Enneagram, Kişisel Güçlükler ve Benliğin Çokluğuna Dair
Kısa Özet
Sohbette enegramın dokuz noktasından başlanarak, bir sürecin doğru başlayıp doğru devam etmesi için "değer vermenin" gerekliliği ve dindarlığın aslında kendini bilmeye verilen değer olduğu anlatılıyor. Uhud Savaşı'ndaki okçular ve Cuma suresindeki kervan örnekleriyle içimizdeki farklı benliklerin hakikate ne kadar tabi olduğu sorgulanıyor. Ardından enegramın iki noktasına geçilip kişisel güçlüklerin, yani içimizle hakikat arasına giren yanlış benliklerin fark edilmesi gerektiği; bunun bedenin biyolojik direnç mekanizmalarına (terleme, ateş, insülin gibi) benzer şekilde psikolojik düzeyde de bir dengeleme ihtiyacı olduğu anlatılıyor. Acı, travma, geçmişi hatırlama, tövbe, affetme ve "hayat bize hiçbir şey öğretmez, ego söyletir" fikirleri örneklerle işleniyor. Sohbet, kişisel güçlüklerin aslında dışsal değil içsel olduğu, hangi benlikle dinlediğimizin önemi ve hakikatin ışığının karanlığı (yanlış benlikleri) kendiliğinden ortadan kaldıracağı vurgusuyla tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Dindar insan, gerçek değerin kendini bilmek olduğuna inanan ve bunun üzerinde çalışan insandır; bu değer netleşmeden istikamet (sırat-ı müstakim) korunamaz.
- İçimizde birçok "benlik" (ego hâli) vardır ve bunlar her zaman aynı hakikate tabi olmayabilir; Uhud'daki okçular ile Cuma hutbesini bırakıp kervana koşan sahabe örnekleri bunu gösterir.
- Kişisel güçlükler dışarıda değil içeridedir; dışsal olaylar ancak içimizdeki bir benlik onları "tanımladığında/onayladığında" bizi etkiler.
- Beden olumsuzluklara karşı otomatik dengeleme mekanizmalarına (terleme, ateş, insülin) sahiptir; insanın da yanlış düşünce, duygu ve davranış kalıplarını fark edip nötralize etmesi gerekir.
- Hayat bize hiçbir şey söylemez veya dayatmaz; "geç kaldım", "yeterince mutlu değilim" gibi hikâyeleri üreten egodur.
- Tam ve mükemmel tövbe, kişiyi yanlışa dair bütün düşünce, algı, arzu ve dürtülerden arındırır; Allah tövbeye asla "bir daha yapmayacaksın" şartını koşmamıştır.
- Negatif benliklerin gerçekliği yoktur; donan suyun aldığı şekil gibi, ısı (hakikatin ışığı) görüldüğünde kaybolurlar.
Enegram, Kişisel Güçlükler ve Benliğin Çokluğuna Dair
Enegramın Dokuz Noktası: Çalışma Fikirlerine Değer Vermek
İnsanın kendi üzerinde çalışması konusunda aslında enegramın, "proses enegram" olarak tanımlanan bir yorumu var. Bu, kişilik tiplerinden ayrı bir durumdur. Üç dört haftadır ben adını koymadan aslında biraz bunları anlattım. Dokuz ile temsil edilen noktadan başladık. Dokuz noktası, kişinin çalışma fikirlerine değer vermesi olarak tanımlanıyor. Yani bunu şöyle düşünebilirsiniz: bir süreç nasıl başlar ve nasıl doğru bir şekilde devam eder, nerede kesintiye uğrayabilir? Bunu konuşuyorduk. İlk nokta nedir demiştik? Kişinin çalışmanın fikirlerine değer vermesi. Yani sen neyi gaye ediniyorsun? Harekete başlayacağız, bir eyleme başlayacağız, bir aktivasyon olacak, bir çalışma süreci olacak. Bunun olması için neye ihtiyaç var? Bir şeye değer vermek. Bir şey için hareket etmeye yönelmek için bir şeye değer vermeliyiz.
Enegramı biraz bilenler dokuzların hareket etmekte zorlandıklarını bileceklerdir. Aslında orada dokuz diyor ki: hareket etmeye değer bir şey var mı? Bana onu göster, ondan sonra hareket edelim. Hareket etmeye değer bir şey yoksa enerjimizi boşa harcıyoruz demektir. Dolayısıyla burada harekete geçmeye, enerjimizi ve dikkatimizi kullanmaya değer bir şey var mıdır, ya da buna değer olan şey nedir? Bu, temel soruydu. Bunu bilmek, bulmak, tanımlamak — dediğim gibi birkaç sohbet üzerinde durduk — çok önemlidir.
Din aslında burada neyi anlatmış oluyor? Din, bizim gerçekten enerjimizi, hayatımızı, dikkatimizi en temelde ve en merkezde neye yönlendirmemiz gerektiğini söylüyor. Eğer bir kişide din idraki veya dine dair bir bilgelik, hikmet yoksa o ne yapacaktır? Enerjisini, dikkatini, hayatını yanlış yerlerde kullanabilecektir. Dindar insan demek, gerçek değerin kendini bilmek olduğunu bilerek kendini bilmek üzerinde yoğun olarak çalışma gerektiğine inanan kişi demektir. Biz buna dindar insan diyoruz. Bu kişinin "çok iyi ilişkilerim olmalı, başarılı olmalıyım, insanlara kendimi ispat etmeliyim" gibi temel merkezi değerleri yoktur. Onun temel merkezi değeri kendini bilme üzerine kuruludur; kendini bilmeye çalışır. Yani hayatta asli, merkezi, temel olan değerin ne olduğuna dair böyle bir cevap veriyor. Bu, dindar insandır. Ya da dindar insan, bu cevabı kendisine vermesi gereken insandır. Gerçek değerin, asli, hakiki, kalıcı değerin kendini bilmek ve bulmak olduğuna inanır. Buna inandığı andan itibaren istikameti bulur. Eğer kişi böyle bir değere sahip değilse istikameti koruyamaz.
İstikamet: Sırat-ı Müstakim ve Değerin Netliği
Kur'an'daki tabiriyle sırat-ı müstakim, dosdoğru yol, ancak o yolun tam mükemmel ve en değerli şeye götürdüğünü bildiğimizde gerçekleşir. Eğer böyle bir kabul yoksa yolda sapmalar ortaya çıkabilir; yol sizi bir noktada kesintiye uğratabilir. Aslında doğru yolu doğru yapan, sonucundaki hedefin ne olduğuna dair bilgidir. Eğer o yolun sonundaki hedefin değerli olduğuna inanmıyorsanız, o yolda yeterince istikamet üzere yaşayamazsınız; yolun üzerinde sizi çeldirecek birçok şey ortaya çıkacaktır. Hani derler ya, insan eskiden "iyi insan olalım" der, sonra büyür, siyasete girer, ticarete girer, ona buna girer; ondan sonra içimize birçok yanlış değer veya yaklaşım nüfuz eder değil mi? Aslında bunun nedeni, oradaki değerin tam doğru ve hak ettiği şekilde tespit edilememesidir.
