Enneagram Dokuz Kişilik Tipi

Kısa Özet

Sohbet, ruhsal bütünlükten sınırlı beden düzeyine iniş ve bu sınırlılığın doğurduğu çeşitlilik üzerinden başlıyor; ardından enneagramın üç merkezi (fiziksel, duygu, zihin) ve bu merkezlere bağlı dokuz kişilik tipinin (1'den 9'a) temel ilgi alanları, korkuları ve savunma tarzları tek tek anlatılıyor. Sohbetin ikinci yarısında her tipin kaybettiği "kutsal nitelik" (kutsal bilgelik, kutsal irade, kutsal umut, kutsal köken, kutsal bilgelik/birlik, kutsal dayanıklılık, kutsal plan, kutsal varlık, kutsal aşk) ve bunun yerine geçen benlik takıntısı (öfke, gurur, yalan, gıpta, cimrilik, korku, oburluk, saldırganlık, tembellik) ele alınıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Psikolojik kişilik tipleri asli kimliğimiz değil, kullanmamız için verilmiş birer alettir; ama çoğu zaman bizi tümüyle işgal ederler.
  • Fiziksel merkez (1, 8, 9) direnç ve kontrol; duygu merkezi (2, 3, 4) kimlik ve onay; zihin merkezi (5, 6, 7) güvenlik ve korku etrafında döner.
  • Her tipin kaybettiği bir "kutsal nitelik" vardır ve bu kayıp yerini bir benlik takıntısına (tutkuya) bırakır.
  • Bediüzzaman'ın sözüne atıfla: alem sonsuz kudret ve merhamet sahibi Allah'ın elindedir, boşuna kaygılanmamalı, sadece kişiye düşeni yapmalı.

Sınırlılık, Çeşitlilik ve Psikolojik Tipler

Boyutluluktan sınırlı, daha sınırlı boyutlara iniyoruz. Ve her deneyimlediğimiz sınırlılık düzeyinden bir nitelik alıyoruz. Mesela beden düzeyine indiğimizde bir bedene sahip oluyoruz. Fakat sınırlı olan her şey doğal olarak çeşitlidir. Mesela cinsiyette iki cinsiyet oluşuyor; boyumuzda birçok boy var, en kısasından en uzununa kadar; göz renklerimiz farklı. Yani sınırlılık düzeyinde çokluk, çeşitlilik meydana geliyor. Bu çeşitlilik, çokluğun bir doğasıdır. Dolayısıyla bundan dolayı insan ne kıskanmalı, ne gıpta etmeli, ne mukayese etmeli; çünkü bunlar bizim asli yapımız değil. Tıpkı bir suyun farklı kaplara konulup dondurulduğunda farklı şekiller alması gibi. O şekiller suyun asli özelliği değildir; su çözüldüğünde o şekillerin hepsi ortadan kalkar. Dolayısıyla "sen niye karesin, ben niye dikdörtgenim" dememize gerek yok; bunlar geçici varoluş hallerimiz. Bunu fark ettiğinde insan kendini onlarla gereksiz bir şekilde tanımlamaz ve mukayese etmez.

İşte bizim psikolojik düzeydeki varlığımızın dokuz farklı çeşidi var. Kimimiz fiziksel merkezi, kimimiz duygusal merkezi, kimimiz de zihinsel merkezi daha güçlü kullanan bir yapıdayız. Bunların her biri hayata diğerinden farklı bir açıdan bakar; daha farklı ilgileri, sorunları, arayışları, kaygıları ve korkuları vardır.

Fiziksel Merkez: Birler ve Sekizler

Fiziksel merkezi referans alırsak: burada anlatacağımız şeyler bizim asli kimliğimiz değil, fakat bunlar kullanmamız için bize verilmiş birer alet gibiler. Ama şu anda büyük oranda bizi işgal etmişler; bize kendimizin tümüymüş gibi geliyorlar. Mesela duygusal merkezli bir insan kendini tümüyle duygusal bir varlık olarak algılar ister istemez.

Fiziksel merkezin temel ilgisi, direnç ve çevreyi kontrol etme üzerine kuruludur; temel arayışı bağımsız olmaktır, bunu sağlayamadığında ortaya çıkan şey öfkedir. Biz ruhsal düzeydeyken birdik; fakat bu dünya düzeyine indiğimizde zahiren, görünürde ayrı ayrı hale geldik -ayrı kişiler, ayrı kimlikler, ayrı bedenlere sahibiz. Fizik merkez der ki: olumsuz etkilere diren ve çevreyi kontrol et; eğer olumsuz ve yanlış etkilere karşı direnmez ve kontrol etmezsen zarar görürsün. Ve sen bağımsız ol, sürekli bağımsız ol der; bunu yapamadığında öfkeyle mukabelede bulunur.

Fiziksel merkezde yer alan Birlerin sınırları hem dış dünyayla hem iç dünyayla ilişkilidir. Birler hem dışarıya karşı bir sınır koymaya eğilimlidir, hem de kendi iç dünyalarında yanlış, kötü, olumsuz, uygunsuz gördükleri duygu ve düşüncelere karşı koyma eğilimindedirler. Bu yüzden Birlerde bir gerilim oluşur: mesela yanlış bir duygu, yanlış bir düşünce, yanlış bir his hissettiğinde, buna karşı der ki "sen böyle düşünmemelisin, sen böyle hissetmemelisin." İçindeki onaylanmayacak, doğru bulunmayan, yanlış olduğuna kanaat getirdiği düşünce ve duygu dürtülerine karşı sürekli bir kontrol vardır. Mesela içinden "biraz tembellik yap" diye bir dürtü gelir; der ki "hayır, tembel olamazsın, sen sorumluluk sahibi bir insansın, işini yapacaksın." Bir de dışarıya karşı sınır koyma eğilimi vardır; dışarıya karşı sınır koyarak kendisini çevrenin kötülüklerinden korumaya çalışır. Bu da fiziksel merkezde Birlerde çok büyük bir çabanın oluşmasına sebep olur. O yüzden fizik merkez içinde nispeten en gerilimli tipler Birlerdir.

