Enneagram, Fıtrat ve Hilm - Cehalete Karşı Doğal Duruş
Enneagram ile Diğer Kişilik Analiz Yöntemlerinin Karşılaştırılması
İkinci beyin... "yok o öyle söylüyor, onun dağıtımını söylüyor, detayları konuşuruz." Bu, bağırsakların çok kıymetli olduğunu ve vücudun içinde bulunan toksik miktarın alt üst ettiğini, beyni işlevsiz hâle getirdiğini, hatta mutizmin ve diğer sendromların tamamen bundan kaynaklandığını ispat etmiş; öyle çocuğunu da yetiştirmiş. Yani o işlevsiz olan çocuğu dünyaya yönelik bir devlet donanımına vesile olmuş bir kadın.
Enneagramla ilgisi olabiliyor mu? Yani eğer o otistik olmasaydı başka bir kişilik olabilir miydi? Şimdi aslında böyle otizm bir durum, bir tutum hâli olarak tanımlanabilir. Orada o otistik çocuğun da gene bir enneagram tipi var. Şöyle diyeyim: benim bir tanıdığım üç buçuk-dört yaşında menenjit geçirdi, beyin zarı iltihaplanması ve oradaki dejenerasyon onda bir zekâ geriliği durumu oluşturdu. Fakat o bir 8-7 olduğu için gene 8-7 olarak o zekâ geriliğini yaşadı. Benim mi kastettiğimi soruyorsunuz? Yok, benim rahmetli bir abimdi, benim öz abim. Mesela onu demek istiyorum: eğer enneagram tipi 9 olsaydı çok daha sakin olabilirdi. Ama enneagram tipi 8-7 olduğu için nerede olursa olsun, bulunduğu ortamda biri ona sataştığında hemen kavga ederdi; hiç hakkını tırnak içinde yedirmezdi ve meydan okuyana meydan okurdu. Dolayısıyla mesela menenjit yaşamış, zekâ geriliği var ama yine de o kişiliğinin rengi görünüyordu. Anlatabildim mi?
Öncelikle bunları ayrı ayrı ve birbirleriyle bağlantılı bir şekilde analiz etmek lazım. Yani otizm her çocuktaki görünümü aynı değil; yine o çocuğun bir kişilik yapısı var. Tedavide de bu sıkıntı doğuruyor çünkü her otistiğe aynı muamele gösterilip genelleme yapılıyor. Oysa kişiliğine uygun yapılıyor olsa tabii daha verimli olur.
Bir şey daha soracağım hocam, bu dersle ilgili olduğunu düşündüğüm için: iridoloji diye bir ilim var dünyada. Gözün iris tabakasının fotoğrafı çekilip, yakından bu tahlil edildikten sonra fotoğraftan bütün anatomi ve karakteristik yapının kusursuz bir şekilde tahlil edilebildiği söyleniyor. Bunun enneagram ile ilişkisi var mı diye merak etmiştim; yani böyle bir yöntem olduğu söyleniyor. Evet, oradaki insanlarla tanıştım, gerçekten kim hakkında ne söylediyse çok net bir şekilde söyledi, o tutarları tahlil ettikten sonra.
Daha ilginç biriyle tanışanı duydum; o şöyle bakıyormuş, ilmi sima var ya, çok kitap okuyan bir ağabey, herkes hakkında fikrimi söylüyorum diyor. Yurt dışından gelmiş, "senin karaciğerin yorulmuş, çok fazla kitap okuyorsun" diyor. Oradaki arkadaşlar şaşırıyorlar, hiç tanımadığı bir kişiye böyle bir iddiada nasıl bulunuyor diye. "Doğru mu söylüyor" diyorlar. Bu ağabey de şöyle söylüyor: "Evet, ben evimi taşırken bir kamyon kitaplarımızı, bir kamyon da eşyalarımızı taşıdı" diyor. Evet, olabilir. Yani şöyle diyeyim: ilmi sima olsun, el çizgileri olsun, yüz hatları olsun, göz irisi olsun, kişinin ismi olsun, farklı referanslar üzerinden kişinin kişiliğine dair bazı yorumlamalar yapılabilir. Ama benim şu ana kadar görebildiğim, mesela iris analizinden ne kadar bilgi çıkarılabiliyor bilmiyorum. Ama diyelim ki el çizgileri, sima vs., bunlardan yola çıkarak, iyi bilgili birisi yaparsa, bu işi bilen birisi yaparsa isabetli olabilir. Ama enneagram kadar ayrıntılı değil. Belki de vardır, benim gördüklerimi söylüyorum.
Potansiyel oluşabilecek hastalıkları dahi söylüyor: "sizin bağırsağınızda..." Hastalık ayrı bir şey, fizyolojik bir şeyleri de var, biliyorum. Hayır, o iristeki ayrı bir şey, o zaten vücutla ilgili, ben kişilik yapısıyla ilgili olarak söylüyorum, kişiyi anlatıyor; ne kadarını anlatıyor onu demek istiyorum, ne kadar ayrıntı. Türk asıllı bir kadındı, Almanya'da tanışmış falan; şöyle anlattı, dedi ki: "ben bunu öğrendikten sonra, iki tane çocuğumun birisi mülayim, sakin, olana razı" -mealen anlatıyorum- "diğeri de agresif, hırçın vesaire; ikisine de bebekken aynı davranıyordum, bu muamelemin adaletsiz olduğunu fark ettim" diyor. Onların karakter yapısına uygun davrandığında onlarla iletişimde başarıya geçtiğini söylüyor.
Burada o bahsettiğin örnek verdiğin iki çocuğun analizini herkes yapabilir; dış görünüm zaten onu veriyor zaten. Sadece orada kadın şunu anlamış: bu doğal bir durum, doğal bir fark; o zaman daha onlara uygun davranmış. Daha önce bunlar niye böyle farklı, bunları adam etmem lazım diye düzeltmeye çalışıyormuş muhtemelen. Benim demek istediğim şey, işte o çocuklar hakkında enneagramın verebildiği kadar ayrıntı ve analiz yapabiliyor mu, bunu demek istiyorum. İmkânsız mıdır? Teorik olarak imkânsız değildir ama tabii bunu görmek lazım. Ama benim ilmi simayla ilgilenen insanları da gördüm, isim analizi yapanları da gördüm, el çizgileri üzerinden yapanları da gördüm; tabii ki belli bazı isabetli şeyleri var, eğer bu işin uzmanıysa, iyi biliyorsa. Ama enneagram kadar analitik ve ayrıntılı bir çözümleme görmedim, onu demek istiyorum. Yoksa insanın eli, yüzü, gözü, kulağı, vücut yapısı hatta ismi tesadüfi değil, bir şeye işaret ediyor; veya astroloji mesela bir şeye işaret ediyor. Ama kişilik analizi konusunda enneagram çok daha ayrıntılı ve kapsamlı bir çözümleme veriyor. O noktada bunu diyebiliriz.
