor? Neyle kendini meşrulaştırıyor? Hep arzu ve korkularıyla meşrulaştırıyor.
Peki biz niye bu kadar güçlü bir şekilde arzu ve korkuları yaşıyoruz? Çünkü "siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz." Buradaki dünya hayatı, dünyadaki yani yeryüzündeki hayat demek değil; psikolojik benlik üzerinden hayatı algılama biçiminizdir. Yani siz bu biçimi ve bu biçimin sonuçlarını çok önemsiyorsunuz. "İşte hak ettiğim şeyi niye bulamıyorum?" Bu cümle neyin üretimi aslında? Psikolojik benliğin üretimi. Yani düşük boyuttaki bir bilincin yaklaşım tarzı.
Rüya ve Oyun Benzetmesi
Mesela hani söylüyorum, şimdi rüyada milyoner olmanızla olmamanız arasında fark var mı? Temelde yok, değil mi? Ama siz rüyadaki hayatı gerçek hayat diye algılarsanız ve ona kendi değerinin üzerinde bir değer verirseniz ne olur? Diyelim ki rüyanızda fakir düşmeyi çok kötü bir şey olarak algılarsınız.
Şimdi düşünün, şu dünyadaki hayat nedir? İşte her birimizin bir yaşı var, değil mi? İşte kimimiz 18-20 yaşındayız, kimimiz 30-40-50 falan gidiyoruz. Her birimiz kendimize soralım: işte 20 yaşındaysanız kendinize sorun, "neydi bu 20 yıllık ömrüm?" değil mi, işte öyle anlatın desek en fazla birkaç gün anlatabilirsiniz. 40 yaşındasınız, "neydi bu 40 yıllık ömür?" Öyle geçti işte, değil mi? Yaşarken de mazi oluyor aslında, geçtiğini görüyoruz ama tutunmak istiyoruz; egonun o güçlü bir şekilde tutunma arzusu var. Yani bunun nedeni, ona çok önem vermesi. Aslında dünya hayatı birinci kastedilen şey, Kur'an'daki "dünya hayatı" kavramı düşük düzeydeki hayat demek. Yani hayatı algılama biçimlerinden bir tanesi. Yoksa dünyadaki hayat değil; yeryüzündeki hayatı kastetmiyor "dünya hayatı." İnsanın bu hayatı veya bu olguları, bu süreci psikolojik benliğiyle algılamasıdır.
Hani bu neye benzer? Verdiğim bir örnektir zaman zaman: mesela bir çocuk diyelim ki evcilik oynuyor veya başka bir oyun oynuyor. Şimdi çocuk bu oynadığı süreci bilir. Bu bir oyun ama kendine göre de bir dikkat ve ciddiyetle oynar. Ama onu gerçek diye oynamaz. Burada bakın çok ilginç bir bilinç durumu vardır: dikkat ve ciddiyetle oynar, fakat oyun olduğunu bilerek oynar.
Şimdi biz bazen görürüz, işte insanlar kahvehanelerde kağıt oynar. Aslında oynadığı kağıt parayla da oynamıyor aslında. Ama orada öyle egolar devreye giriyor ki "biz kazanacağız" falan işte. Ve sonra bakıyorsunuz basit bir şeyden kavga çıkıyor. Neden? Çünkü oyun diye oynamıyorlar ki, ciddi ciddi oynuyorlar. Yani onu oyun olarak görmüyor, hayat olarak görüyor. "Bak, seni nasıl yendim" diyor. Ona başka bir değer veriyor.
İşte dünya hayatı dediğimiz şey, psikolojik bilinç düzeyi üzerinden hayatı aşırı ciddiye almak ve hayatın bize bir şey verecek veya bir şey kaybettirecek zannetmek. Bu, Kur'an'ın uyardığı bir bilinç. Bu hayat sana bir şey vermeyecek, senden bir şey de götürmeyecek. Tıpkı kimyadaki katalizör madde gibi. Tepkimeye girer, tepkimenin içinde bir süre işler, sonra tepkimenin sonunda aynen çıkar. Değil mi? Bak, doğuyorsun, geliyorsun, sonra gidiyorsun. Hiçbir şeyi beraberinde götürüyor musun? Götürmüyorsun. Artık burada hangi tepkimeleri yaşadığın, neyi karıştırdığın, neyi bozduğun, neyi düzelttiğinle gidiyorsun. Başka bir şey yok ortada. Yoksa hayat sana bir şey vermeyecek. Ama ego nereden bakıyor? Hayat ona bir şey verecekmiş gibi bakıyor.
Egonun Kurduğu Hayat Tanımı ve Dayatma
Anlatabildim mi? Dünyaya geliyoruz ve ego bize bir hayat tanımı yapıyor. Hayatı bize bir şekilde tanımlıyor, biz de o tanımın üzerinden yaşıyoruz. Mesela bir hedef belirliyor; hedefine ulaşınca kendini iyi hissediyorsun, ulaşamayınca kötü hissediyorsun. Veya ego sana böyle bir tarihlendirme yapıyor: "Herhalde bir 60-70 yıl." Gittikçe de arttırıyoruz onu. Eskiden insanlara deseydiniz ki kaç yıl yaşarsınız veya yaşamak isterseniz, "50-60" derlerdi veya din dersaneden "peygamberin yaşı iyidir" falan, "63'ü de geçmeye gerek yok" derlerdi. Şimdi maşallah egolarımız 80-90, hatta iyi sağlıklı beslenirsek yüzü de aşabiliriz falan diyor.
Geçen biri vardı, "yaş 75 yolun yarısı eder" dedi. 81 yaşında öldü geçenlerde. Şimdi egosu bir şey üretiyor değil mi, "yaş 75 yolun yarısı eder" diyor; egosu ona bir hikâye uydurmuş. Ama 81'inde ölüyor.
Veyahut da kendimize birçok mutluluk projesi üretiyoruz hayat algımızda. Sonra o hayatı, varoluşa farkında olmadan dayatıyoruz. Yani bir oyun kuruyorsun, kurduğun oyunu sahneleyeceğin hayat sahnesi senin elinde değil. Ama sen kendince bir oyun kurmaya yöneliyorsun. Sonra o oyunu kurabileceğin, sahneleyebileceğin sahnenin olmadığını görüyorsun. Mesela sen çok güneşli bir oyun kurgulamışsın kafanda, bakıyorsun sahneye çıkıyorsun, yağmur yağıyor.
Bir yaz, güneşli bir hava altında geçen bir arkadaş bana dedi ki "hava sıcaktı ya bir iki gün önce, yaz geldi" dedi. Ben de içimden "ya niye karışıyorsun" dedim. "Geldi ve öyle görünüyor" dedim, ne diyeyim başka? Şimdi o istiyor ki yaz gelsin artık, soğuk olmasın. E bir iki gün sonra bakıyorsun on derece düşmüş. Bak, niye hayata bir şey sürekli dayatıyorsun? "Yaz gel" dedi mi nereden bileyim yani? Bilemeyiz ki, değil mi? Geliyoruz zaten. Yani rahat ol, bir şeyi dayatma hayata.
