Enneagram Tip 9, Af ve Ruhani Sevgi (Kayıt 03)
Kısa Özet
Sohbetin ilk bölümünde Enneagram'daki Tip 9 kişiliğinin yavaş harekete geçme biçimi, motive edilme şekli ve Tip 7 ile Tip 8'in ondan neden farklı olduğu fil benzetmesiyle anlatılıyor; ardından merhametin bilgelikle dengelenmesi gerektiği, egonun kişiye "sen busun" diyerek onu kendi yapısına hapsettiği işleniyor. Ortadaki bölümde bir camide yaşanan gerçek bir örnek üzerinden insanların davranışlarının "niye"sini anlamanın öfkeyi nasıl azalttığı, Peygamberimizin Mekke döneminde yaşadığı kısıtlamalara nasıl tepki vermediği anlatılıyor. Sonraki bölümde şikâyet etmekle bir durumu sakin biçimde analiz etmek arasındaki fark, insanların birbirinden "alacaklı" hissetme psikolojisi ve bunun bir iç hapishaneye dönüşmesi; Hazreti Yusuf'un kardeşlerini affedişi örnek gösteriliyor. Sohbetin son bölümü ise psikolojik ihtiyaç sevgisi ile ruhani/aşk düzeyindeki sevgi arasındaki farka, bir dinleyicinin kişisel bir aşk tecrübesi üzerinden ayrıntılı olarak giriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Tip 9, "kısık ateşte pişen yemek" gibidir; harekete geçmesi zaman alır ama sağlam adım attığında çok kararlıdır. Zorlamak onu kabuğuna çeker, sabır ve şefkatli bir yaklaşım gerekir.
- Merhametli olmanın zıttı gaddarlık değildir; aradaki doğru yol bilgelik ve kararlılıkla dengelenmiş bir merhamettir.
- Ego kişiye "sen busun" der ve bu kimlikten vazgeçilirse "geriye hiçbir şey kalmaz" diye korkutur; oysa insanın gerçek özü bu ego yapısının altındadır.
- İnsanların bize karşı davranışının "niye" olduğunu anlamak, onları haklı çıkarmak anlamına gelmez ama bizdeki tepkiselliği azaltır.
- Şikâyet etmekle bir durumu sakince tanımlamak/analiz etmek farklı "frekanslardır"; şikâyet bir insanın yanlışının bizde oluşturduğu rahatsızlığın sesidir.
- "Alacaklı" hissetmek (biri bana borçlu, hakkımı ödemeli) kişiyi kendi kurduğu bir hapishaneye sokar; oysa anahtar kişinin kendi cebindedir, gardiyan yoktur.
- Hazreti Yusuf, kendisine kötülük eden kardeşlerine "bugün size kınama yok" diyerek hiçbir yara izi bırakmadan affetmiştir.
- Ruh asla yaralanmaz, yaralanan psikolojidir; "ruhum yaralı" demek yanlıştır ve kişinin çıkış yolunu kapatır.
- Psikolojik (ihtiyaç temelli) sevgi ile ruhani sevgi/aşk birbirinden farklıdır; ruhani sevgi karşılık beklemez, ihtiyaç sevgisi ise değerini muhataptan alır.
Bir Karar Anı: Sorumluluğu Bırakmak
Dağınık bir durumdaydım, o yüzden motivasyon konusunda zor bir noktaya geldim. Ben karışmayacağım; ya bir konuda düşünüp karar vereceğim ya da tamamen karışmayıp kişinin kendi sorumluluğunu almasına izin vereceğim. İkinci bir yol görmüyorum. Hangisini yaparsan yap, ikinci yolu destekliyorum, devam et. Ben de böyle düşünüyorum; sorumluluğu birlikte taşımaya çalışmak yerine kişinin kendi sorumluluğunu almasını sağlamak gerekiyor.