O yüzden Peygamberi niye hayat bozmamış? Çünkü diyor ki: "Benim için bir değer var, o değerin yanına alternatif olarak mukayese edeceğim hiçbir değer yok." Ebu Süfyan'ın (Peygamber hakkında) verdiği cevap da budur. O zaman onu ne değiştirebilir, onun istikametini ne bozabilir? Dünyanın en güzel kadını mı, en yakışıklı en karizmatik kişisi mi, bir ilişki mi, bir şöhret mi, belli bir miktar maddi zenginlik mi, bir araba mı, Boğaz'da bir yalı mı? Ne onu yoldan alıkoyabilir ki? Bir şey bizi yoldan alıkoyuyorsa, o şeye değer veren bir benlik var içimizde demektir.
Burada da şunu anlayacağız: senin bir tarafın gerçekte değerli olan şeye değer veriyor ama diğer benlikler bundan haberdar mı? Diğer benlikler bunu kabul ediyor mu? Hepsi aynı konuda ortak bir konsensüse ulaşmışlar mı? Eğer ulaşmamışlarsa o zaman bir ikilik ortaya çıkacaktır. Mesela bir tarafımız tövbe eder, diğer bir tarafımızın haberi bile yoktur; o mevzu onun umurunda bile değildir. Hani bazen bir çocuk "ders çalışacağım" der; öbür benlik der ki "ben sana gösteririm ders çalışmayı" — bilgisayara girer, internete, bir oyuna dalar, beş saat sonra oradan kalkar. Peki onu beş saat orada tutan ne? Başka bir benlik. "Ben ders çalışacağım, oyun oynamayacağım" diyen benlikle onu beş saat oyunda tutan benlik birbirinden ayrı, birbirinden farklıdır.
İçimizdeki Çelişen Benlikler: Uhud ve Cuma Suresi Örnekleri
Dolayısıyla dikkat edilmesi gereken şey, gerçekten değerli olanı tespit etmek; ikincisi de buna muhalif olan benliklerin içimizde var olup olmadığını bilmektir. Bunun en güzel göstergesi için İslam tarihini çok dikkatli anlamak, okumak lazım. En belirgin işareti nedir? Uhud Savaşı'nda bir tepeye yerleştirilen okçulardır. Okçuların önemli bir kısmı, savaşın kazanıldığını düşünerek harp meydanındaki ganimetten daha çok pay almak adına Peygamberin dediğini unutuyorlar ve tepeyi terk ediyorlar. Tepe terk edildiğinde Halid bin Velid komutasındaki bir atlı grup İslam askerlerini arkadan sarıyor ve yetmiş şehit veriliyor.
Kur'an burada ilginç bir tabir kullanıyor: "Kiminiz dünyayı, kiminiz ahireti tercih ediyordu." Aslında burada iki türlü de anlaşılabilir; oradaki okçulardan bir kısmı ahireti, bir kısmı dünyayı tercih ediyordu diye de anlaşılabilir. Benim anlama tarzım şudur: sizin içinizdeki bir kısım benlikler ahireti, ama içinizdeki bir kısım benlikler de dünyayı tercih ediyordu. O yüzden bir taraf Peygambere söz verdi ve sözünde duracaktı, ama diğer benliklerin bir kısmının haberi yoktu ya da bunu umursamıyordu — onlar için önemli olan dünyevi mal ve ganimetti.
Dolayısıyla dikkat etmemiz gereken şey, benim içimde temel olarak tanımladığım değerlere zıt olabilen benlikler var mı, sorusudur. O yüzden dikkat edin, Peygamber de Allah da o tepeyi terk eden kişileri suçlamadılar; "ne biçim insanlarsınız" demediler, analiz yaptılar. Kur'an orada analiz yaptı, suçlamada bulunmadı: "Düşünürseniz bu sizin için önemlidir" diyerek aslında onları kendi içlerine döndürüp analiz etmelerine dair bir ipucu sundu. Bu ipucu onlar için bir işaret oldu; ve bakın çok önemli bir şey, o kişiler bundan dolayı çok fazla bir suçluluk da duymadılar. Mevzu burada suçluluk değil; bu çok önemli bir şey. Ego ya kendini temize çıkarır ya suçluluk hisseder, başka bir yol yokmuş gibi. Ya "suçlusun, kötüsün, beş para etmezsin, işe yaramazsın" ya da "hayır ben çok iyiyim, benim bir eksiğim yok, ben gayet doğru davranıyorum" — böyle bir ikilemin içinde yaşar sürekli. Halbuki kendi üzerimizde çalışmak, kendimize analitik bakabilmektir. Ne var, içeride ne var? İnsan henüz kendini buluncaya kadar tek ve yekpare bir yapıda değildir; birçok benlik hâlini taşımaktadır. İşte bunu anlamak ve bunun üzerinde çalışmak dediğimiz şey budur.
Benzer bir örnek de Cuma suresinde var. Peygamber Cuma hutbesini okurken, uzun süredir beklenen bir kervan geliyor Medine'ye; birkaç kişi dışında herkes Peygamberi oracıkta bırakıp kervanın peşine düşüyor, kervanı karşılamaya gidiyorlar. Kur'an "seni orada bırakıverdiler" diyor. Bunu dışsal olarak yorumlayabiliriz; bu gayet anlaşılır bir şey. Şimdi bunu içsel olarak yorumlayalım: bizde de gerçeği, kendini bulmayı, kendi özünü idrak etmeyi önemseyen ve bu konuda gayret eden bir bilinç var. Peki içimizdeki bütün benlikler bu bilince tabi mi? Ne kadar tabi? Neye rağmen tabi? Orada da Peygamberi dinliyorlardı hutbede, ama neye rağmen dinleyemediler? Kervana rağmen dinleyemediler. Oraya kadar bir "rağmenlik" işledi; ama kervan geldiğinde mal göndermişler, mal gelecek, para kazanılacak, kim önce hareket ederse en iyi malları önce almış olacak — bir sürü hikâye dönüyor orada. Peygamberi çok az bir sahabe dışında hepsi bırakıveriyorlar.
Kur'an burada da suçlamada bulunmuyor; ama diyor ki "eğer hepiniz bıraksaydınız o zaman mahvolurdunuz." Bu neye işaret ediyor? İçinizde her zaman hakikati size hatırlatacak bir bilinç, bir benlik olsun; eğer onu da yitirirseniz mahvolmuş demektir, hiçbir merkeziniz kalmaz. Ama zaman zaman bazı benlikler, ya da benliklerin önemli bir kısmı, hakikate karşı kayıtsız, umursamaz olabilir; hakikati dikkate almayabilir.