Bak, sen hayata bir şeyi dayatmaya kalkarsan, hayat sana çok büyük bir şeyi dayatıyor gibi gözükür. Aslında hayat bize hiçbir şey dayatmıyor. Ama sen bir şey dayatmaya çalışınca hayat da sana bir şey dayatıyor gibi geliyor. Aslında uyanmamız için fırsat değil mi yaşadığımız hayat? Şimdi orada şu var: rahatsızsan, acı çekiyorsan, değişmesi gereken sensin. Oradaki çelişkiyi çözmelisin. Yoksa "böyle alman insanı çok imtihan ediyor" falan, yok öyle bir şey; ben bunu ciddi olarak söylüyorum. İmtihan yaşıyorsan o ego damarların var demektir.
İmtihan Kelimesinin Anlamı
"Hocam, imtihan Arapça bir kelime mi?" — "Değil sanmıyorum." "Hatırlıyorum, geçen baktım hocam, yani tefsirde hep diyorsunuz ya, 'imtihan' o değil, Arapça yazıyorsunuz ya; geçen kitapta baktım, sözlük vardı, orada ilk kelime şeydi. 'Li-nebluvennekum' diye Arapçada geçiyor, imtihan kelimesinin Arapçası." — "Olabilir, ama sanki Kur'an'da geçmiyor, bakmak lazım. İlk manası sınama manasındaydı." — "Evet." Yani Allah insanı bir şeyle karşılaştırıyor, bir şeyle denk getiriyor. Anlatabildim mi? Yani sen bir şeyle karşılaşıyorsun ve orada kendi insani doğanla cevap vermen veya vermemen gibi iki tercihle karşılaşıyorsun. İmtihan edilmiyorsun yani aslında.
Dolayısıyla buradaki meseleyi nasıl ifade edelim: Ben mutlaka bir yere gideceğim diye bir dayatmada bulunmuyorsam, benim için yollar sadece yoldur. Ama mesela ben bir yere gideceğim, bir bakıyorum ki oraya giden bir yol yok, o zaman "Allah kahretsin" diyorum, "niye oraya yol yapılmamış?" Veya benim çok güzel bir arabam var, işte bir yere gideceğim ama orası iyi asfaltlanmamış, çukurlar var; "Allah kahretsin" diyorum, "niye burayı asfaltlamamışlar?" Sen böyle lüks bir arabayla, bir de gıcır gıcır bir yol arıyorsan, o çukurlu yol o zaman sana imtihan olarak geliyor.
Bakın, hayata bir şey dayatmayın; hayatta imtihan kalmaz. Erkek çocuk istiyorum ve kız çocuk oluyor; bak, odağın imtihan oluyor. Bir şey isteme, hayat ne güzel akıyor. "Evlenmek istiyor musun?" "Yok." "İstemiyor musun?" "O da yok. Ne istiyorum ne istemiyorum, akışına bırakıyorum." "Çocuk istiyor musun, istemiyor musun?" "Akışına bırakıyorum." "Yaşlanmak istiyor musun, istemiyor musun?" "Akışına bırakıyorum." Anlatabildim mi? "Çok yaşlandım, saçım döküldü, beyazlandı, o oldu bu oldu." Bakın, hep egonun bir heybesi var, bir çantası var. Çantasında binlerce arzu ve korku var. Ve onlar hep hayatla karşılaşıyor. İmtihan oradan doğuyor. Çantayı boşaltın, çantayı dağıtın; hayat ne güzel akıyor. Şimdi ben "yaz olsun" istersem, bugünkü hava soğuk geliyor bana.
Dolayısıyla bakın, imtihan ya egonuz nedeniyle ortaya çıkar. Eğer egonuzu görmeyip "bu hayat niye böyle" diyorsanız, o zaman imtihanın nedeni dünyadaki hayat olur; "bu dünyadaki hayat büyük bir imtihandır" dersiniz. Neden? Çünkü "bu bu bu olaylar olduğu için ben mutsuz oluyorum" deyince, bu sefer imtihanın sorumlusu veya imtihana sebep olan şey ne olmuş oluyor? Dünya olmuş oluyor. "Allah niye beni bunlarla karşılaştırıyor" derseniz, imtihanın sebebi Allah olmuş oluyor. Ama aslında ortada imtihan yok. Temel oyuncuyu bulun: benliktir. O oyuncuyu kenara koyun, imtihan olmaz. Dolayısıyla eğer acı çekiyorsan, eğer bir gerilim varsa, o gerilimi oluşturan senin içindeki bir şeydir.
Hz. Yusuf Kıssasında Gerilim Yokluğu
Mesela Hz. Yusuf hikâyesinde dikkat edin, hiçbir gerilim yok, değil mi? Hikâyeyi okuyorsunuz, bir sürü dramatik olay var ama gerilim yok. Hazreti Yusuf'un orada böyle bir rahatsızlığı, "Allah kahretsin, böyle şey olur mu?" yok yani. Hiçbir gerilim, hiçbir çatışma yok Hazreti Yusuf'un hikâyesinde. O yüzden "en güzel kıssa" diye tanımlanmış. Birçok olay var, birçok da dramatik olay var ama hiç gerilim yok. Hazreti Yusuf kıssasını okuduğunuzda ne diyorsunuz, "ne güzel" diyorsunuz. Olaylar çok dramatik ama Hazreti Yusuf'ta bir drama yok. Hazreti Yusuf'ta bir katılaşma, bir gerilim, bir acı, bir direnç yok. O yüzden en güzel kıssa. Yani bize aslında hayatın nasıl yaşanacağına dair bir modelleme sunuyor. Tek dikkat edeceğimiz şey ne? Kendi duanı korumaya çalış.
Dalai Lama Örneği: Takva
Geçen bahsettim, belki tekrar hatırlatmakta fayda var. Dalai Lama'ya soruyorlar, Barış Ödülü'nü aldığında — hani konumuz o değil ama buradaki farkındalık açısından önemli — diyorlar ki: "İşte Çinliler sizin yurdunuzu işgal etti, malınıza mülkünüze el koydu, sizi yurtlarınızdan çıkardı, şunu yaptı bunu yaptı; buna rağmen içinizde onlara karşı bir kin, nefret duymadınız mı?" "Duymadım" diyor. "Niye?" diyor. "E, onlar her şeyi aldılar" diyor, "bir de kendimizi kendi elimizle onlara mı verseydik" diyor. Bakın, anlıyor musunuz oradaki inceliği? Yani "ben niye kendi fıtratımı onların kötülükleri nedeniyle bozayım? Kendi fıtratımda kin nefret yok. Niye kin ve nefret duyarak, aslında ben kendi fıtratımı kendi elimle onlara teslim etmiş gibi olayım? Niye onlara esir edeyim?"
Dolayısıyla bakın, dikkat edilen şey ne? İşte bakın, takva böyle bir şeydir. Takva budur.
