Egonun Bir Şey Olma Tuzağı

Benliğin Mahiyeti: Olmak Değil, Kabul Etmek

Bir şeyin eksiksizliğidir. Bir taraftan ona bir şey eklemek gerekmediği anlamına, bir taraftan da çıkarılacak bir şey olmadığı anlamına işaret edilir. Aslında ikisi aynı şeyin farklı yerlerden görüntüsüdür.

Bu tanışıklığın temelinden hareketle, insanın mükemmellik arayışı neden oluşur? İnsan demeyelim; yani insanın hep bir şey olma arzusu, insan olmaklığından değil, yanlış benlik algısından kaynaklanır. Bu aslında bütün kadim öğretilerdeki uyarıdır. Yani kutsal kitaplar aslında bize "bir şey olmak" ile ilgili bir şey söylemezler. Mesela en güzel ayet şudur: "Emrolunduğun gibi dost ol." Bu peygambere söylenen bir sözdür, hatta Hûd Suresi'nde geçer. "Bu ayet beni ihtiyarlattı" mealinde bir söz de aktarılır.

Aslında insanın tabiatı dediğimiz, insanın mahiyeti dediğimiz şeyi anlarsak bu meseleyi çözebiliriz. Buna Bediüzzaman'ın bir açıklaması vardır. Der ki: nefsin mahiyeti şudur ki, yani senin "ben" dediğin, benlik dediğin şeyin mahiyeti şudur ki; mutlak hayırdan gelen hayrı güzel bir şekilde kabul etmek, güzel bir şekilde kabul edemediğinde de şerre sebep olmaktır. Senin mahiyetinin açıklaması budur. Tekrar ediyorum: mutlak hayırdan, mutlak iyilikten, mutlak güzellikten, mutlak mükemmellikten, yani Allah'tan gelen iyiliği, güzelliği, hayrı kabul etmek, almak — senin mahiyetin budur. Mükemmel olmak değil. İyi olmak değil, mükemmel olmak değil, güzel olmak değil, bir şey olmak değil. Çünkü benlik düzeyinde sen bir şey olamazsın. Allah'ın üflediği ruhaniyet düzeyinde sen zaten O'nun mükemmelliğini içinde taşıyorsun. O ise bireysel bir şey değildir. Yani Allah'ın bizim ruhumuza üflediği şey bireysel değildir. Ona da bireysel anlamda "ben" demiyoruz.

Senin bireysel anlamda "ben" dediğin şeyin mahiyeti ne? Mutlak hayırdan, mutlak mükemmellikten, mutlak iyilikten ve güzellikten geleni olabildiğince güzel bir şekilde almak, kabul etmek. Güzel bir şekilde alıp kabul edemediğinde de kötülüğe sebep olmak. Senin mahiyetin bu. Dolayısıyla "ben bir şey olmaya çalışıyorum, bir şey olmaya çalışmalıyım" demek, insanın kendi kendine uydurduğu bir hikâyeye takılıp onun peşinden koşmasıdır.

Kuyruğunu Kovalayan Kedi

Basit bir metafordur, belki buraya uyar mı uymaz mı bilmiyorum ama; kedinin sanki yakalanacak bir şeymiş gibi zannedip kendi kuyruğunun peşine düşmesi gibi bir şey. O, kuyruğunu yakalayacağı bir şey zannediyor. Bazen kedilerde bu olur. Onu yakalayacağı bir şey zannediyor, peşinden kovalıyor, böyle dönüyor. Hâlbuki kovaladıkça kuyruk da ondan uzaklaşıyor, sürekli dönüyor. Yani biz egomuz üzerinden, bu benlik algısı üzerinden bir şey üretiyoruz, onu kovalıyoruz. "Mükemmel olmalıyız" diye bir kuyruk ucu buluyoruz, diyoruz ki bunu yakalamalıyım, mükemmelliği yakalamalıyım. Hâlbuki böyle bir şey yok. Hiçbir zaman mükemmelliği sen, sen olarak yakalayamayacaksın. Çünkü benlik anlamında mükemmel değilsin; öz anlamında mükemmelsin ama benlik anlamında değil.

Dolayısıyla benlik, mutlak mükemmelliği kabul etmek için yaratılmış; yani deyim yerindeyse boş bir kaptasın, ama öyle bir kapsın ki sonsuz mükemmelliği, iyiliği, hayrı kabul edebilecek niteliktesin. Öyle bir nitelikte yaratılmışsın ki bu benlik sonsuz sevgiyi kabul edip o sonsuz sevgiyi hem yaşayıp hem aktarabilir. Sonsuz bir fedakârlığı alıp aktarabilir. Sonsuz bir merhameti kabul edip onu aktarabilir. Böyle bir nitelikte yani.

Mesela Allah'ın merhameti sonsuzdur değil mi? İşte o sonsuz merhameti idrak eden bir insan, kendini bütün insanlığa feda edecek derecede bir şefkat duyabilir. İşte Hz. Ebubekir'in söylediği rivayet edilen söz: "Ya Rabbi, insanlar cehennemde azap çekmesin, bütün onların çekeceği azabı ben çekeyim." Onlara duyduğu merhametten dolayı. İnsan öyle bir şey ki bazen bunu mesela bir anne çocuğuna karşı yaşayabilir. Bir insan bir arkadaşına, dostuna karşı yaşayabilir. "O sıkıntı çekmesin, onun sıkıntısını ben çekeyim" der. Aslında bu bir merhamet, bir fedakârlık, bir diğergamlıktır.

Şimdi Allah'ın sonsuz ilmi, iradesi, kudreti, merhameti, mükemmelliği vs. — bizim İslam'da isim ve sıfatlar dediğimiz şeyler var. Bütün o isim ve sıfatları insan kabul edip, idrak edip, yaşayıp yansıtabilir. Bu mahiyette yaratılmış; olmak için değil, kabul edebilmek için yaratılmış. O, sana ait bir şey değil. Bunu idrak ettiğinde aslında neyden kurtuluyorsun? "Olmak" geriliminden kurtuluyorsun.

Soru: Peki Hz. Ebubekir'e atfedilen "Allah'tan daha merhametli olma" gayretini nereye bağlayacağız?

Onu öyle yorumlamak yanlış. Öyle bir şey o anlama gelmez. Yani Allah her şeyi yerli yerinde, hikmetiyle yaratmışsa, onun bu talebi haksız bir talep olmuyor. Böyle bir şefkat imkânı da var. Sen dersin ki: o insan bu sıkıntıyı, zorluğu çekemiyor, onun yerine keşke ben çekebilsem. Bu bir duadır. Yoksa hâşâ Allah cehennemde o süreci yanlış yapmış, olmaması gereken bir şeyi ben ortadan kaldırıyorum demek değil. O gerekli olan bir süreç, bir arınma süreci.

Ama bazen mesela bir çocuk düşünün, hastanede tedavi görmesi gerekir ama tedavi görürken ağlıyor, dayanamıyor. Bir anne demez mi: "Keşke onun acısını ben çeksem"? Bu bununla ilgili bir şeydir. Bu sayılmaz mı? Niye sayılmasın? Bu şefkatten kaynaklanan bir şeydir. Basitçe diyelim ki bir insan bir yük taşıyor, sen o yükü taşımakta zorlandığını görüyorsun, diyorsun ki "dur, senin yerine ben taşıyayım" — çünkü sende o konuda Allah'ın verdiği bir güç var. Tamamen bir şefkat ve merhametle ilişkili bir şey.

Dolayısıyla insanın benliği olmak için değil, kabul etmek için yaratılmış; mahiyeti bu. O zaman sen, tırnak içinde söylüyorum, o kabın olabildiğince geniş olmasına dikkat et. Öyle bir kapsın ki aslında sen çok geniş, uçsuz bucaksız bir kapsın. Ta ki sonsuz olanı kabul edebilesin. Yani sonsuz mükemmellik sonsuz bir boşluğa yansıyor. Dolayısıyla biz bir şey olmaya çalışmıyoruz; bir şey olmaya çalışmak, egonun bize oynadığı bir oyundur.

Biz Allah'ın mükemmelliğini doğallığımız oranında yansıtabiliriz. Mesela diyelim ki Allah'ın Hay ismine Hz. İsa o kadar mazhar olmuş ve o kadar kabullenmiş ki, ölüleri diriltmiş. Ölüleri orada dirilten kim? Allah. Yani Allah'ın o ölüleri dirilten kudreti ve sıfatları Hz. İsa tarafından kabul edilmiş ve yansıtılmış aslında.

