Enneagram Merkezleri ve Benlik Takıntıları

Kısa Özet

Sohbette önce insanın ruhsal/mutlak düzeyden sınırlı bir varoluşa "düşüşü" tasavvufi bir çerçevede anlatılıyor; bu düşüşün bir ceza değil bir tecrübe olduğu vurgulanıyor. Ardından fiziksel (1-8-9), duygu (2-3-4) ve zihin (5-6-7) merkezlerindeki dokuz tipin temel korkuları, arayışları ve tepki biçimleri tek tek örneklerle açıklanıyor. Son bölümde her tipin kutsal bilgeliği/fikri kaybettiğinde düştüğü benlik takıntısı (öfke, gurur, hırs, gıpta, cimrilik, korku, doymak bilmezlik, tahakküm, tembellik) ve bunun kutsal plana teslimiyetle nasıl aşılabileceği anlatılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsanın dünyaya "düşüşü" bir cezalandırma değil, sınırlılığı ve göreceliliği deneyimlemek için yaşanan bir tecrübedir; asıl kimliğimiz bedenimiz, cinsiyetimiz, doğduğumuz yer gibi geçici nitelikler değildir.
  • Her Enneagram tipi, kutsal bir fikrin/bilgeliğin farkındalığını yitirdiğinde kendine özgü bir benlik takıntısına düşer: örneğin birler öfkeye, ikiler gurura, üçler hırsa, dörtler gıptaya, beşler cimriliğe, altılar korkaklığa, yediler doymak bilmezliğe, sekizler tahakküme, dokuzlar tembelliğe (atalete).
  • Zihin merkezinin (5-6-7) temel meselesi güven-güvensizlik, duygu merkezinin (2-3-4) temel meselesi kimlik, fiziksel merkezin (1-8-9) temel meselesi ise bağımsızlık ve kontroldür; çözüm, ego iradesini kutsal/ilahi plana teslim etmekte bulunur.

Giriş: Ruhsal Düşüş ve Sınırlılık Deneyimi

Bu arada hayır kalsın, eyvallah. Bugün Enneagram'daki o merkezleri ve onların temel referanslarını bir hatırlayalım dedim. Şimdi tabii ilkesel olarak neyi her zaman hatırlıyoruz? İnsan ruhsal düzeyden bir düşüş yaşamıştı. Bu düşüş bir cezalandırılma veya bir kovulma değil, bir deneyimdir, bir tecrübedir. Biz Tanrı'daydık ve ondan nispi olarak ayrıldık. Bu ayrılık bizi daha sınırlı bir algıya, daha sınırlı bir kavrayışa ve daha sınırlı bir varlık düzeyine indirgemiştir. Bu aslında bütün dinlerin bize ifade ettiği düşüş meselesidir. Yani cennetten düşüşümüz. Bu düşüş, sınırlılığı ve göreceliliği deneyimlemek için aslında tecrübe ettiğimiz bir şeydir. Bundan dolayı sıkılmaya, bundan dolayı kaygılanmaya ve "ben bıktım, niye geldim bu dünyaya" demenin alemi yok. Yani geldik ve tekrar döneceğiz. Dolayısıyla da sınırlılıkları deneyimleyeceğiz.

Bunu neye benzetebiliriz? Mesela biz şu anda üç boyutlu bir hayat yaşıyoruz. Bizi filme alsalar bu iki boyutluya indirilmiş olur, değil mi? Bizim bu üç boyutlu varoluşumuz iki boyutlu hale gelir. Diyelim ki bu siyah beyaz olarak çekilmiş olursa, bu sefer o renkler gözükmez; siyahın ve beyazın tonları olarak gözükür. Bir noktada daha indirgenmiş olur. Bu sadece resim haline getirilirse bir başka noktada daha da indirgenmiş olur. Bütün bunlar bir tecrübedir. Biz de o mutlak düzeyden sınırlı düzeye iniyoruz ve tecrübe ediyoruz, sınırlılığı tecrübe ediyoruz. Fakat biz bu sınırlılıktan doğmadık.

Anlamamız gereken şey şu: Biz sınırlılıktan, deyim yerindeyse topraktan, anne babamızın evliliğinden zuhur etmedik, bundan var olmadık. (Şöyle geçelim, burası... Adile, otur, dokuzluk yapma.) Yani insan dünyadan meydana gelmemiştir. İnsanın dünyadan, madde aleminden neşet eden, madde aleminden oluşan yapısı onun maddi yapısıdır. O yüzden Kur'an bize hiçbir zaman "topraktan geldiğiniz toprağa döneceksiniz" demez. Bu bizim halk inanışımızdır. Allah'tan gelip ona gittiğimizi Kur'an beyan eder. Dolayısıyla topraktan gelen bir tarafımız var, o toprağa dönecek. Her şey kendi geldiği asla döner. Toprak toprağa döner. Ruh da geldiği aslı olan Allah'a döner.

Dolayısıyla bizler "ben neyim" dediğimizde sınırlılığın ve izafi düzeyin, maddenin algısı üzerinden bu soruya cevap vermemeliyiz. "Ben neyim" dediğimde bedenimiz üzerinden, cinsiyetimiz üzerinden, doğduğumuz yıl üzerinden, doğduğumuz şehir üzerinden, gördüğümüz eğitim üzerinden bir cevap vermemeliyiz. Bunlar bizim geçici kimliğimizdir, asıl kimliğimiz değildir. İnsan Tanrı'dan gelmiş ve ona dönecek bir varlıktır. Serüveninin başı Allah'tır, sonu da Allah'tır. Bu kadar. Tabii başı ve sonu bu ama ara ne? Arada macera başlıyor. Aradaki macerada biz sınırlı oluş hallerini deneyimliyoruz. Yani o sonsuz boyutluluktan sınırlı, daha sınırlı, daha sınırlı boyutlara iniyoruz. Ve orada her deneyimlediğimiz sınırlılık düzeyinden bir nitelik alıyoruz. Mesela beden düzeyine indiğimizde bir bedene sahip oluyoruz.

