Egonun Gerçekliği ve Hayatın Akışı

İkilik: Objektif Gerçeklik ve Psikolojik Benliğin Gerçekliği

İzlediğiniz için teşekkür ederim. İnsanın bilinci üzerinden oluşturduğu bir ikilik var. Yani aslında biz kendi psikolojik bilincimizde bir gerçeklik oluşturuyoruz. Bir de aslında objektif gerçeklik var. Aslında tek gerçeklik objektif gerçekliktir. İnsan da bunun farkına varan, bunu doğru anlayan ve bununla uyumlu bir biçimde yaşayan varlıktır aslında. Doğal hali bu. Fakat çok kısa bir sürede dünyaya gelen her insanda ikinci bir gerçeklik oluşur. Bu da psikolojik benliğin oluşturduğu gerçekliktir.

Mesela diyelim ki bir çocuksunuz, aile dinamikleriniz var; anne, baba, çocuk vs. Diyelim ki annenin, babanın, kardeşlerin vs. bir psikolojik durumu var, süreçleri var, kendilerine göre düşünce, duygu ve davranış tarzları var. Aslında orada bir objektif gerçeklik var. Siz bir çocuk olarak ne yapıyorsunuz doğal olarak? Kendi psikolojinizde bir gerçeklik oluşturuyorsunuz, değil mi? İşte bir anne gerçekliği oluşturuyorsunuz, bir baba gerçekliği oluşturuyorsunuz.

Geçen bir arkadaş 5-6 yaşındayken baba tarafından terk edilme deneyimi yaşamış. Bana göre deneyim, ona göre travma. Deneyimi yaşamış. Şimdi burada problem olan bir şey var mı aslında? Normalde bir şey yok. Peki durumu problem haline getiren ne? Çocuğun o psikolojik doğasının veya psikolojik zemininin oluşturduğu başka bir gerçeklik. Orada başka bir gerçeklik algısı var.

Mesela diyelim ki işte bir baba evi terk etmez değil mi, çocuklarını terk etmez gibi. Aslında bu nedir? Tamamen kurgusal bir gerçeklik. Ama ona ne kadar gerçeklik atfederseniz o kadar sizin için gerçek olur. Bir ömür boyu "babam beni niye terk etti, bizi niye terk etti" şeyini yaşayabilirsiniz, değil mi? Ve bu sizin ömür boyu hayatınızda sürekli bir terk edilme ile ilgili bir takıntıya dönüşebilir. Onun getirdiği duygusal yükü ömür boyu yaşayabilirsiniz.

Hani bu verdiğim örneği bariz bir örnek ve yaşanmış bir örnek olduğu için söyledim ve konuya somut bir zemin oluştursun. Aslında tıpkı verdiğimiz örnekteki gibi dış dünyada bir doğal gerçeklik var. Bizim kendi psikolojik dünyamızda oluşturduğumuz hayali bir gerçeklik zemini var. Bu hayali gerçeklik zemini neye dayanıyor? Psikolojimize dayanıyor. Psikolojik zeminimize dayanıyor. Psikolojik zeminimizin de temeli her zaman bahsettiğimiz gibi arzular, ihtiyaçlar, beklentiler; bir diğeri ise korkular. Bunlara dayanan bir şey var. Tabii ki bunu besleyen bir de toplumsal algı var, toplumdan bulduğumuz, okuduğumuz kitaplardan gelen veriler de bununla birleşip bambaşka bir gerçeklik algısı oluşturuyor. Bu sefer de bu sübjektif gerçeklik algısını hayata dayatmaya çalışıyoruz. Hayat bizim sübjektif gerçeklik algımıza uyumlu bir şekilde işlesin istiyoruz. O yüzden hayat yorucu.

Anlatabildim mi? Hayatın yorucu olmasının nedeni varsa, hayat yorucu değildir. Onun için kullandığımız cümlelere, kavramlara dikkat etmek gerekiyor. Mesela "hayat yorucudur" dediğimde bu yanlış bir şeydir. Yorucu olan hayat değildir. Senin sübjektif gerçeklik algınla objektif gerçeklik birbiriyle çatışınca tabii ki sana yorucu geliyor hayat.

Hani vardır ya, bazen ben birkaç kere gördüm de -araba kullanmadığım için tam bilmiyorum ama gördüm- mesela el frenini çekmiş ama haberi yok. Onu indirmeden yol almaya çalışıyor. Diyor ki "arabanın çekişi zayıflamış, araba iyi gitmiyor." Gaza basıyor ama gitmiyor. Neden? Çünkü bir direnç var orada. Şimdi işte bizde de oluşan şey o. Bir ego direnci var. Egonun kendi gerçekliğinin direnci.

Ego Direnci ve Değişime Karşı Direnç

Ego "ben direniyorum" demiyor. Onu ne şekilde ifade ediyor? "Böyle şey olmaz" diyerek ifade ediyor. "İnsanlar nasıl böyle davranıyor" diye ifade ediyor. Atıyorum, "bir anne nasıl böyle yapar, bir baba nasıl böyle yapar, bir kardeş nasıl böyle yapar, bu kadar kötülük olmamalı, insanlar niye bu kadar vurdumduymaz, niye samimi değil, niye şöyle değil, niye böyle değil" gibi ifadelerle aslında ne yapmış oluyoruz? Farkında olmadan o direnci ifade etmiş oluyoruz. Halbuki objektif bir gerçeklik var.

Mesela örnek: "Her şey fanidir, Allah'ın veçhi bakidir." Onun dışında her şey fanidir diyor. Peki bizim gerçekliğimize bakalım, ego gerçekliğimize. Öyle mi? Değil. Bazı şeyler değişmemeli egoya göre, değil mi? Mesela gençliğimiz değişmemeli. Üzülüyoruz değişince, değil mi? Yani yaşlanıyoruz ama bunu ifade ederken göğsün dolu dolu bir şekilde ifade edemiyorsun. Yani işte 1960 doğumluyum, şu anda şu yaştayım — doğal bir şey. Neden? Çünkü bedenin tabiatı değişimdir. Bunu doğal bir şekilde ifade edemiyorsun. Neden? Çünkü değişmemeli diye düşünüyorsun.

Evlisin, işte bir süreç içinde çok mutlu olmuşsun, sonra o uyum biraz bozulmuş, üzülüyorsun. Değişmemesi gerektiğine inanıyorsun. Halbuki her şey değişebilir. Dolayısıyla bakın, objektif gerçeklikle sübjektif benliğin, psikolojik benliğin gerçekliği, biz aydınlanıncaya kadar çatışacaktır. Birbiriyle sürekli bir sürtüşme yaşayacaktır. Nasıl tabiatta sıfır sürtünme katsayısına sahip bir madde yoksa, madde olduğu müddetçe bir şey olacak orada. Hani o hiçlik dediğimiz şey aslında ne? Egonun tamamen "ben şunu istiyorum, istemiyorum, arzu ediyorum, korkuyorum, şöyle olsun, böyle olmasın" ikileminden kurtulmamız. O zaman direnci sıfırlıyor. O zaman hayat ne ise öyle yaşanıyor.