Kabın ne kadar geniş olursa o kadar çok şeyi kabul edebiliyorsun. Aslında hepimizin kabı geniş, sadece egomuz kabımızın dar olduğunu zannediyor. O da bir zan. Aslında hepimizin kabı sonsuz. O yüzden bir hadiste vardır: "Ben yere göğe sığmam, mümin kulun kalbine sığarım." Bu ne demek? Bunun anlamı şu: aslında "sığmak" değil oradaki mesele. İnsanın kalbi o kadar geniştir ki, hadis bunu kastediyor. İnsanın kalbi o kadar geniştir ki uçsuz bucaksızdır. Çünkü Allah sonsuzdur, o sonsuzluk sınırsız bir kalpte tecelli eder.

Mesela biz bazen "ben bu kadar sevemem" veya "ben bu kadar merhamet edemem" deriz. O zaman ne yapmış oluruz? Kabımızı daraltmış oluruz. "Kusura bakma, ben bu kadar merhamet edemem" dediğimizde, Allah senin belirlediğin kap oranında merhamet vermiş olur sana. Aslında O'nun merhameti sonsuzdur ama sen kendin kabı daralttın. Bu şuna benziyor: bir okyanusa gittin, elinde bir çay bardağı var, çay bardağını okyanusa daldırdın. Ne kadar gelir bardağına? Bardağın kadar. Kabın ne kadarsa o kadar alırsın, kabın sonsuzsa hepsini alırsın. Onun için bir insan "ben onu affedemem, ben bu kadar merhamet edemem" gibi bir yaklaşım içinde olmamalı; öyle dediğinde sen kendini daraltmış oluyorsun. Allah'ın tecellisi sonsuzdur.

O zaman burada iki önemli şey var: bir tanesi egonun sürekli "bir şey olmak" çabası tuzağına düşürmesi — bu, insanda bir şey olma veya bir şey olduğunu zannetme, olduğunu zannettiği şeyi koruma gibi bir tuzak oluşturur. Hâlbuki hayır. Ben doğru da değilim, merhametli de değilim. Ama öyle bir benliğim var ki Allah'ın sonsuz doğruluğunu, mükemmelliğini, adaletini, merhametini, şefkatini, sevgisini yaşayan, idrak eden ve bunu yansıtabilen bir varlığım. Ama ben hiçbir şey değilim. Sıfır olmak, hiç olmak denilen — zaten hiçsin yani. Biz hiç olmaya çalışmıyoruz zaten, zaten öylesin. Ama bu hiçlik öyle bir şey ki seni her şey yapabiliyor bir nevi. O hiçliğinde sonsuz bir hazine gizli. Öyle bir varlık olarak yaratılmışsın. O zaman ego düzeyinde bir şey olmaya çalışma. İnsanların "ben bir şeyim" demelerine de aldırma. "Bir şeyim" diyen ne kadar çok varlık var şu dünyada, ama sonunda hiçbiri de bir şey olarak kalmıyor.

Soru: Bencillik de çok kirletilmiş/kopyalanmış bir kavram oldu ama.

Tabii, tabii. Maalesef bazı şeyler dile düşürülüyor ve gerçek anlamı yitiriliyor. Önemli olan şey, Bediüzzaman'ın burada bahsettiği mahiyeti anlamaktır. Yani sen, mutlak mükemmellikten ve hayır kaynağı olan Allah'tan gelen mutlak iyilik, güzellik ve hayrı kabul etmeye; tam kabul edemediğinde de şerre sebep olmaya ayarlı bir varlıksın. O yüzden kendini germe.

Modernizmin Sahte Vaadi ve Egonun Boşluğu

Şimdi modernizm veyahut da benlik ne yapıyor? Sanki daha güzel bir şey sunuyor gibi görünüyor. "Bak, din sana bir 'olmayı' sunmuyor, gel sana ben bir şey olmayı sunuyorum, sen bir şey olacaksın" diyor. Hâlbuki benlik hiçbir şeyin kaynağı olamaz. Zaten dikkat edersen, senden her şey elinden alınsa, sen sırf benlikle bir şey üretebilir misin? Sana benlik hissini veriyorum, bundan bir şey üret bakalım. Bedenin senin değil, aklın senin değil, hiçbiri senin değil. Sen al bu benlik hissiyle bir şey üret. Madem bir şey olmak istiyorsun.

Benlik ne yapıyor? Aslında Allah'ın ona verdikleriyle bir şey olduğunu veya olacağını zannediyor. İşte bedeni var, onun üzerinden bir şey olacağını zannedebilir. Ona verilen akıl var, onun üzerinden olacağını zanneder. Ona verilen fiziksel güç, maddi imkân, her neyse — bütün o verilen şeyler üzerinden insan aslında ne yapıyor? Güya kendini var etmeye çalışıyor. Bu yüzden de sürekli bir gerilim: var olma arzusu, var olma gerilimi, bir şey olma gerilimi. Bu da insan için büyük bir tuzağa dönüşüyor.

Bunu çok güzel ifade eden bir metin var: gerçekten kendimize dair bilgiye sahip olsaydık — yani gerçekten her düzeyde ne olduğumuzu bilseydik, benlik düzeyinde nesin, öz düzeyinde nesin, gerçekten kendimize dair bilgiye sahip olsaydık ve gerçek beni hissetmeye başlayabilseydik, ne tür insanlar olduğumuza dair hiçbir ifadede bulunmazdık. Gerçek varlık kendisi hakkında hiçbir ifadede bulunmaz. Mesela uzayın şekli yok değil mi? Sen uzaya şeklini sorsan, uzay sana bir cevap vermez. Sınırlı olanın şekli vardır, dikkat edin. Mesela "şekilsiz" deyince aklımıza kötü bir şey geliyor değil mi? Ama şekilsiz olmak çok daha büyük bir özgürlüktür. Bir şeklin olduğunda o şekille sınırlanırsın. Sen kendine "ben şuyum" dediğinde aslında kendini onunla sınırlıyorsun ve o olmanın tuzağına düşüyorsun.

O yüzden bakın burada ne diyor: gerçek varlık kendisi hakkında hiçbir ifadede bulunmaz. Olmak, olduğunu hayal etmek demek değildir. Olmak, olduğu gibi olmaktır. Olmak, olduğunu hayal etmek değildir veya o hayalin peşinde koşmak değildir. Ego bize sürekli hayal ettiriyor: "Nesin sen? Nesin sen?" diye. Ne olmak istiyorsun? Sürekli bir şeyi bize hayal ettirip sonra da o hayalin peşinde koşturuyor. Olmak, olduğunu hayal etmek demek değildir; olmak, olduğu gibi olmaktır. Gerçekte olduğunu idrak ettiğinde zaten gerçekten var olduğunu anlayacaksın. O zaman o telaş da bitecek. Egonun telaşı ne? Olmak telaşı.

Kur'an, Âdem kıssasında bu uyarıda bulunuyor. Âdem kıssasında şeytan zaten bu tuzağı hazırlamaya çalışıyor. "Sen mükemmel olamayacaksın diye Allah sana bunu yasakladı" diyor. "Bir şeye sahip olmaman için, ebedi bir mülkün olmasın diye sana bunu yasakladı" diyor. Yani ona tuzak kuruyor, bir tuzağa hazırlıyor, o da o tuzağa düşüyor. Bu tabii ki evrensel bir tuzaktır. Hepimiz bu tuzağa düşeriz. Her benlik bir şey olma tuzağına düşer.

Motivasyon, Hedef ve Pazarlama Meselesi

Daha sonra uyanmak gerekir.

Soru: Hocam, bu motivasyon, azim, gayret gibi kavramları karıştırmamak gerekiyor ama insanın eylemde olması için bir şekilde motivasyona ihtiyacı var. Bunu nasıl değerlendireceğiz? Çok dünyevi bir şey mi?