Fakat sınırlı olan her şey doğal olarak çeşitlidir. Mesela cinsiyette iki tane cinsiyet oluşuyor. Boyumuz, en kısasından en uzununa kadar birçok boy var. Göz renklerimiz. Yani sınırlılık düzeninde çokluk meydana geliyor, çok çeşitlilik meydana geliyor. Bu çeşitlilik çokluğun bir doğasıdır. Dolayısıyla bundan dolayı insan ne kıskanmalı, ne gıpta etmeli, ne mukayese etmeli. Çünkü bunlar benim asli yapım değil. Tıpkı bir suyun farklı kaplara konulup farklı farklı kaplarda dondurulduğunda farklı şekiller alması gibi. O şekiller suyun asli özelliği değildir. Su çözüldüğü zaman o şekillerin hepsi ortadan kalkacak. Dolayısıyla "sen niye karesin, ben niye dikdörtgenim" dememize gerek yok. Bunlar geçici varoluş hallerimiz. Bunu fark ettiğinde insan kendini onlarla gereksiz bir şekilde tanımlamaz ve bundan dolayı da mukayese etmez.

İşte bizim psikolojik düzeydeki varlığımızın dokuz tane farklı çeşidi var. Mesela kimimiz fiziksel merkezi daha güçlü kullanan bir yapı, kimimiz duygusal merkezi daha güçlü kullanan bir yapı, kimimiz de zihinsel merkezini daha güçlü kullanan bir yapı. Bunların her biri hayata diğerinden daha farklı bir açıdan bakıyor. Daha farklı ilgileri var, daha farklı sorunları var, daha farklı arayışları var ve daha farklı kaygıları, korkuları var.

Bu girişi niye yaptık? Şunun için: burada anlatacağımız şeyler bizim asli kimliğimiz değil. Fakat bunlar bizim kullanacağımız ve kullanmak için bize verilmiş bir alet gibiler. Ama bunlar şu anda bizi büyük oranda işgal etmişler; bizim tümümüz gibi bize geliyorlar. Mesela duygusal merkezli bir insan kendini tümüyle duygusal bir varlık olarak algılar ister istemez.

Fiziksel Merkez: Birler, Sekizler ve Dokuzlar

Fiziksel merkezin temel ilgisi direnç ve çevreyi kontrol etme üzerine kuruludur. Temel arayışı bağımsız olmaktır. Bunu sağlayamadığında ortaya çıkan şey ise öfkedir. Biz ruhsal düzeydeyken birdik. Fakat bu dünya düzeyine indiğimizde ayrı ayrı hale geldik; zahiren görünürde ayrı kişiler, ayrı kimlikler, ayrı bedenlere sahibiz. Bu sefer fizik merkezi ne diyor? "Olumsuz etkilere diren ve çevreyi kontrol et. Eğer olumsuz ve yanlış etkilere karşı direnmezsen ve kontrol etmezsen zarar görürsün." Ve diyor ki: "Sen bağımsız ol, sürekli bağımsız ol." Bunu yapamadığında da öfkeyle mukabelede bulunur.

Bu merkezin içinde yer alanların sınırları hem dış dünyayla hem iç dünyayla ilişkilidir. Birler hem dışarıya karşı bir sınır koymaya eğilimlidir, hem de kendi iç dünyalarında yanlış, kötü, olumsuz, uygunsuz gördükleri duygu ve düşüncelere karşı koyma eğilimindedirler. Bu yüzden birlerde büyük bir gerilim oluşur. Mesela yanlış bir duygu, yanlış bir düşünce, yanlış bir his hissettiklerinde derler ki: "Sen böyle düşünmemelisin, sen böyle hissetmemelisin." İçindeki onaylanmayacak, doğru bulunmayan, yanlış olduğuna kanaat getirdiği düşünce ve duygu dürtülerine karşı sürekli bir kontrol vardır. Mesela içinden bir tembellik dürtüsü geldiğinde der ki: "Hayır, tembel olamazsın, sen sorumluluk sahibi bir insansın ve işini yapacaksın." Bir de dışarıya karşı bir sınır koyma eğilimi vardır; dışarıya karşı sınır koyarak kendisini çevrenin kötülüklerinden kurtarmaya, korumaya çalışır. Bu da fiziksel merkezde birlerde çok büyük bir çabanın oluşmasına sebep olur. O yüzden fizik merkez içinde nispeten en gerilimli tipler daha çok birlerdir.

Sekizler ise esasen dışarıya karşı direnç gösterirler; kendi içlerine karşı dirençleri sanılandan azdır. Dışarıda tehlike, olumsuzluk, zarar verici bir odak olduğunda bütün algıları had safhaya ulaşır. Yapısal olarak da buna çok eğilimlidirler. O yüzden tehlikeye karşı en hassas ve en hızlı tepki üretenler sekizlerdir. Sekiz kendi alanını genişletmeye ve bütün çevreyi kontrol etmeye eğilimlidir. Mesela Tayyip Erdoğan örneğinde olduğu gibi, kuşatır; dikkat edin, bunlar konuşurken bile "benim vatandaşım, benim adamım, benim evladım, benim memleketim" diye konuşurlar. Sahiplenir ve onu kendi alanına dahil etmeye çalışır. Sekizler temelde dışı kendiliğine dahil etmeye gayret ederler. O yüzden sekizlerde "ya bendensin ya da karşımdansın" algısı güçlüdür. O yüzden de en güçlü öfke sekizlerde oluşur. Sekizler bu anlamda çevrelerini kontrol etmek için fazla enerji sarf ederler ve hiçbir şeyin onlara yaklaşıp zarar vermesine müsaade etmemeye çalışırlar.

Kendinde neyden sakınır? Kendini aciz, zayıf hissederse, o içindeki zayıflığa karşı direnç gösterir. Hatta bazı sekizler -psikopat düzeyinde olanlar- böyle durumlarda kendine zarar verir: "Sen nasıl zayıflık gösterdin, sen nasıl bu kadar aciz oldun, senin yaşamaya hakkın yok" diye kendi hayatına bile kastedebilir. Güçlü değilsen yaşamamak daha iyi gibi bir algıya sahiptir. Tüm hayatlarında adeta şunu derler: "Hiçbir şey bana üstün gelemeyecek, hiç kimse savunmalarımdan geçip bana zarar veremeyecek, sürekli gardımı alacağım." Bir sekiz çocuklukta ne kadar büyük zarar görmüşse, bu duvar, bu gard o kadar güçlü olur. Kimseyi kendine yaklaştırmaz ve başkalarının ona yaklaşmasına da müsaade etmez.