Sekizler ise esas olarak dışarıya karşı direnç gösterirler; kendi içlerine karşı dirençleri çok sınırlıdır. Dışarıda tehlike, olumsuzluk, zarar verici bir odak olduğunda bütün algıları had safhaya ulaşır; yapısal olarak da buna çok eğilimlidirler. O yüzden tehlikeye karşı en hassas ve en hızlı tepki üretenler Sekizlerdir. Sekiz, kendi alanını genişletmeye ve bütün çevreyi kontrol etmeye eğilimlidir. Mesela Tayyip Erdoğan örneğinde olduğu gibi -kuşatır; konuşurken bile "benim vatandaşım, benim adamım, benim evladım, benim memleketim" diye konuşurlar, sahiplenir ve kendi alanına dahil etmeye çalışırlar. Sekizler temelde dışı kendiliğine katmaya gayret ederler; o yüzden Sekizlerde "şey algısı" güçlüdür: ya bendensin ya da karşımdasın. O yüzden en güçlü öfke Sekizlerde oluşur. Sekizler çevrelerini kontrol etmek için fazla enerji sarf ederler ve hiçbir şeyin onlara yaklaşıp zarar vermesine müsaade etmemeye çalışırlar.

(Soru: Sekiz kendinde neyden sakınır?) Kendinde zaaf hissettiğinde sakınır, kendini bağımlı hissettiğinde sakınır; kendindeki o bağımlılığa ve zayıflığa direnç gösterir. Bir Sekiz kendini bağımlı, aciz, zayıf hissederse, o içindeki zayıflığa karşı direnç gösterir. Hatta bazı Sekizler -psikopat olanları- böyle durumlarda kendine zarar verebilir: "sen nasıl zayıflık gösterdin, sen nasıl bu kadar aciz oldun, senin yaşamaya hakkın yok" diye kendi hayatına bile kastedebilir; "güçlü değilsen yaşamamak daha iyi" gibi bir algıya sahiptir. Tüm hayatlarında sanki şunu derler: "hiçbir şey bana üstün gelemeyecek, hiç kimse savunmalarımdan geçip bana zarar veremeyecek, sürekli gardımı alacağım." Bir Sekiz çocuklukta ne kadar büyük zarar görmüşse, bu duvar, bu gard o kadar güçlü olur; kimseyi kendine yaklaştırmaz, başkası ona yaklaşsa da müsaade etmez.

Fiziksel Merkez: Dokuzlar

Dokuzlar ise her iki alanda da -hem içe hem dışa karşı- bir direnç geliştirirler. Kendi içlerinde, mesela bir kaygı, bir gerginlik, bir zorluk hissi olduğunda kendini hissizleştirir; onun direnç tarzı budur. Kavga etmez, hissizleştirir kendini. Kendi içinde bir gerilim, bir sıkıntı varsa, ona karşı kendini duyarsızlaştırarak, unutarak, göz ardı ederek, yok sayarak, dondurarak -bir nevi derin dondurucuya koymak gibi bir tutumla- direnç oluşturur. Dışarıya karşı da genellikle böyledir: dışarıda gördüğü olumsuzluğa, gerginliğe, probleme karşı uzak durarak, tepki vermeyerek, tahrik etmeyerek ve uzaklaşarak tepki verir. Bu şekilde kendini bağımsız kılmaya çalışır; huzurlarını tehdit edecek ne varsa ona gözlerini kapatırlar.

Mesela ağaçları düşünün; ağaçların kışın aldığı tavır bir nevi Dokuz tavrı gibi düşünülebilir. Kış geliyor, "sen benim yapraklarımı yaşatmayacaksın, kötü bir mevsim, al yapraklarım senin olsun" der ve kendi gövdesine, köklerine çekilir, en derin iç katmanına çekilir. O yüzden Dokuzların ne hissettikleriyle ilgili belirsizlikleri vardır. Çok derin bir öfke, çok derin bir sevgi hissetmekle ilgili kaygıları vardır, ya da bunlara karşı mesafeli olmaya çalışırlar. Çünkü bunları yaşadıklarında ya olumlu anlamda bağımlı olacaklar -çok büyük bir sevgi ve tutku yaşadıklarında- ya da olumsuz anlamda kızgınlık ve nefret duyduklarında gerilim yaşayacaklar. Bir şeye tutkuyla bağlanmamaya çalışırlar; bu bir yemek de olabilir, bir eşya da olabilir, fark etmez -"o da olur, bu da olur" derler.