Bana önce garip gelen bir şey vardı, sonra analiz edince anlayabildim: mesela bir şey anlattığımda kişi karşı çıkmıyor ama "sen hangi dünyada yaşıyorsun, hayat böyle yürümüyor" diyor. Bu çok garipsediğim bir şeydir; anlamazdım nasıl böyle diyor diye. Hem bana itiraz etmiyor, ben bekliyorum bana itiraz etsin, ben de daha güçlü argümanlar sunayım — ama reddetmiyor. Fakat öyle bir şekilde yaklaşıyor ki bunu boşa düşürüyor. İşte Cuma suresinde anlatılan şey de bu. Oradaki sahabeler Peygamberi reddetmediler, "sen boş konuşuyorsun" ya da "gereksiz uzatıyorsun" demediler; ama onu terk ettiler, dinlemediler, bırakıp başka bir pozisyona geçtiler.
Bizim içimizde de böyle birçok benlik var. Para, makam, mevki, şöhret ya da birinin bize ilgi ve sevgi göstermesi söz konusu olduğunda bir anda bakacaksınız, kaç tane benlik kaldı merkezde? Hutbeyi okuyan var mı, hutbeyi dinleyen var mı, dinlemeyenler kaç kişi? Buna bakmak zorundayız. Kendi üzerinde çalışmak budur. Hutbeyi, yani hakikati hatırlatan bir benlik sizde kalmamışsa, orada herhangi bir çalışmadan bahsedemezsiniz. Bunu size hatırlatacak içinizde güçlendirilmiş bir bilinç olması gerekiyor; bunu güçlendirmezsek yol alamayız, güçlenirse kişi yolculuğa başlayabilir.
Kişisel Güçlükler: Enegramın İki Noktası
Yolculuğa başlamak için önce bir değere sahip olman lazım. İkincisi, çalışma fikirlerini kendine uygulaman lazım; bu da "bir" noktasıyla temsil edilen şeydir: doğruyu yapmak, gerekeni yapmak, doğru olanı uygulamaya çalışmak ve yanlış olandan kaçınmak. Sonraki nokta, iki ile temsil edilen nokta neye işaret ediyordu? Kişisel güçlüklerin farkına varmak. Mizacı iki olanların en büyük problemi, negatif duygulara rağmen olabilmektir. Birçok negatif durum var; hem kendi içimizde ortaya çıkıyor hem de dışta. Bu çok önemli: hem içte hem dışta engelleyici unsurlar var. Ama gerçek ve büyük engel içeride doğar; içeride vardır ve içeride o engele karşı uyanık olmak gerekir. Fakat aynı zamanda dışarıda da engel vardır. "Ben ne güzel gidiyordum, karım/kocam bir laf dedi, her şey tepetaklak oldu" — tabii ki olacak, sen bunu bilmiyor musun? Buna karşı farkındalığın yoksa, bu şu demektir: bütün ömrün boyunca ince bir pantolon ve bir atletle yaşamaya çalışmak gibi bir şey bu. Kar yağacak, dolu, tipi, aşırı sıcak; sen hiç bunları dikkate almıyorsun, ince bir pantolon ve fanilayla "ben bu hayatı yaşarım" diyorsun. Demek ki senin hayatının akışı içindeki dışsal engelleyicilerden haberin yok; böyle bir hazırlığın yok.
Beden ve Ruh: Biyolojik Direnç Mekanizmaları
Bu, modern biyolojik düzeyden bakınca nedir? Kişinin bağışıklık sistemi diye bir şeyi olmaması demektir. Öyle bir insan ne kadar yaşayabilir? Çok kısa. Eğer vücudumuz bizim kafamıza göre dizayn edilseydi, biz çok fazla yaşamazdık. Ama dikkat edin, insanın biyolojik yapısında olumsuzluklara rağmen çalışan mekanizmalar var. Çok sıcak oldu; vücut terliyor. Çok soğuk oldu; gözenekleri kapatıyor. Herhangi bir mikrobik hastalıkta ateşi yükselterek o mikropla mücadele ediyor. Vücuda bir şey fazla aldınız; hemen ölçülüp fazlası atılıyor. Eğer öyle bir sistem olmasa biz ne yapardık? Bakın beden nasıl dizayn edilmiş, güçlüklerle mücadele edecek şekilde dizayn edilmiş. Tansiyonunu yükseltecek bir efor sarf ettin; vücut sürekli tansiyonu normal hâle getirmeye çalışıyor. Kandaki şeker seviyesi yükselince, vücuda zararlı olduğu için insülin üreterek şekeri azaltıyor.
Peki birisi sana kaba davrandı, sende bir kısım şeyler yükseldi; neyle düşüreceksin? Ağzına geleni söyleyerek mi? Ya da kandaki şeker seviyesi yükseldi diye kanı mı boşaltacağız, yoksa şekeri mi düşüreceğiz? Bakın biyoloji çok fevkalade bir mekanizma gösteriyor bize ve bu çok anlamlı bir şeydir. Diyelim ki sende bir şey yükseldi, kaygı yükseldi; ne yapman gerekir, biliyor musun? Bilmiyorsun. "Kim kaygımı yükselttiyse Allah belasını versin" diyorsun — başka bir cevabın yok, başka bir çözümün yok. "Kimse kaygımı yükseltmesin, kimse bana kötü bir şeyden bahsetmesin, kimse bana bir şeylerin ters gittiğini söylemesin" — böyle bir şey olabilir mi hayatta? Yok. Peki kaygın yükseldiğinde ne olacak? O kaygıyı yükselten yanlış düşünce ve algılar var; onları psikolojik damarlardan çekiver, bir bakarsın kaygı düşmüş, doğal seviyesine gelmiş; hayatını koruman için gereken dikkat ve duyarlılık neyse o hâle gelmiş. Böyle bir şeyin yoksa, o zaman ya kendini suçlayacaksın ya etrafı, ya hayatı, ya da yaratıcıyı suçlayacaksın: "Hayat istediğim gibi gitmedi, ne kadar şanssızım." Bundan sonra nereye götürebilirsen götürürsün.
Peki başka bir çözüm yok mu? Hayatın güçlükleriyle nasıl mücadele edeceğim? Hayatın güçlüklerini inkâr edemem, etsem bir faydası yok. İnkâr etmeye benzer bir tarafımız var; "böyle bir şey olamaz, kabul edemem" demek de bu inkârın başka bir biçimidir. Zaten inkâr etme şansımız yok, fakat kavga etme şansımız var — ama o da verimsiz bir çalışma. Peki istediğin şeyler olmadı hayatta, içeride ne oluştu? Memnuniyetsizlik, hoşnutsuzluk, üzüntü, keder, şanssızlık, mahrumiyet hissi. Bunlar hep psikolojik zehir. Şeker hastası, tansiyon hastası diyoruz, ya da böbrekleri temizlemeyen bir kişi haftada iki gün diyalize gidiyor; bizim de haftada belki her gün psikolojik diyalize gitmemiz gerekir, çünkü psikolojik anlamda zehirleniyoruz — fakat o zehirleri nötralize etmiyoruz.