Takva ve Beka Meselesi
Yoksa takva ne örtünmeyle ilgilidir, ne ibadetlerle ilgilidir; zahiri olarak hiçbiriyle ilgili değil. Takva, kendi fıtratının farkında olmak ve onu korumaktır. Bak, adam neyi koruyacağını biliyor. Kendi fıtratını korumaya dikkat ediyor, buna özen gösteriyor. Çünkü ömür boyunca her şey değişebilir. Yani yurdundan atılabilirsin. Bir zalim gelir, seni yurdundan çıkarabilir. Anlatabildim mi? Hani konum siyaset değil, yanlış anlaşılmasın.
Bakın, beka meselesi nedir biliyor musunuz? İçindeki baki olanı fark etme meselesidir. Başka bir beka meselesi yoktur. Kendi içinde baki olanı, ebedi olanı, kalıcı olanı biliyorsan veya böyle bir şey olduğuna inanıyorsan, onu korumak gerçek meseledir. Gerisi hepsi değişime tabidir. Zaman gelmiş, Kâbe bile yıkılmış, değil mi? Yıllarca Kâbe kalmamış. Her şey olur bakın.
İkinci temel şey hayata dair, Kur'an'ın ifadesiyle: her şey fanidir, Allah'ın vechi hariç. O yüzden bakın, kafanızda evliliğiniz, hayatınız, çocuğunuz, şu bu, her şeyi düşünün; kurduğunuz düzen — ben diyorum ki hepsi bitecek — peki egonuz buna nasıl tepki veriyor? Suratını buruşturuyor. Niye? "Ne kötü, niye bitecek, keşke bitmese." Ama Allah diyor "bitecek." Sen ise ne yapıyorsun, egonla "bitmesin, böyle devam etsin" diyorsun. Allah da diyor "bitecek, çünkü her şey fanidir." Şu müşahede ettiğin her şey fani. Gençlik, güç, sosyal itibarın, kurduğun düzen, her şey bitecek.
Ama şimdi ego diyor ki "eyvah, her şey bitecek." Bak, sonra devamı var: "Allah'ın vechi hariç." Peki sen nerede duruyorsun? Allah tarafında mı duruyorsun, ego tarafında mı duruyorsun? Eğer ego tarafında duruyorsan bak, her şey bitecek; hatta egon da bitecek. Boğazına bir leblebi kaçtığında egon kalmıyor ortada. Ama beş dakika önce işte "ben böyleyim, şöyleyim" diye ne biçim davalar güdüyor, değil mi? Boğazına bir şey kaçsın, egona ait hiçbir mesele kalmıyor ortada. Sırf o boğazdaki şey, leblebi gitse kâfi; başka hiçbir şey yok. Bak, ego bu kadar boş bir şeydir yani. Bu kadar vehim olan bir şeydir.
O yüzden bak, her şey bitecek. Yaratılmış olan her şey bitecek; Allah'ın vechi, Allah'ın zatı ve ona ait olan, ona bağlı olan hariç. Şimdi sen neredesin? Orada mısın, burada mısın? Bak, beka meselesi bu işte. Sen baki olanın tarafında mısın? Yani Allah'ın yaratmış olduğu izafi ve göreceli bir alem var. Allah o süreci sana deneyimletiyor. Oradaki her şeyin bir başlangıcı var, bir de bitişi var. Sen bu alanda mısın, yoksa Allah'ın beka alanında mısın? Bulunduğun yere göre varoluşun değişecektir. Öyleyse dikkat et, nerede duruyorsun.
Kum Üzerindeki Ev, Kaya Üzerindeki Ev
Hz. İsa'nın ifadesiyle, evin kumların üzerinde mi, kayanın üzerinde mi? Kum geçiciliği temsil eder; kaygan, değişken. Mesela rüzgarla bir çöl sürekli şekil değiştirir; bir bakarsın bir tepe düzlük olmuş, bir düzlük tepe olmuş. Kum, çünkü sürekli o değişimin kanununa tabi. Kaya, sabit olan bir şey. Şimdi sen evini nereye kurdun? Evin nerede, varlığın nerede, mutluluğun nerede? Mesela mutluluğunu neyin üzerine kuruyorsun, geçici olanın üzerine mi, kalıcı olanın üzerine mi?
"Mutluyum, neden? İlahi bir farkındalık ve onu takva bilinciyle mi taşıyorsun, yoksa bir tarafı alarak mı?" "Hayır." İşte mesela bakın, Hazreti Yusuf'un mutluluğu bir şey tarafından örselendi mi? Hayır. Neden? Çünkü kayanın üzerinde. Ve o bahsettiğimiz, işte Dalai Lama ne diyor? "Olabilir" diyor. Yani yurdunu düşman işgal edebilir, yurdundan çıkarılabilirsin, malına mülküne el konabilir, birçok şey olabilir, düzenin bozulabilir. Ama kendini kaybetmeyebilirsin. Çünkü o senin elinde ve sende. Onu hiç kimse alamaz. Yani bütün dünya toplansa, yedi milyar insan toplansa, senin elinden seni alamaz.
Dolayısıyla egonun kurduğu hayat algısını gözden geçirmek durumundayız. Yoksa onu koruyamayız. Onu korumakla bir yere de varamayız. Zaten koruma imkanımız da yok. Yani temeli kumların üzerine kurulmuş camdan bir köşk düşünün. Ne kadar tehlikeli bir şey, değil mi? Hem fay hattı üzerinde, hem kumun üzerinde, hem de camdan. Çok tehlikeli bir durum. Çok şeffaf. Herkes onu etkileyebilir, değil mi?
Bir de kayanın üzerinde, sağlam bir zeminde ve hiçbir şeyin etkilemeyeceği bir malzemeden yapılmış olsun; o zaman bir problem yok. Değişkenlik alanını her zaman fark etmemiz gerekiyor. O yüzden kutsal metinler her zaman buna dikkat çekerler. "Siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz" denildiğinde, dünya hayatı yaşanan olaylar, mal, mülk, evlat vs. değildir. Onlara gerçek varoluş materyalleri olarak bakan, onlara gerçek varoluşumuzu oluşturan yapı taşları olarak bakan zihniyete, anlayışa vurgu yapılıyor.
Mutluluğu Başkasının Üzerine Kurmak
"Sence hayat ne?" "İşte mutlu bir evlilik." "Peki mutlu evlilik biterse?" "Kötü, yıkılırım veya çok sarsılırım." Niye ki? Yıkılmanı gerektirecek bir şey yok ki; neden? Çünkü sen kendinle varsın. Kendi tarafından, diyelim ki evliliği yıkıyorsan, dersin ki "ben kendimi iyi tanımadım, kendimi iyi bir şekilde idrak etmedim." Bu nedenle karşıdaki insan nedeniyle yıkılırsa, o da onun meselesi; benim mutluluğum ne olacak? Yahu, sen mutluluğunu niye onun üzerine kurdun? Sıkıntı orada. Mutluluğunu onun üzerine kurarsan, karşındaki de bilerek veya bilmeyerek o mutluluk hikâyeni tabii ki örseleyebilir.