Sana iki gün önce "senin için ölürüm" diyen insan, iki gün sonra "Allah belanı versin" dediğinde bu bir değişim olabilir. Ama bunu dinlerken bile yüzünüz değişiyor; o psikolojik gerçeklik algımız böyle bir şeyin olmaması gerektiğini düşünüyor. Neden? Çünkü hoşuna giden şeyin değişmesini o ego istemiyor. Anlatabildim mi? Yani benlik, hoş bulduğu, tatmin olduğu, mutlu olduğu bir şeyin değişmesini istemiyor.

Halbuki objektif olarak baktığında, ilahi kadim bilgeliklere baktığımızda ne var? Değişim düzeyinde olan her şey değişir. Psikolojik sevgi değişir, tabiatı öyledir; beden değişir, madde dediğin her şey değişir; hafızan, beyin odaklı bilincin, hepsi değişir. Hepsi değişime dahil olan şeyler. Peki ben bu değişim imkan ve ihtimalini kabul ediyor muyum?

Peygamberin Devesi: Her Kemalin Bir Zevali Vardır

Belki bazılarınız duymuştur; Araplar arasında böyle deve yarışı vesaire bir gelenek var. İşte Peygamber'in birçok zaman yarışlarda birinci gelen bir devesi var. Neyse, bir gün gene, seneler sonra, senelerce birinci gelmiş; bir zaman geliyor o deve yarışında Peygamber'in devesi geride kalıyor. Herkes tabii ki bir üzüntü yaşıyor, Peygamber adına muhtemelen üzülüyorlar. Peygambere bakıyorlar, Peygamber tebessüm ediyor. "Niye üzülüyorsunuz?" diyor. "Efendim, sizin deveniz geride kaldı" diyorlar. "E tabii" diyor, "her şeyin, her kemalin bir zevali var." Yani değişime tabi olan bir şeydir bu. "Benim devem ilelebet galip gelecek böyle bir şey. Siz nasıl kafanızda böyle bir sübjektif algı oluşturdunuz ki? O oluşturduğunuz sübjektif algı yüzünden şu an şaşkınsınız." Mutlaka yaşlanacak deve bu, netice itibarıyla. Biz yaşlanmıyoruz ama deve yaşlanır — yok, böyle bir şey yok, keşke yaşlanmasaydı diye bir şey yok.

Bakın Peygamberdeki bilince dikkat ediyor musunuz? Yani değişimin imkan ve sürecini biliyor ve o değişimin dalgalanmalarını doğal bir şey olarak kabul ediyor. Tebessüm ediyor, "niye şaşırıyorsunuz, her kemalin bir zevali vardır" diyor. Bakın dikkat edin, hayatın içinde her bir şeyin kendine göre bir olgunlaşma noktası var, sonra iniş noktası var. Mesela bedenin kendine göre bir kemal noktası var. İşte gençliğimizin, fiziksel sağlığımızın, bedensel sağlığımızın en üst zirvede olduğu bir nokta var. Sonra bedeniniz yaşlanmaya başlar. Bu bedenin doğasıdır.

Bakın bütün kozmetik sanayi, bütün onun arkasındaki koskocaman sektör ve onu besleyen bütün medya aslında ne? Buna karşı bizi sürekli dolduruyor. Sürekli doldurarak aslında ne yapıyor? Bize değişen bir şeyin değişmeyebileceğini düşündürmeye çalışıyor. Tam bir tuzak noktasına bizi sürüklüyor ve bunun arkasında koskocaman bir sektör var.

Keşke her şey bunun kadar daha zahiri ve sıradan bir konu olsaydı. Asıl psikolojik dünyamızda benzer şekilde birçok şeyin değişmemesini istiyoruz.

İlişkilerde Değişim ve Ayrılık

Diyelim ki samimi bir arkadaşlığın, dostluğun var. Arkadaşın o samimi dostluğu bir süre sonra devam ettirmiyor, arayı açıyor. Haklı veya haksız nedenler, ya da iki tarafın da arzu etmediği halde hayatın şartlarının meydana getirdiği bir şey. Sen bundan dolayı rahatsız oluyorsun. Halbuki bu değişime açık bir şey. Veya sana çok inanan bir insan bir süre sonra sana sırt çeviriyor. Bu hayatta olan bir şey.

İşte anneciğin, babacığın falan; deyim yerindeyse artık enneagram tipine göre kendi ihtiyaç ve beklentilerini karşıladığın ölçüde sana daha bağlı. Bir yerden sonra başka arkadaşları oluyor, sen diyorsun ki "artık arkadaşlarını bize tercih ediyorsun." Evleniyor, "eşini bize tercih ediyorsun." Bir sürü hikaye. Ve o ebeveyn bunu kabullenemiyor.

Geçen yine hayattan bir örnek: bir bayan arkadaşın eşi vefat etmiş, bir kızı vardı, evlendi. Geçen beni aradı, "İsmail, çok vefasızsın" dedi. Tabii yarı şaka, biraz sitemkar da, sonra dedi ki "çocuğum da evlenince yalnız kaldım, insan alışamıyor." Halbuki aslında düşünün, bu hayatın doğasında yaşanabilecek doğal bir hadise değil mi? Ama bakın psikolojimiz onu kabullenmiyor. "Bir değişim yaşadım; şimdi psikolojim muhtemelen bu konuda bu değişime çok açık değildi, onu bu değişime açayım, şu anda böyle bir şey deneyimliyorum" demek yerine, bunu reddedince ne oluyor?

Benlik diyor ki "bak yalnızsın, kim seni arıyor." Aramayanların hepsi "vefasız" başlığı altına giriyor. Neden aslında? Çünkü sen yalnız kalmaya alışamadın ve bunu kabullenemiyorsun. Bu değişimi sindiremiyorsun. Çünkü ego hoşlandığı bir şeyin değişmemesini istiyor. Onun için bakın, kendi psikolojik gerçekliğimizle objektif gerçekliği uzlaştırmak zorundayız. Uzlaştırmak anlaşma yaparak olmaz. Böyle bir imkanımız da yok. Deyim yerindeyse Allah'la anlaşalım, tamam hani gençliğimiz devam etmesin ama orta yaşta bunu sabitleyelim — böyle bir şansınız yok yani.