Acı, Travma ve "Acıyı Referans Almamak"
İşte bütün problemler nerede ortaya çıkıyor? Kişisel güçlüklerle mücadele etmek gerektiğini bilmiyoruz, ya da bunu kabul etsek bile gereken çabayı göstermiyoruz. Vücutta yemek yiyoruz, su içiyoruz; üre oluşuyor, vücut onu atıyor. Peki senin psikolojik varlığında ortaya çıkan yanlış düşünce, duygu ve davranış kalıplarını neyle atacaksın? Atmasan psikolojik olarak zehirleniyorsun; en son zehirlendiğinde de psikolog, psikiyatrist arıyorsun. Bunun nedeni, kişinin psikolojik anlamda neyin zararlı, neyin faydalı olduğunu ayırt etmemesidir; ayırt edebilmek de ayrı bir bilinç gerektiriyor.
Kişi der ki: "Tabii ki üzülürüm, bir şeyi kaybettiğimde tabii ki çok üzülürüm; istediğim bir şey olmadığında tabii ki kendimi şanssız hissedeceğim." Aslında ne yapmış oluyor? Zehire faydalı bir şeymiş muamelesi yapıyor. "Üzüleceğim, hakkım bu, benim kadar kim acı çekti" — herkes acılarını yarıştırmaya başlıyor değil mi arkadaşlar? Ben hayatta hiçbir zaman "acı" sözünü onaylamamışımdır, bunu doğal bir şey olarak görmeye karşı da doğal bir reaksiyon vermişimdir; onaylamıyorum, hiçbir zaman onaylamıyorum.
Budistlerin çok hoşuma giden bir sözü vardır: derler ki hayatta dört temel gerçek vardır — hayat acıdır, acı gerçektir, acı aşılabilir, öyleyse çalış. Ama kime göre gerçektir? Psikolojik benliğe göre gerçektir. Zaten aşılabilir olması, onun hakiki ve asli bir şey olmadığını gösterir; asli bir şey olsaydı acıyı aşamazdık. O yüzden kişi acılarının içinden ve üzerinden bir yere varamaz, acılarını aşarak bir yere varabilir. Hangi benlik size "sen çok acı çektin" diyorsa, o senin düşüncendir; "ben aynı kanaatte değilim" diyeceksiniz. Bu, acıyı inkâr etmek değil, acı çeken benliği de inkâr etmek değil; ama onu referans almamaktır.
Eğer içsel ve dışsal düzeyde engelleyici şeylerin olduğunu kabul etmezsek yolda kalırız; bunlarla nasıl mücadele edileceğini bilmezsek de yine yolda kalırız. Geçen birisiyle konuşuyordum. Dedi ki: "Senin travman var mı?" "Yok" dedim. "Nereden biliyorsun bunları?" dedi. Dedim: "Benim annem dört (yakınını) kaybetti, hiç travmatize olmadı." Başka örnekler de verebilirim. Neyi haklı çıkarmaya çalışıyoruz? Acı çekmeyi mi? Kimse kimseyi acı çekmekten engelleyemez, isteyen çekebilir. Canın yanması, travmatize olmak, insanın kendini koruması için bir savunma mekanizması olduğu için belki de bir algı oluşuyor. Ama hangimiz düşüp dizimizi yaraladığımızda, o acıyı tattıktan sonra bunu devam ettiririz? "Ben düşmüştüm, çok acı çekmiştim" diyen bir insan olsaydı — "ne zaman düşmüştün?" "On sene önce." "Sen kafayı mı yedin" değil mi? On sene önce dizin yaralanmış, belki dikiş de atılmış ama on sene önce; bitti aslında o.
Bakın biyoloji ne yapıyor? "Benim yaram var, ben çok acı çektim" demiyor; o acıyı hissediyor ve o acının verdiği mesaj üzerinden bir çözümlemeye gidip orada tamir ediyor. Ben şimdi "on sene evvel dizimi kırmıştım, çok acı çekmiştim" deyip aynı acıyı şu an yaşasam, siz benim için ne düşünürsünüz? Tuhaf, en hafifi tuhaf. Peki psikolojik anlamda niye böyle bir durumu tuhaf görmüyoruz? Yirmi sene önce yaşadığımız bir olayın acısını bugün anlatıp anlatıp, aynı acıyı yaşayan bir insana ya da kendimize niye tuhaf bakmıyoruz ki? İkisi arasında hiçbir fark yok, ikisi de tuhaf. Neden? Çünkü beden, acı çektiği yeri onarmasını biliyor; biz psikolojik acılarımızı onarmasını bilmiyoruz.
O boşluk kimin hissettiği bir boşluktur, diye sormak gerekir: gerçekten benim öz itibariyle yaşadığım bir boşluk mu, yoksa ilişkiler üzerinden var olan ve ilişkiler üzerinden bir özdeşleşme yaşayan benliğin hissettiği bir boşluk mu? Fenerbahçe beş sene üst üste Galatasaray'a yeniliyor, Fenerbahçeli insanlar bir boşluk hissediyor; ben Fenerbahçeli olmadığım için hissetmiyorum, çünkü özdeşleşmiyorum. Bunu hisseden özne gerçek bir bilinç ve nesnellik niteliğine sahip mi, değil mi? İşte temel mesele odur. Beyin belki bedensel olarak yaşadığımız bütün yaralanmaların kodlarını hafızada taşıyor ama sürekli önümüze koymuyor. Muhtemelen hafızamızı tam işletiyor olsak, doğduğumuzdan bu yana bütün biyolojik yaralanmalarımızı önümüze koyabilir ama hiçbirini ikide bir getirip "sen ne kadar çok düştün, ne kadar yaralandın" demiyor. O zaman farkında olmak lazım: hangi bilinçle, hangi benlik bilinciyle yaşıyorum? Budizm "acı" derken anlatmak istediği de budur; acıyı geçmişten bugüne taşıyan benlikten bahsetmek istiyor.
Kimse Kimsenin Yerine Çalışamaz
Geçmiş acılarına dalmış insanları biz nasıl bu acılardan çekip çıkarabiliriz? Onlar kendilerini çekecekler; siz yardım etmezseniz olmaz — ama ancak kişi bu konuda yardım istediğinde yardım edilebilir. Kimse kimsenin yerine çalışamaz; hiç kimse bir başkasının yerine kendi üzerinde çalışamaz, bir peygamber bile. Bir bilgeden duyduğum bir söz vardı, ilk önce insana biraz garip geliyor ama diyor ki: "Sen şu şu negatif benlikleri aşmadıkça, Tanrı bile sana yardım edemez." Doğru yani; "edemez" derken hâşâ bu Allah'ın güçsüzlüğünden değil, fakat sistem böyle. Sen o benliğe tutunduğun müddetçe sana Tanrı bile yardım edemez. Dolayısıyla burada kimse kimsenin yerine çalışamaz; ama birbirimize destek olabiliriz, hatırlatıcı, ufuk açıcı, destek sağlayıcı olabiliriz. Ama kimse kimseyi çıkaramaz.