Bakın, egonun hikâyesi değişken üzerine kuruludur. Kendisi de değişimin tuzağında ve kendisinin hayat algısı da değişime tabi olan alanda. Hayat hikâyesini orada kuruyor. Hayat hikâyesini orada kuruyorsa, işte o zaman onun bedelini ödemek zorunda; zorunlu olarak onun bedelini ödüyorsun. Sürekli kocanı veya karını elinde tutmaya çalışıyorsun, kıskançlık sergiliyorsun, onun hesabını kurcalıyorsun. Ne kadar boş bir şey, değil mi? Tabii orada şeyi görmüyorsun: senin Instagram hesabına giren virüsleri görmüyorsun. Kıskançlık virüsü senin hesabına giriyor, alınganlık virüsü hesabına giriyor, bir sürü yabancı unsur senin hesabına giriyor ve senin bütün ekranını karartıyor. Sen başka bir şeye bakarken, başka bir yerden aslında büyük bir zarar görüyorsun. Onun için başkasının hesabına bakmaya gerek yok. Kendindeki hesaba bak. Senin varoluş, fıtrat hesabına kim giriyor, kimler onu karartıyor?
Bahsettiğimiz o Dalai Lama'nın dikkat ettiği şey, "benim gerçek kendiliğime yabancı bir şey girmesin" idi. Mesela niye kaygı giriyor? Kaygı bunun fıtratında yok aslında ama bir yerden giriyor; o gireni bul. Kin, nefret niye giriyor? İntikam niye giriyor? O girenleri bul veya o yabancı şeyleri senin fıtratına sokmaya çalışanı bul. O senin düşmanın. İşte "senin en büyük düşmanın iki omzun arasındadır" hadisinin anlamı bu. Yani senin en büyük düşmanın o. Çünkü sana hayatı çok yanlış bir yerden okutuyor. Çok yanlış bir yerden okuttuğu için problem oluşuyor. Yaşıyorsun bir şey, diyorsun ki "beni hayal kırıklığına uğrattı" falan. Niye hayal kurdun ki, hayal kırıklığı bir şey mi? Bak, hayalin üzerine hayat kurmuşsun değil mi? Sonra hayalin biri tarafından bilerek bilmeyerek kırılıyor.
Sen gerçeğin üzerine kendini kur. İlla bir hayal kuracaksan, "sonsuzdan geldim ve sonsuz olana, mutlak olana dönüyorum" de. O zaman bu hayalini hiç kimse bozamaz. Hiç kimse araya giremez. Hiç kimse onu dejenere edemez. Hiç kimse seni hayal kırıklığına uğratamaz. Tek bir kişi uğratabilir, o da sensin. Onun için birinin güzel bir sözü var; diyor ki "kendimi üzmek benim işim." Eğer kendimi üzülüyorsam, bunu ben yaptım demektir. "Beni bir başkası üzüyor" diyorsam, egomun üzerinden bir başkasının beni üzmesi hikâyesini uydurmuşum demektir. Kendi kendime hikâye oluşturuyorum, sonra o hikâyenin kurbanı oluyorum.
Mesela ben birine diyorum ki "beni üzmeyeceksin değil mi?" O da ne yapsın yani, ego'larıyla yaşayan biri, ne yapsın? "Üzmeyeceğim" diye gerçekten bir söz versin, gene üzecek seni yani; bir şekilde üzecek, istemeyerek üzecek. Dolayısıyla bir gün birine böyle bir şey dedim ya; "sen kimden ne sözü alıyorsun yani?" Bir ego'dan söz alıyorsun. "Beni üzmeyeceksin değil mi?" Yanlış bir yere kuruyorsun sistemi. Sen öyle bir noktada ol ki kimseyi üzme, kimseye herhangi bir olumsuzluk yansıtma; ve sen de hiç kimsenin üzemeyeceği bir bilinç halinde ol, bir varlık idrakinde ol. "Efendim?" "Yok ki." O yüzden dedim, hiç üzülmez. Tabii ki insan üzülüyorsa, kendi kurduğu oyun yüzünden düşürüyor. Karşı tarafın yüzüne düşüyor.
Bilinç Haline Nasıl Geçilir?
"Hocam bilinç halinde dediniz ya; şimdi biz modern dünyada yetiştik, kendimizi böyle beden ve psikoloji olarak algıladık. Şimdi hikâyeyi böyle tersine çevirsek de kendimiz öyle bir kısır döngüdeyiz. En başta bilinç olarak nasıl algılamaya başlayacağız? Önce ben-bilinci, işte beden ve psikoloji benim aygıtım demeye, en başta sıfır noktadan nasıl bir farkındalıkla adım adım başlayacağız? 'Bilinç hali' dediniz ya, bu olayı tersine çevirdim; 40 küsur yaşındayım, kendimi beden ve psikoloji olarak algılamışım. Şimdi böyle bir hakikat duyuyorum: bilinç denilen bir şey var, sıfırıncı basamaktan kendimi beden ve psikolojinin dışında bir bilinç olarak, önce bunu söz olarak duydum, adım adım nasıl ilerlemeliyim?"
O psikolojik ve bedensel bilincin ürettiği her türlü arzu ve korkuyu önünüze koyun. Bakın, hemen atmayın, yok saymayın; önünüze koyun. "Bu benlik ve bilinç düzeyi nedir? Gerçek midir, yoksa üretilmiş bir şey midir?" Mesela hiçbir hayvan yaşlandığı için üzülüyor mu? Üzülmüyor. İnsanı hayvan kategorisine sokmuyorum, bu ayrı bir şey; sadece hiçbir hayvan üzülmüyor. Neden üzülmüyor? Çünkü "ben gençtim, yaşlanacağım" demiyor. Peki bunu üreten kim? Sadece zihin. Bir şey yok orada. "Ben" diye bir şey yok aslında orada. Bir olguya "ben" diyen ve onunla o hikâyeye kapılan bir şey var. İşte bunu görmemiz gerekiyor.
Buradaki "ben" ne yani? Niye "ben yaşlanıyorum" diyorum ki? Burada bir ben bilinci var. Bu gerçek bir ben mi, yoksa üretilmiş bir ben mi? Bu ayrımı sürekli yapmalıyız. Bu gerçek bir ben değil; bu sadece beden üzerinden kendini tanımlayan bir algı. Kendini beden üzerinden değil de masa üzerinden de tanımlayabilirsin. Aslında bunlar eşit, arada bir fark yok. Mesela senelerce kullandığın masanın ayağı kırıldığında "ayağım kırıldı" demiyorsun, değil mi? Neden? Çünkü onunla özdeşlik kurmadın; o yüzden. O zaman benlik şunu demeli: kendine, ne ile özdeşlik kurduğun için problem yaşıyorsun. Hiçbir şeyle özdeşlik kurma; yani geçici olan hiçbir şeyle özdeşlik kurma.