Duygu Merkezi: İkiler, Üçler, Dörtler

Duygu üçlemesinde kişinin temel ilgi alanı kendi benliği ve kimliğidir. Duygu merkezinin temel sorusu şudur: sen kimsin ve âlemle nasıl bir iletişime sahipsin? Dolayısıyla kimlikle ilgili sorunları vardır; bu kimliklerinin oluşması ve devamı konusunda ya kendilerine ya muhataplarına karşı bir gerilim oluşur. Mesela İkiler, sevilmediklerinde ve kendilerine ilgi gösterilmediğinde kendilerini yok sayarlar; sevilmedi hissettiğinde yok gibi hisseder, çünkü kendi kimliğini muhatabının ilgisiyle tanımlar. Ne kadar pozitif ilişkileri varsa, ne kadar seviliyorsa, başkalarının kalbinde ne kadar yeri varsa o kadar var olduğunu hisseder. Dolayısıyla duygu merkezinin temel problemi kimliktir; bu kimlik doğal olarak kendisine bir ayna ister, âlemde kendi kimliğinin geri bildirimine ihtiyaç duyar. O yüzden duygu merkezi, muhataplarının kendisini görmesine, onaylamasına, takdir etmesine, fark etmesine bağımlıdır. Bununla ilgili olumsuzluk yaşadığında altta yatan his utançtır; kendi kimliği konusunda bir olumsuzluk hissi varsa kendinden utanır.

İkiler, muhataplarını kabul ederek, onların kimliklerini onaylayarak ve onlara ilgi ve enerjisini vererek kendi kimliğini edinmeye çalışır. İki şöyle der: "ben seni tanıyorum, senin farkındayım, ihtiyaç ve beklentilerini karşılamaya gayret ediyorum; sen de beni tanı, sen de benim varlığımın farkında ol." Kimliklerinin odağı dışarısıdır, başkalarıdır; kendi kimlikleriyle ilgili ne kadar pozitif geri bildirim alırlarsa o kadar mutlu olurlar.

Dörtler daha farklıdır; hislerinin yoğunluğuna, özgünlüğüne, derinliğine ve yaşadıkları hikayelere dayanan bir kimliğe sahiptirler. Bazı kitaplarda "bizi biz yapan hikayeler" denir; halbuki bizi biz yapan hikaye yoktur, sen sensin zaten, o hikayenin ürünü değilsin. Şöyle düşünün: suyun kendisi vardır, bir de suyun bir hikayesi vardır -denizden buharlaşır, bulut olur, bir yere yağar, dereler olur. Su böyle bir hikaye yaşar, fakat su bu hikayeyle var değildir. Bizim de hikayelerimiz var, fakat biz o hikayelerin ürettiği bir özne değiliz; bunu ayırmak gerekir. Hikayesine en fazla takılabilen yapı Dörttür. Güzel bir hikayesi varsa mutlu olur, arzu ettiği bir hikayesi yoksa mutsuz olur. Bir noktada farklı olmaya, kimseye benzememeye odaklanır. Kendi kişilik kimliklerini kendileri ürettikten sonra bunu muhataplarına sunarlar -bu önemli bir ayrımdır; İkiler bir kimlik üretmeden kendilerini muhataplarına yansıtmaya, ifade etmeye çalışırlar, ama Dörtlerde şu vardır: "ben kendimi muhataplarıma sunacağım, sahneye çıkacağım -ama bir şey olarak sahneye çıkmalıyım." Dolayısıyla orada bir kimlik üretme, bir kimlik inşa etme vardır; bunu daha derin duygulara, daha derinlikli bir anlayışa, daha özel ve spesifik hikayelere sahip olmakla inşa etmeye çalışır. Hatta bazı Dörtler değişik duygu durumlarını yaratarak, bunları kendi içinde büyüterek, derinleştirerek, fantezilerle nitelikli ve güçlü hale getirmeye çalışır. Çok sağlıksız durumlarında ise yaşadıkları acılar üzerinden bu kimliği etrafa sunarlar; bazı Dörtler toplanıp "biz çok büyük acılar yaşadık, biz hassas insanlarız, insanlar bizim kadar hassas olmadığı için acı çekmiyorlar" diyerek gruplaşabilirler. Buna karşın acıdan kaçan, acıyı küçümseyen veya kendileri gibi hassas olmadığını düşündükleri insanlardan da uzaklaşırlar: "ben bu insanla yapamam, bu çok mekanik bir insan, derin değil" derler.

Üçler ise dikkat ve enerjilerini başkalarının olumlu tepkilerine ve onaylarına yönlendirirler. Üçlerin temel referansları bir şey yapıp etmek, bir şey başarmaktır. "Sen kimsin" denildiğinde "ben şunu yapan, şunu başarmış olan, şu işi üretmiş olan kişiyim" diyerek kendini bir olguyla, bir işle, bir başarıyla, bir diplomayla, kazandığı parayla, kariyeriyle, toplumdaki etkinliğiyle tanımlar. "Nasıl olmalıyım ki fark edilmeliyim" der; fakat bunu çok pratik ve zahiri işler üzerinden, en kestirmeden planlar. Duygu merkezinin temelde yaşadığı sıkıntı aslında değersizlik hissidir; muhataplarından onaylanmadığında temel problem değersizlik hissidir ve utanır.

Zihin Merkezi: Beşler, Altılar, Yediler

Zihin üçlüsüne, yani 5, 6 ve 7'lere geçecek olursak: bunların en temel ilgisi bilmektir. Fakat tam bilmeyince stratejiler ve kabullerle yol almaya çalışır, stratejiler üretir ve bunların üzerinden kendine bir güvenlik alanı inşa etmeye gayret eder. Çünkü derinde en temelde yaşadığı şey güven ve güvensizlik ikilemidir: güvensiz olmak, ne olacağını bilmemek, geleceği kontrol edememek, geleceği belirleyememek zihin merkezinde bir endişe kaynağı olur. Zihin bunun üstesinden tabii ki zihinle gelemez, bunu da unutmamak gerekir. Ne arar? Güvenlik ve emniyet: bir problem olmayacak, bir acı çekmeyeceğim, bir sıkıntıya maruz kalmayacağım; bu yoldan gittiğimde bu yolun sonu çıkmaz sokak olmayacak. Altta yatan hisleri korkudur; zihin merkezi korku odaklıdır. Dolayısıyla Beşler, Altılar ve Yediler zihinlerini yatıştıramayan yapılardır. Ancak çok mutlu, çok rahat olduğunda sınırlı zamanlarda zihnini yatıştırabilir.