Benim öyle çok örneklerim var: bir şey için boşa acı çekiyor, beş yıl altı yıl hâlâ devam ediyor. "Çekmek istiyorum" diyor; diyebileceğim, yapabileceğim bir şey yok. Boşa kürek sallıyor, boşa vakit harcıyor, yanlış bir yerde enerjisini kullanıyor ama kendini ikna etmediği müddetçe yapılabilecek hiçbir şey yoktur. İşte burada bizim dikkat etmemiz gereken şey, psikolojik dengeyi sağlamaktır. Mesela bir benlik der ki: "Sen çok geç kaldın." Sen şimdi buna cevap vermezsen o benlik seni acelecilik tuzağına, geç kalmışlık tuzağına düşürür. "Neye geç kaldım, neye göre geç kaldım" diyemezsen, o benlik seni etkilemeye başlar ve hayatı sürekli geriden takip eden biri olma psikolojisine düşersin.
Hayat Bize Hiçbir Şey Söylemez: Geç Kalmışlık Duygusu
Hayatta yapılması gereken şeyler vardır ve bunlar için belli yaşlar vardır denir; siz onları yapmadığınızda veya yapamadığınızda çeşitli sebeplerle hayata geç kalmış ve geriden takip ediyor olduğunuzu hissedebilirsiniz. Bunun neye göre olduğu sorulmalı: hayatın realiteleri diye bir şey aslında biz kendimiz oluşturuyoruz, ya biyolojik olarak ya sosyolojik olarak; bunlar zaten oturmuş ve herkes tarafından kabul görmüş gerçekler ve değerler üzerinden sayılır. Çalışma, yani kişinin kendi üzerinde çalışması, çalışmanın değerleriyle olur; hayatın size gösterdiği değerlerle olmaz. Hayat bize hiçbir şey öğretmez arkadaşlar, hayat bize hiçbir şey göstermez. Biz hayatı kendi bilincimizle görür ve onun üzerinden sonuçlar çıkarırız.
Hayat size şunu der: "çocuğun mu oldu, ne güzel, büyüyecek, sonra adam olacak, sonra evlendireceksin, mürüvvetini göreceksin, torunlarını da görürsün." Torun sevmek ne kadar güzel bir şey — hayat size bunu mu anlatıyor, size böyle bir mesaj mı veriyor? Bu mesajı kim alıyor, kime veriliyor? Bu mesaj ego tarafından alınıyor ve ego böyle bir mesaj çıkarıyor; hayatın böyle bir mesajı yok. Hangi kedi diyor ki "ben bu dört tane yavruladım, inşallah bunlar mürüvvetimi görürüm, torunlarım olur"? Var mı böyle bir şey? Peki o kedinin yavruları yavrulamıyor mu? Nereden çıkarıyoruz? Hayat bize hiçbir şey öğretmiyor ya da dayatmıyor; sen kendine dayatıyorsun. Egomuz bu hayatı kendince, kendi algısı üzerinden okuyarak sonuç üretiyor. Sonra yanına kimi alıyor, "herkes böyle düşünüyor" diyor, oradan da bir tabuta son çiviyi çakıyor. Tabutun içinde kim var? Kendisi. Tabutu oluşturan da benim, son çiviyi çakan da benim, içine hapsolan da benim.
Ben hayatta "hiçbir şeyi şu zamanda bunu yapman lazım, bu zamanda bunu yapman lazım, şu yaşta şu olmalı" demedim; demediğim için hiçbir zaman geç kalmışlık hissetmedim. Ama etrafımda bana bunu söyleyen yüzlerce insan oldu. Ben şunu sordum: hayat bana böyle bir şey diyor mu, yoksa egolarımız mı böyle bir şey üretiyor? Mesela benim babam 57 yaşında öldü, bir abim 34 yaşında öldü. "Ne kadar genç öldü" mü diyeceğim? Hayat bana bunu mu söylüyor? Hayır, hayat bana sadece babamın 57, abimin 34 yaşında öldüğünü söylüyor. Bu kadar. Bundan sonra söylediğimi iddia ettiğim şeyleri ben hayata söyletiyorum, hayat bana bir şey söylemiyor. "Geç kaldım" diye bir şey yok arkadaşlar; iyi dikkat edin, onun zaman rahat olursunuz, arkanızdan bir şey koşturmaz, hayatı doğal akışında yaşarsınız.
Hikmetin bilgisiyle hayata bakmakla, egonun hayat bilgisi üzerinden hikmete bakmak arasında çok büyük bir fark var. Hikmetin bilgisiyle hayata bakarsanız, "babam takdir edilen zamanda eceli geldi ve vefat etti" diyebilirsiniz. Ama egonuzun gözlüğüyle bakarsanız "babam ne kadar genç öldü, 57 yaşında, ne kadar gençmiş" dersiniz — şimdi siz hikmete bu gözle bakabilir misiniz? Kurduğunuz cümleden bellidir ki bakamıyorsunuz. Her ölümün erken olduğunu kim söylüyor? Ego söylüyor. Peki hikmet böyle mi diyor? Asla; hiçbir ölüm erken değildir, hiçbir ölüm yersiz de değildir, vakti gelince de bir saniye ileri olmaz. Her varlığın bir eceli vardır, ne bir saniye önce ne bir saniye sonra. Erken ölüm diye bir şey yok. Ama sokağa çıksak buna dair binlerce söz duyarız: "yaşın bu, çok geç kalmışsın, acele etmelisin." Onun için iki yolumuz var: ya hikmetin gözüyle hayata bakacağız, ya da egonun okuduğu şekilde hayatı anlamlandırıp onun üzerinden hikmetle kavga edeceğiz. Başka bir şansımız yok.
Egonun Allah'la Gizli Hesabı: Ahiret Beklentisi ve Kul Hakkı
İnsan egosu mecburen Allah'la kavga etmek durumundadır; terbiye edilmemiş hiçbir egoyu Allah tatmin edemez, böyle bir şey yok. Her ego, Tanrı ile gizli bir hesaba sahiptir. Neden? Çünkü kendi ihtiyaç duyduğu, aradığı, istediği, beklediği ve istemediği şeylerle Allah'ın onun önüne koyduğu şeyler arasında hep bir fark vardır. Biz o farkı bir Müslüman olarak neyle kapatmaya çalışıyoruz? Ahiretle. "Allah bana vermedi ama ahirette verecek" diyoruz. Hiçbir şey vermeyecek arkadaşlar, böyle bir şey yok; tatmin olmayan bir egoya Allah'ın ahirette vereceği hiçbir şey yoktur. O, kendinden bir lütuf olarak verecek, egoyu tatmin etmek için değil; ego zaten tatmin edilemeyen bir şeydir. Bizim egolarımız der ki: "Allah bu dünyada şunu vermedi, bunu vermedi, şundan mahrum bıraktı, üzülme, Allah sana ahirette verecek." Bu, dini egonun aleti hâline getirmektir; dine karşı yapılmış büyük bir haksızlıktır, insanı pragmatist bir inanan hâline çevirir. Ama problem dinde değil, dini böyle bir ego anlıyor.