Dünya Hayatı: Bir Mal Çoğaltma Yarışı
Bakın kutsal metinde ne diyor? "Dünya hayatı bir oyun, bir mal çoğaltma yarışı ve böbürlenmedir." Bakın aslında ne var burada? Dünya hayatı bakın ne olarak tanımlanıyor? Bir şeyi çoğaltma yarışı, böbürlenme, övünme vs. Peki bu ne demek aslında? Bu şu demek: psikolojik benlik bir şeyle özdeşleşerek onun üzerinden sahte bir oyun kuruyor. Mesela "ben senden daha güzel bir arabaya biniyorum, ben senden daha iyi kazanıyorum, ben bu konuyu senden daha iyi biliyorum, ben daha güzelim" veya tam tersi "keşke senin kadar güzel olsaydım, keşke senin kadar yakışıklı olsaydım." Bakın, özdeşleşme nedeniyle dünya hayatı oluşuyor. Özdeşleşmesen, dünya hayatı diye bir şey kalmayacak; o hayat bilinci olmayacak.
Dolayısıyla dikkat etmemiz gereken şey, her zaman neyle özdeşleştiğin için bu durumu yaşadığındır. "Yaşlanıyorum." Kim yaşlanıyor, niye yaşlanıyorsun, yaşlandığını sana kim söylüyor, neyle özdeşleştin, yaşlanan kim, yaşlanan nedir? Bakın, "her şey değişir" diyor Kur'an, "ve her şey fanidir." Peki sen de fani misin, yoksa sende ebedi, baki bir şey var mı? O zaman soru şu: neye dair "ben bilinci" oluşturuyorsan, orada hemen şu soruyu sor: o şey fani midir, baki midir? "Yaşlanıyorum." Yaşlanan ne? Beden. Ebedi mi beden? Değil. O zaman bu cümle bir özdeşleşme cümlesidir, sahte bir cümledir.
Mesela dedin ki "bana kendimi değersiz hissettirdi." Kim değersiz hissettirdi ve değersizlik ne üzerinden oluştu? Birisinin seni sevmesi veya sevmemesi, sana ilgi göstermesi veya göstermemesi üzerinden değersizlik oluştu. Peki bunlar geçici midir? Geçicidir. O zaman bunun üzerinden yaptığın tanım da yanlıştır. "Ben Allah'ın ruhundan üflediği bir varlığım" — neyle kendini tanımladın? Allah'ın üflediği ruhla. Peki o ebedi mi? Ebedi. Tamam, bak orada durabilirsin, orası sağlam bir yer.
"Başarısız oldum, kendimi çok kötü hissediyorum." Ne üzerinden? Bir iş üzerinden. Peki iş ebedi mi? Değil. O zaman o tanımlamayı bırak. "Ben neyle kendimi tanımlıyorum? O tanımladığım şey ebedi mi değil mi, kalıcı mı değil mi?" Bunu gördüğümüz zaman o ayrımı adım adım yapabiliriz. Bu da bize ayet olarak verilen şeyler. Mesela şimdi hayvanlardan örnek veriyorum: insana benlik bilinci verilmiş. Aslında bu benlik bilincinin işlevinin dışına çıktığımızda biz burada acı yaşıyoruz. Yani benlik bilinci, hakikati idrak etmek, yaratıcıyı idrak etmek, kalıcı ve geçici olanı ayırt etmek için verilen bir bilinç düzeyi aslında. Ama biz o geçici olana özdeşleştiğimizde, zaten o acı başlıyor.
Acı Nereden Doğar: Mülkiyet Bilinci Örneği
Acı çektiğimiz noktalar, aşırıya gittiğimiz, kalıcı olmayan şeylere kalıcı değer yüklediğimiz noktalardır. Burada da şey aklıma geldi, mesela şöyle bir şey söylenmişti — Marx'ı söylüyorum, yanlış hatırlamıyorsam — insanlara mülkiyet bilinci, mülkiyet duygusu verilmese tarih yapamazlardı. Yani bize sahiplenme bilinci verilmeseydi çalışmazdık, hiçbir şey yapmazdık. Ama burada gerektiği kadar olması lazım; yani ömür boyu kalacakmış gibi, kalıcıymış gibi değil. Orada aşırıya gittiğimiz anda aslında acı çekmeye başlıyoruz.
Evet, burada aslında bir söz vardır ya: birine bir şey anlatırsınız, karşıdaki der ki "sen bunu yaşamadın ki bilmezsin," değil mi? Aslında bunun bir gerçeklik payı var, mutlak değil ama bir gerçeklik payı var. Şimdi insan, yaratıcıyı, mutlak bir ben olan yaratıcıyı, hakiki anlamda var olan yaratıcıyı anlasın diye ona bir benlik algısı verilmiş. Yani "ben" diyebilme algısı verilmiş. Bu emaneten verilen bir şey. Onu gerçek olarak algıladığımızda ve gerçekten ayrı bir benliğimiz olduğunu zannettiğimizde, işte orada tuzağa düşüyoruz. Yaratıcıyı anlamak için verilen bir bilinç halini, yaratıcıdan kopmuş bir şekilde yaşamak tuzağına çeviriyoruz. Temel şey bu.
Dolayısıyla burada insana "ben bilinci" verilmiş, ta ki ilahi "ben"i anlasın. Tabii ki bu ben bilinci saf bir şekilde verilmiş. Ne gibi örnek verelim? Mesela Allah — kendimizden başlayalım — biz sevdiğimiz şeyi korumaya çalışırız. Buradan neyi anlarız? Yaratıcı sevdiği şeyi korur, anlatabildim mi? Veyahut da bizim bir evimiz vardır, o evin bakımını sağlamaya çalışırız, onu koruruz, o evin gerektirdiği bakımı yaparız. Buradaki ben bilinciyle biz, sonsuz ve mutlak yaratıcının yarattığı şeyleri bu anlamda koruduğunu idrak ederiz. Dolayısıyla eğer ben bilincimiz olmasaydı, yaratıcıyı anlayamazdık. Ama biz bu ben bilincini, yaratıcıyı anlamak yerine kendimizi bağımsız ve özerk olarak inşa etmek için kullanıyoruz. Ve kurduğumuz ve inşa ettiğimiz şey de sahte bir şey. Temel nokta aslında bu.
Dolayısıyla aslında insana çok kıymetli bir ben bilinci verilmiş, fakat "bu benimdir, bu bana ait, ben bağımsız bir varlığım" demek için verilmemiş; ilahi beni anlamak için verilmiş. Yani sonsuzu ve mutlakı anlamak için verilmiş. Bütün incelik burada aslında. Ve aslında o bakilik atfettiğimiz, özdeşleştiğimiz şeylere o anlamı yüklerken, aslında kendimiz de baki olmak istiyoruz. Kendimiz de böyle kalıcı olmak; yaratıcıdan bağımsız, ona bağlantı kurmak, idrak etmek için verilen şeyi — mesela sevdiğimiz şeyin kalıcı olmasını istiyoruz — özdeşleştiğimiz şeyle beraber kendimiz de kalıcı olacağız zannediyoruz.