Dokuzlar ise her iki alanda da problem yaşarlar. Kendi içinde mesela bir kaygı durumu, bir gerginlik durumu, bir zorluk hissi varsa, buna karşı kendini hissizleştirir. Onun direnç tarzı budur; kavga etmez, hissizleştirir kendini. Kendi içindeki bir gerilim, bir sıkıntı, bir zorluk varsa ona karşı kendini duyarsızlaştırarak, onu unutarak, göz ardı ederek, yok sayarak, dondurarak, deyim yerindeyse derin dondurucuya koyarak direnç oluşturur. Dışarıya karşı da genellikle böyledir; dışarıda gördüğü olumsuzluğa, negatifliğe, gerginliğe, probleme karşı uzak durarak, tepki vermeyerek, onu tahrik etmeyerek ve uzaklaşarak tepki verir. Bir nevi direnç gösterme tarzı budur ve kendini bu sayede bağımsız kılmaya çalışır. Huzurlarını tehdit edecek ne varsa ona gözlerini kapatırlar.

Bunu ağaçlara benzetebiliriz. Ağaçların kışın aldıkları tavır bir nevi dokuz tavrı gibi düşünülebilir. Kış geliyor, "sen benim yapraklarımı yaşatmayacaksın, kötü bir mevsim, al yapraklarım senin olsun" diyor ve kendi gövdesine, köklerine çekiliyor; yaprağını sana bırakıyorum diyor ve en derin iç katmanına çekiliyor. O yüzden dokuzların ne hissettikleriyle ilgili belirsizlikleri vardır. Mesela çok derin bir öfke, çok derin bir sevgi hissetmekle ilgili kaygıları vardır, veyahut da bunlara karşı daha mesafeli olmaya çalışırlar. Çünkü bunları yaşadıklarında ya olumlu anlamda bağımlı olacaklar -diyelim ki çok büyük bir sevgi ve tutku yaşadıklarında- veyahut olumsuz anlamda kızgınlık ve nefret duyduklarında gerilim yaşayacaklar. Mesela bir şeye tutkuyla bağlanmamaya çalışırlar; bu bir yemek de olabilir, bir eşya da olabilir, fark etmez, o da olur bu da olur, bir şey olmaz. Aslında bunların çok derin anlamları vardır, o ayrı bir konu; ama benlik düzeyinde kişi bunu böyle tecrübe eder.

Duygu Merkezi: İkiler, Dörtler ve Üçler

Duygu üçlemesinde kişinin temel ilgi alanı nedir? Kendi benliği ve kendi kimliğidir. Yani duygu merkezinin temel sorusu şudur: Sen kimsin? Ve alemle nasıl bir iletişime sahipsin? Bunlar kimlikle ilgili sorunlardır. Ve bu kimliğin gerek oluşumu gerekse devamı konusunda kişi ya kendine ya da muhataplarına bağımlıdır. Mesela diyelim ki ikiler sevilmediklerinde ve kendilerine ilgi gösterilmediğinde kendilerini yok sayarlar. Hatta iki şunu hisseder: sevilmediğinde ve önemsenmediğinde yok gibidir. Çünkü iki kendi kimliğini ilişkileri üzerinden tanımlıyor. Ne kadar pozitif ilişkileri varsa, ne kadar seviliyorsa, ne kadar önemseniyorsa, başkalarının kalbinde, dünyasında ne kadar yeri varsa, o kadar var olduğunu hissediyor.

Dolayısıyla duygu merkezinin temel problemi kimliktir. Bu kimlik doğal olarak kendisine bir ayna ister; yani alemde kendi kimliğinin geri bildirimine ihtiyaç duyar. O yüzden duygu merkezi, muhataplarının kendisini görmesine, onaylamasına, takdir etmesine, fark etmesine bağımlıdır. Bununla ilgili bir olumsuzluk yaşandığında altta yatan his utançtır; kendi kimliği konusunda bir olumsuzluk hissi varsa kişi kendinden utanır. İkiler, muhataplarını kabul ederek, onların kimliklerini onaylayarak ve onlara ilgi ve enerjisini vererek bu kimliği edinmeye çalışır. İki şöyle der: "Ben seni tanıyorum, senin farkındayım, ihtiyaç ve beklentilerini karşılamaya gayret ediyorum; sen de beni tanı, sen de benim varlığımın farkında ol." Kimliklerinin odağı dışarısıdır, başkalarıdır. Kendi kimlikleriyle ilgili ne kadar pozitif geri bildirim alırlarsa o kadar mutlu olurlar.

Dörtler daha farklıdır; hislerinin yoğunluğuna, özgünlüğüne, derinliğine ve yaşadıkları hikayelere dayanan bir kimliğe sahiptirler. "Bizi biz yapan hikayeler" gibi bazı kitaplar vardır; halbuki bizi biz yapan bir hikaye yoktur, sen zaten sensin. O hikayenin ürünü değilsin. Mesela şöyle düşünün: suyun kendisi vardır, bir de suyun bir hikayesi vardır -okulda coğrafyada anlatılan su döngüsü, denizden buharlaşması, bulut olması, bir yere yağması, dereler olması gibi. Su böyle bir hikaye yaşar, fakat su bu hikayeyle var değildir. Bizim de hikayelerimiz var, fakat biz o hikayelerin ürettiği bir özne değiliz. Bunu ayırmak gerekir.

Tabii hikayesine en fazla takılabilen yapı da dörttür. Güzel bir hikayesi varsa mutlu olur, arzu ettiği bir hikayesi yoksa mutsuz olur. Bir noktada farklı olmaya, kimseye benzememeye odaklanır; kendi kişilik kimliklerini kendileri ürettikten sonra bunu muhataplarına sunarlar. Bu önemli bir ayrımdır: ikiler bir kimlik üretmeden, kendilerini muhataplarına ifade etmeye, yansıtmaya çalışırlar. Fakat dörtlerde şu vardır: "Ben kendimi muhataplarıma arz edeceğim, yani sunacağım; mutlaka sahneye çıkacağım. Ama ne olarak sahneye çıkacağım? Bir şey olarak sahneye çıkmalıyım." Ve dolayısıyla orada bir kimlik üretme, bir kimlik inşa etme söz konusudur. Bunu daha derin duygulara sahip olma, daha derinlikli bir anlayışa sahip olma, daha özel, spesifik hikayeler yaşama ile inşa etmeye çalışır. Hatta dörtlerin bir kısmı değişik duygu durumlarını yaratıp kendi içinde büyüterek, derinleştirerek, fantezilerle onları kendince nitelikli ve güçlü hale getirmeye çalışır.