Hayır. Bakın, bir hedef için — hayatta bir hedef derken, bu pazarlamacı kurgusundan bahsetmiyorum. Bu noktada insan, bahsettiğimiz anlamda aslında Allah'la bir uyum içindedir. Yani mutlak hayırdan gelen hayrı ne yaparsın? Kabul edersin. Şimdi diyelim ki ben kitap yazmayı hedefledim — öğrenci için de genel anlamda her bakımdan geçerli. Bu ne anlama gelir aslında? Ben şunu demiş oluyorum: "Ey Rabbim, bana o sonsuz ve mutlak ilminden bir nasip lütfeyle, ben de onu kabul etmeye hazırım." O ilmi idrak etmek ve hikmetin imkân verdiği ölçüde onu aktarmak. Bu algı içinde olduğunda herhangi bir problem yok, pazarlama da yok, başka bir şey de yok.

Veya derim ki: "Ey Rabbim, Sen Nafi isminle faydalı şeyler var eden ve yaratansın, ben de faydalı bir şeyi insanlara ulaştırmak istiyorum." Bu konuda bir hedefim olabilir. Bu nedir? Allah'ın Nafi isminin bir yansıması olmuş olur. Diyelim ki ben doktorum, Allah'ın Şafi isminin bir yansıtıcısı olurum. Kendimi o isme açmış olurum ve dilerim ki Allah'ın o Şafi, Alim, Kerim, Rahim isminin tecellileriyle, muhatap olduğum hastaya şefkatle bakayım; O'nun bana verdiği ilimle, O'nun bana verdiği imkânla, O'nun kâinatta yarattığı ilaç ve şifa kaynaklarıyla, o insana o şifayı aktaran bir kanal olayım. Bu anlamda bakmış olayım.

Bir de şey — mesela oğlumun sınavı geçen sene çok iyi geçti. Kızımı da geçen sene üniversite sınavına hazırladık. Ben hep anormal görüldüm çünkü hani hırsla "şunu yap, bunu yap" demedim oğluma. İnşallah hayırlısı, onlar için ne hakları varsa neyse olsun, dedim. Evde hiç gerginlik oluşturacak bir sınav havası olmadı, elhamdülillah hiç öyle bir şey olmadı. Şu an oğlumda da öyle. Hani ben anormal görülüyorum. Ama işte burada, çocuğu acaba mutlu etmek adına, bazen galiba onun nefsinin, egosunun tuzağına düşürüyorum diye düşünüyorum. "Acaba nasıl mutlu etmeliyim, ne demem lazım çocuğa?" diye kendi kendime soruyorum orada.

İşte aslında biz orada neyi görmemiz gerekiyor? Allah'ın o çocuğa verdiği şeyleri, onları iyi bir şekilde kabul etmesi için onu teşvik etmiş gibi oluyoruz. Yani Allah sana bir akıl, bir kavrayış, bir idrak, bir çaba gösterebilme gücü, bir şey isteme kabiliyeti vermiş; bak, bütün bunları kullan demiş oluyoruz aslında burada. Dolayısıyla mutlaktan gelen şeyi kabule onu çağırmış oluyoruz. Yoksa ego düzeyinde ona "sen bir şey olmalısın" dayatmasında bulunmuyoruz. Mutlak hayırdan gelen şeyi olabildiğince en güzel şekilde kabul et. Bak, Allah'ın sana verdiği bir zekâ, bir duygu, bir şefkat, bir merhamet var, bunları en güzel şekilde kabul et, demiş oluyoruz. Kastettiğimiz şey bu anlamdadır. Eğer ben bir insanı teşvik ediyorsam, bunu kastetmiş oluyorum.

Dolayısıyla egonun "bir şey olmak" yaklaşımı, son tahlilde gerçek bir tuzaktır. Egonun bir şey olma arzusu ve ihtiyacı gerçek bir tuzaktır. İnsanı sürekli bir şeyin peşinde koşturur, sürekli seni yorar, doğal bir şekilde onu yaşamanı, o hayat sürecini yaşamanı engeller.

Ben iyi bir insan olmaya çalışmıyorum, mutlak iyiden geleni kabul etmeye çalışıyorum; o zaman bu doğal bir iyilik olarak işliyor, araya hiçbir egonun girmediği, insanların algısının problem teşkil etmediği bir şey oluyor. Mesela diyelim ki ben bir anneyim ama anneliği yapmakla ilgili bazı eksikliklerim var; diyelim fiziksel olarak güçlü değilim, çocuğumu kucaklayamıyorum, kollarım o kadar güçlü değil. Ben eğer "iyi bir anne olmalıyım, yeterli bir anne olmalıyım" egosuna sahip değilsem bu benim için bir sıkıntı oluşturur mu? Oluşturmaz. Ama öyle bir ego oluşturursam o zaman derim ki: "Ben yeterli bir anne değilim, çocuğumu kucaklayamıyorum, sütüm gelmedi, süt veremiyorum" gibi bir ego tuzağına düşerim. Oysa sadece Allah'ın bana verdiği imkân ve kabiliyeti yansıtırım, o kadar. Egomun üreteceği "şöyle olmalısın, böyle olmalısın, niye şöyle olmadın" gibi bir tepe binmesi olmaz; yansıtamadığımı düşünüyorsam yansıtmaya çalışırım, o kadar.

Onun için insanın egosu üzerinden kendine bir kimlik inşa edip onu gerçekleştirmeye çalışması, son tahlilde insanın ömür boyu yaşayacağı bir tuzaktır. Çünkü egonun insana sorduğu hep şudur: "Ne oldun?" Sürekli ne oldun, ne yaptın, nesin sen? Bak birileri şu, bu... Aslında kimsenin bir şey olduğu da yok. Hakikatte hayatta ne kadar iyilik, güzellik, hayır görüyorsan o Allah'a aittir, ama egonun biri bunu sahiplenir, "benim" der. "Benim" diyenlerin hepsini görüyorsunuz, hepsi yok oldu, kimse kalmadı. Öyle "ben güçlüyüm, ben kudretliyim, ben güzelim, ben gencim" diyen mutlak olarak kalan bir kimse yok. Şu an diyenler de kalmayacak. Dolayısıyla bir şey olan bir kimse yok. O zaman mukayeseye de gerek yok. O yüzden dikkat edin, kâinatta bir şey bir şeyle kendini mukayese etmez. Bir ot kendini bir çınarla mukayese etmez.

Soru: Hocam, "benim" demeyen kişide kalmadı diyorsunuz ama "kalmaması gerçekliği değiştirmez ki." Atıyorum, biri "ben çok güçlüyüm" diyor; o anda güçlüdür, gücünü kendinden bildiği için söylüyor bunu.

Gerçek anlamda o an bunu dediğinde de o güç kendinden değil. Ben güçlüyüm dediği anda da aslında güçlü olan ben değil; sadece o anda ona Yaratıcı tarafından bir güç verilmiş. Ama o gücü kendine mal edip "ben güçlüyüm" diyor. Ertesi gün güçsüz olabiliyor. Mesela bunu basitçe örnek verirsek: sen bir aynaya ışık tuttuğunda ayna aydınlanır. Ama ayna dese ki "ben aydınlığım", orada yanlış bir şey söylemiş olur. "Ben" diye kavram sadece bir ad, bir isim. O "ben" dediğin şeye Allah'ın sonsuzluğu yansıyor. O yüzden gerçek anlamda var olan bir "ben" yok, varlık içeren bir "ben" yok. Ama öyle bir nitelikte ki, o bir hiç iken sonsuz varlığı gösterebiliyor; niteliği de bu.

O yüzden gerçek ben gergin olmaz. Boş bir bardak "ben niye boşum" demez değil mi? Ama boştur. Fakat boş olması, onun bir şeyle doldurulabileceği anlamına da gelir aynı zamanda. "Ben hiçim" demek, "ben her şeye ayna olabilirim" demektir aslında aynı zamanda. Ama "ben bir şeyim" demek, kendini bir şeyle sınırlamak noktasıdır. Hele hele "ben bir şey olmak istiyorum" demek kendini bir hayalin peşine düşürmektir. Büyük bir tuzak. O yüzden gerçek ben, eğer ruhsal özümüz anlamındaysa, evet o gerçektir; o da bireysel değildir, o Allah'tan bize verilmiş bir gerçek varlık hâlidir. Ama öbür tarafta bireysel anlamda benlik bir şey taşımıyor, hiçbir şey içermiyor. O yüzden rahat olmalıyız. Bir şey olmaya çalışmayın. Ne olacaksın? Ya bir şey olamazsan? Bak başkaları ne olmuş?