Ebedilik Bilinci
Evet, aslında burada mesela örnek olarak verdiğimiz şey şunu bize anlatıyor: bak sende bir ebedilik bilinci var. Yani bir şeyin sonsuzluğu, ebedi olması, kalıcı olması, sınırsız olması, sonsuz olması — bak, bu hiçbir varlıkta, şu gördüğüm bitkilerde, hayvanlarda yok. Neden? Çünkü sen o bilinçle donatılmışsın ve çünkü ebediyet var. Yani senin o ebediliği araman ve o ebedilik idrakini taşıyor olman, aslında ebediliğin olduğunu, baki bir şeyin olduğunu hatırlatıyor. Ama sen bunu ne yapıyorsun? Yolunu şaşırıyorsun, fani olanda ebedilik arıyorsun. O zaman da kendi kendini tuzağa düşürmüş oluyorsun.
Mesela hiçbir hayvan "keşke sonsuza kadar yaşasam" demiyor; onda o bilinç yok. Sen ise ne yapıyorsun? Aslında ebedisin; fakat ebediliği geçici ve sınırlı olanda arıyorsun. Temel ayrım noktası ve tuzak noktası da bu aslında. O yüzden insan, fıtratının en derininde sesini duymaya çalıştığında Bediüzzaman'ın ifadesiyle "ebed sesi"ni işitecektir. Yani sonsuzluğu, ebediyeti hissedecektir. Ama o ebediyeti geçici ve sınırlı olanda aramayacaktır. O tuzağa düşmeyecektir.
O yüzden uzun yaşamın sırrı sende ebedi olanı bulmandır. Yoksa dünyada uzun yaşamanın ne sırrını arayın, ne öyle bir sır var, ne de birisi size öyle bir sırdan bahsederse onu dinleyin; çünkü öyle bir şey yok. 500 yıl yaşasan ne olur? Ebedi yaşamın çekirdeği sana verilmiş; ama o hangi düzeydeki yaşam? Ruhtaki, ruh düzeyindeki yaşam. O yüzden işte biz sınırlı olanın algısına kendimizi dayatıyoruz.
"Ben" dediğimizde, o yüzden belki herkese öğretilmesi gereken ilk şey şu: asla "ben" kelimesini kullanma, ta ki gerçek kendini bilinceye kadar. Keşke bize böyle bir öğreti en azından verilmiş olsa. Asla "ben" deme, ta ki kendini buluncaya kadar. Kendini bulunca "ben" diyebilirsin. Ama kendini buluncaya kadar "ben" deme. Çünkü kendini buluncaya kadar söylediğin her "ben" kelimesi senin için bir tuzak, bir hapishane, bir kilittir. Tabii o "ben" ilahi bir "ben" olacaktır, bireysel bir ben değil. İşte "bende benden içeri" dediği Yunus'un o ben bilincine gelecek. Gerçek kendiliği de o mu olacağız? "Ben Hakk'ım" dediği. Teoriye girmeyin, teori üzerinde düşünmeyin; gerçek kendimizi bulun. Gerçek kendimi buluncaya kadar "ben" demeyeceksin.
Kapalı Oda Oynayan Çocuk
O "ben" demelerini, hani bazen çocuk diyelim ki oyun oynar ya, siz dersiniz "ne yapıyoruz?" "Oyun oynuyor." Biz de benlik oyunu oynadığımızı bilelim; ciddiye almayalım bu oyunu. Anlatabildim mi? "İşte bu masa benim, işte bu beden benim" falan; bu ne, bu bir oyun yani, tatlı bir oyun. Bu kadar ciddileştirdiğiniz an tuzaktasınız; o benlik hikâyesini hakiki zannettiğiniz an, kurduğunuz oyunun içine kendinizi hapsetmişsiniz demektir.
Bu neye benziyor biliyor musunuz? Bir çocuk oyun oynarken, işte bir yerde bir daire çiziyor. "İşte bu benim odam" diyor. "Kapısı da kapalı, dışarıdan biri açması lazım" diyor. Bekliyor, biri açacak. Gelmiyor. İki gün geçiyor, üç gün geçiyor, gelmiyor. Şimdi çocuk da açlıktan ölecek. Siz de çocuğa diyorsunuz ki "niye çıkmıyorsun oradan?" "Kapalı burası" diyor. Siz ne dersiniz? "Oğlum, olur mu evladım, bak oyun bu, çıkabilirsin." "Hayır" diyor, "çıkamam, kapalı" diyor, "kapı kapalı."
Şimdi bizim durumumuz da bu. Bildiğimiz bir oyunu ciddiye almışız. O oyundan başkaları ancak sanki bizi çıkarabilir sanıyoruz. "Mutlu olmak istiyorum, ne lazım? Birinin beni sevmesi lazım, değer vermesi lazım, önemsenmem lazım, başarılı olmam lazım." Peki bu hikâyeyi kim kurdu? "Çevrenizde kuruyor hocam." İşte ne? Ama insan kendi kuruyor; çevre o oyuna sadece malzeme taşıyor.
Mülkü Koruma ve Emanet Bilinci
Bir kötülük olduğu zaman, eline, diline veya kalbine sığınır insan; kalbe sığınmak imanın en zayıf kısmıdır diyor. Bu tam öyle değil, açacağım. Evet, şimdi burada bir adam güzel bir kulübe yapmış, ağaçları dikmiş, bayağı da yemişlik sahibi olmuş, etrafını tel örgüyle çevirmiş, hayvanlar filan kurmuş. Dört tane kimse, insanı, burayı kapmaya çalışıyor; yani pislik olsun diye, fantezi olsun diye, ihtiyacı olmamasına rağmen buraya saldırmaya çalışıyor. Saldıracak. Ve siz, yani askeriniz yok, polisiniz yok, hiçbir şeyiniz yok, tek başınıza kaldınız burada. Ve karşınızda kalan, birinci seviyeden alt hayvanlar gibi davranan yaratıklar var.
"Hep bu konuda gideceğim ben; pasif bir hale gelecekmişim gibi hissediyorum, bu kendimi ele vermek gibi. Kendimi tokatlayacak birine, giden tokatlayacak bir adama gelecek gibi geliyor. İnşallah bu soruyu da ego sordurmuyordur. Bu da başka bir endişe kaynağı; ne olacak burada mesela? 'Gelin hemşehrim, yiyin için' mi diyeceğiz? Yoksa mantıki bir filozof gibi mi davranacağız?"
Şimdi bakalım burada, buradaki şey şu: temelden başlayacağız. Şimdi orası kimin? Hakikatte kimin? Allah'ın. Allah bana imkan verdi, maddi imkan verdi. Ben de orayı emanetçi sıfatıyla aldım, tamam mı? Sonra diyelim ki kendi insanlığını unutan, nefsaniyetine mağlup olan dört kişi geldi. Önce onlara, kendi insanlıklarının farkında olmayan ama gerçekte aslında insan olan — ne olursa olsun insan olan — varlıklar nazarıyla bakacağım; ama o an insanlıklarının farkında değiller, nefislerine mağluplar. Önce buradan bakacağım. Sonra bakacağım, sizin meseleniz ne? Aç mısınız, bir ihtiyacınız mı var, kalacak yeriniz mi yok? Hani böyle gerçekten doğal bir ihtiyaçları varsa, ben de onlara Allah'ın bu imkanı emanet ettiği bir insan olarak el uzatmaya çalışırım.