Hayatın gerçekliği hayatın gerçekliğidir. Sen de bu gerçekliği doğru okumak, anlamak ve bununla uyumlu bir bütünlük sağlamak niteliğine sahip bir varlıksın. Bakın bu mecbur ve mahkum olduğumuz bir şey değil. Egoda böyle bir algı var; "mecbursun, kabul edeceksin." Bu değil bizim burada kastettiğimiz şey. Ben yaratıcı tarafından oluşturulmuş bu izafi gerçekliğin bilinçli bir şahidi, muhatabı ve farkındalıklı, aktif, uyumlu bir ferdiyim. Doğru yaklaşım budur.

Yaratıcının inşa ettiği izafi bir gerçekliğin şahidiyiz, muhatabıyız ve onunla uyumlu ve aktif bir şekilde ilişkili olan bir varlığız. Gerçeklik bu. Yoksa "insan yaşlanmak istemez ama doğanın yasası, mecbur yaşlanıyorsun" — bu değil yani. Bu çok yanlış bir şey. Bu nedir? Hayatın gerçekliğine karşı sürekli bir yenilmişlik psikolojisi oluşturur sizde. Bazen de onlar rövanş almaya kalkarsınız. Güzel bir makyaj, "10 yaş gençleştim," bir estetik ameliyat — hayattan sanki bir rövanş alıyormuşuz gibi. Veya "tıp 10 yıl daha uzun yaşamanın sırrını buldu" — tamam, hayat, doğa bize bir gol atmıştı, biz de ona küçük bir gol attık gibi bir psikolojiyle bakarsınız hayata. Veya hayattan yanlış şekilde rövanş almaya çalışırsınız; diyelim ki ilişkilerden.

...Muhatabınız olumsuz yönde değişti. Bu sefer siz hayattan rövanş almak adına, "bir daha bu kadar yakınlaşıp böyle büyük yaralar almayacağım, ne yapacağım o yüzden, kendimi katılaştıracağım, karşıdaki bana gelsin veya karşıdaki daha çok fedakarlık yapsın" gibi sürekli yanlış zeminler oluştururuz. Halbuki senin hayatı algılama biçimin gerçeğe oturuyorsa, sen kendi insani varoluş kodlarına göre o ilişkiyi tanımlarsın. Dersin ki "ben bir insan olarak ilişkilere bakışım şudur, bir ilişkiye katacağım değer budur. Karşındaki kötü olabilir, o onunla ilgili bir şeydir. Ben kendi insani değerimi o ilişkiye katarım." Buradan baktığınızda hayattan rövanş alacağınız bir şey yoktur. Ya da hayatın size attığı bir kazık da yoktur.

Eğer hayatı sürekli mücadele ettiğiniz bir alan olarak kabul ederseniz, sürekli yanlış formülasyonlar kurmak durumunda kalırsınız. Halbuki hayat aslında senin doğal bir şekilde içinde bulunduğun, farkındalıklı bir şahit olarak, bir muhatap olarak ve aktif bir uyumlu katılımcı olarak bulunduğun bir oyundur, bir zemindir. Ne hayattan rövanş alacaksın ne hayat sana gol attı, asla böyle bir şey yok. Hayat çok doğal bir akıştır. Onunla aramıza giren şeyi bulmak zorundayız.

Hayatla aramıza girip sürekli bizi savaştıran, nifak içinde olan, küfür içinde olan, gaflet içinde olan, bir sahtelik içinde olan, gurur içinde olan, cehalet içinde olan, tartışmacı olan — bu bahsettiğim sıfatlar Kur'an'da insanlarla ilgili geçen sıfatlardır. Acelecidir, cahildir, zalimdir, gafildir, aç gözlüdür. Şimdi bunlar aslında bizimle hayatın arasını açıyor, bizimle hayat arasında bir çelişkiye yol açıyor.

O bahsettiğim Hz. Peygamber'in devesi senelerce birinci gelmiş, sonra bir senede geride kalmış. Peygamber tebessüm etmiş ve demiş "niye şaşırıyorsunuz, her kemalin bir zevali var." Yani değişim kanunu var, siz bunu bilmiyor musunuz, manasında. Gayet tabii bir şey bu. Ve bakın aslında bir şeyi anlamak, eğer insan gerçekten dikkat etmezse hep onu es geçebilir. Peygamberle kaç sene beraber geçirmişler, değil mi? Bazıları her şeyin değişim içinde olduğunu, ayetin "her şey fanidir, her şey değişime tabidir; Allah'a yönelik olan, Allah'a dönük olan, ilahi olan, kutsal olan şey bunun haricindedir" dediğini anlamışlar. Onun dışındaki her şey değişime tabidir. Bunu anladığımızda hayatla alıp veremediğimiz hiçbir şey kalmayacak.

"Zamanında bir sürü eşim, arkadaşım, dostum vardı çevremde, şimdi hiçbiri yok." E ne güzel, değişimi yaşamışsın! Onların hesabını Allah'a soracağız — değişim yaşamışsın, sorun ne, değil mi? Ama sorun şu: o değişimi istemeyen bir benliğin olur. Öyle bir değişimi istemiyorsun; değişim olacaksa hep arzu ettiğin şekilde gelişsin istiyorsun. Bu sefer hayatla, hayatın gerçekliğiyle kendi psikolojik benliğin arasında bir didişme oluyor. Bu sadece dış dünyayı kastetmiyoruz.

Veya ikinci bir başlık açacak olursak kendimizle ilgili — kendimiz derken geçici olan doğamız anlamında, öz doğamız anlamında değil. Geçici olan da bir doğamız var değil mi? İşte bedenimiz, psikolojimiz, psikolojik anlamdaki kendiliğimiz, o da değişime tabi. Bir zaman çok zekiydin, şimdi aynı zeka kıvraklığın yok. Bir zaman hafızan çok kuvvetliydi, şimdi yok. Veyahut da bahsettiğimiz olgularla ilgili hayata arzularımızı giydirmeye çalışıyoruz. Çünkü psikolojik benliğin böyle bir tuzağı da var; gerçekliği derken, psikolojik benliğin bir de çok problem oluşturan bir arzu boyutu var; sürekli bir şeyi arzu ediyor, hem dışsal olgularla ilgili hem kendiyle ilgili.

Adem-Havva Kıssası: Psikolojik Benliğin Boşluğu

Bakın, Adem bir şey bekliyor muydu cennette? Allah Adem'i yarattı, cennete koydu. "Buraya yerleş" dedi. "Burada açlık ve susuzluk çekmeyeceksin." Herhangi bir kaygısı yok, gerilimi yok, arzusu yok, tutkusu yok. "Ben neyim" sorgulaması yok, "ne olacağım" yok, hiçbiri yok. Ta ki şeytan gelecek karşısına. Şeytan geliyor, orada bir boşluk gördü diyor. İşte o boşluk psikolojik benlik boşluğudur.