İsmin ve Çağrılma Şeklinin Etkisi
Evet, Aysel Hanım sorunuz yok mu? Cevaplamak için oldu hocam, vardı ama şimdi hocam sorayım. Bu hafta hoca olarak geldiğiniz için sınırlarımızı bekliyoruz. Peki kişinin ismi değiştikçe bazı şeyler değişebiliyor mu? O da emin değilim ama birinin görüşüne göre 21 yaşına kadar mı, veya bir yaş söyledi ama şu an aklımda değil, 21 gibi kalmış; böyle olabileceği söyleniyor.
"Hocam evleniyor, soyadı değişiyor, o değil mi?" Yok, soyadı değil, soyadını bilmem. "Numerolojide değişiyor hocam." Olabilir, soyadını bilmiyorum ama isimden dolayı bazı değişikliklerin olabileceğini söyleyebiliriz; ayrılıp eski soyadına döndüğü zaman da değişiyor olabilir. Yani o ayrı analiz etmek lazım ama tabii ki peygamberin bazı isimleri değiştirdiğini biliyoruz, ve bazı isimlerin de etkisi olabileceğini söyleyebiliriz. Ama bu etki ne kadardır, ne ölçüdedir, o ayrı bir konu. Bir isim oluyor, başka bir isim oluyor mesela; nasıl, çağrıldığı isim önemli. Evet, çağrıldığı isim önemli; yani ne ile çağrıldığı ve kendisinin ne olarak bildiği orada temel olan şey.
Mesela diyelim ki bir çocuğun adı Muhammed Salih'tir, herkes onu Salih diye çağırıyor, hiç Muhammed diye çağırmıyor; onun adı Salih olmuş demektir. Eğer Muhammed Salih diye çağrılıyorsa, o da kendini öyle kabul ediyorsa, o zaman adı Muhammed Salih olmuş olur. "Hocam, ismi mesela diyelim ki Yunus Emre; ama sadece Yunus söyleniyor, burada Yunus Emre ismi beraber söylendiğinde mi o isim kişide tecelli ediyor, böyle bir şey var mı?" Yok. Şöyle, temel olan şey daha çok kişinin kendisini tanımladığı şeydir, daha öncelikle. "Daha mantıklı gelmemiş miydi, ama hattat birinden duymuştum..." Temel olan o değil; temel olan kişinin kendisini ne ile isimlendirdiği, kendi ismini ne olarak hissedip tanımladığıdır.
"Hocam, sibiyada doğum tarihi, isim, soy isim çok önemli; zaten gelirken doğum tarihinizi ve isminizi seçerek geliyorsunuz, onların bir anlamları var, işte yaşam amacınız, kendinizi ifade ediş gibi şeylere ayrılıyor; onun için isim, soy isim çok önemli." Ama cüzdanındaki yazdığı şekilde mi? İşte farklı yorumlamalar var; dediğim gibi kadim gelenekte soy ismi diye bir şey de var. Zaten soy ismi daha sonraki zamanlarda çıkmış bir şeydir; eskide kişilerin kendi bir isimleri vardı, padişahların bile soy ismi yok. "Ne kadar fakir insanlar" falan diyeceğiz; şimdi adamların soy ismi yok falan, yani temelde isimdir. Eskide babasının ismiyle: "Ali oğlu Hasan" gibi. Sürekli o şekilde devri daim eder isimler; Hasan'ın çocuğu olur, Ahmet olur, bu sefer "Hasan oğlu Ahmet" diye. Sürekli bu şekilde isim devreder. Soy isimlerin de dediğim gibi etkisi olabilir, onu bilemediğim için bir yorum yapamayacağım; olabilir, makul veya muhtemel bir şey. Evet, isimlerin de o noktada bir etkisi var. İsimlerden şöyle soruyorlar: sizi ne diye çağırırlar? Evet, yani işte dediğim gibi birincisi kişinin kendisinin ne olarak tanımladığı isim, bir de kendisinin ne olarak çağrıldığı; bu ikisi önemli.
Hayır ve Şer ile Muhatap Olmak
Yok mu sorunuz? Bir soru var mı? Hocam benim kafama takılan bir şey. Bir soru geçiyordu da hocam, kimse sormuyor galiba. Evet buyurun. Şöyle hocam: iyi ile kötü, ikisi de dengede mi? Yani Allah'ın nazarında ikisi de aynı mı? Ben anladığım soruyu şöyle yapayım, yanıtlarsanız deneyeceğim: yani dünyaya gelirken yapmış olduğumuz akitte iyi de kötü de belirleniyor. O zaman buradaki kötü ile iyi arasındaki fark ne oluyor?
İyi de kötü de belirleniyor derken kastınız ne? Mesela başımıza gelecek olaylarda mı, kaderimizde her şey mi belli? O başka bir şeye girer. Yani şöyle, Kur'an literatüründe şöyle bir şey vardır: "Biz sizi iyiyle de şerle de, yani hayır ve şerle muhatap kılıyoruz." Yani aslında imtihan ediyoruz diye çevrilen kelime biraz şey olarak da çevrilebilir: "sizi onunla karşılaştırıyoruz, onunla sizi etkileştiriyoruz, onunla sizi denk getiriyoruz." Mesela diyelim ki sağlıklı bir anne baba, sağlıksız bir anne baba -tabii mutlak olarak da söyleyemiyoruz- diyelim ki bir ebeveynim vardır ama bir yönüyle iyi tarafları var, bir yönüyle sıkıntılı tarafları var; dolayısıyla anne babamın bir yönü hayır bir yönü şer oluyor benim için gibi. Bir ortamda dünyaya geliyoruz, bir sosyal ortama giriyoruz, hayatta birçok şey yaşıyoruz, birçok insanla bilinçli veya bilinçsiz olarak karşılaşıyoruz; diyelim ki bir eve taşınıyorsunuz, bir komşuyla komşu oluyorsunuz.