Çok sağlıksız durumlarında ise yaşadıkları acılar üzerinden bu kimliği etrafa sunarlar. Bazı dörtler "biz çok büyük acılar yaşadık" diyerek, kendisine tam bir muhatap bulmaya çalışır, acının üzerinden bir kimlik kurar. Mesela şöyle derler: "Biz başka insanlar gibi değiliz, biz hassas insanlarız, biz hayattan çok acı çekeriz, insanlar bizim kadar hassas olmadığı için acı çekmiyorlar." Böyle bazı dörtler bir araya gelip gruplaşabilir. Buna karşın acıdan kaçan, acıyı küçümseyen veyahut kendileri gibi hassas olmadığını düşündükleri insanlardan da uzaklaşırlar: "Ben bu insanla yapamam, bu çok mekanik bir insan, derin değil" derler.

Üçler de dikkat ve enerjilerini başkalarının olumlu tepkilerine ve onaylarına yönlendirirler. Üçlerin temel referansı bir şey yapıp etmek, bir şey başarmaktır. "Sen kimsin" denildiğinde "ben şunu yapan, şunu başarmış olan, şu işi üretmiş olan kişiyim" diyerek kendini bir olguyla, bir işle, bir başarıyla -bir diplomayla, kazandığı parayla, kariyeriyle, toplumdaki etkinliğiyle- tanımlayıp kendini bununla kimliklendirir. "Nasıl olmalıyım ki fark edilmeliyim" sorusunu çok pratik ve zahiri işler üzerinden planlar. Burada duygu merkezinin temelde yaşadığı sıkıntı aslında değersizlik hissidir; muhataplarından onaylanmadığında yaşadığı temel problem değersizlik hissidir ve utanır.

Zihin Merkezi: Beşler, Yediler ve Altılar

Zihin merkezleri -beşler, altılar ve yediler- temelde en çok bilmekle ilgilenir. Fakat tam bilmeyince bu sefer stratejiler ve kabullerle yol almaya çalışır; o stratejiler üzerinden kendine bir güvenlik alanı inşa etmeye gayret eder. Çünkü derinde en temelde yaşadığı şey güven ve güvensizlik ikilemidir; güvensizlik yaşamak, endişe içinde olmak, ne olacağını bilmemek, geleceği kontrol edememek, geleceği belirleyememek zihin merkezinde bir endişe kaynağı olur. Ve zihin bunun üstesinden zihinle gelemez, bunu da unutmamak gerekir. Neyi arar? Güvenlik ve emniyet; bir problem olmayacak, bir acı çekmeyeceğim, bir sıkıntıya maruz kalmayacağım, bu yolun sonu çıkmaz sokak olmayacak. Altta yatan hisleri korkudur; zihin merkezi korku odaklıdır. Dolayısıyla beşler, altılar ve yediler zihinlerini yatıştıramayan yapılardır. Zihni yatışmaz; ancak çok mutlu, çok rahat olduğunda, sınırlı zamanlarda zihnini yatıştırabilir.

Hatta bir beşle bir dokuz konuşuyordu, orada bir yedi de vardı. Dokuza diyorlar ki: "Sen şu an ne düşünüyorsun?" "Hiçbir şey" dedi, "düşünmüyorum." "Nasıl olur, hiçbir şey düşünmemek mümkün mü?" Bir dokuz için mümkün, ama bir yedi için neredeyse imkansızdır; o zihin o kadar işliyor ki, çünkü merkezi o. Yatıştıramadığımız zihnimiz bir sorundur; çünkü sessiz zihin bizim derin bir şekilde tecrübe etmemiz gereken şeydir. Onun için denir ki gerçek uyanış zihin rüyasından uyanıştır, çünkü bizi bu sınırlı alemin rüyasında tutan en güçlü şey zihnimizdir. O yüzden İbn Arabi'nin hayal alemleri o kadar önemli bir konudur. Tabii ki orada alemlerin kendi düzeylerinde bir gerçeklikleri var, sen o gerçekliği idrak et. Yanılgı şudur: biz o alemleri mutlak gerçek olarak algılıyoruz. Bunu şöyle düşünebiliriz: iki çeşit insan düşünün, birisi rüya görüyor ama rüya gördüğünün farkında, birisi rüya görüyor ama rüya olduğunu bilmiyor. Rüya gördüğünüzün farkında olsanız, o rüyadaki olumsuz olaylardan o kadar fazla etkilenmezsiniz; "bir rüya" dersiniz. Ama onu da devam ettirir, o rüyayı da yaşarsınız.

Beşler mümkün oldukça hayattan çekilerek ve kişisel ihtiyaçlarını azaltarak bu endişeyi minimuma indirmeye çalışırlar. "Ben hayatı kontrol edemiyorum, dünyayı kontrol edemiyorum, öyleyse kontrol edebileceğim bir alan oluşturayım, orası benim için asıl dünya olsun" derler. Zihinleriyle her şeyi öngörmeye, her şeyi tanımlayabilmeye ve her şeyi fark etmeye gayret ederler; bu tabii prensipte mümkün değildir, zihinle yapılabilecek bir şey değildir. O yüzden beşler bir şey hakkında tamamen bilgi sahibi olmadıkları müddetçe o işe atılmazlar. Çünkü onlar için soru işareti varsa kaygı ve endişe de vardır. Kendini güvenli hissettirecek şeyleri tam olarak öğreninceye ve becerisini geliştirinceye kadar geride durur.

Yediler ise tam aksine hayatı manipüle etmeye çalışır, hiçbir şeyden korkmuyormuş gibi gözükür. İlk bakışta yedilerin çok dışa dönük, maceracı olmalarından ötürü korku odaklı oldukları düşüncesi garip gelebilir; zahiren bir yedide korkuyu çok fazla görmeyebilirsiniz -altı kanadı yoksa veya onu çok fazla göstermiyorsa- fakat derinde bir korku vardır. O korkuyla yüzleşmek istemez, çünkü o duygudan hoşlanmaz, korkuyu algılamaktan hoşlanmaz. Bu sefer korkmuyormuş gibi yapar; halk arasındaki değişle mezarlıktan geçerken ıslık çalan adam gibi. Aslında korkuyor ama ıslık çalarak o korkunun üstesinden gelmeye çalışıyor.