"Hayır, hayır, biz bunu keyfi olarak gasp etmek istiyoruz" derse, ben de derim ki: "Allah burayı bana emanet etti, ben de korumak zorundayım, korurum. Korursam zaten verdiği emaneti yine onun adına korumuş olacağım. Koruyamazsam, hiç derdim değil; hesabını yukarıya vereceğim, bu kadar basit." Koruyamazsam, "Allah, koruyamadım" derim; "nasıl malıma el koydu, nasıl gasp etti" falan demem. Dersem, egomdur o. Dedim ki: "Allah burayı bana emanet etmiş, o emaneti korumam gerekiyor. Koruyamadıysam demek ki bana koruyacak imkanı vermedi veya benden onu gasp edecek insanlara gasp edebilme fırsatı verdi; o fırsatı da onlar kullandı, egolarına mağlup oldu. Bu dünyada var olabilecek bir durumdur. Ben sadece bana verilen imkanlarla, bana emanet edilen o yeri korumaya çalışırım." Yani Allah'ın mülkünü Allah'ın namına korumaya çalışırım; kendi malımı kendi namıma korumaya çalışmam. O zaman ne sümsük olurum, ne bir şey olurum. Ama egom noktasında da hiçbir şey olmam. "Allah kahretsin, nasıl böyle insanlar oluyor" falan; herhangi bir dert de duymam.
"Peki Allah'ın bu dünyada müsaade ettiği kötülükler var mı?" Tabii ki var. Bu zaten asli bir şey olmadığı için bunun önemi yok. Ego yine şey yapıyor: "Allah bu kötülüğe nasıl izin veriyor?" Kardeşim, bak, bu rüya düzeyi. Mesela biz on kişiyiz, rüya görüyoruz; ortak bir rüya görüyoruz, aynı dünyada aynı ortamda ortak bir rüya görüyoruz. Bize olumlu imkanlar da verilmiş, olumsuz potansiyel risk diyebileceğiniz imkanlar da verilmiş. Rüyadayken birimiz birine yumruk atıyor; "keyfim öyle istedi" diyor, "atacağım" diyor, "canım sıkıldı" diyor, "seni döveceğim." Sen de kendini o rüyada korumaya çalışırsın; koruyabilirsen korursun, koruyamazsan dayak yersin. Ama uyanınca bak, ortada bir şey yok yani. Ne dayak yiyen var, ne dayak atan var. "Ne, ben sana dayak atarım, ezerim, şunu da yaparım, kimse bana bir şey diyemez" — var mı uyandığında? Yok. Dövülen var mı uyandığında? O da yok. Biz dayak yediğimiz sürece rüyayı uzatıyoruz. Hayat böyle bir şey. O rüya düzeyinde tabii ki dayak yememeye çalışırsın, o ayrı bir konu. Ama rüyada yediğin dayağı gerçek dayak olarak görüyorsan, orada sen yanlış bir noktada duruyorsun demektir.
Taciz ve Travmayı Abartmama Meselesi
"Hocam, peki çok gündemde olan bir şeyden bahsedeceğim: kadınlara tecavüz veya tacizde psikolojileri bozuluyor. Bu konuda ne yapabilir kadınlar?" Psikolojisini insanın bozmaması lazım; yani benlik düzeyinde bunu abartmaması gerekiyor. "Bu imkansız" demeyin; bunu biz abartıyoruz aslında. Bak, ya hayatta bence en büyük temel problem genel olarak bunu söylüyorum: olumsuzlukları çok abartıyoruz ve aşırı travmatize ediyoruz. Çok travmatize ediyoruz, çok büyütüyoruz.
Basit bir şey söyleyeyim: bir insanın çocuğunun ölmesini çok büyütüyoruz. Mesela "çocuğu öldü, kaç yaşındaydı?" "Beş yaşında." "Ah, ne kadar acı, ne kadar büyük acı." Niye büyük acı? Nereden çıkarıyorsun? Kim çıkarıyor böyle bir şeyi? Tamam evet, olumsuz bir şeydir tecavüze uğramak. Ama bak, bu kadar abartmaya gerek yok. Tabii ki olumsuzdur, tabii ki engellenmelidir, tabii ki mücadele edilmelidir. Ama bakın, ego orada bir şeyi abartıyor; arzu etmediği bir muameleye maruz kalmanın getirdiği ego reaksiyonu var. Bu kadar abartmaya gerek yok. Hiçbir şeyi bu kadar abartmaya gerek yok.
"Peki hocam, canımıza veya namusumuza kastedilmiş olsa, bu durumda karşı tarafın canına kastediyor olsak, egomuzu mu savunmuş oluyoruz?" Evet, yani meşru — bu dini anlamda veya hukuki anlamda meşru bir cezalandırma söz konusuysa o cezalandırma yapılabilir, ayrı bir şey. Önemli olan şey şu: cezalandıramadığında rahatsız oluyor musun? "Hazretler ne yapardı? Ama engellemek için yapabileceklerimiz de var; o noktaya gitmeli miyiz, yoksa bu egonuzun tuzağı mıdır?" Oradaki olaya bağlı. Diyelim ki bir cani var, sürekli zarar veriyor insanlara; onu toplumun hayrı adına — bakın, egomuzun rahatsızlığı adına değil, toplumun hayrı adına — ortadan kaldırabiliriz. O ayrı bir şey. Diyelim ki öyle bir insan var ki, yaşadığı müddetçe bir suç makinesi.
Bakın, Bediüzzaman'ın bir sözü vardır: der ki, bir hâkim bir suçluyu cezalandıracağı zaman, kanun namına onu cezalandırırken, nefsine uyması nedeniyle ona acımadan ceza veriyorsa zalimdir. Bakın ne kadar ince bir şey. Yani bir insan nefsine mağlup olmuş, tamamen körleşmiş, insanlara zulmediyor; önce ona acı, yani aslında o insanda katledilen veya örtülen şeyi gör, önce ona acı; sonra sosyal denge adına, toplumun selameti adına onu cezalandırabilirsin. O ayrı bir şey.
Kurban ve Can Alma: Allah Adına Yapmak
"Öldürürsen, ama Allah'ın vermiş olduğu bir ruhu, o da sonuçta Allah'ın..." Haksız yere öldürmek yanlıştır. Eğer diyelim ki biz bir insanı — çok büyük suçlar işliyor ve suç makinesi — İslami kural onun ölümüne imkan veriyorsa, burada biz Allah'tan bağımsız bir şekilde o kişinin canını almış olmuyoruz; onu yine ilahi bir kural üzerinden almış oluyoruz. O yüzden dikkat edin, hayvan keserken Allah'ın adını anıyoruz. Şimdi bazıları diyor ki "ben hayvanlar kesilince dayanamıyorum" falan; biz kendi adımıza kesmiyoruz ki. Diyoruz ki "Allah onları sana nimet olarak vermiş." Dolayısıyla sen kendi egon adına kesmiyorsun. Bakın, bu çok önemli bir inceliktir. Biz hayvanları niye Allah'ın adına kesiyoruz? "Ben acıktığım için, işte ben güçlü olduğum için" o hayvanı kesmiyorum. Allah bu sistemde onları bana bir nimet olarak vermiş; ben bunun bilinciyle o hayvanı kesiyorum, onun adını anıyorum.