Buradaki temel şey şu: bu, insanın hayrı ve şerri tanımlarken gerçek anlamda kendi içindeki tutumun, tavrın, hâlin hayır ve şer olduğu üzerinden hareket etmesi gerekiyor. Yani ne demek istiyoruz? Ben şunu demeyeceğim, "ben hayır ve şerle mi karşılaştım?" Tabii ki zahiri olarak bir hayır ve şer olarak algıladığım durumlar var; işte bir insanın bana karşı saygılı olması, bana hürmet etmesi, sevmesi, şefkat göstermesi, yardımcı olması -nedir bu? Hayırdır. Bir insanın bana karşı bencil davranması, hesapçı davranması, hainlik yapması vs. -nedir bu? Zahirde şerdir. Allah insanı hayır ve şerle muhatap kılıp bir etkileşim alanı gösteriyor. Burada insan temel olarak odaklanacağı şey, kendisinin bu gibi durumlara karşı -yani dışsal düzeydeki hayır ve şerre karşı- içindeki hayır potansiyelini mi şer potansiyelini mi devreye soktuğudur. Hatta ayette diyor ki "sizi hayır ve şerle muhatap kılacağız, ta ki hanginiz güzel amelde bulunacak ortaya çıksın." Dolayısıyla ben karşılaşacağım hayır ve şerle uğraşmıyorum; ya da "hayatımdaki hayır mı daha çok, şer mi daha çok, ben şanslı mıyım bunun üzerinden, şanssız mıyım" -ya işte bak, benim yaşadığım hayata bak, bir de insanlara bak, sürekli sıkıntılarla, zorluklarla, olumsuzluklarla muhatap oluyorum, veya işte bak adamın üç tane çocuğu var, hepsi de itaatkâr, anne babalarına saygılı ama benim bir çocuğum var, bundan hiçbir hayır görmedim- gibi dışsal olgular üzerinden kendimizi şanslı-şanssız, avantajlı-avantajsız görmemiz bir tuzaktır.
Dünyada zahiri olarak dışsal olarak ne kadar hayırla karşılaşacağız, ne kadar şerle karşılaşacağız, bunu da bilmiyoruz; bunun önemi de yok. Bazen deyimlerinde ise eşit gibi olur; tabii eşit olması ne demektir? Zahirdeki eşitlik acaba sence de eşitlik olarak hissediliyor mudur? Yoksa sen hayatta bir olumsuz olay yaşarsın, senin için hayatını karartmıştır o olay; sana göre dünyada yaşadığın bütün olumluluklar bir tarafa, yaşadığın o olumsuzluk bir tarafadır. Dolayısıyla dışsal olarak karşılaştığımız hayır ve şer eşit midir, veya karşılaştığımız hayır ve şer ile başkalarının karşılaştığı hayır ve şer eşit midir? Bunu bilmiyoruz; buna dair bir veri yok, tırnak içinde buna gerek de yok. Yani benim dünyada yaşadığım hayır-şer eşit midir, diğer insanlarla eşit midir değil midir, bunu düşünmeme hiç gerek yoktur. Bu tamamen düşünülmesi gereksiz olan bir şeydir.
Tek düşüneceğimiz şey şudur: hayatta karşılaştığın olaylar senin içinde yaratıcı tarafından konulmuş olan hayrı mı tetikliyor, yoksa potansiyel olarak verilmiş olan şer eğilimini mi tetikliyor? Mesela diyelim ki Kur'an'ın birçok ayetinde görürsünüz: "cahillerle karşılaştığınız zaman selam deyin." Yani sen şimdi bir cahillikle karşılaşıyorsun; cahillik sadece bilgi cehaleti değil, yani bir yanlış tavırdır. Arap geleneğinde bir insan yanlış davrandığında ona cahil denir. Cahiliye dediğimiz cahiliye döneminin denilme nedeni de bilgileri çok kıt olması, hiçbir şey bilmemeleri, okuma yazma yeteneklerinin olmaması değil. Yani onlar fıtri, doğal, insani ve uyumlu, dengeli bir biçimde davranmıyorlardı. Mesela diyelim ki bir insana gösterilmesi gereken doğal saygıyı göstermiyorsan sen cahilsin, Arap mentalitesine göre. Dolayısıyla cahillik insanın düşünce, duygu, davranış, yorumlama, anlayış konusundaki yanlış tutumudur; buna Arap literatürü anlayışı cahillik diyor, o yüzden cahiliye toplumu olarak tanımlanmıştır.
Dolayısıyla bakın, bunun üzerinden de şöyle bir yorum çıkarabilirsiniz: bir insanın çok kitap okuması, çok bilgiye vakıf olması, bilgi olarak, malumat olarak çok şeyi bilmesi onun cehaletini dışlamaz; cahil olabilir. Neye bağlı o? Diyelim ki bir adam X konusunda dünyanın en büyük profesörü, otorite; diyelim ki jeoloji konusunda otorite bir adam ama insanları küçümsüyor diyelim, veyahut da çok bencil; bu adam İslami literatüre göre cahildir. Anlatabildim mi? Cehalet dediğimiz şey budur. Dolayısıyla şimdi burada temelde dikkat edeceğim şey, bizler herhangi bir olumsuzlukla, herhangi bir cehaletle karşılaştığımızda ne ile cevap veriyoruz? Fıtratımızın o selim denge içinde, huzur içinde olan farkındalık hâliyle mi cevap veriyoruz, yoksa biz de cahillikle mi cevap veriyoruz?
Cehalete Karşı Hilm ile Karşılık Vermek
Önemli olan şey budur. Kur'an'i literatürün ve bütün kadim bilgeliğin gerçek anlamda hayır ve şer olarak tanımladığı, yani insanın dikkat etmesine işaret ettiği nokta budur. Mesela ben neyle karşılaştığımı değil, karşılaştığım şeyleri neyle karşıladığımı düşünmeliyim. Benim odak noktam bu olmalı. Yoksa "neyle karşılaşıyorum" -bunlar yüzde yüz benim kontrolümde zaten olamazlar, bu benim kontrol edebileceğim bir alan değil.
Bazen insan kaçar; "işte ben ilişkilerimde olumsuzluk yaşadım, bir daha insanlarla birlikte olmayacağım, bir daha insan yüzü görmek istemiyorum, şöyle mümkün olsa dağ başına çekilirdim" -bu yanlış bir kaçınma davranışıdır. Psikolojide buna kaçma ve kaçınma davranışı deniyor. İslam geleneği veya bütün bilgelikler kaçma ve kaçınma davranışını değil, doğru karşılama tutumunu önerirler. Sen bir şeyle doğru bir şekilde karşılaşacaksın, bu sana bağlı bir şey, ve doğru bir şekilde karşılayacaksın. İşte o yüzden ayet onu demiştir; yani cahillerle karşılaştığınız zaman, cahiller size bir söz söylediğinde selam deyin ve geçin. Orada "geçin", hayatın akışına devam edin manasında; yani "selam da geç, boş ver bu adamı" falan anlamında değil.
"Şimdi ben bir ortamda bulunmuştum, ortamdaki insanlar da gerçekten çok cahildi; ve onların konuşmasını, tavırlarını hiç de doğru karşılamamıştım, bu da benim tavırlarıma yansımıştı. Ne şekilde yansımıştı? Eski çözüm: sen de mi cahillikle karşılık verdin? Düşündüğümü, onların yanlış olduğunu bazen açığa söyledim; ama söylerken mesela orada cahil bir damar var mıydı, hissettiğim var mı, yoksa daha tarafsız mıydım? Mesela bu meselede yaptığın şey gerçekten beni şahsen rahatsız etmiyor ama bu size yakışmadığı ve sizi çok sevdiğim, değer verdiğim için uyarıyorum şeklinde bir şey mi, başka bir şey mi?"