Dikkat edin, bütün hikâyeler nereden çıkıyor? Bütün üzüntüler, acılar, kederler, kıskançlıklar, mutsuzluklar, kendini kötü hissetmeler, kendini aşırı sevmeler, aşırı sevmemeler, "kendimden nefret ediyorum" duyguları — bütün bunlar aslında nereden kaynaklanıyor? Bir şey olma arzusundan veya bir şey olamama kaygısından kaynaklanıyor. İkisi de bir sahteliktir. Bir şey olma arzusu duyup da olduğunu zanneden de hayal kuruyor; bir şey olamadığından dolayı kendini kötü, aşağıda, eksik hisseden de bir rüya görüyor. Aslında hiçbir şey olmakla insan kendini değersizleştirdiğini düşünüyor. Ne olacak, çok sıkıcı oluyor. Hâlbuki bir şey olmamakla aslında en değerli oluyorsun.

Peygamberin Fıtrî Değerleri: Bir Şey Olma Arzusu Olmadan Yaşamak

İlginç bir şeydir, aslında Hz. Muhammed, Mekke toplumunda böyle özel bir şeyle temayüz etmiş biri değildir. Fıtrî bir şeyle temayüz etmiştir. O nedir? Doğruluğu, dürüstlüğü, emanete riayet etmesi. Yoksa Hz. Muhammed'in "kendini böyle gösteriyordu, şöyle ispat ediyordu" diye bir şeyi hiçbir zaman yoktur peygamberde. Bütün bahsettiğimiz, değer olarak gördüğümüz şeyler aslında ne? Fıtrî değerler. Doğruluk, dürüstlük, emanette emin, güvenilir, merhametli, mağdura ve fakire yardım eden... Aslında bütün bunlar fıtri değerlerdir.

"Bir şey olmak isteyen" biri yok mesela Hz. Muhammed'in hayatında. "Mekke'de bir şey olayım" veya "yardımsever, fakir fukarayı kollayan biri olayım" gibi bir şey de yok. Bir şey olmak gibi bir şey yok; sadece Allah'tan ona gelen fıtrî değerleri yaşamış ve bunları doğal olarak yaşamış. Bir şey olmak için değil, veya birilerine bir şey ispat etmek için değil.

Zaten kendini bir rahat bırak, zaten birçok şeyle dolduruluyorsun. Hepimiz fıtri olarak merhametle, kavrayışla, belli güzelliklerle zaten yüklenmiş olarak geliyoruz. Hani olur ya, bilgisayarlar fabrikadan çıkarken bazı programlarla dolu olarak geliyor, bunun gibi. Hiçbirimiz zaten bomboş bırakılmıyoruz. Fabrikadan çıkarken zaten bir kısım programlarla yüklü olarak doğuyoruz. Fakat daha çoğuna açığız.

Mesela düşünün, Hz. Peygamber taşlandığı hâlde "Ya Rabbi, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet" diyor. Şimdi düşünün bu ne kadar büyük bir kalp yani, değil mi? O affetme konusunda, insanların yanlışlarına karşı tolerans gösterme konusunda, olumsuzlukları, kötülükleri görüp kabul etme konusunda. Peygamber şunu demiyor: "Buraya kadar kabul ederim ama asla ondan sonrasını kabul etmem." Ne olumsuzluklar görmüş değil mi? Hâlbuki biz ne yapıyoruz? Kendimizi hemen kapatıyoruz: "Bunu asla kabullenemem." Yok ki böyle bir şey. Sen kendini daraltıyorsun. Peygamber elli tane okçuya diyor ki: "Benim sözüm olmadan, emrim olmadan asla yerinizi terk etmeyin." Terk ediyorlar. "Kabullenemem" diyor mu? Demiyor. Çok geniş, çok geniş bir kalbi var, çok geniş bir varoluşu var.

Soru: Hakaret olarak çok telaffuz edilmek istenmiyor ama günümüz popüler bakış açısıyla baktığımızda, bazılarına göre "son peygamber ezik ve asosyal, bir de yaşça büyük ve zengin bir kadınla evlenmesi de tabii ezikliğinden olmuş olabilir" gibi yorumlar var.

Tabii olabilir, saygı duyarım. Bak gönlüm geniş, böyle yorumların yapılabileceğini kabulleniyorum o manada; ama doğru olduğunu kabullenmiyorum. İşte insanlar doğru yerden bakamayınca kendi egolarının penceresinden bakıyorlar. Kendi egosunun penceresinden baktığı zaman peygamberi ezik görebilir, başka türlü görebilir. Onun algısı, ego penceresinden öyle görünüyor. Çünkü ego, "ben şuyum, ben buyum" demesi gerektiğine inanıyor. Onun ego bilinci böyle bir egoyu makul, uygun, meşru görüyor. Bu da onların ego tuzağı.

Sınırlı olmayı aşmanın yolu şudur: bir bardağa bütün okyanusu sığdıramazsın herhalde; tek yöntemi bardağı okyanusa bırakmaktır. Bir nevi sınırlı olmadığını anlamak. Yani sen öyle bir varlıksın ki, uzay gibi düşünün; uzay elle tutulan bir şey değil ama sonsuz bir şey, o sonsuzluğa her şey katılabilir. Dolayısıyla biz egomuzla bir bardak sınırlaması yapıyoruz. "Ben buna dayanamam, böyle bir şeyi asla kabul edemem" dediğimiz anda aslında şunu düşünmemiz lazım: kendini ne ile sınırlıyorsun? Hangi benlik seni sınırlıyor? "Ben asla böyle bir hâlete dayanamam, ben asla böyle bir kötü niyete dayanamam" desek aslında ne yapmış oluyoruz? Kabı daraltmış oluyoruz. Aslında ortada kap da yok gerçekten, anlatmak için kullanıyoruz onu. Sen kendi kendini sınırlamış oluyorsun. Bunu "kabul edilemez" diyerek aslında kendi kapasiteni sınırlamış oluyorsun.

Enneagram Tipleri ve Ego İdealleri

Biz buna ne diyoruz enneagramda? Ego idealleri. Ego idealleri ve arzularıyla ego korkuları. Bir ikiyseniz "sevilebilir biri olmalıyım, asla yalnız kalmamalıyım, hiç kimsenin dikkatini çekmeyen veya hiç kimsenin hatırasında, düşüncesinde, kalbinde olmayan biri olmamalıyım" dersiniz; bunu yapamayınca da tam tersinden "Allah benim belamı versin, yaşamak istemiyorum" gibi bir yaklaşıma geçilebilir. Aslında bunlar arasında bir fark yok, o onun bir reaksiyonu. Orada ego, "ben yaşamak istemiyorum, hiç olmak istemiyorum" derken objektif değildir; o bir reaksiyondur, egonun reaksiyonudur. Sekiz tipinde bile vardır bu: "Güçsüz kalmaktansa öleyim daha iyi" der. Yani egonun tersinden bir reaksiyonudur bunlar.

Her ego, enneagram tipinin üzerinden bir "olmak ideali" üretir: "Şöyle olmalıyım, böyle olmalıyım, şöyle de olmamalıyım." Mesela çok manidar bir şey söyleyeceğim: hata yapmamak istemek de bir ego tuzağıdır. "Asla hata yapmamalıyım." Tamam, hata yapmamaya çalışmak ayrı bir şeydir ama "hatalı olmamalıyım" demek ayrı; bu kadar gelme hayatı. Tabii ki bilinçli olarak hata yapmamaya çalış ama "hatalı olmamalıyım" bir ego arzusudur.

Soru: Bu her meslek için geçerli mi? Ben bankacıyım, pazarlama eğitimlerinde "daha iyisini hayal etmedikçe yapabileceğin şey sınırlanıyor" gibi bir yaklaşım var.

Her şey için geçerli. Normalde tam tersi öğretilir: "bir üst karizmede bir şey isteyemedikçe yapabileceğin şey de az olur" gibi. Aslında biz modernistlerin zannettiği gibi "daha iyisini" değil, sonsuzu hayal ediyoruz. Çünkü tırnak içinde bizim hayalimiz zaten mutlak. Modernistlerin hayal ettiği en son çizgi bile bizim hayalimizin yanında küçük kalır. Çünkü biz mutlak diyoruz, sonsuz diyoruz. Ama onu kendimize mal etmiyoruz.