Dış dünyayı daha geniş bir şekilde görürler ve hemen şu ayrımları yaparlar: zor, kolay, sıkıntı verici, keyif verici. Bu şekilde ayırarak dünyayı, olayları, insanları kolay, rahat, sıkıntı vermeyen, gerilimli olmayan alana yönelirler; öbür alanı yok sayarlar. Pratik olarak çözebilirse öbür alanı çözer, çözemiyorsa kenara koyar, öbür alanla meşgul olur. Bu, yedinin o korkuyla, o endişeyle, o yetersizlikle baş etme tavrı ve stratejisidir. Kendi iç dünyasında da acı, korku, çaresizlik, yetersizlik hissettiği anda tıpkı dokuza benzer -fakat farklı bir tarzda- kendini o hislere karşı izole etmeye çalışır. Bununla baş edebilmek için eyleme yönelik bir tavırları vardır; çok hareketlidirler. Sürekli hareket içinde olarak, sürekli keyif ve tat alarak hayattan kendilerine yetişebilecek ve dokunabilecek acıdan, korkudan kaçarlar. Bir nevi "sürekli hareket edersen seni polis yakalayamaz" mantığı; bir yerde durursan polis seni enseleyebilir, enselememesi için sürekli hareket halinde, sürekli faaliyet halinde olacaksın.

Ben bir yedi arkadaşımla ilgili çok şaşırıyordum. Sürekli plan halindeydi. Mesela "hafta sonu ne yapsam" diye arkadaşlarını arıyor, onların vaktini soruyordu. İnanamadım; sürekli "cumartesi planlıyorum" diyordu, artık onun adı bizde "cumartesi" diye geçiyordu. Bir de A, B ve C planları vardı. Bazıları yedilerin bu halini "insanları savuyorlar, vefasızlar" diye algılar; halbuki ondan dolayı değildir. Yani der ki: "Eğer bir plan akim kalırsa ne yapacağım, sıkıntı yaşayacağım, acı yaşayacağım; o yüzden B planım olsun, B planı olmazsa C planım olsun." O endişenin, o kaygının üstesinden bu yolla gelinebileceğine dair bir stratejileri vardır. Veya mesela zihinsel olarak bir acıya, bir korkuya dokunduğunda hemen zihnini başka bir alana yönlendirmeye çalışır. Şuna benzer: diyelim ki tahmin etmediğiniz kadar acı bir biber aldınız; o zaman ne yaparsınız? Üstüne baklava yersiniz ki o acıyı bastırsın. Yedi, acıyı, korkuyu, kaygıyı, endişeyi bastıracak keyif, zevk ve rahatlıkla ilişkili şeyleri kullanarak onu bastırmaya ve bloke etmeye çalışır; zaten acı ve endişeyle baş edemezse başka bir şeye yönelir.

Böyle bir çocuk vardı, annesi ölmüştü; üç dört gün geçmişti, herkes matem içindeydi, genç yaşta ölmüştü, altı yaşında vefat etmişti. Birden çocuk "abi, bu acı ne kadar sürecek, ne zaman kurtulacağım bundan" dedi. "Ne kadar vefasız bir çocuk" derler ama aslında o acıya dayanamıyor, onunla yüzleşemiyor, onun içinden geçemiyor, o konuda bir derinleşme yaşayamıyordur. Acıyla yüz yüze kalmış ve ondan çıkması gerekir. Ama mesela bir iki, veya bazen bir dört, bazen bir başka tip, ömür boyu onu yaşayabilir. Ama bir yedi asla; bu, onun baş edemeyeceği bir mekanizmadır. Burada bir eleştiri yapmıyoruz.

Altılar ise -Allah selamet versin- dikkat ve enerjiyi hem içe hem dışa yöneltir. Hem içinde bir sürü düşünce, kaygı, endişe, problem, sorun, çözülemeyen meseleler ve bunların meydana getirdiği hoşnutsuzluklar, gerilimler vardır; hem de dışta kontrol etmesi, halletmesi, manipüle etmesi, arzu ettiği istikamette şekillendirmesi gereken olaylar ve insanlar vardır. O yüzden altılar çoğu defa kendilerini yorgun hissedebilirler, zihinsel olarak o yorgunluğu içlerinde duyarlar, kendilerini çok zayıf hissetmeye eğilimlidirler. Çünkü iki cephede birden mücadele ediyorlar: hem dışarıyla meşgul zihin, hem de kendi içinde hissettikleri acziyet, yetersizlik, beceriksizlik, kaygı, endişe, korku ve zayıflıkla karşı karşıyadırlar.

Bazen kendi içlerinden kaçarak dışa yönelip saldırganlaşabilirler; aslında bu korku odaklı bir saldırganlıktır. Kendi içinde yaşadığı acziyeti, zaafı, korkuyu bir noktada bıkıp etrafını suçlu bulur; etrafını suçlayarak onlara sözlü, bazen fiziksel olarak saldırabilir. Ama bu bir sekiz saldırganlığı gibi değildir; sadece muhataplarını uzaklaştırmaya odaklı, nevrotik bir öfkedir. Mesela bir sekiz birisiyle kavga ediyorsa onu ezer ve zafer bayrağını diker; ama bir altı çatışıyorsa bağırıp çağırır, sonra kapıdan çekip gider. Aradaki fark budur; çünkü çatışma kabiliyeti fizik merkezinde olmadığı için ona gücü de yoktur. Kendi içindeki zayıflık ve endişeler büyüdüğünde dışarıya bir atraksiyonda bulunur; dışarıyla baş edemediğine inandığında da içeriye geri sıçrar. İçeriden bunaldığında bu sefer dışarıya doğru bir atraksiyonda bulunur -bir pinpon topu gibi bir dışarıya bir içeriye geliş gidişler yaşar. O yüzden altıları anlamak bir ustalık meselesidir; doğru anlamak gerekir, yoksa herkes kendince anladığını düşünebilir.

Kutsal Bilgeliğin Kaybı ve Benlik Takıntıları

Kutsal bilgeliği biz dünyaya geldiğimizde bir süre sonra kaybediyoruz; yaklaşık bir iki yaş içindeyken adım adım kaybetmeye başlıyoruz. Bu kutsal bilgeliğin kaybı bizi benlik takıntılarına düşürüyor. Benlik takıntıları her bir tipte kendine göredir.