"Orada bir yanlış vardı ve düzeltmem gerektiğini düşünüyordum." Şimdi fazla girmeyelim oraya, o zaman devam et. "Sonraki evrelerde ben bunu düşünüyorum: bıraksaydım yanlışlarına devam etselerdi, niçin ben o insanlarla aramı bozdum diyelim; sonraki evrelerde şey kendimi düşünüyorum, sonra da bir taraftan diyorum ki yanlışa nasıl gülümseyecektim, yanlışı nasıl görmezden gelecektim falan diye de, şu anda mesela bu ikilem arasında kaldım."
Yani sonraki evrelerde zaten düzeltemeyeceğimi fark ettim, sustum. Evet. Ama önceki evrelerdeki tavrım sürekli "işte bak bu böyle değil şöyle, bu böyle değil şöyle" diye söyleme ihtiyacı duyuyordum yani. Bakın burada mesela örnek, hani yanlışa göz mü yumacaktım, hiçbir şey demeyecek miydim? Yani bazen yanlışa göz yumman da gerekebilir ama bu "yanlışa göz yumacaksın, ne yapacaksın, uğraşılmaz ki" anlamında değil. Bazen nesnel olarak analiz edeceksin: o anda o yanlışı gördüğün hâlde diyeceksin ki "benim şu anda bu yanlışı söylemem hiçbir faydaya, hiçbir pozitif şeye hizmet etmeyen bir şey." O zaman ben buna, bu sizin bilinç hâlinizle ilişkili; bunun bir maddi bir testi yok, düşüneceksiniz. En azından şu anda bulunduğunuz bilinç düzeyinde şöyle diyeceksiniz: "bak ben şu anda gerçekten söyleyeceğim şey faydalı olur mu olmaz mı, bunu mu düşünüyorum, yoksa kardeşim bak beni rahatsız ettiğini bilin, ben de size bunu söyleyeyim de içimde kalmasın" diye mi düşünüyorum? Bir iç motivasyonunuza bakın.
Evet, bir iç motivasyonunuza bakın. Eğer orada bir kızgınlık, öfke, alınganlık vesaire varsa onları paranteze alın en azından. Ondan sonra deyin ki "ben şu anda ne söylesem, bir şey daha doğru anlaşılmış, daha açıklığa kavuşmuş, daha pozitif anlamda tetiklenmiş olur mu, böyle bir imkân var mı?" Varsa kullanın, yoksa bir manası yok. Veya "nasıl yanlış yapıyorlar, nasıl pozitif davranacağım veya gülümseyeceğim" -işte peygamber göstermiş; bedevi gelmiş, peygamberi hırkasından çekmiş, hatta boynunda iz kalacak derecede -demek ki biraz da böyle bir taraf var- peygamber de dönmüş ona, "ne istiyorsun benden, bir isteğin mi var" diye tebessümle dönmüş. Demek ki böyle insanda böyle bir imkân da var demektir.
Dolayısıyla burada dikkat edeceğim şey, dış dünyadaki -eğer söz konusu olan insanlarsa veya olaylarsa- insanlar noktasındaki cahilliklere biz odaklanmayacağız. Asıl dikkat etmemiz gereken şey, dıştaki bir cehalete ben de kendimde bir cehalet damarıyla mı karşılık veriyorum, yoksa hilim damarıyla mı karşılık veriyorum? Şimdi hilm; bunu tekrar açacağım, yine Kur'an'da çok yoğun kullanılan bir şeydir. Hilm demek kişinin kendi öz değerlerine göre davranması, kendi temel idrakine, kavrayışına göre davranmasıdır. Bunu biraz psikolojiyle bağlantılandırarak söylersek, hilm demek tepkisel, reaksiyoner, dürtüsel olmamak demektir; kendi manasına göre, doğal olarak hareket etmek, senin kendi iç kriterlerine, ölçütlerine göre davranmandır.
Hani bazen insanlar şöyle der ya: "ben aslında çok nazik kibar biriyim ama işte bir eşim var veya bir arkadaşım var, veya öyle bir sosyal çevredeyim ki beni kabalaştırıyorlar." Sen o zaman hilm ile hareket etmiyorsun; sende hilm değil cehalet var demektir. Yani sen kendi varlığının doğal kodlarına göre davranamıyorsun; neye göre davranıyorsun? Dışsal tetikleyicilerin sende tetiklediği durumlara göre, yani tepkisel, reaksiyoner, dürtüsel davranıyorsun demektir. Bunun tam zıttı hilm ile hareket etmek demektir. O yüzden çok ilginç bir hadistir: "hilm neredeyse peygamberlikle eş olacaktı" der bir hadiste. Yani aslında şu: siz gerçekten gerçek varlığınızın kodlarına göre davranırsanız, peygamberlikten farkı ne olur biliyor musunuz? Sadece peygambere bir tebliğ misyonu verilmiştir, gelen vahiy istikametinde; sizde öyle bir sorumluluk veya öyle bir görev yoktur. Ama gerçekten o peygamberin temsil ettiği gerçek fıtratla siz de kavuşmuş olursunuz, anlamında. Bunu alabilirsiniz.
"Şimdi hocam şöyle bir şey de var: tepki vermeniz gerektiğini düşündüğünüz bir ortamda tepki vermiyorsunuz, tepkisel olmamak için susuyorsunuz. Mesela benim yapımda da şöyle bir şey var: ortamda kalmama, çekip gitme. Mesela bu da mı tepkisel?" Tabii. Bir de duruma göre bazen bu "trip atmak" diye tanımlanıyor değil mi günümüzde; hiç cevap vermeden çekip gitmek diye. Yok yok, onun da farklı dereceleri var. Orada bir ortamdan çıkıp gidiyorsanız, ne öyle bir algı vermek istemelisiniz ne de dışarıdan size bakan "bak, tepki verdi" desin ya da işte "sakin, doğal bir şekilde" desin; hani diyelim ki karşınızdaki insan sizinle bir meseleyi tartışıyor, yüzleşmek istiyor, oradan ayrılmak da bir tepkisellik olabilir. "Onunla alakalı değil mesela, olmayabilir o zaman, benim kendim için oradan gitmek istiyorum." Orada da şu devreye girer: niye gidiyorsun, yani gitmeni gerektiren veya sende gitme eylemini, gitme tercihini oluşturan motivasyonlar nedir, onları sormamız gerekir. Mesela oradaki gerilimi kaldıramadığınız için olabilir, sorunlarla baş edemediğiniz için olabilir, olumsuzluklarla karşılaşmaktan kaçındığınız için olabilir. Anlatabildim mi? Hiç kimse fark etmez ama siz çıkarsınız aslında orada konu edilen bir problemle yüzleşmemek ve tırnak içinde canınızı sıkmamak için terk ediyor olabilirsiniz. Bütün bunların analizi gerekir; yani herhangi bir korku ve arzudan dolayı değil, doğal bir şekilde bir eylemi gerçekleştirmek -doğaldan kastımız da kendi doğal referanslarına göre bunu yapabilmek. Buna Kur'an literatüründe hilm deniyor.