Enneagram Tip 9: Direnç, Sabır ve Motivasyon
Bir dokuz (Tip 9), bazen kendisinin küçümsendiğini ya da "senden hiçbir şey olmaz" gibi mesajlar aldığında çevresine karşı hırslanıp "size göstereceğim" diyebilir. Bazen de "zaten benden bir şey olmaz, ben de zaten bir şey olacağını düşünmüyorum" deyip tamamen atalete sürüklenebilir. Dolayısıyla bir dokuzla ilişki, böyle bir tıkanıklık ya da gerilim anında gerçekten zordur. Yardım etsen yeterli geri bildirim alamazsın, yardım etmesen "sorumsuz mu davranıyorum" diye kendini suçlu hissedebilirsin; ama aslında suçluluk duymaya gerek yoktur, çünkü sonuçta bu kişinin kendi hayatıyla ilgili bir meseledir.
Dokuzların eyleme geçmesi, kısık ateşte yavaş yavaş pişen bir yemek gibidir. Dokuzları temsil eden hayvan fildir: fil bir anda zıplayamaz, ama attığı adım çok sağlamdır. İnat ettiğinde bir milim bile ilerletemezsiniz. Ama iyi bir ilişki zemini kurulduğunda, o koskoca fil terbiyecisiyle küçük bir kedi gibi uyum gösterir; ufak bir hareketinizle, ufak bir tavrınızla sizin arkanızdan gelebilir. Ama inat ettiğinde bir milim bile kıpırdatamazsınız. Burada işleyen mekanizmayı anlamaya çalışmak gerekir; tam empati kuramayabiliriz ama en azından böyle bir şeyin var olduğunu bilmek önemlidir.
Bir dokuzun bir durumdan diğerine geçişi zaman gerektirir; tıpkı yola önce toprağın düzeltilip stabilize edilmesi, arabaların geçmesiyle zeminin oturması, ancak ondan sonra asfaltın dökülmesi gibi. Bir yedi ya da bir sekiz buna asla sabredemez; bir üç veya bir iki de sabretmekte zorlanır. Dokuza karşı çok şefkatli ve merhametli olduğunuzu hissettirmeniz gerekir ki o da sizin çabanıza uyum göstermek için kendinde bir motivasyon bulsun.
Dokuzun bağımsız olması kolay değildir; ilginç bir şekilde hem bağımsızdır hem değildir. Ortalama halinde hem birileriyle beraberdir hem de aslında yapayalnız ve ayrıdır. Gerçekten bütünleştiğinde ise tam bütünleşen bir yapıdır, ama bu bütünleşme nadirdir. Böyle bütünleşmiş bir dokuz arkadaşımın, benimle görüşmesek bile bana karşı derin bir bağlılık hissettiğini, ne desem yapmaya çalıştığını görmüşümdür; ama babasına karşı inatlaşıp okuduğu okulu iki kat uzatabilmiştir. Dokuzun dönüşmesi kolay bir şey değildir; kendisine dayatıcı, zorlayıcı tepkiler geldiğinde daha da içine kapanır, kendini izole eder. Bu, onun en içgüdüsel kendini koruma mekanizmasıdır.
Dıştan bakıldığında dörtlerle dokuzlar birbirine benzer görünebilir: ikisi de "kapanma", yavaşlık gösterir. Ama dörtte pişen şey irade iken, dokuzda pişen şey adaptasyon gücüdür; yeni duruma uyum sağlamak için zaman ister. Dörtteki ise "beni rahat bırak" diyen bir iradenin gerçekleşme sürecidir. Bu iki mekanizmayı birbirine dayatmaya çalışırsanız hiçbir galip çıkmaz, iki taraf da zarar görür.
Dokuzun karşısındaki, eğer tepki bekleyen bir tipse (bir yedi, bir sekiz gibi) çıldırabilir. Burada anlaşılması gereken şey şudur: Karşımızda yapısını tam anlamadığımız bir mekanizma, ilginç bir psikoloji var; bunu anlamaya, öğrenmeye çalışmalıyız. Yoksa onu kendi beklentilerimize uygun hale getirmeye çalışmak sonuçsuz bir çabadır.