Birin benlik takıntısı öfke ve hoşnutsuzluktur. Hiçbir şeyi beğenmez; her şey eksik ve yarımdır, hiçbir şey mükemmel değildir; sürekli bir hoşnutsuzluk, öfke ve memnuniyetsizlik hali vardır. İkinin düştüğü şey kibir ve gurur. Sekizde de bir kibir vardır ama oradaki kibir megalomanlık anlamındadır; buradaki, benliğin hayata karşı aldığı tavır ve tutum anlamındadır. İkide yaşanan şey, mesela bir ikiyle muhatap olduğunuzda, yaptığı bir şeyi beğenmediğinizde "çok umurumda mı" diyerek gurura, gıcığa düşmesidir. İkiler reddedildiklerinde, onaylanmadıklarında, kabul edilmediklerinde gururlanırlar. Mesela çok sever ama muhatabından olumsuz bir tutumla karşılaştığında ona dönmeyi gururuna yediremez. Çünkü gurur dediğimiz şey, olmadığı bir şeyi olmuş gibi gösterme halidir; şişmiş bir balon gibidir. Mesela ikiler şöyle der: "Onun bana ihtiyacı yoksa benim de ona hiç ihtiyacım yok." Aslında bu, reddedilmeyi ve kabul edilmemeyi tolere etme biçimidir; sonra da gider ağlar.

Üçlerin benlik takıntısı yalan ve hiledir. Dörtlerinki gıpta ve tatminsizliktir; dörtler başkalarında olan şeye gıpta eder -bu çekememezlik anlamında değildir- ve tatminsizlik yaşar. Yani kıyaslama yaparak veyahut yaşamadığı, tecrübe edemediği bir şeyi tecrübe ederse sanki tamamlanacakmış gibi hisseder. Bir puzzle düşünün, birkaç parçası eksik; o parçanın olduğu birkaç kişiyi veya bazı olayları gördüğünde "şunu yaşasam, şöyle olsa, tamamlanacağım" der. Halbuki aslında tamamız. Kutsal bilgeliğin farkındalığı yitirildiğinde düştüğümüz bu tamamlanma arayışına güzel kılıflar uydurulur, ona bir misyon yüklenir, anlamlı hale getirilir. Ve sürekli bir tatminsizlik yaşanır -daha özel, daha özgün, daha nitelikli, spesifik şeylere karşı bir tatminsizlik.

Beşlerin yaşadığı şey, kendi imkan ve kabiliyetlerini sırf kendine saklayarak düştüğü cimrilik tuzağıdır. Kendi bilgilerini, imkanlarını, kabiliyetlerini kendine saklamaya çalışır; "bunlar sınırlı, herkese dağıtmayayım, herkese dağıtırsam kendi alanımda güvenli ve rahat olamam" der. Zamanını başkalarına sarf etmekte, bilgisini paylaşmakta zorlanır. Altıdaki temel şey korkudur; gelecekte ne olacağıyla ilgili korkuya odaklanır. Yedilerdeki doymak bilmez deneyimciliktir; temelinde "ben sürekli keyif, haz, rahatlığa odaklanırsam acı, korku, kaygı beni bulamaz" düşüncesi yatar; bu yüzden doymak bilmez bir rahatlık, keyif, zevk arayışı üzerine odaklanırlar. Sekizlerinki saldırganlık ve tahakkümdür. Dokuzlarınki de tembelliktir, yani atalettir.

Bir başka açıdan bu meseleyi irdelersek: kutsal mükemmellik şuurunu kaybettiğimizde -yani aslında her şeyin kendine göre bir mükemmellik niteliğine ve kendine göre bir süreci olduğunu idrak ettiğimizde- hiçbir şeyi yeterli görmeme, memnuniyetsiz olma tuzağından kurtuluruz. Mesela midilli gibi küçük atlar vardır; bunlar bir Arap atı veya İngiliz atı gibi olmazlar. Eğer at ideası olarak mükemmel at örneği diye İngiliz veya Arap atlarını referans alırsam, midilli atlarını beğenemem, onlara kızarım, yanlış bulurum. Ya da bir şeyin bir süreci vardır; dokuz ay on günde doğuracak bir kadına üç ayda doğur dersen, bu o süreci bilmemek, o sürecin farkında olmamak demektir. Birlerin düştüğü temel hata, bir; her şeye kendince bir mükemmellik atfetmesi, "bunun mükemmelliği şudur" demesi; iki, onun sürecine karşı farkındalığının olmamasıdır. Bu iki nedenden dolayı memnuniyetsizdir ve o memnuniyetsizlik öfke şeklinde tezahür eder. Bu, kutsal mükemmellik idrakinin kaybedilmesiyle ilişkilidir.

Kutsal Fikirlerin Kaybı ve Tip Bazlı Yansımaları

İkiler kutsal irade farkındalığını yitirmişlerdir; düştükleri şey kırılıp küsmektir. Temel cümleleri şudur: "Hiç istediğim şeyler olmuyor, hayat benim irademe göre yürümedi." Kutsal irade aslında bizim irademizden farklı değildir -fakat hangi bizim irademiz? Egonun iradesi değil, ruhun iradesi. Ruhun idrakine vardığımızda Tanrı'nın dilediğinden başka bir şey dilemeyeceğiz. Ama egonun iradesi içinde olduğumuzda, Tanrı'nın iradesiyle benim ego iradem mutlaka çatışacaktır ve ben bir noktadan sonra bazen insanlara, bazen Tanrı'ya, bazen hayata, bazen havaya bile küserim, rahatsızlık yaşarım. "Hiç istediğim gibi olmadı, süreç hiç istediğim şekilde gitmedi" derim. Halbuki süreç gitmesi gereken şekilde gitmiştir. O yüzden geleneksel öğretilerde Tanrı'nın iradesine kendi irademizi yakınlaştırma çabası içinde olmamız öğretilir; çünkü benim ego iradem sınırlı bir iradedir, sınırlı bir algıya, sınırlı bir kavrayışa sahiptir.