Bir Beşle bir Dokuz konuşuyordu, bir de Yedi vardı. Dokuza "sen şu an ne düşünüyorsun?" diye sordular; "hiçbir şey düşünmüyorum" dedi. "Nasıl olur, hiçbir şey düşünmemek mümkün mü?" Bir Dokuz için mümkün, ama bir Yedi için neredeyse imkansız; o zihin o kadar işliyor ki, çünkü merkezi o, temel referansı zihin. Yatıştıramadığımız zihnimiz bir sorundur; sessiz zihin bizim derin bir şekilde tecrübe etmemiz gereken şeydir. Onun için denir ki gerçek uyanış zihin rüyasından uyanıştır; çünkü bizi bu sınırlı âlemin rüyasında tutan en güçlü şey zihnimizdir. O yüzden ibn Arabî'de hayal âlemlerinin o kadar önemi vardır. Rüya gördüğünüzün farkında olsanız, o rüyadaki olumsuz olaylardan o kadar fazla etkilenmezsiniz; "bir rüya" dersiniz ama onu da devam ettirir, o rüyayı da yaşarsınız.

Beşler mümkün oldukça hayattan çekilerek ve kişisel ihtiyaçlarını azaltarak bu endişeyi minimuma indirmeye çalışırlar. "Ben hayatı kontrol edemiyorum, dünyayı kontrol edemiyorum, öyleyse kontrol edebileceğim bir alan oluşturayım, orası benim için asıl dünya olsun" der; zihinleriyle her şeyi öngörmeye, tanımlamaya ve fark etmeye gayret ederler. Bu prensipte mümkün değildir, zihinle yapılabilecek bir şey değildir. O yüzden Beşler bir şey hakkında tamamen bilgi sahibi olmadıkları müddetçe o işe atılmazlar; onlar için soru işareti varsa kaygı ve endişe de vardır. Kendini güvenli hissettirecek şeyleri tam olarak öğreninceye ve becerisini geliştirinceye kadar geride durur.

Yediler ise tam aksine, hayatı manipüle etmeye çalışırken hiç korkmuyormuş gibi görünürler; ilk bakışta Yedilerin bu kadar maceracı olmaları, korkudan etkilenen veya korku odaklı oldukları düşüncesini garip gösterebilir. Hakikaten bir Yedide zahiren korkuyu çok fazla görmeyebilirsiniz -altı kanadı yoksa, ya da onu çok fazla göstermezse. Fakat derinde bir korku vardır; o korkuyla zaten yüzleşmek istemiyor, çünkü o duygudan hoşlanmıyor, onu algılamaktan hoşlanmıyor. Bu sefer korkmuyormuş gibi yapıyor -halk arasındaki deyişle mezarlıktan geçerken ıslık çalan adam gibi. Aslında korkuyor ama ıslık çalıyor, ıslık çalarak o korkunun üstesinden gelmeye çalışıyor. Dış dünyayı daha geniş bir şekilde görürler ve hemen şu ayrımları yaparlar: zor, kolay, sıkıntı verici, keyif verici. Bu şekilde ayırarak dünyayı, olayları, insanları kolay, rahat, sıkıntı vermeyen alana yönelir; öbür alanı yok sayar. Pratik olarak çözebilirse çözer, çözemiyorsa kenara koyar, öbür alanla meşgul olur. Bu, Yedinin o korkuyla, o endişeyle, o yetersizlikle baş etme tavrı ve stratejisidir. Kendi iç dünyasında da acı, korku, çaresizlik, yetersizlik hissettiği anda içte de ondan kaçar; tıpkı Dokuza benzer bir şekilde, ama farklı bir tarzda, kendini onlara karşı izole etmeye çalışır. Bununla baş edebilmek için eyleme yönelik bir tavırları vardır; o yüzden çok hareketlidirler, sürekli hareket ve keyif içinde olarak, hayattan onlara yetişebilecek acıdan ve korkudan kaçarlar. Bir nevi "sürekli hareket edersen seni polis yakalayamaz, bir yerde durursan yakalayabilir" mantığıyla sürekli hareket ve faaliyet halindedirler.

Bir Yedi arkadaşım vardı, sürekli plan halindeydi: "hafta sonu ne yapsam" diye arkadaşını arar, eşi varsa iki arkadaşı arar, sürekli bir cumartesi planı içindeydi; bir de A, B ve C planları vardı. Bazıları bunu görüp Yedileri vefasız gibi algılar, ama aslında öyle değil; "eğer bir plan akim kalırsa ne yapacağım, sıkıntı yaşayacağım, acı yaşayacağım, o yüzden B planım olsun, o da yürümezse C planı olsun" diyerek o endişenin üstesinden bu yolla gelinebileceğine dair bir stratejileri vardır. Ya da zihinsel olarak bir acıya, bir korkuya dokunduysa hemen zihnini başka bir alana yönlendirmeye çalışır. Şöyle düşünün: çok acı bir biber yediniz, tahmin etmediğiniz kadar acı; ne yaparsınız? Üstüne baklava yersiniz, ta ki o acıyı bastırsın. Yedi de acıyı, korkuyu, kaygıyı bastıracak keyif, zevk, rahatlıkla ilişkili şeyleri onun üzerine bastırır ve acıyı bloke etmeye çalışır. Zaten acı ve endişe su yüzüne çıkar, bunlarla yüzleşemezse...