Hilm yumuşaklık demek değil; yumuşaklık ve uyumluluk hilmin binde biri belki. Hilm kendi referanslarına göre davranmak, kendi doğal referanslarına göre davranmaktır. Mesela "Allah halimdir" demek, Allah'ın kendi referanslarına göre hareket ettiği demektir. Allah tepkisel hareket etmez, dürtüsel hareket etmez. Bazıları vardır, "ben Allah'ı inkâr ediyorum, hadi beni çarpsın" der; Allah senin gibi dürtüsel mi? Değil mi? Allah kendine göre davranıyor; bazen çarpmıyor, kendi gerekli buluyorsa çarpıyor tırnak içinde. Ama Allah senin tırnak içinde gaza getireceğin bir varlık değil. Veya bazen sen cehaletinle isyan edersin, kafa tutarsın, Allah yine sana şefkat eder. Allah kendi niteliklerine göre davranır; Allah'ın halim olması demek bu demek, kendi değerlerine, niteliklerine, sıfatlarına göre davranıyor, tepkisel davranmıyor demektir.
Dolayısıyla biz psikolojik düzeyde tepkisel davranmaya eğilimli bir noktadayız, eğer bunu fark etmezsek. O zaman nedir gerçek olan şey? Karşılaştığımız şeylerin bizim psikolojik dünyamızda neyi tetiklediğini fark etmeliyiz. Ve o tetiklediği damarları -bunlara damarlar diyelim- tetiklediği damarları analiz etmek durumundayız. Mesela diyelim ki çocuğum beni dinlemiyor; "e tamam, ne var bunda" diyorum. Ama diyor "hocam ben annesiyim veya babasıyım." Ne var bunda diyorum, bunda da bir şey yok, sen onun annesi veya babasısın. Çocuğun seni dinlememesi seni niye rahatsız ediyor? Aslında hâlâ diyorum bana cevap vermedin. Ama zihin öyle bir şey ki bir kalıbı tutturmuş ki "çocuk annesini veya babasını dinler." Tabii ki bir anne ve baba çocuğunun kendisini dinlemesini ister; dinlemediği zaman da tabii ki rahatsız olur gibi bir kalıp var. Şimdi sende bu damar varsa, senin çocuğunun tutumuna karşı hilm içinde hareket etmen mümkün değil, çünkü yanlış kalıpların var.
"Diyelim ki evet bir şey yorum geldi, çocuğum bile bile yanlış yapıyor." Tamam, yaşı kaç? Bir yaşında mı? Değil. 2, 3, 5? Yok. 14, 15 yaşında, 20 yaşında. Peki bu çocuğa sen bunun aklı mantığı yok diye 1 yaşında, 2 yaşında muamelesi yapabilir misin? Yapamazsın. Şuna dikkat edeceksiniz: oradaki tavrınız o çocukta bir ego reaksiyonu oluşturuyorsa -"sen beni kontrol ediyorsun, yarın öbür gün ben büyüyünce sana göstereceğim" diyorsa- senin orada o kontrolcülüğü yapman yanlış olur. Çünkü sen o kontrolcülüğü yapmakla onun benliğinde yanlış bir kalıp oluşturuyorsun, hem de arzu edilmeyen bir kalıp oluşturuyorsun. Çocuk yanlışa gidebilir; biz Allah'ın kullarıyız, sürekli yanlışa gitmiyor muyuz? Allah daha mı az kendisini bizden sorumlu hissediyor, bizim çocuğumuza duyduğumuz sorumluluktan daha fazla değil midir Allah'ın kullarına duyduğu tırnak içinde sorumluluk? Netice itibariyle onun kullarıyız değil mi, ona aitiz. Peki yanlışa gittiğimiz hâlde Allah sürekli tepemizde doğru ve yanlış ölçeği mi tutuyor, yanlış yapınca engelliyor mu? Hayır, bu bir süreç. O zaman ne devreye giriyor? Ben kimden ne kadar sorumluyum, benim sorumluluk alanım nedir?
"O soru sorabilir miyim hocam? Hilm ile muamele ederken gene ego depreşiyorsa?" Hilm ile muamelede ego depreşmez. Ego depreşiyorsa o onun alanı, şöyle bir şey. "Bunu da mesela geri mi çekilmeli?" Hayır, hilm ile muamele şöyle: hilm burada tamamen temel şey karşıdakinin tepkisini hesaplamak değildir. Hilm ile muamele çok geniş kapsamlı bir şeydir. Mesela sen hilm ile muamele edersin de karşındaki sana çok negatif davranmaya devam edebilir. Burada temel referans karşındakinin tepkisi değildir; o tepkiyle ilgili de bir analiz yapabilirsin ama tamamen temel referans o karşındakinin tepkisi değildir. Yani şunu demek istiyorum: ayetten ifade edersek, yani cahil olana karşı sen hilm ile muamele ettiğinde, ayet şunu demiyor: "o cahilliği bırakır, cahillikle davranmaktan vazgeçer." Böyle bir şey yok dikkat ederseniz ayette. Bu da zaten böyle yüzde yüz bir beklenti olursa bu da dışsal olana göre hareket etmektir. Bu yine yanlış.
Temel referans kendi kodlarımıza göredir. Tabii kendi kodlarımız derken bu şu demek değil: karşıdaki insan veya söz konusu olan şartları göz ardı etmek değil, onları dikkate alarak kendi kodlarımıza göre davranmak. Yani netice itibariyle, çünkü dikkat edin kendi kodlarımız mevcut durumun niteliğine göre şekillenecek. Anlatabildim mi? Yani temel olan şey burada ne? Kendi kodlarınız. Ama bu kodlarınızın şekillenmesi karşınızdaki insanla bağlantılı. Basitçe şöyle bir örnek vereyim: hani diyelim ki sizin kodlarınız sevgi ve merhamet taşıyor. Şimdi diyelim ki 5 yaşındaki bir çocuğa o sevgi ve merhameti ifade eden kelimeler, tutum, tavır ayrıdır, 10 yaşındakine ayrıdır, 30 yaşındakine ayrıdır. Size karşı düşmanlık edene ayrıdır, size karşı açık olana ayrıdır. Ama temel kodunuz diyelim ki sevgi ve merhamettir; onun kendini ifade etme biçimi muhatap olduğunuz insanın durumuna, tavrına, hâline bağlantılıdır. Bu şekilde.