Mesela Hz. Zekeriya. Çocuğu olmuyor, kendisi de yaşlı, hanımı da yaşlı. Hz. Meryem diyor ki: "Niye Allah'a dua etmiyorsun ki?" Aslında bu ne demek? Allah bak sonsuz ve mükemmeldir; eğer dilerse sana bu yaşta da çocuk verir, hanımın bu yaşta da çocuk doğurabilir. Ama bu tabii ki, "Allah'ın gücü sonsuzdur, ben de dua edeyim olur" diye Allah'la alttan alta bir anlaşma yapmak değil. Hz. Meryem'in dediği şey şu: bak, sen hiçbir şeyi sınır olarak görme. Evet, zahiren bu dünyada belli bir yaştan sonra anne olamayabilir bir kadın ama Allah'ın sonsuz ve mutlaklığının sınırı yok ki. Orada anlatılan şey odur.

Dolayısıyla ben her şeyi hayal ederim bu anlamda; benim o anlamda hayalimin sınırı yoktur. Allah dilerse benim elimden birine dokunurum, en ölümcül hasta bile şifa bulabilir. Bu Allah'ın sonsuzluğuyla ilgili bir şey, benimle ilgili değil ama. En gizli bir hakikati Allah bana o sonsuz ilminden verirse ben de o şeyi bilebilirim. Ama ben ben olarak bilmem; Allah bildirirse bilirim. Peki bunun sınırı var mı? Mesela bir insanın ilminin sınırı var mı? Hakikatte yok. Neden? Çünkü Allah'ın ilminin sınırı yok. Dolayısıyla Allah dilese ki "sana sonsuz bir ilim vereceğim", o zaman benim sonsuz bir ilmim olur ama o benim ilmim değil. Aradaki incelik bu.

Dolayısıyla gerçek bir mümin bu anlamda Allah'ın imkânlarının sonsuz olduğunu bilir ve ona kendini teslim eder. Ama herhangi bir beklenti içinde de değildir, Allah vermemişse onun olmamasını da gayet doğal kabul eder. Zahiren imkânsız bir şey olarak görünen bir durumu da Allah'ın dilerse yapabileceğini bilir. İşte aslında orada Hz. Zekeriya için de "bu Allah için kolaydır" denir. Biz aslında ne yapıyoruz? Kendimiz için zor olanı imkânsız kabul ediyoruz neredeyse. "Benim için zor" veya "benim için imkânsız." Senin için imkânsız ama Allah için mümkün. Sen kendini sadece Allah'a aç ve bırak.

Allah o sonsuz kudretiyle, hikmetiyle, rahmetiyle her şeyi dilediğince yapabilir. O yüzden ümitsizlik küfürle benzer tutulmuştur: "Allah'tan ancak kâfirler ümidini keser." Aslında insan kendinde bir şey göremediği zaman ümitsiz oluyor. Buna dikkat etmek lazım. Niye ümitsiz oluruz? Kendimizde arzu ettiğimiz şeyi göremeyiz ve ümitsiz oluruz. Hâlbuki sen ümit anlamında neye bakmalısın? Benliğine mi Allah'a mı? Bir ayna aydınlanmak, ışıldamak ve ışığını yansıtmak konusunda kendine mi bakmalı yoksa güneşe mi bakmalı? Ayna kendi tabiatında bir ışık kaynağı değil ama güneş ona vurduğunda her yeri aydınlatabilir. O yüzden Allah ile her şey mümkündür. Sen sadece O'na aidiyetini bil. Bunu idrak etmek en büyük zenginliktir. İlla O'nun sonsuzluğunun sana bu şekilde yansıyıp yansımaması da değil; onda bunu idrak etmen sana yeter.

O zaman insan kendisini doğal olarak hayatın akışına daha rahat bırakır. "Bir şey olacağım, olamayacağım. O benden daha iyi, o benden daha kötü. Onu geçeceğim. Niye o öyle, niye onda bu var, niye bende yok, niye o benden iyi yazıyor, niye ben yazamıyorum, niye o benden daha başarılı, niye o işi daha kolay yapıyor, ben zorlanıyorum" — bunları asla düşünmezsiniz, hiçbir mukayese yapmazsınız. Bu çok konforlu oluyor. Allah'ın verdiği doğal bir konfor bu. Egolar araya girip konforumuzu bozuyor. Zaten insanın konforunu bozan tek bir şey var, o da egodur.

Burada da şey var: bunu anlamak aynı zamanda şunu getirir. Sen kendini hiçbir şeyle de tanımlama; "bir şeye değilim" de deme. Atıyorum, "ben yazı yazmak istiyorum, ben yazamam" deme; "şu anda yazamıyorum" de. Çünkü Allah sana o kabiliyeti verirse yaparsın. Bir kere baştan gelen o benliği kenara koyup rahat ol. Yazamıyorsan da sorun değil, yazamamak sorun değil ama "şu an yazamıyorsun" demek başka, "ben yazamam" demek başka. Sen Allah lütfederse yazabilirsin. Sen Allah lütfederse en ölümcül hastalıktan bile şifa bulabilirsin.

Soru: Hocam şair Beşir Ayvazoğlu'nun bir sözünü hatırlıyorum, uzun bir dönem şiir yazmak için uğraşmış, bakmış yazamıyor; "keşke şiir yazmak için bu kadar uğraşmasaydın" diye bir eleştiri gelmiş.

Evet, işte o baştan öyle yapmış: "niye böyle şunu yapmak zorundayım, bunu yapmalıyım" diye kendini bir şey konusunda germiş. En büyük şey bu. Beklentisiz çaba göstermek zor bir şeydir, tarif etmesi de zor. Aslında mümkün ama işte beklentisiz çaba göstermek büyük bir şey.

Soru: Her şey zihinde mi hocam?

Ego zihindedir zaten. Onun için doğu geleneklerinde, Budist gelenekte, Hindu gelenekte "senin en büyük engelin zihindir" denir. Burada zihinden kastedilen kabiliyet değil; zihnin senin benlik algını şekillendirmesidir. "Ben şöyle olmalıyım, şöyle yapmalıyım, şunu gerçekleştirmeliyim, bunu yaptığımda mutlu olurum, niye bunu yapamıyorum" vs. bir kurgu üretiyor. Zihin merkezi daha çok kullanıyor bunu ama hepsi aynı derecede yaşayabilir bunu; bu da bir özdeşleşme. Zihni rahat bırak, zihin problem olmaz artık. "Zihinsel olanlar mı daha avantajlı, olmayanlar mı dezavantajlı" — bunu da bırak, bu da yine zihnin üretimi.

Soru: Hz. Zekeriya'nın dua etmesi de aynı düşünce mi hocam? Bizim dualarımız sanki "şu an bende bir eksik var, egom öyle söylüyor, gelecekte o eksiğin tamamlanmasını istiyorum" gibi. Hatta bazen o eksiğin tamamlanmasını isterken başkalarının da eksik kalmasını istiyoruz — "şunda birinci olmak istiyorum, diğerleri benden geride kalsın, en iyisi bende olsun" diye.

Derinde egoda bir şey bu. Düşünün ki olimpiyatlara katılan bütün yarışmacılar birinci oldu — "Allah kahretsin" gibi oluyor egoya göre. Ego böyle sahtekâr bir şey. Çünkü herkes birinci olursa kendisinin birinci olması anlamsız kalacak. Herkes süper zeki olursa "olmayacak", herkes süper güzel olursa "olmayacak." Herkes böyle düşünüyor mu? Kimse söylemiyor ama ben biliyorum, söyleseler de söylemeseler de fark etmez. Duaların sanki egonun istek ve arzularını sürmek gibi oluyor durmadan. Hazreti Zekeriya'nın dua edişi muhtemelen bizim dua edişimiz gibi bir yaklaşım değildir.

Burada dua etmeyelim demiyorum, her şeyi dua edelim. Allah'ın sonsuz tecellileri var, sen de bunları talep edebilirsin. Fakat bu talepte meseleyi "olmak ya da olmamak" meselesi yapma. O bu dünya hayatında bir deneyimdir. Dersin ki: "Ya Rabbi, bana şöyle bir şeyi lütfeyle" — diyebilirsin, bunda bir mahsur yok. Fakat bunu "olmak-olmamak" meselesi yaptığında o bir ego tuzağıdır.

Soru: Hocam, burada "kısmetmiş, hayırlısı böyleymiş" deyip aslında sizin söylediğiniz şeye gelmiş olmuyor muyuz?