Böyle bir çocuk vardı; annesi ölmüştü, 3-4 gün geçmişti, herkes "genç yaşta ölmüş, 36 yaşındaki annesi" diye acırken, birden "abi, bu acı ne kadar sürecek, ne zaman kurtulacağım bundan?" dedi. Dersiniz ki ne kadar vefasız bir çocuk; ama dayanamıyor o acıya, onunla yüzleşemiyor, onun içinden geçemiyor, o konuda bir derinleşme yaşayamıyor. Acıyla yüz yüze kalmış ve ondan çıkması gerekir. Ama mesela bir İki ya da bir Dört, bazen ömür boyu onu yaşayabilir; olabilir. Ama bir Yedi asla -bu, onun üstesinden gelemeyeceği bir mekanizmadır. Burada bir eleştiri yapmıyoruz.

Zihin Merkezi: Altılar

Altılar dikkat ve enerjiyi hem içe hem dışa yöneltir. Hem içinde bir sürü düşünce, kaygı, endişe, problem, çözülemeyen mesele ve bunların meydana getirdiği gerilimler vardır; hem de dışta kontrol etmesi, halletmesi, manipüle etmesi gereken, arzu ettiği istikamette şekillenmesi gereken olaylar ve insanlar vardır. O yüzden Altılar çoğu defa kendilerini yorgun hissedebilirler, bu yorgunluğu zihinsel olarak içlerinde duyarlar. O yüzden de kendilerini çok zayıf hissetmeye eğilimlidirler; çünkü iki cephede birden mücadele ederler -hem dışarıya karşı meşgul zihin, hem kendi içinde hissettiği acziyet, yetersizlik, beceriksizlik, kaygı, endişe, korku ve zayıflık. Burada bazen kendi içlerinden kaçarak dışa yönelip saldırganlaşabilirler; fakat aslında bu korku odaklı bir saldırganlıktır. Kendi içinde yaşadığı acziyet, zaaf, korku birikince etrafını suçlu bulur, onlara sözlü veya bazen fiziksel olarak saldırabilir. Ama bu, bir Sekiz saldırganlığı gibi değildir; sadece muhataplarını uzaklaştırmaya odaklı, muhataplarını yok etmeye dayalı olmayan, nevrotik bir öfkedir. Bir Sekiz biriyle kavga ediyorsa onu ezer ve zafer bayrağını diker; bir Altı biriyle çatışıyorsa bağırıp çağırır, sonra kapıdan çekip gider -çünkü çatışma kabiliyeti fizik merkezinde olmadığı için ona gücü yoktur. Kendi içindeki zayıflık ve endişeler büyüdüğünde dışarıya bir atraksiyonda bulunur, dışarıyla baş edemediğinde de içine çekilmek zorunda kalır -ping-pong topu gibi bir dışarı bir içeri geliş gidişler yaşarlar. O yüzden Altıları anlamak ustalık ister; herkes kendince anladığını sanabilir.

Kutsal Niteliklerin Kaybı ve Benlik Takıntıları

Şimdi kutsal bilgeliği biz dünyaya geldiğimizde bir süre sonra kaybediyoruz; yaklaşık bir-iki yaş içinde adım adım kaybetmeye başlıyoruz. Bu kutsal bilgeliğin kaybı bizi benlik takıntılarına düşürüyor; benlik takıntıları her bir tipte kendine göredir.

Birin benlik takıntısı öfke ve hoşnutsuzluktur; hiçbir şeyi beğenmez, her şey eksik ve yarımdır, hiçbir şey mükemmel değildir -sürekli bir hoşnutsuzluk, öfke ve memnuniyetsizlik.

İkinin düştüğü şey kibir ve gurur. Kibir Sekizde de vardır ama oradaki farklı bir açıdandır -Sekizdeki kibir megalomanlık anlamındadır. İkide yaşanan şey, mesela bir Ikiyi beğenmediğinizde, yaptığı bir şeyi beğenmediğinizde "aman çok mu umurumda" diyerek gurur tuzağına düşmesidir. İkiler gururludur; reddedildiklerinde, onaylanmadıklarında, kabul edilmediklerinde gurur gösterirler. Mesela çok sevdiği biri olumsuz bir tutumla karşılaştığında, ona dönmeyi gururuna yediremez. Gurur dediğimiz şey, olmadığı bir şeyi olmuş gibi gösterme halidir; şişmiş bir balon gibidir. Mesela İkiler "onun bana ihtiyacı yoksa benim ona hiç ihtiyacım yok" der -aslında bu, reddedilmeyi tolere etme biçimidir; sonra da gider ağlar.

Üçlerin benlik takıntısı yalan ve hiledir.

Dörtlerinki gıpta ve tatminsizliktir. Dörtler başkalarında olan şeye gıpta eder -bu çekememezlik anlamında değildir. Bir şeyi yaşarsa sanki tamamlanacakmış gibi hisseder; bir puzzle'ın birkaç parçası eksikmiş gibi, "şunu yaşasam, şöyle olsa tamamlanacağım" der. Halbuki aslında tamamız. Kutsal bilgeliğin farkındalığı yitirildiğinde düştüğümüz benlik takıntıları bunlardır; kılıflar üretilir, bazen güzel kılıflar -"onu yaşasam tamamlanacağım" diye bir misyon yüklenir, anlamlı hale getirilir. Ve sürekli hayatında bir tatminsizlik yaşanır; bu, nesne odaklı "onu da alayım, bunu da alayım" anlamında bir tatminsizlik değil, daha özel, özgün, nitelikli ve spesifik şeylere karşı bir tatminsizliktir.