Din bize Allah'la özümüz arasındaki benlikleri kaldırmayı teklif ediyor. Öyle olunca "ey mutmain olmuş kişi, Rabbine dön" çağrısını duyuyorsunuz; "siz böyle acı çekiyorsunuz, merak etmeyin Allah size ahirette çok şey verecek" diye bir çağrı yok Kur'an'da; hatırlayan varsa söylesin, ben hatırlamıyorum. "Yaşadıklarınızdan çektiğiniz acıdan dolayı çok mükâfat alacaksınız" diye bir şey de yok. Ama dikkat edin, halk arasında ne kadar yaygın bir şey bu; egonun dini okuma biçimidir. Ego, dini de kendine göre çarpıtır. Halbuki Allah bana diyor ki: "Sana kendi ruhumdan öyle bir şey verdim ki onun hiçbir şeye ihtiyacı yok. Onu bu hayatı deneyimlemek için gönderdim, deneyimleme bitince de mutmain bir şekilde bana döneceksin." Din bunu anlatıyor. Hikmetin hakikati ile egonun ürettiği hikâye farklı şeylerdir; buna dikkat etmek lazım.
Onun için kişisel güçlükleri yenmekten başladık buraya. Kişisel güçlük demek, kendi içinde seninle gerçeklik arasında, seninle hikmet ve bilgelik arasında engel olan benlikleri fark etmendir. Bunlar bizim güçlüklerimizdir; güçlük dışarıda değil içeridedir, biz o güçlüğü göreceğiz. O zaman ben Allah'la hiçbir problem yaşamam; Allah bana ahirette hiçbir şey vermese de benim için bir problem yoktur, çünkü öyle bir problem yok, böyle algılayacağım bir çerçeve yok. Ama egonun yaklaşımı sahte ve gerçek dışı olduğu için, ben aslında ahirette bile problem yaşayacağım (zanneder).
Mesela insanlar kul hakkıyla çok meşguller günümüzde: "ahirette önüme çıkacak" falan filan. Bir insan niye bununla uğraşır ki? Allah'ın kendisine verdiği hakkı unutuyor; o hak nedir, kendisiyle yakınlık kurma ve kendisiyle mutmain olma hakkı. Bu hakkı bırakıp, "eşim, dostum, arkadaşım... onda benim hakkım var, ahirette onu göreceğim" diyor — bu nasıl bir fark, değil mi? Benim hakkım, sonsuz ve mutlak olan yaratıcının yakınlığını hissedip mutmain olmaktır; bundan daha büyük bir hak olur mu? Ben gidip "biri bana yanlış yapmış, onda hakkım var" diye uğraşmam bile. Bu, dünyanın en mükemmel hazinesi verilmişken "benim şurada on liram var, onu almadan gitmem" demeye benzer. Nasıl bir ters okuma biçimi değil mi? İşte kişisel güçlükleri fark etmemiz gerekiyor. Güçlük çıkaran dışarıda değil, içeridedir.
Tövbe ve Affetme: Özgürleşmenin Yolu
O zaman tövbe etmek, vicdan azabı, pişmanlıkla ilgili şeyi de bir denge içinde yapmak lazım; geçmişin bütün hikâyesini sürekli bu ana taşırsak anımız o hikâyeyle kalır. Mesela kişi der ki: "Allah beni affetmez." Nereden biliyorsun? "Çünkü ben olsam affetmezdim" — yine ego hikâyesi üzerinden Allah'ın affediciliğine ölçü biçiyoruz. Halbuki insan fıtratını bilse, affetmenin kişiyi özgürleştiren bir şey olduğunu anlar. Kişi "affetmem" diyerek aslında kendini bir yere bağlar; yirmi yıldır bir kişiyi affetmiyorsan, yirmi yıl ona bağlısın demektir ve bu kafayla bağlı olmaya devam edeceksin. "Affettim" dediğinde özgürleşirsin. Bunu anlayan insan, Allah "affetme" dese de, "sen bilirsin" dese de akıllı olduğu için affeder. Allah illa affedeceksin demiyor, "kısas yapabilirsin" diyor; ama ayetin devamı "affederseniz daha hayırlıdır" diyor. Ego o kısmı duymuyor bile; çünkü içeride anlamamızı engelleyen çarpık bir bilinç, çarpık bir benlik algısı var. Onu çözemediğimiz için her şey problematik hâle geliyor.
Ben çok defa anlatmışımdır: bir hasta doktora gitmiş, doktor "neyin var" demiş, hasta "nereme dokunsam ağrıyor" demiş. Doktor bütün vücudu kontrol etmiş, hiçbir şey yok; sonunda "parmağına bakayım" demiş, hastanın parmağı kırıkmış — nereye dokunsa o yüzden ağrıyormuş. İşte biz de böyleyiz; o kırık parmağı bulmak lazım. Nereye dokunsa dram, acı, keder, mahrumiyet, mağduriyet hisseden o kırık parmağı bulmak lazım; bizim için problem olan odur. Yoksa hayat ne ise öyledir. Bizim toplumda biraz acı çekmek değerli de bulunuyor; ne kadar çok acı çekersen o kadar değerli sayılıyorsun. Toplumun bir kısmı öyle, bir kısmı da tamamen acıdan kaçıyor. Her ego kendisinin değerli bulduğu şeye değer veriyor ve onu referans kabul ettiği için hiç kimse bulunduğu durumun ötesine geçemiyor.
Hz. İsa bir gün bir yerden geçerken konuşur ve bir genç etkilenir, "senin arkandan geleceğim" der. Tam o anda bir haber gelir: o gencin babası ölmüştür. Genç, "babamı defnedeyim, ondan sonra geleyim" der. Hz. İsa "hayır, bırak ölüler ölülerini gömsün, sen benimle gel" der. Burada baba hakkı mevzu değil; başka bir şey anlatılıyor: geçmişteki benlikleri bırakın. Eğer sizi yanlışa götüren bir benliğin yanlış olduğuna ikna olduysanız, o artık sizde ölü demektir; onun cenazesini kaldırmanıza gerek yok, bırakın, uğraşmayın. Kişi geçmişle uğraşmamalı. "Ben bu yaşa geldim, bu şeyleri şimdi öğreniyorum, keşke daha önce öğrenseydim" — buna gerek yok. Farkına varmak yeterlidir, çünkü onu bu farkındalığa devam ettirmek gerekiyor.