Anlatabiliyor muyum? Bu Tevrat'ta geçer bu ibareye. Şeytan diyor, Adem'de bir boşluk gördü. O boşluk psikolojik benliğin boşluğudur. Özde bir boşluk yoktur. Psikolojik benlik bir boşluk gibidir. Dikkat edin, bir şey yok aslında. Fakat boşluk bir şeyler tarafından doldurulabilir, değil mi? İşte yanlış bir şey tarafından doldurulduğunda ne olur? O boşluk bir tuzağa dönüşür.

O boşluk psikolojik benlik boşluğuydu. Şeytan ne yaptı? Orayı işleyecek şeyler söyledi. Önce ne dedi? "Bak bir şey senden engelleniyor, bir şey sana esirgeniyor ve o sana verilmek istenmiyor, ona yaklaşma denildi." Sonra onu da dolduruyor içeri; "niye hele bir sor" — çünkü diyor "ebedi bir mülke sahip olmayasın ve mükemmel olmayasın diye." Yani bir tanesi sübjektif varoluşla ilgili; dikkat edin, her birimizin bir mükemmellik hikayesi var. Hani "ne olmak istersin" denilse ve gerçekten sana verilecek olsa, o anda sen öyle olacaksın. Ne olmak istiyorsun, öyle olacaksın denilse her birimizin kafasında bir şey oluşur değil mi psikolojik olarak? "Çok zeki olayım, akıllı olayım, etkileyici olayım, kimse beni reddedemesin, istediğim insanı beş dakikada ikna edeyim" — kafamızda bir "olmaklık" hikayesi vardır değil mi?

İkincisi de "neye sahip olmak istersin?" Bu psikolojik benliğin iki tuzak cümlesidir. Ve psikolojik benliklerimiz her zaman bize bunu sorar; biz de buna sürekli cevap üretmeye çalışırız. "Ne olmak istersin? Neye sahip olmak istersin?" Soruyu soranı ve sorduranı görürseniz o zaman onun tuzağından çıkabilirsiniz. Bunu yapmadığınız zaman sürekli o sorulara cevap üretmek zorunda kalırsınız.

Kendine Zulmetmek: Suçu Nefiste Aramak

Dikkat edin, burada Kur'an aslında şeytana bir vurgu yapıyor. İkincisi Adem'in oradaki cevabından neyin insana zulmettiğine dair bir vurgu yapıyor. Birinde vesvese verdi diyor. Ama sen o vesveseye onay vermezsen bir zarar yoktur diyor. Ona onay verdiğinde ve o yanlışı yaptığında, orada neye dikkat edeceksin? "Ben nefsime zulmettim." Orada da bakın Adem'in cevabında ne var? Sana o yanlışı yaptıran içeride bir şeydir, dışarıda değil. Önce, hayatta asla kimseyi suçlamayın, kimseyi mutsuzluğunuzun, acınızın müsebbibi olarak görmeyin; bu sahte bir şeydir. Kimseden şikayet etmeyin — olguyu anlatabilirsiniz, bu ayrı bir şey, ama şikayet etmeyin.

Ne diyor Adem? "Biz nefsimize zulmettik" diyor. "Ben nefsime zulmettim" diyor. Ne demek yani? Bana o yanlışı yaptıran veya beni o yanlış algıya düşüren ağaç değil, şeytan değil; psikolojik benliğimdeki o yanlış özne olmaktır. Ben bazen böyle konuştuğumda "yani her şeyde bütün hata bende mi" diyor. Şimdi kimsenin hatası yok mu öyle mi? "Konuştum" diyor, "bir de suçlusu da ben mi oldum" diyor. Burada bakın mevzu suçluluk değil. Size o tuzağı göstereceğim. İnsanların tutumu da onları bağlar. Şeytanın işini şeytana bırakın, onun sorumluluğu ona ait.

Bakın Adem'in cevabında bir eleştiri var mı? Hani bizde bazen olur ya, "tamam işte günah, Allah da böyle şeyler yaratmasaydı" der gibi. Peki bu Adem'ce bir cevap mı? "Allah böyle bu kadar güzel şeyler yaratmasaydı bizde de o kadar hırs olmuyaydı" mesela, değil mi? Bu cevap Adem'ce bir cevap mı, gafilce bir cevap mı? Bakın Adem orada ağacı suçladı mı? Dedi mi ki "sen de bana yaklaşma demeseydin, merak ettirdin bana"? Veya "niye o ağaç cennetteydi, ne güzel yaşıyorduk, o ağaç niye orada" dedi mi? Böyle bir şey var mı? Yok. Neye dair bir dikkat var? Hataya düşüren özneye dair. O özne sizin gerçek kendiniz değilsiniz. Psikolojik düzeyde oluşan ego benliktir. Yani arzu, korku üzerine kurulu olan ve objektif gerçeklikten farklı bir gerçeklik algısı olan.

Samimiyetsiz İnsanlara Şefkatle Yaklaşmak

Mesela diyor ki "insanlar niye bu kadar samimiyetsiz, ben hiç böyle durumlardan hoşlanmıyorum." Ya sen insanın doğasını bilmiyorsun o zaman. "İnsanlar iki yüzlü." Yani ne var bunda diyorum. Konu ne? Var, psikolojilerinde, insan psikolojisinde gaflet içinde olduğunda hırsına, kibrine, şuna buna mağlup olduğunda ikiyüzlü de olur, üç yüzlü de olur — ne var ki bunda? Sen neyi anlatmaya çalışıyorsun? "Ama böyle olmaması lazım" diyorsan, işte oraya bir nokta koyup şuna geleceksin: "Ben iki gerçeklik içindeyim; birisi olgusal gerçeklik, bir tanesi benim ego gerçekliğim." Arzu ettiğim şey yani. Sen insanların hepsinin samimi, dürüst, açık olmasını istiyorsun. Sonra da diyorsun ki "kötü bir şey mi istiyorum?" Kötü bir şey istemiyorsun ama olmayacak bir şey istiyorsun; yüzde yüz mutlak olarak olmayacak bir şey istiyorsun.

Eğer insanın psikolojik doğasını biliyorsan, insanda sadakat olduğu gibi ihanet de var, dürüstlük olduğu gibi yalan da var, uyum olduğu gibi çatışmacılık da var, alçakgönüllülük olduğu gibi kibirli olmak da var. Bu insan psikolojisinin doğasında iki imkan var. Birinde o kişi tercihiyle olumlu imkanı kullanıyor, bazısı da olumsuz imkanı tercih edip o istikamette hareket ediyor. Bunda anlaşılmayacak ne var?