Beşlerin yaşadığı şey, kendi imkan ve kabiliyetlerini sırf kendine saklayarak düştükleri bir cimrilik tuzağıdır; kendi bilgilerini, imkanlarını, kabiliyetlerini kendine saklamaya çalışır. Çünkü "bunlar sınırlı, herkese dağıtmayayım, herkese dağıtırsam kendi alanımda güvenli ve rahat olamam" der. Zamanını başkalarına sarf etmekte, bilgisini paylaşmakta zorlanır.

Altıdaki temel şey korkudur; gelecekte ne olacağı ile ilgili korkuya odaklanır.

Yedilerdeki doymak bilmez deneyimciliktir; onun temelinde de "ben sürekli keyif, haz, rahatlığa odaklanırsam acı, korku, kaygı beni bulamaz" yatar. Dolayısıyla doymak bilmez bir rahatlık, keyif, zevk üzerine odaklanırlar.

Sekizlerinki saldırganlık ve tahakkümdür.

Dokuzlarınki de tembelliktir, yani atalet.

Bir başka açıdan bu meseleyi irdelersek: kutsal mükemmellik şuurunu kaybettiğimizde -yani aslında her şeyin kendine göre bir mükemmellik niteliğine ve kendine göre bir sürece sahip olduğunu idrak ettiğimizde- hiçbir şeyi yeterli görmeme, memnuniyetsiz olma tuzağından kurtuluruz. Mesela midilli denen küçük atlar var; bir Arap atı veya İngiliz atı gibi değiller. Eğer ben "mükemmel at" örneği olarak İngiliz veya Arap atlarını referans alırsam, midilli atlarını beğenemem, onlara hoşnutsuzluk duyar, yanlış bulurum. Ya da bir şeyin kendi süreci vardır; dokuz ay on günde doğuracak bir kadına "üç ayda doğur" dersem, bu, o sürecin ne olduğunu bilmediğim, o sürece dair bir farkındalığım olmadığı anlamına gelir. Bunun iki temel hatası vardır: birincisi kendilerince her şeye bir mükemmellik atfetmesi -yani buna "bu mükemmel" demesi- ikincisi onun kendi sürecine karşı bir farkındalığının olmamasıdır. Bu iki nedenden dolayı memnuniyetsizdir ve o memnuniyetsizlik öfke şeklinde tezahür eder. Bu, kutsal mükemmellik idrakinin kaybedilmesiyle ilişkilidir.

İkiler kutsal irade farkındalığını yitirmişlerdir; neye düşerler? Kırılıp küserler. Temel cümle şudur: "hep istediğim şeyler olmalı, hayat benim irademe göre yürümedi." Kutsal irade aslında bizim irademizden farklı değildir -fakat hangi irademiz? Egonun iradesi değil, ruhun iradesi. Ruhun idrakine vardığımızda Tanrı'nın dilediğinden başka bir şey dilemeyeceğiz. Ama egonun iradesi içinde olduğumuzda, Tanrı'nın iradesiyle benim ego iradem mutlaka çatışacaktır; bir noktadan sonra bazen insanlara, bazen Tanrı'ya, bazen hayata, bazen havaya bile küseriz. "Hiç istediğim gibi olmadı, süreç hiç istediğim şekilde gitmedi" deriz -halbuki süreç gitmesi gereken şekilde gitmiştir. O yüzden geleneksel öğretilerde Tanrı'nın iradesine kendi irademizi yakınlaştırma çabası içinde olmamız öğretilir; çünkü ego iradem sınırlı bir irade, sınırlı bir algı ve kavrayışa sahiptir. Geleneksel bilgelerin dediği gibi: Tanrı iyi ki bizim bütün dualarımızı kabul etmiyor, çünkü etseydi her şey karmakarışık olurdu. Bir velinin ifadesiyle: Tanrı altı milyar insanın iradesini referans alıp bu âlemi yönetebilir mi? Böyle bir şey imkansız; olmaması da iyi bir şey. İstanbul'da kimisi yarın yağmur yağsın ister, çünkü bir şeyler ekmiştir; biri piknik yapmak istediği için güneş açsın ister; biri hava soğuk olsun, şömine yaksın ister; birinin odunu bitmiştir, "keşke soğuk olmasa" der. Bu doğaldır, herkes kendi sınırlı algısına göre bir irade beyanında bulunuyor. İşte o kutsal iradenin farkındalığını yitirdiğimizde ego iradesine tıkanıyoruz ve orada çatışma yaşanıyor.

Kutsal umudun kaybı Üçlerde hırsa sebep olur. Allah'ın kendisi için takdir ve hikmetine uygun bir şekilde vereceği şey konusunda bir gafleti/cehaleti yaşar ve kendisi onu zorlamaya kalkar; hırsıyla o sonuca ulaşmaya çalışır. O hırsla sonuca ulaşırsa geçici olarak tatmin olur, ulaşamazsa narsistik olarak büyük bir kırılma yaşar.

Dörtler kutsal kökenin idrakini yitirdiklerinde kimlik bunalımı ve terk edilmişlik yaşarlar. Burada söylediğimiz şeyler aslında hepimiz için geçerlidir, ama her birimiz farklı bir noktada daha hassasız. Kutsal kökeni kaybettiğinde "ben kimim" diyorsun ve terk edilmiş hissediyorsun; kutsal kökenin idrakine sahipsen kendini kutsal köküne referans veriyorsun, o zaman bir kimlik bunalımı veya bir kimlik inşa etme ihtiyacı diye bir şey yok. İşte varoluşçuluğun yanılgısı bu: bir kimlik, bir varoluş inşa etmeye çalışmak. Senin varoluşu inşa etmene gerek yok, varlık zaten var. Kutsal kökenini bulduğunda terk edilmişlik algısından kurtulursun; çünkü zaten Tanrı insanı terk etmez, fakat insan kendini terk edilmiş hisseder.