Negatif Benliklerle Özdeşleşmemek
Kişi negatif benliklerle de özdeşleşmemeli. "Ben bir zamanlar böyleydim" demek bile yanlış bir şey; sen ezelden ebede kadar ilahi özü taşıyan bir varlıktın, hâlen de öylesin. Bir zaman bunu göremedin, fark edemedin, bir zaman gölgelendi, gaflete düştün; bu ayrı bir konu. Fakat insan "ben bir zamanlar çok gafildim" bile dememeli. Negatif benliklerle hiçbir zaman özdeşleşmemek gerekir; bu bize yanlış benlikleri gördüğümüz zaman karamsar ve ümitsiz olmamızı engeller. Çünkü negatif benliklerle özdeşleştiğinizde "bende ne kadar kötü benlikler varmış, ben ne kadar kötü biriymişim" tuzağına düşersiniz. İlke şudur: yaratıcının saf ve mükemmel ruhunu taşıyan bizler, bazen o saflığı yanlış benliklerle perdeliyoruz — sadece perdeliyoruz, ortadan kaldırmıyoruz, yok etmiyoruz. Perdeleri fark ettikçe kaldırırsın, bu kadar. Bir söz vardır: "Ancak bir ârif, bir günahkâra saf bir gözle bakabilir" — çünkü o bilge, onu özü itibariyle görür.
Bunu şuna benzetebilirsiniz: bir su donduğunda şekil alır, ama o şekil asli, hakiki ve gerçek değildir; sıcaklık gördüğünde şekil kaybolur. İşte bütün negatif benlikler böyledir, gerçeklikleri yoktur. Bunu hayatta çok görmüyor muyuz? Çocukluğunuzda "keşke bir misketim olsa" ya da "bana kimse emzik vermiyor" gibi benlik hâlleri yaşadınız; nerede şimdi o benlikler? Hepsi uçtu gitti, çünkü sabit, hakiki ve asli değillerdi. Tıpkı donmuş suyun aldığı şekil gibi; o şekil ısıyı gördüğünde kaybolup gider, bir yere gitmez, zaten gerçekte de yoktur, sadece izafi olarak o an ortaya çıkmıştır. O zaman bugüne kadarki negatif benliklerle de özdeşleşmemeliyiz.
Sen, Allah seni var ettiği andan itibaren onun ruhunu taşıyan saf, mükemmel bir varlıktın; hâlen de öylesin. Sadece bunu örteni kaldır, o kadar. Onu örten şeyler de asli, kalıcı, sabit veya güçlü şeyler değildir. Bu, karanlık bir yerde kalın bir halat gördüğünüzde onu yılan sanmanıza benzer; yarı karanlık ortamdan dolayı sabaha kadar uyumazsınız, sonra hava aydınlanınca o "yılanın" kalın bir halat olduğunu görürsünüz. Aslında yılan gece boyunca da yoktu, o sizin zihninizde var olan bir şeydi, gerçekliği yoktu. İşte negatif benlikler de böyledir. Onun için tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir; çünkü günah işleten benlik gerçek dışı bir benliktir. Tövbe ettiğinde, yani onun yanlışlığını anladığında, o zaten yoktur ki. O senin zihninde var olan bir şeydir. Allah günahları bir yerde depolamıyor; bütün günahlar sizin kendi bilincinizde depolanıyor. Siz kendinizi affettiğinizde Allah da affetmiştir zaten.
Peki yöntem sadece tövbe etmek mi? Şöyle tövbenin düzeyleri var: tam ve mükemmel tövbe bahsettiğimiz şeyi sağlar, ama her tövbe o derecede değildir. Mesele sadece "geri dönmemek" de değil; o yanlışa dair bütün düşünce, algı, arzu ve dürtülerin ortadan kaybolmasıdır. Basit bir örnek: kişi kırk defa "sigarayı bırakacağım" diye tövbe eder, bir iki ay durur, sonra yine başlar. Sonra ağır bir kalp krizi geçirir, çok hayati bir şey yaşar ve sigarayı hakikaten bırakır — işte o, gerçek tövbe. Diğerlerinde de bir tövbe değeri vardır, kişi orada yalancı ya da "yine başlarım" diyen biri değildir; fakat gerçek, saf, mükemmel tövbe hâli değildir, çünkü kişinin farkına varmadığı bir kısım yanlış algı, düşünce, duygu ve dürtüleri vardır.
Allah tövbeye hiçbir zaman "bir daha işlememek şartıyla affederim" şartını koymamıştır; böyle bir şey Kur'an'da ya da hadislerde yoktur, bildiğim kadarıyla. Elbette o niyetin olması gerekir, yoksa kişi üç kâğıtçı demektir; ama kişinin farkına varamadığı veya fark etmekte zorlandığı bir kısım düşünce, duygu, arzu ve dürtüleri olabilir. Allah bunu bildiği için tövbe eden günah işlememiş gibidir ve tövbenin bir sınırını koymamıştır — "üç kere tövbe ettin, dördüncüde bitti" diye bir şey yoktur, çünkü mekanizmayı biliyor. Tövbe ne zaman gerçek işlemini görür? Tam olduğunda; kişiyi bütün olumsuz dürtülerden tamamen arındırdığında. Kişi bu süreçte çalışmak durumundadır: ne zaman yanlış bir düşünce, duygu, dürtü, arzu ortaya çıkarsa onun üzerinde çalışacak ve nötralize etmeye çalışacaktır. İşte kişisel güçlük dediğimiz budur.
Kişisel Güçlükler Aslında İçseldir
Peki dışsal güçlükler nedir? Dışsal güçlükler, içteki güçlükler nedeniyle işlevsel olan şeylerdir. Düşünün, sıfır egonuz varsa, bir insan sizi yok saysa bundan rahatsız olacak bir şey var mıdır sizde? Yok ki. "Beni dikkate almadı, beni yok saydı" diyecek bir benlik yoksa, dıştaki insanların sizi yok sayması sizin için bir güçlük anlamına gelir mi? Gelmez. "Kocam bana değer vermiyor" — ne hissediyorsun? "Değersizlik hissediyorum." Peki o değersizlik hisseden benliğini yok farz edelim; değersizlik hisseder misin? Etmez. Demek ki dışsal etkiler, onları tanımlayan ve onaylayan bir benlik içeride olduğu için problemlidir; bu olmadığında böyle bir problem yoktur. Dıştaki bir şeyin içteki bir şeyi tetiklemesi gerekir. Bir atın önüne et koyduğunuzda iştahında bir tetiklenme olur mu? Olmaz, çünkü o eti içeride karşılayacak, onu değerli görecek bir mekanizma yoktur.
O zaman hayatta yaşadığımız güçlüklerin temeli içeridedir; dıştakiler içeridekini tetikler. Gerçek mücadele o yüzden içeridedir; büyük cihat kişinin kendi içinde gerçekleşir, dışta değil. Ama ego yine işi tersten okur: "bende bir sıkıntı yok, hep dışarıda; insanlar niye bu kadar sevgisiz, samimiyetsiz, niye birbirlerini anlamaya çalışmıyorlar" der.