Diyorsunuz ki "bu tamimiyetsizlik oldu, biliyorum, insanlar olabiliyor." Bu düzeyi biliyorsun, o yüzden yadırgamıyorsun insanları. Ama diyorsun ki "böyle bir kişiyle ben neden muhatap olayım?" Bu yanlış bir düşünce mi? Önce o insana şefkat duyacaksın. Şuradan başlayacaksın; önce diyeceksin ki bu doğal bir şey — psikolojik düzeyde doğal ortaya çıkabilen manasında. Ben de bunu gördüm, bir. İki: o insana, egosuna yenildiği için bir şefkat edeceksin. Sonra bu süreçte oluşabilmiş olan veya o anda da var olup devam etmekte olan bir negatif duygu varsa — bir kızgınlık, bir kabul edememezlik, bir haksızlığa uğramışlık, bir kırgınlık — onları temizleyeceksin. Daha sonra "ya Rabbi ben bu deneyimden müteşekkirim ama kendi irademle bu insanla biraz uzaktan uzağa deneyim yaşasam daha iyi olur" dersin, imkan varsa.

Diyelim ki öyle bir durum oldu ki iş hayatındasın, mecbur o insanla seni çalıştırıyorlar; amirim diyor ki "bununla çalışacaksın." Bakın eğer içinizde bir direnç yoksa o durumu da kabul edersiniz. Şuna dikkat edin: o olumsuz tavır içindeki kişiyle olan sürecinizde sizin psikolojinizde ortaya çıkan şey neyi tetikledi? Güvensizlik hissini mi, korku hissini mi, zarar görme hissini mi, haksızlığa uğramışlık hissini mi? Bunu analiz edin ve deyin ki bunlar gereksiz sahte şeyler. Ama biraz önce bahsettiğim gibi önce karşındaki o insanın bir ego tuzağına düştüğünü görüp şefkat etmek, senin de boş bulunduğun bir zamanda böyle bir tuzağa düşebileceğini de kabul etmek gerekir. Belki benim tuzağım onun gibi olmaz da başka bir tuzak olur, hepimiz düşebiliriz.

Dolayısıyla karşındakine şefkat et, kendi içinde o süreçte oluşan negatif duyguları fark et ve onları bırak. Sonra da makul bir çerçeve içinde karşındaki insanla ilişkinin mesafesini ayarlayabilirsin. Ama "böyle insanlar da niye bu kadar çok" veya "ben böyle insanlardan rahatsız oluyorum" — sanki ben rahatsız olmuyorum, sanki birileri rahatsız olmuyor, garip bir şey bu. Samimiyetsizlik insan doğasının psikolojik boyutunun negatif bir potansiyelidir. O insanda da o potansiyel tetiklenmiş, o insan da ona yenilmiş. Bu hayatta olabilen bir şey. Şefkat edersin, o damarına yenildiği için. Kendi içinde ona karşı bir küçümseme, bir aşağılama, bir dışlama, bir yok sayma duygusu varsa da dersin ki "bu benim doğama uygun değil, bunları bırakıyorum." Sonra "bu süreçte biz bu insanla biraz şu mesafede kalsak daha iyi olur, onun bir süreci var, benim de bir sürecim var" diyebilirsin. Bu ayrı bir şeydir. Ama bakın burada içinde hiçbir negatif duyguyu barındırmadın.

Üç Günlük Küskünlük ve Mesafe Ayarlama

O zaman hiçbir şikayetin, hiçbir gerilimin, hiçbir kaygın, hiçbir negatif duygun devam etmiyor; o tür şeyleri taşımıyorsun.

"Üç günlük küskünlükle ilgili sürekli rivayetler var hocam." Evet, üç günlük küskünlük egoya verilmiş bir rüşvettir. Sadece üç gün. Normalde anında bırakman gerekir. "Hocam, alışıyor." Üç günde mi alışıyor hocam? Hayır, üç günde alışmıyor; oradaki kasıt şudur: üç günden fazla sergiliyorsan bu bir nevi haramdır. Üç güne kadar sana tolerans; üç gün dargın kal değil orada. Bu bir hak veya bir doğal şey değil, bu psikolojik benliğe verilmiş. "Hadi bak kendini toparla." Bu üç gün içinde geçebilirsiniz.

"Hocam bu seferde ne var ki, niye beni aramıyorsunuz?" Son kişinin mesafesinde yapmak lazım. Eğer gerçekten o insanla onun istediği bir yakınlık arzunuz yoksa, "müsait değilim, işlerim var" dersiniz, uygun bir şekilde cevaplandırırsınız. İlla herkesle yakın bir ilişki, iletişim içinde olacağız diye bir zorunluluk yok. Diyelim ki birisiyle ilişki ve iletişiminin faydası yok, zararı varsa, ona da faydası yok sana da yok, üstelik zaman kaybı da varsa, o zaman onu devam ettirmek anlamsızdır. Ama bunu uygun bir dille bir cevapla değerlendirmek uygun olur.

Yani burada temel mesele bir yerde bir sorun, bir uyumsuzluk, bir şikayet, bir suçlama, bir gerilim varsa, orada kendi psikolojik gerçeklik algınızla objektif gerçeklik arasındaki uyumsuz noktaları bulmaktır. "Ben bu insanlarla anlaşamıyorum" diyorsan, o zaman şuna bakacaksın: insanlarla ilgili senin algınla insan dünyası konusundaki objektif gerçeklik arasında uyum var mı yok mu? Biz bazen ne yaparız? Bir uçtan bir uca gideriz. "İnsanları çok seviyorum, önemsiyorum, değer veriyorum, insanlarla iletişim içinde olmak güzel bir şey." Sonra bir darbe yersiniz bir kişiden: "artık insanları sevmiyorum, artık insanlarla görüşmek istemiyorum, insanlardan ne kadar uzak olursam o kadar iyi." Bu sefer başka bir ego saçmalığının tarafına gidersiniz. Halbuki öyle bir şey yok.

Hayatta insanlar arasında iyileri de var kötüleri de var. Hatta bu kadar keskin ayrım yapmak da yanlış. Her insanın iyi tarafları var, kötü olabilecek tarafları var. Olumsuz potansiyelini tetiklediğinde ve ona uyduğunda o an olumsuz oluyor, o an diyelim ki bencil oluyor. Ama aynı bencil dediğin insan üç gün sonra fedakarlık da yapabilir senin için. Doğru bir şekilde tanımlamamız gerekiyor.

Hani ben her zaman örnek veririm: Peygamber, yirmi sene boyunca ona can düşmanı düzeyinde düşmanlık yapan kişinin bir gün gelip tövbe etmesi karşısında "tamam, sen madem yaptığın şeyin yanlış olduğunu düşünüyorsun, benim için bir problem yok" demiş. Bakın hem o insandaki değişimi kabul ediyor hem kendi içinde hiçbir sübjektif algı yok. Biz bazen deriz ya "değişse de umurumda değil, benim için bitmiştir." Bak senin o insanla ilgili bir sübjektif gerçekliğin var, bir de o insanın objektif gerçekliği var. Sen diyorsun ki "ben kendi düşüncemde onu bitmiş kabul ettim," öyle dursun, dedikodu yapmaya devam ediyor o şekliyle — gibi bir sürü türevleri var. Yani burada aslında kişi gerçekliği ikiye bölmüş oluyor ve orada ısrar etmiş oluyor.