"Peki hocam, hilme göre bir davranışın iki kere iki eşittir dört gibi kesin bir sonucu var mı? Mesela bir olay yaşıyoruz, bütün arkadaşların aynı sonucu vermesi gerekiyor mu?" Öyle bir şey yok. Neden? Çünkü burada o hilm ile davranmanın dışında başka değişkenler var. Mesela Kur'an diyor ki, size karşı düşmanlık edene siz güzel, pozitif, doğru bir şekilde muamele edin, umulur ki o da değişir ama "mutlaka değişir" demiyor. Yani böyle mutlak bir şey yok; burada önemli olan şey sizin kendi insani kodlarınıza, fıtratınıza göre davranmanızdır. Mesela siz dürüst, ilkeli, doğru davranışlısınız ama buna rağmen karşınızdaki sürekli sizi kandırmaya, aldatmaya çalışabilir. Şunu diyemeyiz: "bak sen doğru davran, o da doğru davranacak"; hayır, bunu garanti edemeyiz, kadim literatür bize böyle bir genel sonuç sunmaz. Öyle olsaydı peygamber gibi bir insana herkesin inanması gerekirdi, çünkü o hilm ile hareket etmiş, her zaman fıtratına göre hareket etmiş; ama Ebu Cehil kendi kodlarıyla, kendi cehaletiyle deyim yerindeyse cevap vermiş. Hazreti Ebu Bekir kendi referanslarıyla cevap vermiş. Ebu Cehil'in oğlu İkrime yirmi yıl cahillikle cevap vermiş, yirmi seneden sonra yanlış yaptığını anlamış. Böyle bir şey yok; yine bu da egonun bir yanılsamasıdır: "bak sen iyi davran, o da sana iyi davranacak." Hayır, böyle bir şeyi bilmiyoruz. Ama sen iyi davranırsan karşındakine daha pozitif bir alan açmış olursun, ona daha doğal, daha dengeli, daha fıtri bir alan açmış olursun.
Bu şuna benzer: sen birine bir tarla gösteriyorsun ve diyorsun ki "bak arzu ediyorsan buraya ekebilirsin." O ekmeyi tercih etmiyor, üstüne asfalt döşüyor, bir şey de yetiştirmiyor; bu onun alanı, ona sen bir şey yapamazsın, etki edemezsin. Onun için Allah hiçbir peygambere "siz doğruyu anlatın, en güzel şekilde anlatın, örnek olun, bakın göreceksiniz herkes inanacak" demiyor. Böyle bir şey yok, anlatabildim mi? Böyle bir beklenti duymak da yanlış bir şey; bu benim alanım değil çünkü. O insan adına temenni ederim ama bunu beklemem. Sen onlar üzerinde zorlayıcı değilsin. O yüzden tabii, sen kendi alanında, kendi varoluş alanında davranmakla sorumlusun. O yüzden olduğun gibi dostum.
Yukarıdan Gelen Emaneti Gölgesizce Aktarmak
O da işin yukarıdan aşağı inen tarafı. Yani yukarıdan aşağı inen ne demek? Allah'ın seni kodladığı şekilde dosdoğru ol. Yani araya hiçbir ego gölgesi, ego direnci girmesin. Onun için peygamber için bu çok önemli bir ayettir: "emrolunduğun gibi dosdoğru ol." Yani bu ne demek biliyor musunuz? Geleni olduğu gibi eksiltmeden, gölgelemeden, saptırmadan, indirgemeden yansıt. Hani bunu modern teknolojiyle ilgili bir örnekle açayım: şu ana kadar hiçbir sıfır kayıpla, diyelim ki elektriği ileten bir şey bulunamamıştır bildiğim kadarıyla. Neden? Böyle bir süper iletken yok henüz; mutlaka belli bir derecede aldığı enerjiyi verdiği noktada indirgeyerek ulaştırır, kayıplar oluşur yani. Şimdi "emrolunduğun gibi dosdoğru ol" demek, sana verileni olduğu gibi aktar demektir. Bu yukarıdan aşağı düzeyimizle ilgili, yani yaratıcıdan bize gelen şeyle ilişkili bir şey.
Şöyle bir örnek vereyim: Allah size, bir zihinsel örnek olsun diye, on birimlik sevgi verdi diyelim; siz o on birimi de verdiniz ama "bak ben seni ne kadar seviyorum" bir görüyorsun değil mi? Ne yaptınız? Onu gölgelediniz. Anlatabildim mi? "Emrolunduğun gibi dosdoğru ver" demek, sana geldiği gibi ver demektir. Sana geldiğinde üzerinde senin adın var mıydı? Yoktu. Allah sana annelik verdi ama sen aktarırken "bak ben senin annenim, unutma" diyorsun. Allah'tan öyle mi geldi o annelik duygusu? Olduğu gibi geldi, üzerinde senin adın yoktu. Sevgide senin adın yoktu, şefkatte senin adın yoktu, ilimde senin adın yoktu. Allah sana bir ilim verdi diyelim; sen onu aktarırken niye "ben biliyorum" diyorsun, "benim ilmim" diyorsun? Bak, olduğu gibi aktarmıyorsun; bu en masumane gölgeleme hâli. Bir de geleni tamamen örtme var: onu örtüyorsun, kapatıyorsun. Mesela Allah senin kalbine annelik babalık şefkati, merhameti vermiş ama kendince öyle bir bahane buluyorsun ki çocuğuna o şefkati, merhameti yansıtmıyorsun. Anlatabildim mi?
Dolayısıyla "emrolunduğun gibi dosdoğru ol" yukarıdan aşağıya gelenin niteliğine işaret ediyor. Hilm ile hareket etmek, sana verilmiş kodlar, fıtratla ilgili; bütününü içerir, her şeyi içerir. O fıtrat ile hareket et. Mesela diyelim ki affetmek fıtratın doğal bir özelliğidir; affettiğinde sen hilm ile hareket etmiş oluyorsun. "Hocam bir insan sürekli fabrika ayarlarında nasıl kalır?" Evet, asrın sorusu. Yaptığımız dersler aslında o noktaya önce gelmek içindir; sonra o noktaya tam olarak geldiğinde bu sefer onu korumak noktası gelir. O yüzden derler ki Asr suresinin bir yorumunda "hakkı ve sabrı birbirine tavsiye etmek" hem hakta olacaksın hem o hakta sebat edeceksin, o da sabır oluyor. Oradaki sabır hakta direnmek, hakta stabilite içinde olmak -direnme kavramını da kaldırayım, hakta stabil olmak, hak noktasında stabil olmak, istikrarlı olmak, o stabiliteyi kazanmak. Bu tabii ki dolayısıyla önce o doğal dengemizi iyice bulmak, daha sonra o denge içinde de olabildiğince kararlılık kazanmak.