Kutsal Niteliklerin Kaybı: Beşler, Altılar, Yediler

Beşler için kutsal bilgeliğin ve birliğin farkındalığının kaybı, kendini izole ederek ve kendini katılaştırarak koruma hatasına götürür. Kendini izole eder, kimseden etkilenmemeye, kimseye karşı bir geçirgenlik taşımamaya başlar; çünkü "gelecek olan etki bana ne yapar bilmiyorum" diye düşünür. O zaman kendini katılaştırır, şeffaflığını yitirir ve kendini izole eder, çünkü dünyadan, âlemden korkar; kendini belli bir alana izole ederek orada bir varoluş dünyası kurmaya çalışır.

Altılar kutsal dayanıklılığı ve kutsal emniyeti kaybetmişlerdir; bunu kaybettiğinde korkaklık ve güvensizlik yaşarlar. Altıların hayatta en çok hissettikleri şey şudur: "buna nasıl dayanacağım, buna nasıl katlanacağım, bununla nasıl baş edeceğim?" Kendilerini dayanıksız hissederler; halbuki zannettikleri kadar dayanıksız değildirler. Özümüz aslında her şeye dayanıklıdır ve biz gerçek emniyeti o kutsal varlığımızda buluruz; o zaman korkmamıza ve kendi iç dünyamızda güvensizlik yaşamamıza gerek yok. Bu anlamda öz güven konusunda en büyük sıkıntıyı yaşayan da Altılardır. Cesur görünmelerinin sebebi bunu gizlemeleridir; çünkü bunu gizleyerek ancak etraftaki kötü niyetli, art niyetli insanların etkilerinden kendilerini koruyacaklarını düşünürler. Bu, küçük bir kedinin bir aslanla karşılaştığında kendini büyütüp kabartıp büyük gibi göstermesine benzer.

Yediler ilahi kutsal planın farkındalığını yitirmişlerdir; âlem bir takdirle işler, Allah'ın hikmetiyle, rahmetiyle ve kudretiyle takdir ettiği bir işleyişe sahiptir. Yedi, böyle bir şeyin farkındalığını yitirdiğinde kendinde bir planlama ihtiyacı hisseder; sürekli hayatı, dünyayı kendisine hizmet eder şekilde, kendi ihtiyaçlarına, beklentilerine uygun, korku ve acılarına dokunmayacak şekilde planlamaya başlar. O yüzden Yedilerin zihni sürekli planlamakla meşguldür -fakat bu, Altı gibi sistematik bir planlama değildir; "bugün ne yapacağım, şunu yaparım, bunu yaparım, olmazsa bunu yaparım" tarzı bir planlamadır. İlahi planın idrakinin kaybı ego planlarına ihtiyaç hissettirir; sanki kendisi planlamazsa, bir şeyi motive etmezse boşluğa düşecekmiş gibi, sürekli hareket ve zihinsel planlamalar içinde olma ihtiyacı hisseder. O yüzden Yediler hayalci olarak kabul edilirler -ayağı yere basmayan planlar, hedefler kurarlar: "şunu yapacağım, film çevireceğim" der, nasıl çevireceğini hiç düşünmeden "çeviririm" der ve öyle çıkar; çünkü âlemdeki plana güvenmez, "plan varsa da bana göre mi bu plan, ya bana göre değilse?" diye düşünür. Teslim olmakta en çok güçlük çekenlerden biridir Yedi; çünkü derinde bir kaygısı vardır: "tamam bu isteğimden vazgeçeceğim ama sonra ne olacak, öyle kala kalacağım, o zaman ne yapacağım" -o yüzden o isteğini, arzusunu tutturmak zorunda hisseder.

Kutsal Niteliklerin Kaybı: Sekizler ve Dokuzlar

Sekizlerin kaybettiği şey bizzat varlığın kendi özüdür. O yüzden varlık olarak neyi algılar? Bedenini algılar. O yüzden Sekizler bedenleri konusunda en güçlü koruyuculuğa sahip tiplerdir; kendi bedenine ve bedeniyle özdeşleştirdiği çevresine, toprağına, evine, sevdiklerine karşı -fakat İkiler gibi sevdikleri anlamda değil, kendi alanına müdahale ettirmeme ve onu korumak adına- her türlü saldırganlığı ve düşmanlığı yapabilir. Burada kaybedilen, varlığın kutsal özüdür.

Bir veliye önce "korkuyor musunuz?" diye sorarlar; "ben doğmadım ki" der -çok doğru bir söz söylemiştir. Bir batılı gene sorar: "şimdi bir kılıçla başınızı bedeninizden ayırsam ne olur?" "Bir şey olmaz, sadece bedenimi bırakırım" der; çünkü varlığın bizzat kendisi bedenimiz değildir, varlığın kendisi başka bir şeydir. Bunu idrak ettiği için bu ona bir tehlike arz etmez. Bu, ermiş bir kişiye biri saldırdığında kendini korumayacağı anlamına gelmez; fakat öldüğünde bu onun için asli bir kayıp değildir -bu bir farkındalıktır. Yoksa bedenimizi savunmak, korumak bir sorumluluktur; ama bedenimi yitirdiğimde benden bir şey eksilmez -tıpkı giydiğim elbiseyi korurum ama elbisemi koruyamadım, biri aldı çaldı diyelim, bir kaybım olmaz. İşte o kutsal varoluş idraki. Eskiden derilerini yüzerlerdi -bize ne kadar korkunç gelse de, derinin soyulmasının önemli bir mecazi anlamı vardır: kayıtlardan kurtulmak. Çünkü deri bizim en dıştaki sınırlanma yüzeyimizdir.