Geleneksel bilgelerin bir sözü var: "Tanrı iyi ki bizim bütün dualarımızı kabul etmez, çünkü etseydi her şey karmakarışık olurdu." Bir velinin ifadesiyle: Tanrı, altı milyar insanın iradesini referans alıp bu alemi yönetebilir mi? Böyle bir şey imkansız, olmaması da iyi bir şey zaten. Şu İstanbul'da kimisi "yarın yağmur yağsın" ister, bir şeyler ekmiştir; birisi piknik yapmak istiyordur, "güneş açsın" ister; birisi "hava soğuk olsa da şöminemi yakıp ısınsam" der; birinin odunu bitmiştir, "keşke soğuk olmasa" der. Bu doğaldır; herkes kendi sınırlı algısına göre bir irade beyanında bulunur. İşte o kutsal iradenin farkındalığını yitirdiğimizde ego iradesine tıkanıyoruz ve orada çatışma yaşanıyor.

Kutsal umudun kaybı üçlerde hırsa sebep olur. Allah'ın kendisi için takdir ve hikmetine uygun bir şekilde vereceği şey konusunda bir cehalet yaşar ve kendisi onu zorlamaya kalkar; hırsıyla o sonuca ulaşmaya çalışır. O hırsla sonuca ulaşırsa geçici olarak tatmin olur, ulaşamazsa narsistik olarak büyük bir kırılma yaşar.

Dörtler kutsal kökenlerinin idrakini yitirdiklerinde kimlik bunalımı ve terk edilmişlik yaşarlar. Burada söylediğimiz şeyler aslında hepimiz için geçerlidir, ama her birimiz farklı bir noktada daha hassasızdır. Kutsal köken kaybedildiğinde "ben kimim" diye sorulur ve terk edilmişlik hissedilir; kutsal kökenin idraki taşındığında ise kişi kendini kutsal kökenine referans verir. O zaman bir kimlik bunalımına veya bir kimlik inşa etme ihtiyacına gerek kalmaz; zaten bir varoluş var. Bir kimlik, bir varoluşu inşa etmeye çalışır; oysa senin varoluşunu inşa etmene gerek yoktur, varlık zaten vardır. Ve kutsal kökenini bulduğunda terk edilmişlik algısından kurtulursun. Çünkü Tanrı insanı terk etmez; fakat insan kendini terk edilmiş hisseder.

Beşler için kutsal bilgeliğin ve birliğin farkındalığının kaybı, kendini izole ederek ve kendini katılaştırarak koruma hatasına götürür. Kendini izole eder, kimseden etkilenmemeye, kimseye karşı bir geçirgenlik taşımamaya başlar; çünkü "gelecek olan etki bana ne yapar bilmiyorum" diye düşünür, kendini katılaştırır, şeffaflığını yitirir ve kendini izole eder; çünkü dünyadan korkar, alemden korkar ve kendini belli bir alana izole ederek orada bir varoluş dünyası kurmaya çalışır.

Altılar kutsal dayanıklılığı ve kutsal emniyeti kaybetmişlerdir. Bunu kaybettiğinde korkaklık ve güvensizlik yaşar. Altıların hayatta en çok hissettikleri şey şudur: "Buna nasıl dayanacağım, buna nasıl katlanacağım, bununla nasıl baş edeceğim?" Kendilerini dayanıksız hissederler; halbuki zannettikleri kadar dayanıksız değillerdir, özümüz aslında her şeye dayanıklıdır ve gerçek emniyeti, o kutsal varlığımızda buluruz. O zaman korkmamıza ve kendi iç dünyamızda güvensizlik yaşamamıza gerek yoktur. Zaten özgüven konusunda en büyük sıkıntıyı yaşayan da altılardır; ama en çok özgüveni varmış gibi de görünebilirler -görünmelerinin sebebi bunu gizlemeleridir, çünkü bunu gizleyerek ancak etraftaki kötü niyetli, art niyetli insanların etkilerinden kendilerini koruyacaklarını düşünürler. Bu, küçük bir kedinin bir aslanla karşılaştığında kendini büyütüp kabartıp büyük gibi göstermesine benzer.

Yediler ilahi kutsal planın farkındalığını yitirmişlerdir. Alem bir takdir ile işler; Allah'ın rahmetiyle, hikmetiyle ve kudretiyle takdir ettiği bir işleyişe sahiptir. Yedi böyle bir şeyin farkındalığını yitirdiğinde kendinde bir planlama ihtiyacı hisseder; sürekli hayatı, dünyayı, kendisine uygun ve kendisine hizmet eder şekilde, kendi ihtiyaçlarına, beklentilerine uygun, korku ve acılarına da dokunmayacak şekilde planlamaya başlar. O yüzden sürekli altıların zihni planlamakla meşguldür -fakat bu, sistematik bir planlama değildir; "bugün ne yapacağım, şunu yaparım, bunu yaparım, olmazsa bunu yaparım" tarzı bir planlamadır. Bu anlamda ilahi planın idrakinin kaybı, ego planlarına ihtiyaç hissettirir; sanki kendi planlamazsa, kendi bir şeyi motive etmezse, manipüle etmezse boşluğa düşecekmiş gibi, sürekli hareket ve zihinsel planlamalar içinde olma ihtiyacı hisseder. O yüzden yediler hayalci olarak kabul edilir -ayağı yere basmayan planlar, hedefler, gayeler kurarlar: "Şunu yapacağım, film çevireceğim..." "Nasıl çevireceğim?" "Hiç bu konuyu düşünmedim ama çeviririm" der, böyle çıkar. Çünkü alemdeki plana güvenmez; veya "plan varsa da bana göre mi bu plan, ya bana göre değilse?" diye düşünür. Teslim olmakta en çok güçlük çekenlerden biridir; derinde bu, kaygısından kaynaklanan bir şeydir -"tamam bu isteğimden vazgeçeceğim ama sonra ne olacak, öyle kalakalacağım, o zaman ne yapacağım" diye düşünür, o yüzden isteğine, arzusuna tutturmak zorunda hisseder kendini.

Sekizlerin kaybettiği şey bizzat varlığın kendi özüdür. O yüzden varlık olarak neyi algılar? Bedenini algılar. Bu yüzden sekizler bedenleri konusunda en güçlü koruyuculuğa sahip tiplerdir; kendi bedenine ve kendi bedeniyle özdeşleştirdiği çevresine, toprağına, evine, sevdiklerine karşı -fakat oradaki sevme, ikiler gibi bir sevme değil- kendi alanına müdahale ettirmeme ve onu korumak adına her türlü saldırganlığı ve düşmanlığı yapma şeklinde görünür. Burada kaybedilen, varlığın kutsal özüdür.