Psikolojik Bağışıklık Sistemi: Rağmenlik Bilinci
Orada da ne devreye girer? Negatif etkenlere karşı farkındalık ve rağmenlik bilinci devreye girer. Bir örnek: bedensel sağlığı koruyan en temel sistem nedir? Bağışıklık (immün) sistemidir; dışarıdan gelecek negatif etkilere karşı koruyan sistemdir değil mi? Peki mesela psikolojik olarak düşünün bizi, kendi kendimize soralım: beni psikolojik olarak dıştan gelen negatif şer etkenlere karşı rağmen olma düzeyinde tutan bir bilincim var mı? Mesela diyelim ki ben bir insanı on defa affettim, ben küçük bir hata yaptım, o beni affetmedi; sonra on defa daha büyük hata yaptı, ben hemen diyorum ki "bundan sonra onu asla affetmeyeceğim." Neden? "Ben bir hata yaptım, beni affetmedi; beni bir hatam yüzünden affetmeyen, üstelik ben o insanı onlarca defa affetmişken, bundan sonra ben de affetmeyeceğim" diyorum. Ne yapıyorum? Bu sefer fıtratımdan çıkmaya başlıyorum. Neden? Şunu diyemiyorum: onun seni affedip affetmemesi senin affetme bilincine engel olmamalı. Aslında hocam fıtratı yansıtmak Allah'ın Allah'lığını bir nevi burada yansıtmamız değil mi? Tabii, bir düzeyde onun -o bizi bir kez değil defalarca affediyor yani. Tabii, işte aslında Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak denilen şey de biraz böyle; veya onun boyasıyla boyanmak denilen şey de biraz o, mecazen ahlak denilmiş; tabii Allah'ın ahlakından kasıt işte onun isim ve sıfatlarının niteliklerine bürünmek. Onlar da zaten ondan gelen şeylerdir; onları egomuzla örtmeyeceğiz. Aslında hepimiz Allah'ın boyasıyla boyanmışız da o boyayı bazen örtüyoruz, gölgeliyoruz, üzerine ego boyası atıyoruz; o zaman o boya olduğu gibi görünmüyor.
"Örnek verebilir miyiz hocam? Elektriğin oluşması için hem nötr hem faz gerekir, yani birisi artı birisi eksidir. Biz psikolojik düzeyde bakarken artının sadece elektriğin olmasını kâfi görüyoruz; yani akım devam ettiğinde hak, hakikat, erdem oluşuyor zannediyoruz. Oysa negatif olan olmadığında elektrik oluşmuyor, yani onun da devam ediyor olması lazım. Fazın ve nötrün birbirine temas edip şase (kısa devre) yaptırmaması gerekiyor; yoksa o zaman sigorta atıyor, akım bitiyor. Yani onu tam diyemem." Şöyle diyebilirim: bilince ulaşması gerekiyor, bilince ulaştıktan sonra da onun korunması. Yani burada şimdi öz fıtratımız saftır ve doğaldır; aynı zamanda insanda negatifliğe rağmenlik bilinci de vardır. Onun yanı başında olduğu zaman sistem korunur. Yani sende mesela diyelim ki beden olarak tam sağlıklısın; peki tam sağlıklı olman yeterli mi? Diyelim ki tam sağlıklısın ama bağışıklık sistemin yok, yani negatifliğe rağmen sistemi koruyan, o bedenin sağlığını koruyan bir sistem yok sende; o zaman ne olursun? Dışarıdan gelecek en ufak bir hastalık etkenine karşı o sağlığın gider.
Şimdi aslında insanın dünyaya gelmesinin altında yatan bir nokta da odur: insana rağmenlik kazandırıyor bir anlamda. Yani hayır ve şer ile muhatap oluyorsun; hayrı zaten doğal olarak hayırla karşılıyorsun, şerri de rağmenlik bilinciyle en uygun tutumla karşılıyorsun. Fakat rağmenlik bilincin olmazsa şer seni olumsuz reaksiyon vermeye götürür. O klasik en çok söylediğimiz "insanlar beni bozdu" -hayır, insanlar seni bozmadı; insanların bozucu etkilerine karşı senin rağmenlik sistemin yoktu. Rağmenlik sistemin olmadığı için; fakat burada dikkat edin, rağmenlik bir bilinçtir bu noktada, yoksa şey değil, insanlara karşı katılık, sertlik değil.
Mesela şimdi bağışıklık sistemimiz nasıl? Bakın hiç görünmüyor değil mi? İmmün sistem vücudumuzun etrafında böyle bir koruyucu tabaka değil değil mi? Bir bilgi sistemi aslında, dikkat edin; bir yazılım gibi düşünün aslında bağışıklık sistemini. O yazılım sisteminde ne var? "Vücuda giren bir virüs doğaya aykırı" diyor, "doğaya aykırı" diyor, o zaman "bunu yok et" diyor. Yazılımda eksiklik varsa o zaman aşı yap diyor. Aşı ne demek? O yazılım sistemine bir yazılım katmak demek. Yani siz bedene diyorsunuz ki bak şu bakteri var ya, veya şu virüs var ya, vücuda zararlı; sen bunu tanı, buna karşı antikor üret ve ileride bununla karşılaşırsan o antikorla karşılık ver. Mesela kızamık aşısı, tetanoz aşısı nedir? Vücuttaki bağışıklık sisteminin yazılımını güçlendirmek, o yazılımı daha nitelikli hâle getirmek demektir.
Peki benim psikolojik sistemimde bir bağışıklık sistemi var mı? Yani ben dıştan gelen negatif etkilere karşı, o dıştan gelen negatif etkilerin negatif olduğunu, fıtrata uymadığını anlayabiliyor muyum ve ona karşı antikor üretiyor muyum? Yani onun nötrleştirici, ortadan kaldırıcı bir tutum, davranış, anlayış üretebiliyor muyum? Yani kendi içimde onun yerleşmesini engelleyen -dışarıdaki şerri ortadan kaldırmak değil- dışarıdaki şerrin benim içimde bir şer odağı olmasını engellemek için ben bu sistemi kullanıyorum. Yoksa dışarıdaki şerri hiçbir zaman ortadan kaldıramayabilirim ama dışarıdaki şer benim içimde bir kötülük odağı oluşturmasın. Bütün mesele budur. İşte immün sistemimiz, deyim yerindeyse psikolojik anlamdaki immün sistemimiz böyle bir işlev görecektir. Bu da nedir? Farkındalıktır, şuurlu olmaktır.