Diyelim ki çok büyük suçlar işleyen bir insanın ölümüne karar verilebilir. Bu kimse "kimsenin canını ben alamam, kimse de alamaz, biz Allah adına o işlemi yapmış oluyoruz" der. Dolayısıyla zaten Kur'an der ki, meşru bir sebep olmadıkça birini öldürmek en büyük günahtır.
Habil ile Kabil Kıssası
"Karşıdaki insan benim canıma kastetti ve benim tek çıkar yolum onu öldürmekse, bu can bedeni korumamalı mıyım? Can kastedildiğinde orada sana iki opsiyon tanıyor Allah. Ya dersin ki Hazreti Adem'in iki çocuğu, Habil ile Kabil'in kısasında olduğu gibi, Habil gibi dersin ki 'sorun değil, bak sen beni öldürebilirsin ama benim herhangi bir rahatsızlığım yok; sen iyi bir daha düşün, öldürmek istiyorsan da ben sana el kaldıracak değilim' — bunu diyebilirsin, bu bir opsiyondur. Ya da dersin ki, Allah'ın bana verdiği canı, Allah'ın bana verdiği imkan ölçüsünde senin zulmünden koruyacağım. Ama bak, bunu yine egonun korkusu ve arzusuyla değil, çünkü Allah o opsiyonu da tanıyor."
"O zaman refleks gösteriyor mu aslında?" Tabii, refleks gösteren daha çok egodur. Mesela dediğim gibi, Habil kendisini öldürmek isteyene ne demiş? "Benim için sorun değil, sen kendine zulmetmiş olursun, benim hukukuma da girmiş olursun ama ben sana el kaldıracak değilim" böyle de diyebilirsin. "Hayır, ben Allah'ın bana verdiği kendini savunmak ve bu emaneti yine Allah namına koruma opsiyonunu kullanıyorum" — senin yaptığınla orantılı bir şekilde, anlatabildim mi? O orantıyı da aşmadan, yani zulmetmemek şartıyla, haddi aşmamak şartıyla, orantıyı aşmamak şartıyla, Allah namına yine Allah'ın verdiği emaneti koruyabilirsin. "Size saldırılırsa kendinizi savunun, saldırıdan vazgeçerlerse siz de vazgeçin."
"Habil'in orada o bilgiye ulaşmış olması nasıl anlaşılır?" Habil orada ruhsal insanı temsil ediyor, ruhsal bilinci temsil ediyor. "Çünkü daha önce bir örnek vakası yaşanmamış; ilk insan olduğunu farz edersek öyle değil mi?" Buradaki mevzu ilk insan meselesinden ziyade; Habil orada ruhsal bilince ulaşmış veya ruhsal bilincini koruyan insanı, Kabil ise beden ve psikolojik benliği temsil ediyor.
Adem-Havva Kıssasının Sembolik Anlamı
"Hocam, oğlum bana sorduğunda, ben okuduğum şeylerden yola çıkarak yeterince açıklayıcı olamadım diye düşündüm; o da çok ikna olmadı. 'Niye Allah böyle bir şey oluşturmuş, niye' dedi. Onun sorgulamasına kızmadım, ben de zamanında sorgulamıştım. Niye böyle diye okuduğumda hakikaten bulamadım; hatta sizinle konuşmayı düşündüm. Kendimce dilim döndüğünce okuduklarımı birleştirerek anlattım: Kur'an'ın bu konuda net bir tanımlaması yoktur. Bu İsrailiyattan gelme bir şeydir."
Allah insanlığı, insanları yaratmış ve bu sayısını bilemeyeceğimiz bir şeydir. Dolayısıyla orada işte bir tane insan, bir de onun eşi, daha sonra onlardan çoğalma oldu diye mutlak bir bilgi yok bu konuda Kur'an'da. "Bir şey tavsiye edilir mi?" O da bir kanundur yani, bir ilkeyi anlatıyor orada; bir kanunun şahsileştirilmiş bir anlatımıdır. Orada her insan bir Adem ve Havva gibidir. Yani gerçek anlamda bir cennetten çıkartılma değil; gerçek anlamdaki cennetin bir anlamı var, o ruhsal cennettir. O bizim ruhsal boyuttaki bilinç halimizi anlatıyor. Yoksa "bir cennette idiler, işte bir ağaçtan meyve yediler, düştüler, şeytan oraya girdi" — bu sembolik bir anlatımdır. Yani orada bir teşbih var, bir sembolizm var. Bir sembolizm diliyle orada insanlık hikâyesi anlatılıyor. Orada anlatılan hikâye, hepimizin hikâyesidir aslında.
"Hocam, aktivist bir yazar, bir bayan yazar, 'Alem' diye bir romanı var, tatlı bir üslupla anlatıyor; Havva'yı canlandırıyor, konuşturuyor, tercüme edilmiş. Böyle bizden gelen İslami itibarlar da var, çünkü güzel bir roman olmuş."
Buna dair birkaç ayet var ama şu an aklımda değil; "biz insanları yarattık" falan der, sonra "Adem'e secde edin" dedi gibi ifadelerde Adem'in aslında insanlığın ortak adı olduğunu görüyoruz. Melekler de itiraz ediyorlar ya, "kan dökecek bir varlık mı yaratacaksın" demek ki biliyorlardı.
"Hocam, bu teolojik bir tartışma, çok tartışılıyor; 'birden fazla Adem vardı' diyemiyor bu ilahiyatçılar. Affedersiniz, her şeyi Allah'ın yaptığını düşününce o kadar ağır bir soruna düşüyorlar ki, ensest ilişkiye kadar gidiyor iş. Ben mesela televizyonlarda bilmediğim, bizden fazla Adem'in oğlu ne yaptı diye tartışılıyor."
O bir temsildi, bir arketiptir; öyle anlatılsa daha doğru olur. Adem kıssası, Adem'in iki oğlu, bütün bunlar bir manaya işaret eden sembolik anlatımlardır. "Hocam, ilahiyatçılar bile böyle anlatıyor; herkes de böyle anlıyorsa, ona da itiraz etmeyeyim." Egon şunu demiyor, herkes doğru anlasın, herkes benim gibi anlasın demiyor; herkes kendi ürünüyse onu anlar. Ben kendi anladığımdan sorumluyum. Bütün kaynaklar benim doğru bulduğum şeyin tersini söyleseler, "evet, onlar böyle düşünüyor" derim, bu kadar; rahatsız olmayacağız. Herkes bir şey düşünüyor. "Efendim, bir fark ettim mesela şu an, neden rahatsız oluyoruz? Birbirimizi böyle görüyoruz burada, herkese göre." İzlediğiniz için teşekkür ederim.