Bir veliye ilk önce "ölümden korkuyor musunuz" diye sormuşlar. O da "ben doğmadım ki" demiş -doğru bir söz söylemiş. Sonra bir batılı yine sormuş: "Şimdi bir kılıçla başınızı bedeninizden ayırsam ne olur?" "Bir şey olmaz, sadece bedenimi bırakırım" demiş. Çünkü varlığın bizzat kendisi bedenimiz değildir, varlığın kendisi başka bir şeydir; bunu idrak ettiği için bu ona bir tehlike arz etmez. Bu, ermiş bir kişinin, birisi ona saldırdığında kendini korumayacağı anlamına gelmez; fakat öldüğünde onun için asli bir kayıp değildir, bu bir farkındalıktır. Yoksa bedenimizi savunmak, korumak bir sorumluluktur; ama bedenimizi yitirdiğimizde bizden bir şey eksilmez -tıpkı giydiğim elbiseyi korumam gibi; elbisemi koruyamadım, biri aldı çaldı, büyük bir kaybım olmaz. O, kutsal varoluş idrakidir. Neşter ile derilerini yüzdükleri anlatılan ermişler gibi -o derinin soyulmasının da önemli mecazi bir anlamı vardır: kayıtlardan kurtulmak. Çünkü deri bizim en dıştaki sınırlama yüzeyimizdir.

Dokuzlar da kutsal aşkı kaybederler; o kutsal aşkın kaybı onları aleme karşı, hatta kendilerine karşı kayıtsız hale getirir. Bir örnek vereyim: benim bir arkadaşım gerçekten birisine aşık olmuştu. Ben ona bazen "evlenmek istiyor musun" falan diye soruyordum. Bir şey fark etmiştim: çok fazla seçici davranmıyordu. "Niye böyle yapıyorsun" dedim. "O olmadıktan sonra hepsi bir" dedi. İşte burada bahsettiğimiz şeyin bir anlaşılması için bu örnek önemli: kutsal aşkın ve o kutsal varlığın idrakini yitirdiğinde dokuz der ki, "o olmadıktan sonra bunların hepsi bir." O zaman her şeye kayıtsız davranır, hiçbirine derinlemesine bir yönelimde bulunmaz. O yüzden dokuzların çocukluklarında bile gördüğüm böyle bir boynu büküklük vardır; sanki aşık olmuş, sevdiği ölmüş, artık dünyadan küsmüş, bırakmış gibi -"o olmadıktan sonra ne önemi var" dercesine. O kutsal aşkın, yani ilahi, sonsuz ve mutlak güzelliğin aşkının idrakini yitirdiğinde aleme karşı kayıtsız olur, hepsi aynı, fark etmez noktasına geçer.

"Fark etmez" demek aslında güzel bir şey olabilir -ama bir ruhsal farkındalığın getirdiği "fark etmez" ile bir ego düzeyindeki "fark etmez" ayrı düzeylerdir. Dokuz hem kaybetmiştir hem de "fark etmez" der; farkında bile değildir kaybettiğinin. Aslında burada ifade ettiğimiz şeyler, bizim farkındalığını yitirdiğimiz ama yitirdiğimizi çok derin bir bilinçaltıyla hissettiğimiz şeylerdir. Bir şeyi kaybetmişiz, ne olduğunu tam bilmiyoruz, ama bir boşluk olduğunun farkındayız. Bir dokuz o boşluğa baktığında "bu değil, bu boşluğu doldurmaz" der ve orada bir kayıtsızlık yaşar -çünkü hiçbiri doldurmaz. O bahsettiğim arkadaşım, yaşadığı aşkta öyle bir derinlik, öyle güçlü bir idrak ve varlık yaşamış ki, diğerlerinin hiçbiri onun yerini tutamıyor, dolayısıyla hepsi "fark etmez" oluyor.

Burada bahsettiğimiz noktada aslında yitirdiğimiz şeylerin tam farkında değiliz; biz bunları konuşarak açığa çıkarmış oluyoruz. Mesela bir dört için o kutsal kökenin kaybı -evet, kutsal kökenden kopmuşluğun getirdiği bir boşluk var, ama o boşluk neden ileri gelmiş, bir dört bunu tanımlayamaz aslında; tanımlayabildiği zaman daha doğru bir arayışa yönelir. Ya da bir yedi, o kutsal planın farkındalığını yitirmekten ileri gelen bir şeyi taşır, sürekli derinden deriye bir endişe karışımı bir hareketliliği vardır, ama gerçek anlamda neyi kaybettiğinin farkında değildir. Fakat kaybettiğimiz şeyin meydana getirdiği boşluğu fark ederiz; neyin kaybından ileri geldiğini bilemeyiz. Konuştuğumuz şey, bunu fark edebilmek için bir çabadır; ama hepsinde yansımaları farklı olur.

Bu durum kişiyi arayışa götürür ama dokuzda bu arayış "fark etmez" hâliyle değil, gayretsiz ve umutsuz bir arayış gibidir -sanki "beni bulsun" diyen bir arayış, küskün bir arayış. Dolayısıyla bu kutsal farkındalıkları yitirdiğimizde, bunlar kutsal varoluşun farklı yüzleridir: kutsal aşk, kutsal varlık, kutsal plan, kutsal dayanıklılık, kutsal bilgelik, kutsal köken -Tanrı ile ilişkili bunların hepsi o mutlak varlığın farklı yüzleridir. Her birimiz farklı bir yüzün kaybıyla sınanıyoruz, farklı bir yönün kaybını tecrübe ediyoruz. İşte "kalpler ancak Allah ile mutmain olur" denmesinin temeli budur.

Kapanış: Kutsal Plana Teslimiyet

Mesela bir zihin merkezi için düşünün; o yüzden Bediüzzaman'ın bir sözü var: "Bu alem hem sonsuz güce sahip hem de sonsuz merhametli olan Allah'ın elindedir. Sen boşa kaygılanma, sadece sana düşeni yap; onun dışında ne olacak, ne bitecek, ya böyle olursa ya şöyle olursa diye meşgul olma. Bir kutsal plan var, sen o kutsal planın içinde olan bir varlıksın. Sen ne o kutsal planı manipüle edebilirsin, ne de o kutsal plandan daha güzel bir plan yapabilirsin. O zaman rahat ol, endişeye korkuya gerek yok; sadece sana verilen imkan ve kabiliyeti o planın içinde tecrübe et, o planın içinde yaşa."

Evet, bugün bu kadar. Hepinize teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yok --- ---