Mesela düşünün, hiçbir tutum peygamberimizi merhametsiz kılmamıştır -ki çok merhametsizlikle karşılaşmış değil mi- ama kendisi merhametsiz olmamış; vefasızlıkla karşılaşmış, vefasız olmamış; sadakatsizlikle karşılaşmış, sadakatsiz olmamış. Dolayısıyla insan, dışsal negatifliklerin kendi içinde bir negatiflik oluşturmasına ve böyle bir zemin inşa etmesine karşı uyanık olacak. Yoksa bakın, sanki böyle kendimizi insanlardan korumalıyız anlamında bir şey çağrışmamalı bizde. O ne olur? Kaçınmaya götürür. Birkaç yol ararsın; veya eğer enneagram tipin tepkiselse -bir sekizse- bu sefer insanlara karşı sert davranırsın. Kimisi insanlara karşı sert davranıyor, kimisi kendini savunmaya alıp insanlardan kaçınıyor; ikisi de sağlıksız kendini koruma biçimleridir. Birisi kendi varoluş kapasiteni daraltmak anlamına gelir kaçınma yoluyla, diğeri de insanlara haksız bir şekilde davranmak olur. Mesela bazen diyorum ki "sen şu insanlara niye bu kadar sert davranıyorsun?" Diyor ki "hocam hak ediyorlar." Bak sen öyle bir yanlış kodlama yapmışsın ki içinde: insanlara karşı böyle güçlü, baskın, otoriter, hükmedici olacaksın, ta ki insanlar sana zarar vermesin diye yanlış bir kendini koruma sistemi oluşturmuşsun. Bu da yanlış. "Ben insanlarla baş edemiyorum, acı çekiyorum, üzülüyorum, o zaman olabildiğince kaçınayım" -bu da başka bir yanlış tutum.
Hilm içinde olmak, işte o tıpkı peygamberin örnekliğinde olduğu gibi, halk içinde olmak, insanlar içinde olmak ama kendi iç dengesini, fıtratını korumak demektir. Mesela hiçbir şey peygamberimizi katılaştırmamış değil mi? Öyle bir şey yok. Bu ne demek? Fıtrat hâli, o fıtratın korunma bilinci söz konusu orada. Dolayısıyla psikolojik anlamda bağışıklık sistemi dediğimiz şey, insanlara karşı veya insanlardan kaçınma anlamı taşımıyor; bahsettiğimiz şey bir farkındalık, meseleleri doğru okuma.
Affetmek Gurursuzluk Değildir
Mesela geçen bir mevzu oldu: birisi birisini aldatmış, konu affetmeye gelince "ne kadar gurursuzsun, affedecek misin" deniyor. "Affetmekten başka çarem yok ki" diyor, "üç çocuk var" diyor, "şu var, bu var" diyor. Şimdi bakın nereden baksan talihsizlik; yanlış bir şey. Şimdi affetmeyi gurursuzlukla tanımlamak mı dersiniz? "Başka çarem olmadığı için affediyorum, ne yapayım" demek mi problem? Nereden baksanız hep yanlış yerden tutuluyor. Affetmek niye gurursuzluk olsun? Aksine affetmemek bir gurur tavrıdır. Sen affetmediğinde bir gururun var, gizli bir gururun var: "başka türlü affedeyim, yaptıkları yanına kâr mı kalsın?" Nereden tutsanız bu egoyu elinizde kalır. "Yaptığı yanına kâr mı kalsın" -sanki yaptığı yanına büyük kâr bırakacak sanki. Bir kötülük insana bir kâr bırakır mı? Bir düşünün bakalım, gerçekten düşünün: bir insanın yaptığı yanlış yanına kâr kalır mı? Yani o bir fayda olur mu? Fıtri anlamda düşünün; yani hangi kötülük vardır ki insana faydalı, bir kâr, bir değer, bir fayda sağlamış olsun. Öyle bir şey olamaz ki.
"Verim ki vermesin, farkında değil" -diyelim ki vicdanı öyle kararmış ki o iç huzursuzluğunu da duymuyor. Çünkü bazen ego diyor ki "tamam affet ama bak o zaten içten huzursuzluk yaşayacak, o vicdan azabı yaşayacak." Bazen ego şöyle diyor: "bak vicdan azabı yaşayacaksa affedeyim, yaşamayacaksa affetmeyeceğim." Bütün bunları bir kenara koyun ve şunu deyin kendinize: "bak ben seni affediyorum." Hatta "affediyorum" derken aslında şöyle demek istiyoruz demeliyiz: "senin bana karşı yaptığın yanlışın benim bedenimde veya benim psikolojimde meydana getirdiği rahatsızlığı ben siliyorum, bunu önemsemiyorum, bundan dolayı kendimi alacaklı görmüyorum. Ama yaptığın yanlışın da sana uymadığını düşünüyorum; ama bu senin alanın. Senin yaptığın yanlış, bana sorarsan bu senin fıtratına, senin doğana, senin insanlık değerine de yakışmaz. Ama bunu değerlendirecek olan, bu konuda bir tercihte bulunacak olan sensin, ben bu alana karışmam." Bakın bu ne güzel bir affedicilik.
Konu bayan veya erkek değil yani, ben tersine çevirmedim, dikkat edin; konuyu oradan almayacaksınız. Yani ben olayı diyorum ki kadın, erkek, evlat, ebeveyn -bunların ötesinde bakın değerlendirin. O zaman göreceksiniz ki her türlü düzeyde bu bahsettiğim tarzdaki anlayış insanın fıtratına yakışan ve gerçekten karşıdakine de fıtri bir mesaj veren bir yaklaşımdır. Yani ben tabii ki muhatap olduğum insanların yaptıkları yanlışlardan zarar göreceğim; ben bunu eğer yaşıyorsam hayatımda mutlaka az veya çok bunu göreceğim, zahiri olarak. Bunu göreceğiz. Peki bu konuda beden veya psikolojik boyutta yaşadığımız zararı ne yapacağız? Sürekli toplayacak mıyız bir yerde, bir hane açıp oraya mı biriktireceğim? Yok, biriktirmeyeceğim. Bu hayatın doğasında olan bir şeydir; benim asıl özüme de bir zararı zaten yoktur.
Sonra ne diyeceğim? Karşımdaki insana da onun insanlığına duyduğum hürmet ve onun da insanlığını fark etme hakkını bilerek diyeceğim ki "bak aslında ben bu durumdan dolayı kısmen rahatsız bile olsam, ben bu rahatsızlığımı sildim. Senden bu konuda hiçbir alacaklı değilim, hiçbir hoşnutsuzluk, hiçbir negatif duygu ve düşünce de taşımıyorum. Ama bu yaptığın şey senin adına, senin fıtratına, senin insanlığına da uymadığını düşünüyorum. Belki yanılıyorum ama ben böyle görüyorum, sana da yakışmaz; dolayısıyla senin de bu konuda kendini kritik etmeni tavsiye ediyorum. Ama bu senin alanın, benim bu konuda senden herhangi bir beklentim yok."