Bak adam gelmiş, 20 sene sonra Peygamber'e can düşmanı derecesinde düşmanlık etmiş, nerede bulsa öldürecek o yirmi yıl boyunca. Sonra değişmiş, yanlış yaptığını fark etmiş, tövbe etmiş, "yanlış yaptım" demiş. Peygamber ne demiş? "Geçti" demiş. "Senin benim gözümde bittiğini mi düşündün?" Hani "Vahşi'yi yüzüne görünmez" dediğiniz rivayet edilir ama o da yanlış bir yorum; onu da birkaç defa izah ettim, şimdi girmeyeyim.

"Hocam burada kişinin, muhatabın, ilişki içinde olduğumuz insanın bencilliği ya da fedakarlığı bizim açımızdan mı olmalı? Bize gösterdiği örnekle mi olmalı, yoksa o kendi hayatında bunları gösteriyor ve farkında değil miyiz, buna göre bir kriter mi koyacağız?" Olabildiğince o kişiyi objektif olarak değerlendireceğiz, sadece bize bakan yönüyle değil. Onu mu kastediyorsun? Yani bir kişinin bana bakan yönü üzerinden o kişiyi değerlendirmemeli; o iki kat sübjektiflik olur. Hani mesela diyelim ki birisini tarif ederken dersiniz ki "falan çok cömert" ama "ben onun hiç cömertliğini görmedim" diyor karşıdaki kişi. Ya senin cömertliğini görmemiş olman onun cömert olmadığını mı gösterir? Değil mi? O da işin daha da vahim durumudur.

Dolayısıyla insanları objektif halleriyle görmeye çalışacağız, değişebilme imkanlarını kabul edeceğiz. Fakat biz şuna dikkat edeceğiz: senin ürettiğin sübjektif bir gerçeklik var mı insanlar ve hayatla ilgili? Bunu düşüneceğiz. Eğer ürettiğimiz sahte bir gerçeklik varsa, biz o gerçekliğin ömür boyu kurbanıyız.

Haksızlığa Uğramak ve Acizlik Hissi

Hayatta bir insana sitem etmek, onu o sürecin içinde kabul etmemek demektir değil mi? "Sen nasıl bana böyle yaparsın?" — yapmış işte, anla; yani "sen o süreçte böyle yaparken nasıl bir haldeydin, merak ettim, anlatır mısın" dersin değil mi? Yoksa "sen nasıl böyle yaparsın" değil. Yapmış işte zaten, ya o süreci yaşamış. Anlamaya çalış. Bunu anladığın zaman, daha doğrusu bunu anlamaya açık olman lazım.

Ben çok insanda ilk önce şaşırmıştım. "Onu anlamaya çalışalım mı" diyorum. "Niye çalışalım" diyor. "Anlamak da istemiyorum" diyor, çünkü ona ters gelmiş. "Anlamak da istemiyorum" diyor. Ben bunu duyunca ilk önce şaşırmıştım, çünkü ben anlamak isterim; ön yargımın da olmamasına dikkat ederim, o zaman anlamam da zaten daha mümkün olur. Zaten anlamamızı engelleyen şey biraz odur: ön yargımız var, anlamak istemiyoruz. Sonra onu da anladım, niye öyle olduğunu anladım — çünkü onu da anlamam lazım. Anlamak istersek karşı taraf anlamasını istemezse, anlatmıyorum der; siz de o anlatmadan anlayabiliyorsanız anlarsınız, anlayamıyorsanız onu da zamana bırakırsınız.

"Anlamak farz mı?" Anlamak farz gibi. "Psikolojik olumsuzlukları fark ettiğinizde bunları gidermek için sorgulayabileceğiniz basit, tasdik edici yöntemler var mı? Yoksa bu bir süreç mi, terbiye sürecidir?" Birkaç tane geliyor mu aklınıza, psikolojik olumsuzluktan neyi kastediyorsunuz mesela? Haksızlığa uğramayı kabul edememek. Bunu açacağız. Mesela önce bu bir duygu hali olabilir, bir düşünce olabilir, birbirini besleyen, birbirine payanda olan bir düşünce ve duygu kalıbıdır. Bahsettiğiniz örnek biraz buna benziyor. Haksızlığa uğramayı hazmedememek. Hem orada düşünsel bir temel var — "bu haksızlıktır, kimse bana haksızlık yapmamalı" — sonra da bu haksızlığı önleyememekten kaynaklanan bir acziyetin getirdiği kızgınlık, öfke.

Şimdi önce şuradan bakacağım: dünyada haksızlığa uğramak ihtimali var mıdır? Hak etmediğim bir haksızlığa uğrama ihtimalim var mıdır? Dünyanın tabiatı, insanın tabiatı buna imkan veriyor mu? Cevap veriyor, değil mi? Allah madem insanlara iyiyi ve kötüyü tercih etme imkanıyla donatmış, bir kısım insanlar olumluyu tercih ettiği gibi bir kısmı da olumsuz tarafları tercih edecek. O kişi olumsuz bir tarafını tercih ettiğinde, eğer onun muhatabı bensem, ben haksızlığa uğramış kişi olacağım.

Diyelim ki birinde çok şiddetli bir rekabet ve hırs duygusu var, o rekabet ve hırs duygusuyla beni ezmeye çalıştı ve ezdi; tanıdıkları da var, bu sayede bunun bedelini ödemedi. Şimdi ben ne yapacağım? "Ben ne yapacağım" demeye fırsat kalmadan haksızlığa uğramışlık hissi ve bundan rahatsızlık oluşuyor, değil mi? Haksızlığa niye uğrayalım? Haksızlığa uğramanın meydana getirdiği ve bunu önleyememenin meydana getirdiği bir kızgınlık var.

Önce diyeceğim ki: dünyada insan haksızlığa uğrayabilir mi? Yaratılmış olan bu dünyanın ve insanın mahiyetinin bu konuda bir imkanı var mı? Allah böyle bir imkan yaratmış mı? Yaratmış. O zaman ben şunu demeyeceğim: "kimse bana haksızlık yapmamalı" demeyeceğim, "kimse bana haksızlık yapamaz" demeyeceğim. En fazla şunu diyeceğim: "insanlar bana haksızlık yaparlarsa, Allah da bana bu konuda bunu önleme veya bedelini makul ve meşru şartlar içinde ödetme imkanı vermişse, bu imkanı kullanırım." Bu kadar. Vermedi. O zaman diyeceğim ki bu bir insanın nefsine mağlup olup, nefsinin olumsuz potansiyelini kullanıp yaptığı bir haksızlıktır. Ben orada kendimi haksızlığa uğramış hissetmeyeceğim; bu o kişinin bir haksızlığıdır.