Evet, "hayırlısı böyleymiş" — en nihayetinde diyelim ki bir şey olmadı, ben son nefesimi veriyorum, arzu ettiğim bir hedefe ulaşamadım; derim ki "kısmet buymuş, nasip buymuş" — hiçbir eksiklik hissetmem. Ama bu dünyada yaşarken Allah'ın bu dünyaya dair sonsuz imkânları ve nimetleri vardır, bunları isteyebilirsin. Ama bunları "var olmak, var olmamak" gibi istemek tuzağına düşme. Olmayınca rahatsız olmamak, bunun da ölçütüdür. Bunları ölüm kalım meselesi olarak görme, var olmak-var olmamak meselesi gibi görme, çünkü öyle değildir.

Mesela ben bir gün bir arkadaş gördüm, dedi ki "ya hiçbir kız beni beğenmiyor veya beğenmez." Dedim, ne var, en fazla dua edersin biri beğensin diye, ama bunu ölüm kalım meselesi gibi görme. Ama öyle algılıyor ki hiçbir kız onu beğenmeyince "yok yani, bitti, hiçbir varlık taşımıyor, boşa geldi" diyor. Bu algı, sen neyle ilgili yaşarsan yaşa, bir tuzaktır, bir ego tuzağıdır.

Soru: Bir de "verilse de göremiyor zaten, alamıyor onu" durumu var, kendini kapatmış oluyor.

Tabii, bazen oluyor, kendini kapatmış oluyor; evet dendiğinde bile kapatıyor, o da sınırlandırıyor kendini, önündeki lütfu yağdırıyor önünde ama görmüyor. "Kimse beni sevmez" diyor, kendini kapatıyor. O da işin ayrı bir tarafı.

Burada insan şunu anlayacak: sen bu dünyada en temelde sahip olduğun ve unuttuğun hâlde gerçek anlamda kendini bilmek gerekir. Gerçek anlamda kendini bilmek. İkincisi, bu dünyada tabii ki arzu ettiğim bir şey olur, olmamasını arzu ettiğim bir şey olur, onun da dua edersin ama dert etmezsin. Asla böyle bir şeyi dert etmezsin. İşte "yalnız kalmaktan benlik düzeyinde hoşlanmıyorum" diyelim; dua edersin: "Beni zahiri düzeyde de yalnız bırakma. Zaten hakikatte yalnız değilim, bana benden daha yakınsın, bana benden yakın oluşunu idrak ettir, hissettir. Zahiren de yalnız bırakma" diyebilirsin, bir mahsuru yok. Ama zahiren yalnızsın; bu bir problem değildir.

Soru: Hocam peki o takıntıyı nasıl aşacağız? Bazı insanları görüyorum, enneagram tipine göre bir şey sanki onun için ölüm kalım meselesi.

Böyle algıladığında egon devasa bir tuzak kuruyor sana. Ama o tuzağı bir balon gibi düşün, bir iğneyle o balonu patlatabilirsin. Devasa bir tuzak ama çok basit, çok zayıf bir tuzak aynı zamanda. Onun için tasavvuf geleneğinde derler ya "istemeyi bırak" diye — ama ne anlamda? "Ölüm kalım meselesi" manasında istemeyi bırak. Yoksa zahiren Allah'ın sonsuz, bu dünyada ve birçok âlemde nimetleri var, bu dünyaya dair bir şeyleri isteyebilirsin. Ama olması da olmaması da senin için ne anlam taşır? "Rabbimin iradesi" anlamı taşırsa o zaman dersin ki "Rabbim vermemeyi diledi, ne güzel." "Ya Rabbi sen vermemeyi mi diledin? Ne kadar güzel bir şey. Ben senin iradene irademi uyumlaştırmaktan haz alıyorum." Hani bazen oluyor ya, birini çok seversin, bir yere gitmek istersin, der ki "gitmeyelim, evde oturalım" — "tamam canım" dersin. Senin iradene ne yapıyorum? Tam uyum sergiliyorum. Benim için bir yere gitmek değil, seninle uyumlu olmak, o uyumu hissetmek, idrak etmek en büyük zevktir. Bir insanın en büyük zevki nedir? Allah'ın iradesiyle kendi iradesini uyumlandırmaktır. En büyük zenginliktir. "Ya Rabbi bana bu dünyada şunu vermedin mi? Vermemeyi diledin, ne güzel. Senin vermemeyi dilemem benim de dileğim."

Soru: Yalnız kalmayı istemek, insanlarla beraber olmamayı istemek — buna da bir ego mu, yoksa kutsal bir şey mi diyeceğiz? Çok insanla görüşmek istemiyor, konuşmak istemiyor birisi mesela.

Nedenine bakmak lazım. Nedenine bağlamak lazım. Eğer o Allah ile hemhâl olmak, o sükûnet, o hâllilik, o lezzeti bir nebze tattığını düşünmesinden kaynaklanıyorsa, o zaman şöyle dua etmek lazım: "Ya Rabbi, bana halk içinde Seninle beraber olmayı idrak ettir. Halk bana perde olmasın." Bu daha güzel bir dua.

Soru: Hocam, fiziksel şartları bazen değiştiremiyorum, takılmamak istiyorum. Mesela birisi yanımda çok horluyor, seyahat ettiğim için değiştiremiyorum, kafam takılıyor ona. Biliyorum egosal bir şey, o takıntıyı nasıl aşacağım?

Kabulleneceksin onu. Diyeceğin şey: "bu insan horluyor, ben bu durumu değiştiremiyorum, bu durumu kabul ediyorum." Ama şimdi egom diyor ki: "uyumak istiyorum ama horlayan bir insanın yanında uyuyamıyorum." O zaman bir çatışma oluyor, öfke orada oluşuyor. Çatışma oldu çünkü orada egonun arzusuyla olan durum arasında bir çelişki var. Orada fiziksel bir şey de olabilir, o horlama sesi rahatsız edici gelebilir. Ama bunu abartan ve burada direnç oluşturup işi çıkmaza sokan, "bu adam niye horluyor, beni uyandırır" diye büyüten egodur.

Ego Direncini Bırakmak: Uhud, Çorap ve Horlama Örnekleri

Hâlbuki ne yaparsın? Evet, fiziksel olarak uyumakta zorlanırım böyle bir durumda ama yapabileceğim bir şey yok, kabulleniyorum bunu; uyuyabilirsem uyurum, uyuyamazsam da ölüm kalım meselesi değil. Ne olacak, bir rahat ol. Birisi var diyelim ki sen düzenlisin, o dağınık; sen titizsin, o değil; sen planlısın, o plansız. Benim öyle bir arkadaşım vardı, eşi çok planlı, kendisi o kadar planlı değil, sürekli bir şeyler yapıyor. Kabul et bunu; ölüm kalım meselesi yok ki ortada. Hayatta hiçbir şey öyle değil.

Soru: Peki bu plansız olanı haklı çıkartmıyor mu?

Mevzu bu değil. Mesela plansız olanı daha planlı olmak anlamında, o insana daha verimli olmasını sağlamak anlamında tavsiyede bulunabilirsin, bu ayrı bir konu. Mesela yanında horlayan bir insanı uyandırıp "biraz dikkat edebilir misin" dersen ama bakıyorsun adam bunu yapamıyor, anında dalıyor ve horluyor. Bu, horlayan adamı haklı çıkarmak anlamına gelmiyor. O durumda senin ego direnci oluşturmaman, daha dengeli, huzurlu olmanı sağlıyor. Ego direnciyle karşı koyduğunda hem kendini geriyorsun hem de çevreni gerebiliyorsun. O yüzden rahat bir şekilde o durumu karşılamak ve kabullenmek gerekiyor. Yoksa bu yanlıştır demek değil, bu onu onaylamak anlamına da gelmiyor.