Mizacı dört olan bir arkadaş anlatmıştı: bana ve arkadaşıma aynı hediyeyi almış birine, "insan bundan rahatsız olmaz mı?" diye sormuş. Ben "öyle bir egon varsa olur ama ben olmam" dedim. "Nasıl, ben özel değil miyim?" diyor. Bakın ne kadar basit bir şey ama ne kadar ciddiye alınabiliyor. "Aynı hediyeyi almış" diyor; kendine özel, özgün bir ilgi gösterilmesini bekleyen bir ego var. O özenli ve özgün ilgi gösterilmeyince bundan rahatsız olan bir ego var. Şimdi bakın, dışarıda mı problem, içeride mi? "Aynı hediyeyi almasını yanlış buluyorum ama bunlar hep benden" diyebilirsiniz — bu daha güzel. Benim psikolojik mekanizmamda bazı benlikler var; daha duyarlı olsalar iyi olurdu ama problem değil, bu nispi bir değere sahiptir. Saf düzeyde böyle bir algı yoktur; on kişiye de aynı hediyeyi alabilir, orada sadece bir tanımlama vardır: "hepimize aynı hediyeyi almış, ne güzel." Öbür türlü bir algı söz konusu olmaz. O zaman şunu anlamak lazım: bu konunun başı kişisel güçlüktür, dışsal zorlayıcılar veya dışsal problemler değildir. Çünkü dıştaki durumları problem olarak algılayan içteki bir benlik bilincidir.
Hangi Benlikle Dinliyoruz? Hakikatin Işığı
Bunu iyi fark etmek ihtiyacındayız. Bunu konuşuyoruz ama bir de bunu gerçekten anlamak var; çünkü ben bunu defalarca anlattığım ortamlarda "sizin dediğiniz gibi değil, siz hiç rahatsız olmaz mısınız" diye şaşırılıyor. Ben teyit için "olmam" diyorum, "sizde bir gariplik var" diyorlar; bir türlü ikna edemiyorum. Neden? Çünkü o benlik kendini hâlâ o kişiye dayatıyor; kişi beni o benlikle dinliyor. Ben zaten o benliğin sahteliğini anlatıyorum; ben birine "yalancı" diyorum, kişi o yalancının sözüyle bana cevap veriyor. Ben zaten diyorum ki: "Bak, o yalancı zaten, sana ne diyorsa yalan söylüyor." O da "ama o böyle söylüyor" diyor. Dolayısıyla bilgiyi, hikmeti, hakikati hangi benlikle dinliyoruz, bunu sormak zorundayız. Zaten öyle bir şeydir ki, bazen okuduğun kitap, dinlediğin bir söz, o sözü dinleyen benliğe zaten muhaliftir; hedefi o benlik zaten. Ama sen bunun farkında olmadığın için yine o benlikle reaksiyon veriyorsun.
Kişi der ki: "Alınmak gayet insani bir şey, olur mu?" "Sizde bir problem var" derim, "o zaman bende problem var" der. Çünkü ben zaten diyorum ki, bak o alıngan benlik psikolojik düzeyde ortaya çıkabilen bir şey, ama sen onun ötesinde bir varlığa sahipsin. Dolayısıyla ben zaten seni alınganlaştıran, üzen, kıran, inciten, öfkelendiren benliğin sahteliğine işaret ediyorum; "onun üzerine basma" diyorum zaten. Sen onunla cevap verdiğinde, orada bir iletişim var mıdır, yoktur.
Bunu kendimize dönüp kendimize sormak gerekir: ben bir şey okuduğumda veya dinlediğimde, acaba o anda okuduğum ya da dinlediğim şey, o (yanlış) algıyı mı iptal ediyor? Bu çok net bir şeydir; onu iptal ettiğinde kişi rahatlar ve cevap vermez, çünkü cevap veren o benlik o anda silinmiştir. Bunun karşılığı da şudur: "siz hiç konuşmamıza imkân verecek bir şey bırakmıyorsunuz." Zaten maksadımız bu: bizde gereksiz yere bizi meşgul eden ve aynı noktada döndürüp duran o benliklerin iptal edilmesi.
Bazı benlikler de çok ilginç, garip çıkar; belki de insan rahatlamak için bu dünyada yaşamıyor, rahatsız olmamız da gerekiyor diye düşünülür — ne kadar ilginç benlikler ortaya çıkıyor. O benlikler kendilerini meşrulaştırmak için, ölmemek için son nefeslerine kadar mücadele ederler; siz de son nefesinize kadar onlarla mücadele etmelisiniz. Onlar hayatımızı tüketiyorlar. Onun için kişisel güçlükler konusu çok hayati bir şeydir: gerçek anlamda yol alışımızı, farkındalığımızı, huzurumuzu bozan, içeride tonlanmış, kendine yuva yapmış bir kısım yanlış düşünce, duygu ve algılar var. Onları görmeli ve gayrimeşru olarak tanımlayıp onlardan kurtulmalıyız. Çözüm, onları onaylamamaktır. Çok basit bir şeydir aslında, sadece onaylamamak. Ama onaylamamak için onun üstünde bir bilince sahip olmalısınız; eğer onun üzerinde bir bilinciniz yoksa o sizi alt eder. Yol gayet basittir, fakat o yolda ilerlememizi engelleyen içeride gizli bir kısım odaklar var; onlara yanlış düşünce, duygu ve algılar diyebiliriz. Bunları fark etmek ve onaylamamak durumundayız, bu kadar.
Buzu darbeyle kırmanıza gerek yok; bir güneş görsün, bir ısı görsün, kâfi. Doğulu bilgelerin güzel bir sözü vardır: "Hakikatin ışığı karanlığı ortadan kaldırır." Karanlığın zaten bir ilkesi, bir sabitesi yoktur; bir yerde karanlık bulamazsınız aslında. Karanlık, ışığın olmaması durumudur; bir yere ışık geldiğinde karanlık ortadan kalkar. O zaman bizim ihtiyaç duyduğumuz şey, bilgeliğin ışığını, hikmetin ışığını içimizde tutmaktır. O zaman içimizdeki bütün o benlikler eriyip gidecektir; zaten sabit bir gerçeklikleri de yoktur.
Evet, teşekkür ederim. Teşekkürler.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Anlatıcının sure adını belirterek değindiği yer Cuma suresidir (Peygamberin hutbesini bırakıp kervanı karşılamaya koşan sahabe kıssası, "seni orada bırakıverdiler" ifadesiyle) — ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir. Uhud Savaşı bağlamında "kiminiz dünyayı, kiminiz ahireti tercih ediyordu" şeklinde parafraze edilen bir ayete de değinilmiştir; ancak anlatıcı bu ayetin hangi surede geçtiğini belirtmediği için tahmini bir sure adı eklenmemiştir. --- ---