Sonra döneceğim, diyeceğim ki: şimdi ben niye o kırgınlığı yaşadım? Bir, çünkü acizlik hissettim, kendimi orada mağdur hissettim. Halbuki kendimi aciz hissetmemin, mağdur hissetmemin bir anlamı yok. Neden? Çünkü aciz olmak ayrı bir şey, aciz hissetmekten rahatsız olmak ayrı bir şeydir. Mesela bana biri bir masa gösterdi, "bunu kaldırabilir misin?" Bir tartarım, bakarım, derim ki "kaldıramam." Bu acizlik durumudur. Bir de o masayı kaldıramam ama kaldıramamaktan rahatsız olurum — bu acizlik hissinden, acizlikten rahatsız olmaktır. İkisi ayrıdır. Acizlik hissetmek ayrıdır, acizlik hissetmekten rahatsız olmak ayrıdır. Acizlik hissetmek bizi rahatsız etmez, acizlik hissetmekten rahatsız olmak bizi rahatsız eder. "Aciz olmamalıyım" diyorum yani.

Mesela bazı çocuklar oluyor, bir şey yapamayınca kızar böyle, sinirlenir, niye yapamadım diye tepki verir. O nedir aslında? Acizlik hissetmekten rahatsız oluyor. Siz bir hayvan gördünüz mü? Yok. Yani bir hayvan acizlik hissediyor ve bundan dolayı etrafa yumruk atıyor mesela, var mı? Yok. Çünkü onda acizlik hissetmekten rahatsız olan benlik yok, acizlik hissediyor. Diyelim ki bir kedi dama çıkmış, nasıl çıkmışsa ama inemiyor; acizlik var değil mi orada? Ama acizlik hissetmekten rahatsızlık yok, sadece miyavlıyor: "biri bana yardım etsin, eğer duyan varsa." Bu kadar.

Dolayısıyla ne yapacağım orada? Diyeceğim ki "sen niye kırıksın burada, kırgınlık yaşıyorsun veya öfke, çünkü acizlik hissettin." Ama onunla kalmadın, acizlik hissetmekten rahatsız oldun. Halbuki Allah'ın sana verdiği veya tabiatında var olan güç ve imkanla sınırlı olduğunu gör ve bunu doğal bir şekilde kabul et. Bundan dolayı niye egon "aciz olmamalıydım, güçlü olmalıydım, cevap verebilmeliydim, etkili olabilmeliydim, haddini bildirebilmeliydim" diyor? Bunlar nereden çıkıyor, oraya bakmak gerekiyor.

"Peki hocam hırsızın hiç mi bir şeyi yok?" İşte zaten biz hırsızın peşindeyiz şu anda. Gerçek hırsız budur. Yoksa şurada güzel bir ifade var: "sürekli hayat şartlarını iyileştirmeye çalışarak huzuru bulamazsınız, onu yalnızca gerçekte kim olduğunuzun farkına vararak bulabilirsiniz." Ben kendimin gerçekte ne olduğumun farkına vararak huzuru bulabilirim. Yoksa sürekli şartları değiştireceğim — uyumlu samimi arkadaş, iyi bir çevre, güzel bir dünya. Sen nerede yaşıyorsun kardeşim, hangi gerçeklik düzeyindesin? Böyle bir şey yok. Gerçekte kim olduğunu bil, hayat sana hiç ters gelmeyecek. Kim olduğunu bilmende bütün mesele.

İçimizdeki Hırsız: Bizi Aldatan Benlik

Sen araya bir hırsız koyuyorsun, araya bir aldatıcı koyuyorsun farkına varmadan. O aldatıcı seni aldatıyor, gerçeklikle senin arana bir filtre koyuyor, bir başka gerçeklik üretmeye çalışıyor, hayata bir başka gerçekliği dayatmaya çalışıyor. O seni yanıltıyor. Evlendin, eşin dedi ki "ben senden bıktım." Tamam canım, ne var bunda? Neden o kadar yumuşak oldu, "kapı orada," ne yapayım şimdi, bıktıysan canın sağ olsun. Benim yapabileceğim bir şey varsa makul ve meşru sınırlar içinde elimden geleni yaparım. Yok, yapabileceğim bir şey yok, "ben senden bıktım," canın sağ olsun.

Ama diyelim ki sen ego düzeyinde yanlış şeyler yapmışsan, sürekli eşine her gün yumurta kırmışsan, sürekli kaygılarını yansıtmışsan, sürekli yanlış imalarda bulunmuşsan, sürekli ondan şüphe etmişsen, paranoya yapmışsan, karşıdaki de senden bıkmışsa — o ayrı bir konu. Orada dersin ki "kardeşim, benim bu konuda hatam var, bunu değiştiremiyorum, beni böyle kabul ediyorsan sana müteşekkir olurum, etmiyorsan haklısın." Ama sen baktın kendine, senin bu konuda yapabileceğin bir şey yok, hatan da yok, ama karşıdaki senden bıkmış — "canın sağ olsun" diyeceksin ve bunu gönülden söyleyeceksin. Bunu söyleyemeyen egoyu göreceksin. Arkadaki egoyu göreceksin. Orada "ben söyleyemem" demeyeceksin, "bana bunu söyletmeyen ne?" diye soracaksın. İşte hırsız o, üçkağıtçı o. Benim elimden bu özgürlüğü alan benlik ne? Nasıl bir şey? Buna bakacaksın. "Hakikaten ben bunu niye söyleyemiyorum ya?" değil mi?

Kendinde Olmak: Hayatın Şahidi Olarak Yaşamak

Ne kadar büyük bir özgürlük! Biri sana diyor ki "senden bıktım." Sen diyorsun ki "teşekkür ederim, bugüne kadarki sürecimiz için müteşekkirim; eğer bıktıysan ve tekrar görüşmek istemiyorsan, Allah yolunu açık etsin, seni güzel süreçlerle, iyi insanlarla karşılaştırsın." Benliksiz biri söyleyebilir bunu. Dolayısıyla bakın, bir şeyi size söyletmeyen veya size yanlış bir şeyi söyleten şeye bakmanız gerekiyor. Odur asıl üzerinde çalışacağınız şey, yoksa dışarısı değil. Yani mesela suçlandığım zaman karşımdakini sakince dinlememi engelleyen nedir? Biz ne yapıyoruz? "Beni suçluyor, ben bunu hak etmiyorum." Tamam hak etmiyorsun, sorun ne? Sorun, suçlanmaktan hoşlanmayan benliğin, orayı görmüyorsun.