Mesela diyelim ki peygamber — şimdi orada okçuların sözünü dinlememesi ve onlarca insanın ölümüne zahiren neden olmaları, bu doğru mu? Değil. Ama peygamber kabullendi, onlara hiç sert davranmadı. Hatta ayet diyor: "Eğer onlara sert ve kaba davransaydın etrafından dağılırlardı." Bu ne demek? Sen durumu kabullenmeyip kendini gerecektin, o gerginliğin etkisiyle öfkeni yansıtacaktın, o öfkeyi de yansıttığında etrafındakilerle problem yaşayacaktın. Ayet bunu diyor. Peki bu, o elli okçuyu veya emri dinlemeyenleri haklı kılmak anlamında mı? Kur'an onlara "siz iyi yaptınız, haklısınız, iyi ki de yaptınız, peygamberi dinlemenize gerek yok" mu diyor? Hayır. Peygambere "direnç oluşturma" diyor: "Bak onlar senin sözünü unuttular, nefislerine mağlup oldular, unuttular." Hatta bu vesileyle basit bir şey de değil; başta Hz. Hamza olmak üzere yetmişe yakın şehit var, peygamberin dişi kırılmış, ölüm tehlikesi yaşamış. Bakın zahiren sonuçları ne kadar büyük. Ama buna rağmen peygambere tavsiye edilen ve kendisinin yaptığı şeye dikkat edin. Bu bize bir şey öğretmiyor mu?

Şimdi biraz orada aslında ne var? Evet, hayatta olur bunlar; sen ki ego direnciyle karşılama. "Hele hele bunlar nasıl beni dinlemez, işte bunlarla yol almaktansa hiç bırak bu işi" demiyor, hiçbir şey yok — analiz ediyor, anlıyor, kabul ediyor. Onları pozitife teşvik ediyor ama bir gerginlik içinde değil.

Benim bir arkadaşım vardı, öğrenciyken bir ev arkadaşı vardı, bir tanesi çok dağınık, bir tanesi de daha düzenli; o düzenli olan arkadaş, abartısız, beraber kaldıkları dört beş sene içinde o dört beş sene boyunca onun oraya buraya attığı çorapları alır yerine koyar, çünkü söylediği hâlde adam bunu terk edemiyor. Tamam, o zaman gerilim direnç oluşturup bir çorap yüzünden bir şey yüzünden kendini de karşındakini de gereceğine kabul edeceksin bunu. Bu kadar basit.

Soru: Peygamber nerede direnç koymuş? Mesela Ebu Süfyan'ın teklifi vardı — "sen bu davadan biraz vazgeç, ne istiyorsan verelim" gibi.

"Yok kardeşim bu mümkün değil, bu hayat meselesi, bu hakikatten ben vazgeçemem" diyoruz kendi kendimize; kabul edince sen karşı taraftan hatasında devam edecek gibi düşünüyoruz. Bazen bazen aslında egomuzun arzusunu bununla meşrulaştırıyoruz. Diyoruz ki "bir şey demeyince kendisini haklı zannedecek." Hâlbuki biraz daha dikkat et: acaba bundan dolayı mı uyarıyorsun, yoksa aslında ego rahatsızlığı mı var? Onun için ego direnci insanın huzurunu bozan en temel şeydir. Peygamberin hayatında bununla ilgili çok fazla şey vardır: biri Uhud'dur, biri Hudeybiye'dir, biri Tâif'tir — en ekstrem olanları bunlardır. Ama hiçbirinde bir ego direnci yok, çünkü egonun böyle bir fonksiyonu yok.

Geçen biri dedi ki, eşi demiş ki "sana karşı hiçbir şey hissetmiyorum." "O kadar mı?" dedim, "gücendim, alındım" dedi. "Niye" dedim, "e hissetmesini istiyorum" dedi. "Bırak serbest bırak, adam hissedince hissetsin, hissetmeyince hissetmesin." Bir rahat bırak; hissederse ona uygun insanî tavrını, hâlini ifade et, hissetmezse dedi tamam. "E daha önce hissediyordu, niye şimdi hissetmiyor?" "Adam değişmiş." "Ne yapalım, değişmesin" — hep ego direnci, ego arzuları, hep araya onlar giriyor, bütün problemi onunla oluşturur.

Soru: Fizyolojik bir rahatsızlık tamamen yoksa, ego ile olan kısmını mı ayırdık?

Fizyolojik bir rahatsızlık olabilir, o rahatsız olunur, rahatsız edici bir şey, dikkat dağıtacak. Ama bunu ego ile birleştirince mi arıza çıkıyor? Tabii. Bedenin bir şeyi hissetmesiyle egonun algılaması farklı şeylerdir. Mesela çok sevdiğim bir insan, birkaç sene görmedim, büyük bir özlemim var — buna benzer bir olay olmuştur. Bizim bir arkadaş yolda giderken arkadan bir araba çarpıyor, rahatsız oluyor bir anda, sonra bakıyor ki senelerdir görmediği çok özlediği biri; bir anda unutuyor araba kazasını, unutuluyor. Şimdi orada ne devreye girdi? Muhabbet. O kişinin özlemi, hasreti, görmek istediği bir insanı gördü. Gene aynı araba kaza yapmadı mı? Yapmış oldu, bir şey değişti mi? Değişmedi.

Mesela çok sevdiğim bir insan hasta, uyuyamıyor, günlerdir uyuyamıyor, bundan dolayı üzülüyorsun. Sonra bakıyorsun bir akşam uyudu ama horluyor. Seni rahatsız eder mi? Fiziksel olarak ettiğini hissedersin ama öbür taraftan dersin ki "çok şükür, bak uyudu." Hele hele bir doktor demişse "eğer uyuyabilirse iyileşecek demektir" — ne kadar farklı algılarsın değil mi? İşte bunun gibi. Olgu değişmeyebilir; bir insanın horlaması fiziksel bir şeydir ve fiziksel olarak hissedilir. Onun ego tarafından hissedilmesi ayrı bir şeydir. Egonun bir şeyi hissetmesi, yorumlaması ayrı bir konudur. Hatta bazen deriz ya, sevdiğin insan öyle yapsa rahatsız olmazsın ama sevmediğin insan onda birini yapsa rahatsız oluyorsun. Demek ki objektif de yok yani. Objektifliği bozan kim? Ego. Onun arzuları, istekleri, hevesleri, ihtiyaçları veya korkuları.

Bunları olabildiğince minimize edin. O yüzden "şunu çok istiyorum, şunu istemiyorum" gibi egonun aşırı arzu, heves veya korkularına mağlup olmamak lazım. Abartmayın. "Çok korkuyorum" — çok korkma ya, o korku eşiğini indir. "Çok istiyorum" — o kadar isteme, doğal hâlde iste. Hani bazı çocuklar "dondurma istiyorum, istiyorum, istiyorum" derler; bir kere iste, dondurma iste ama bir rahat bırak. Kendini de rahat bırak, etrafını da rahat bırak.

Soru: Bir şey sordun, geçen bir ışıklı parkta aklıma sizin sorunuz geldi. O an ışık olarak çok rahatım, böyle iki şeye bakıyorum, öyle bir sükûnet ve huzur olduğu için de acaba Hoca'nın "doğal olmak" tabiri nasıl? İnsan kendini doğal olduğunu zanneder, doğal olmayabilir de, nasıl anlayacak kendini?

Bak doğalsan hiçbir negatif duygu ve düşüncen yoktur. Bu bile yeter ne kadar doğal olup olmadığımızı ölçmek için. Hiçbir negatif duygu ve düşünce taşımazsın — kendinize dair de, başkasına dair de.

Soru: Ama kimse öyle olamaz hocam, çok zor. Herkes birisine karşı negatiflik ya da pozitiflik illaki hisseder.

Yok, ben hissetmiyorum mesela. Normal bir insanım, normal bir insan olmaya çalışıyorum. Negatif bir şey duymuyorum; duyarsam da diyorum ki "bu doğal değil, bunu hemen doğal hâle döndürmem gerek." İşte bu doğallık imkânı var insanda. Bunu fark edip kendimizi hemen çevirip; baktım bir doğal olmayan bir duygu, bir düşünce hissettim, "bu doğal değil" de. Nasıl vücudumuza bakarken "burada bir şişlik var, bu doğal değil" diyoruz değil mi, gidermeye çalışıyoruz — bunun gibi, içsel yapımızda da bir şeye karşı "niye bu kadar öfke var, niye bu kadar kızgınlık var, niye bu kadar memnuniyetsizlik var" — bu doğal değil.

Peygamber yetmiş kişinin şehit olduğu, kendisinin ölüm tehlikesi atlattığı bir olayda söylediği sözün dinlenmemesi karşısında gergin olmuyor, kızmıyor. Bu normal bir şey. Bu "polyannacılık" değil, kötü şeyi güzel görmek değil. Ama Allah'ına kavuşmuş.