Dokuzlar da kutsal aşkı kaybeder; o kutsal aşkın kaybı onları âleme karşı, hatta kendilerine karşı kayıtsız hale getirir. Bir arkadaşım vardı, gerçekten birine âşık olmuştu; ben ona "evlenmek istiyor musun, şu mu bu mu" derdim, çok fazla seçici davranmadığını fark etmiştim. "Niye böylesin" dedim, "o olmadıktan sonra hepsi bir" dedi. İşte bahsettiğimiz şeyin anlaşılması için bir örnek bu: kutsal aşkın ve o kutsal varlığın idrakini yitirdiğinde Dokuz der ki "o olmadıktan sonra bunların hepsi bir"; o zaman her şeye kayıtsız davranır, "fark etmez, hepsi bir" der, hiçbirine derinlemesine bir yönelimde bulunmaz. O yüzden Dokuzların çocukluklarında bile gördüğüm böyle bir boynu büküklük vardır -sanki bir aşkı olmuş, bir insanı sevmiş, artık başka bir şey yok, ya da "o olmadıktan sonra ne var" dercesine. O kutsal aşkın, yani ilahi, sonsuz ve mutlak aşkın idrakini yitirince bu sefer âleme karşı kayıtsız kalır; hepsi aynı, fark etmez noktasına gelir.

"Fark etmez" demek bazılarına dokunur çünkü güzel bir şey gibi gelebilir; ama bakın bir ruhsal farkındalığın getirdiği bir "fark etmez" var, bir de ego düzeyindeki "fark etmez" var -bunlar ayrı düzeylerdir. Burada hem kaybetmiş hem de "fark etmez" diyor; kaybettiyse nasıl mücadele edecek ki artık, farkında bile değil. İşte burada ifade ettiğimiz şeyler aslında bizim farkındalığını yitirdiğimiz, fakat yitirdiğimizi çok derin bilinçaltımızda hissettiğimiz şeylerdir; bir şeyi kaybetmişiz, ne olduğunu bilmiyoruz, ama bir şeyi kaybettiğimizin farkındayız -bir boşluk var. O boşluğa mesela bir Dokuz baktığında "bu değil, bu boşluğu doldurmaz" der; orada bir kayıtsızlık yaşar, "hepsi fark etmez" der, çünkü hiçbiri doldurmaz. O bahsettiğim arkadaş, gerçek anlamda yaşadığı aşkta öyle bir derinlik, öyle güçlü bir idrak ve varlık yaşamış ki, "diğerleri hiçbiri onun yerini tutamaz" der, dolayısıyla da "hiçbiri fark etmez" der.

Burada biz yitirdiğimiz şeylerin tam olarak farkında değiliz; bunları ifade etmekle aslında açığa çıkarmış oluyoruz. Mesela bir Dört için o kutsal kökenin kaybı -evet, bir kutsal kökenden kopmuşluğun getirdiği bir boşluk var, ama o boşluk neyden ileri gelmiş, bir Dört bunu tam tanımlayamıyor; tanımlayabildiği zaman daha doğru bir arayışa yöneliyor. Ya da bir Yedi, kutsal planın farkındalığını yitirmekten ileri gelen bir şeyi taşıyor -sürekli derinden deriye bir endişe karışımı hareketlilik var, ama gerçek anlamda neyi kaybettiğinin farkında değil. Fakat kaybettiğimiz şeyin meydana getirdiği boşluk, fark ettiğimiz bir boşluktur; neyin kaybından ileri geldiğini bilemeyiz. Konu, onu fark edebilmek için bir çalışma gerektiriyor. Ama hepsinde yansımaları farklı oluyor.

(Soru: Bu durum kişiyi arayışa mı götürür?) Dokuzda mesela "fark etmez" olarak tezahür ediyor -arıyor, fakat gayretsiz bir arayış, umutsuz bir arayış; sanki "o beni bulsun" diyen bir arayış, ya da küskün bir arayış. Dolayısıyla işte bu kutsal farkındalıkları yitirdiğimiz şeyler, kutsal varoluşun farklı yüzleri. Kutsal aşk, kutsal varlık, kutsal plan, kutsal dayanıklılık, kutsal bilgelik, kutsal köken -Tanrı ile ilişkili bunların hepsi, o mutlak varlığın farklı yüzleri. Her birimiz farklı bir yüzün kaybıyla sınanıyoruz, farklı bir yönün kaybını tecrübe ediyoruz. İşte "kalpler ancak Allah ile mutmain olur" denmesinin temeli bu.

Kapanış

Bediüzzaman'ın bir sözü var: bu âlem hem sonsuz güce sahip, hem de sonsuz merhametli olan Allah'ın elindedir; sen boşa kaygılanma, sadece sana düşeni yap. Onun dışında ne olacak, ne bitecek, "ya böyle olursa, ya şöyle olursa" diye meşgul olma. Bir kutsal plan var, sen o kutsal planın içinde olan bir varlıksın; sen ne o kutsal planı manipüle edebilirsin, ne de ondan daha güzel bir plan yapabilirsin. O zaman rahat ol, endişeye ve korkuya gerek yok; sadece sana verilen imkan ve kabiliyeti o planın içinde tecrübe et, o planın içinde yaşa.

Evet, bugün bu kadar. (Bir katılımcıya kendi enneagram tipi soruluyor.) Üç.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yok --- ---