Daha önce anlatmıştım da son olarak onu anlatayım tekrar: Nasrettin Hoca sınırda yaşayan biriymiş, ticaret yapıyormuş, eşeklerle gidip geliyor. Millet "üçkağıtçıdır, kaçakçıdır" diye adı çıkmış. Gümrük memurları da sürekli yükünü indiriyor, tartıyor, ölçüyor, biçiyor vesaire, yok bir şey. Seneler böyle geçmiş, en son Nasrettin Hoca ihtiyarlamış, emekli olmuş, o memurlar da emekli olmuş; biri merak etmiş, "hoca, sen bir şey kaçırıyordun ben eminim, yoksa öyle boşuna o laf olmaz, hakikaten doğru söyle, kaçırıyor muydun, ne kaçırıyordun?" "Evet" demiş, "ben kaçırıyordum ama eşek kaçırıyordum. Siz yüke bakıyordunuz, ben eşeklerle gidip geliyordum. Siz hep yüke baktınız, aradan bir sürü eşek kaçtı."

İçimizdeki eşekler onlar. "Asla kimse beni suçlamamalı, asla hak etmediğim bir muameleye maruz kalmamalıyım, hiç kimse bana haksızlık yapmamalı" diyen benlikler var. Onları sen hiç görmüyorsun. Halbuki sana sürekli oyun oynayan, seni tuzağa düşüren, seni mutsuz eden onlar; dışarıdaki olaylar değil. Dışarıdaki olaylar oluyor ve olacak. Samimi insanlar da olacak, samimi olmayan da olacak. Samimi bir insanın bazen yeterince samimi olmayan bir davranışı da olacak. Netice itibariyle psikolojik olarak o mükemmel olmayabilir, o sürekliliği koruyamayabilir. Her şey olacak.

Sen, yanlış bir gerçeklik üzerinden hayatı okumaya çalışan o benlikleri göreceksin. Bir insan arkadaşına bunu yapar mı? Yapar; yapmış çünkü. Bir insan eşine böyle davranır mı? Davranır, oluyor çünkü. Bir evlat anne babasına böyle davranır mı? Davranır, olur; bunlar hepsi hayatta olur. Çok zıtları da olur. Yedi kat yabancı sana evladından daha çok bakabilir; yedi kat yabancı sana akrabandan çok daha nitelikli bir destekte bulunabilir. Her şey var. O zaman bak hayata doğal bilincinle bakmaya çalış; arzular, korkular, beklentiler, ön yargılar üzerinden bakma.

Bir gün bir arkadaşımın bir ifadesi: "abi sen nasıl böyle her zaman mutlu oluyorsun." "Ben kendimde olmaya çalışıyorum, hayatın içinde olmaya çalışmıyorum ki. Hayatın içinde olursam hayatın çalkantısına kapılmış gibi olurum, kendimde olmaya çalışıyorum." "Kendi doğal varlığında olmaya çalışıyorsun, hayattan da mı kaçıyorsun hocam?" Hayır, hayatla etkileşimimiz var, fakat hayatın içine düşmüş bir ağaç kütüğü gibi değilim; yani bir ırmağa düşmüş, o ırmağın akıntısına kapılan, işte zaman zaman o akıntıyla karaya vuran, şelaleden uçuruma düşen, zaman zaman dibe vuran değilim. Hayatın şahidiyim. O neyle mümkün? Kendinde olmakla mümkün. Yoksa öbür türlü hayatın olgusal dalgaları arasında inip çıkarsınız. Halbuki hayatı algılayın, bütün iniş çıkışlarını algılayın.

Hani çok okuduğumuz şeydir ya, Peygamber o hicrette, en zor bir durumda, yakalansa öldürülecek vesaire, ne diyor? "Hüzünlenme, Allah bizimledir." Yani biz de kendimizleyiz demek o. Ben de kendimleyim, çünkü sende Allah var, ilahi nefes var. Kendindeysen Allah'lasın, Allah'laysan kendindesin demektir. O zaman öyle bir süreçte yaşayabilirsin — herkesin sana saygı duyduğu, canını bile verebileceği bir durumda da yaşayabilirsin.

Geçen bir arkadaş hoşlanmadığı, tatmin olmadığı bir iş yapıyor. "Benim hayatım burada mı geçecek" dedi. "Yok" dedim, "kendinde geçecek." Hayat orada burada geçmez ki. Bakın "hayatım burada mı geçecek, orada mı geçecek, seninle mi geçecek" — yok, benim hayatım hiç kimseyle geçmeyecek, hiçbir yerde de geçmeyecek. Hayat kendinde geçecek. Buradan bakarsak doğru yerden bakmış oluruz. Yoksa ego bize "hayat kiminle geçiyor, nerede geçiyor, hangi işte geçiyor" diye soruyor. Bunlar değişken şeyler. "Bununla geçerse iyi ama şununla geçerse kötü, şu işi yaparsam iyi ama bu işi yaparsam mutsuz olurum" — niye ki? Ama kendindeysen hayat sensin zaten.

"Metaforlar kendine gelişi zorlaştırıyor, gerçekten kendini bulmayı zorlaştırıyor. O yoğun telkin devamlı fısıldıyor. Bir şey var mıdır, jamur cihazı gibi, seni etkilemesin diye?" Sinyal keser ve o etkiden etkilenmez, ya da kalıcı odalar olur, etkilenmez. De ki "Allah bana yeter." "Ama gençsin, önemli değil mi?" Yok, "Allah bana yeter" diyorsun ve insanlar "senin hakkında ne düşünecek" diyor, sen "şahit olarak Allah yeter" diyorsun. Kur'an'da o cihaz gibi işleyen ayetler var; iyi kullanırsan üç dört ayet o işi çok güzel yapıyor. Hangi ayet? İkisi bu: "Allah sana yeter, şahit olarak Allah kuluna yetmez mi?" Ve "bir musibet isabet ettiğinde biz Allah'a aidiz, ona döneceğiz" derler.

Bir insan diyor ki "sen çok acılar çekmişsin" — bak geldi bir negatif şey. Ayet diyor ki "onlara bir musibet isabet ettiğinde onlar derler ki Allah bize yeter, biz ondan geldik ona dönüyoruz." O zaman ortada musibet yok. Ne kadar mükemmeldir! Hiçbir zaman musibet yok; çözümleyici bir ayet. Egonun katılaştırdığı, kalıplaştırdığı şeyleri eritiyor. Buzdağını eriten güneş gibi, eğer onları iyi anlarsak, bütün o ego kalıplarını, ego takıntılarını eritir. Veya bir başka ayet: "insanların yanlış yolda olması senin doğru yolda olmana zarar vermez." Çünkü ego diyor ki "ama çok kötü bir çevrede yaşıyoruz, insan etkileniyor." Ama ayet sana cevap veriyor: onların yanlışı senin doğru yolda olmanı engellemez.