Vahşi'nin Tövbesi ve Peygamberin Şefkati

Soru: Vahşi'nin Müslüman olması meselesinde bir ego yok mu? Müslüman olduktan sonra "git Hz. Hamza'nın şeyleri gibi" dendiği bir rivayet var.

Tam hatırlamıyorum, siz de biliyorsunuz. Bu çok yanlış algılanan bir mesele; baştan okursanız ve anlarsanız, halk arasında konuşulan şeyin gerçek olmadığını görürsünüz — işte "senin gözün görmesin" gibi bir algı var ama öyle değil. Peygamber, Hz. Hamza'yı şehit eden Vahşi'ye mektup gönderiyor: "Gel, iman et, küfür ve gaflet içinde kalma" diyor. Vahşi de mektubu alıyor, okuyor, diyor ki: "Ben çok büyük bir günah işledim." Peygamber de ona bir mektup daha yazıyor, bir ayet gönderiyor: "Onlar yaptıkları günahlara tövbe eder ve güzel amellerde bulunurlarsa Allah onları affeder." Vahşi cevap yazıyor: "Ben büyük günah işledim ama güzel amelde bulunmadım, o yüzden senin teklifini kabul edemem" diyor. Peygamber tekrar mektup gönderiyor, ayeti hatırlatıyor: "Allah bağışlar" diyor. Sonunda Vahşi geliyor, iman ediyor.

Yoksa biz algımızda işte gelmiş, iman etmiş ama peygamber de "keşke iman etmesin, madem iman ettin hadi gözüm görmesin seni" gibi bir hâle getirmişiz bunu. Ben buna şaşırıyorum, bir de nasıl böyle bir peygamber algınız var diyorum. O da ayrı bir konu. Şimdi peygamber ona defalarca mektup gönderiyor, onun bütün reddedişlerine ve soru işaretlerine cevap veriyor. Sonra Vahşi geliyor, tövbe ediyor, iman ettiğini söylüyor. Peygamber ona Uhud'daki süreci anlattırıyor; o da anlatıyor, peygamber biraz hüzünleniyor. Sonra şunu görüyor — dikkat edin, peygamberdeki o insanın psikolojisini okuma hâli: bakıyor Vahşi bundan dolayı çok büyük bir suçluluk hissediyor, çünkü büyük ihtimalle tip bir (mükemmeliyetçi) biri, milimi milimine iyi bir şey yapmak isteyen biri. Peygamber oradaki büyük suçluluk hissini görüyor: Vahşi, Hz. Hamza'yı öldürmüş biri olmanın çok ağır suçluluğunu hissediyor.

Düşün, Hz. Hamza gibi birini öldürmüş — peygamberin amcası, peygamberin çok sevdiği biri, Müslümanların en cesurlarından, "Allah'ın Arslanı" birini öldürmüşsün. Bir de tip bir birisi ne kadar büyük suçluluk hissediyordur. Şimdi peygamber onu görüyor, en başta onu görüyor; aynı zamanda muhtemelen bazı Müslümanların "niye yaptı ki bunu, keşke yapmasaydık" gibi hislerini de görmüş olabilir ama asıl mesele Hz. Hamza'yı öldüren Vahşi'nin bizatihi kendisinin büyük bir suçluluk hissetmesi. Bunu gördüğü için peygamber diyor ki: "İstersen sen çok buralarda kalma." Müsaade ediyor ona, yoksa "gözüm görmesin" değil. Neden? Çünkü mescitte sürekli "Müslümanlar Uhud, Hz. Hamza vs." konuşuluyor, o da orada Hz. Hamza'yı öldürmüş, bundan dolayı yedi tip olsa umursamayacak, "öldürdük, ne yapalım abi" diyecek ama birliğinden gelen bir suçluluk hissi var. Peygamber de bunu gördüğü için onun o suçluluk hissini fazla yaşamasın istiyor, biraz ego yapmadan yani. Onun için onu gönderiyor, "sen burada olmak zorunda değilsin, istersen gidebilirsin, çok kalmayabilirsin" diyor. Kendi işine bakıyor vesaire, belki savaşlara, mücadelelere katılıyor.

Bunun göstergesi de şudur: yalancı peygamberlerden biri olan Müseylemetü'l-Kezzab'ı öldürünce Vahşi'nin söylediği bir söz var. Diyor ki: "Ben Müslüman olmadan evvel Müslümanların en cesur ve en kıymetli insanını öldürdüm; Müslüman olduktan sonra da İslam'a en çok zarar verebilecek en büyük düşmanını öldürdüm, şimdi rahatladım." Yani onun kendi içinde bir hesaplaşması var; o zamana kadar kendince rahat etmemiş. Yoksa peygamber asla "keşke yapmasaydın, niye yaptın, affolacak mısın" gibi bir şey söylemiyor. Çünkü tövbe eden günah işlememiş gibidir. Ayetin sonunda "Allah bütün günahları affeder" diyor. Dolayısıyla hâşâ "seni gözüm görmesin" — bir peygamber öyle diyebilir mi? Öyle demiş olsaydı bu kadar mektubu dört beş defa niye gönderir? Zaten inanmıyordu, istemiyordu bu yanmasını. Niye uğraşıyor? Böyle bir şey yok.

Yani millet çünkü o vicdan azabını sürekli duyuyor. Muhtemelen de peygamber bunu görüyor, çok içten içe kendini suçluyor. "Sen istersen buralarda fazla kalma" diye ona öneride bulunuyor, bu kadar basit. Biz nasıl böyle kendi egomuzu meşrulaştırmak için "tamam da işte iman etti kabul etti ama işte gözüm de görmesin dedi" diye bir şey uyduruyoruz. "Gözüm görmesin" — çünkü hoşlanmadığını görmek istemiyorsun. "Ben peygamber olsaydım onu kovardım" gibi bir şey olabilir. Dolayısıyla bizim hayatımızdaki huzuru, dengeyi bozan benliğin dirençleridir. Bir insan seni sevmeyebilir, bir anne baba çocuğunu dinlemeyebilir; bundan rahatsızlık duyuyorsan bu ego direncidir. Onun iyi olmasını arzu edebilirsin, o ayrı bir şey. "Bu niye beni dinlemiyor" diyorsan bu ego direncidir.

Kur'an'daki Hayvan Benzetmeleri: Maymun Ayetleri

Soru: Kur'an'da bazı tamlamalar var, ben bunları normalde okurken öfkeliymişim gibi okumuştum: "aşağılık maymunlar olun", "domuzlar olun", "arslanlardan kaçan yaban eşeği." Bu ayetler gerçekten bir sıfat tamlaması mı yapıyor, yoksa bizim yorumumuz mu?

Bunlar ego hâllerini ifade eden durumlardır, ego hâlleridir bu. Hayvana karşı bir kızgınlık değil tabii; o hayvanın temsil ettiği bir şey var. Kâinatta her şeyin temsil ettiği bir şey var. Mesela bazı hayvanlar saldırganlığı temsil eder, onun tabiatı böyle. "Maymunlar olun" dendiği durumda bende neye tekabül ediyor? Sırf keyif, haz peşinde koşan ve tamamen ego arzularına, güdülerine tabi olan, bundan dolayı da hiçbir rasyonel, analitik, idrak düzeyinde Allah'ın verdiği hiçbir şeyi kullanmayan hâle. Maymunun temsil ettiği şey nedir dikkat edin — sanki böyle bir zekâsı var, bir aklı var ama bu zekâyı hep neye kullanıyor? Şebeklik yapmaya, gırgır, şamata, laubalilik yapmak, gevezelik yapmak, hırgür çıkarmak. Ayet demek istiyor ki: siz eğer heva heveslerinize tabi olursanız, Allah'ın verdiği o akıl, idrak, kavrayış, manevi şuur perdelenmiş ve tamamen heva ve hevesine göre yaşayan kişiler gibi olmuş olursunuz. Bunun kâinatta temsil ettiği varlık maymundur. Yani maymun aslında insanın manevi idrakini ve fıtratının o manevi yönünü unuttuğunda olduğu durumdur, bunun bir yansıtılmış biçimidir. Burada bir olgu analizi var, bir olguyu değerlendiriyor.

Mesela biz deriz ki "keçi gibi inatçısın" — çünkü keçide bir inatçılık damarı var. Bununla ilgili bir şey yoksa orada keçiye de bir aşağılama yok. Öbüründe de sadece bir durum analizi var.

Teşekkür ederim.