Bir anne-kız örneği: Anne tip birdi, kız tip dokuzdu. Kız kapalı yerlerden korkuyor, metroya binemiyordu; anne bunu "çok korkak, zora geldiğinde hemen kaçıyor" diye yorumluyordu. Oysa zorladıkça dokuz daha çok kaçıyor ve bu yeni korkular, yeni kaçış alışkanlıkları oluşturuyordu. Halbuki tatlılıkla teşvik edilse, zaman tanınsa, "hazır olduğunda, denemek istediğinde ben yanındayım, destek olurum" denilse, dokuz o işi çok daha rahat deneyecektir.
Bu mizaç sisteminin öğrettiği en önemli şey şudur: Herkes birbirine görecelidir, birbirine çarpar, ama herkes kasten çarpıldığını düşünür. Bir yeğenimle yaşadığım bir örnek: Bayramdan birkaç gün önce babasından bir pantolon, bir gömlek istemiş; babası "alacağız" demiş ama unutmuş. Bu, bir dokuz için "beni umursamıyor, değer vermiyor, sözünde durmuyor" anlamına gelen büyük bir negatiflik oluşturuyor. Onunla saatlerce, kilometrelerce yürüdük, inadını kıramadım; oysa babası para bile vermişti, sadece almamıştı. Orada bir şey söylendiği halde duyarsız davranılması, bir dokuzun gözünde böyle büyük bir anlam kazanıyor. Dokuzun motive olması zor bir şeydir -imkânsız değil, süreç isteyen bir şeydir- ama iyi motive edildiğinde hedefine doğru gider. Zorlayarak, sürekli ittirerek asla olmaz; öyle davrandıkça dokuz kapsülüne çekilir ve hiçbir şey yaptıramazsınız. Bu, ona karşı bir kastı olduğundan değil, sadece rahatsızlığını içine çekilerek gidermeye çalışmasındandır.
Bir dokuzun başına gelebilecek en büyük bela bir yedidir; ama yedi iyi işlediğinde de çok iyi bir motivatör olabilir. Yedinin hareketliliği, canlılığı dokuza eksik olan aktivasyonu verir; ama haddini aştığında dokuz durur, kapanır. Dokuzlar bazen bir sekizin, bir yedinin, bir ikinin, bazen bir üçün aktifliğine hayranlık duyar, "keşke ben de böyle olabilsem" der. Dokuz, tıpkı iyi dozu ayarlanması gereken bir ilaca hassasiyeti olan kişi gibidir; motive ederken dozu iyi ayarlamak, o anki halini iyi bilmek gerekir.
Bir dokuzla önce iyi bir diyalog zemini, bir köprü kurulmalıdır; o köprü kurulmadan geçilemez. Bir yedi için bu zorunlu değildir, sevmediği bir insandan bile -düşük ihtimalle de olsa- bir şey alabilir; ama bir dokuz bunu asla yapmaz. Önce iyi bir "kontak" kurulmalı, ondan sonra üzerine inşa edilmelidir.
Enneagram Testleri Üzerine Kısa Bir Not
(Sohbetin bu kısmında sırasıyla gelen misafirlere hoş geldiniz denip çay ikram ediliyor; bu kısa aradan sonra sohbet Enneagram testine dair bir soruyla devam ediyor.) Bir katılımcı, kişilik testlerinin toplu olarak nasıl yapılabileceğini soruyor. Test önerisi olarak birkaç fotoğrafın çoğaltılıp dağıtılması, doldurulup geri toplanarak değerlendirilmesi ve sonuçların e-posta ile iletilmesi öneriliyor. Piyasadaki bazı Enneagram testlerinin yaklaşık 27 soruluk kısa versiyonları olduğu, ama gerçek ve güvenilir bir testin çok daha uzun olması gerektiği, çünkü davranışı değil motivasyonu ayırt etmeye çalıştığı vurgulanıyor: dokuz farklı temel yapıyı birbirinden ayırmak, iki şeyi ayırmaktan çok daha karmaşıktır; bu yüzden %100 verimli bir test yapmak neredeyse imkânsızdır, çünkü insanın kendini doğru tanıması da zordur. İyi bir değerlendirme yaklaşık yarım saat sürer.
Bir katılımcı, "kendimizi bu şekilde tanımamız acaba iyi bir şey mi, olduğumuz gibi yaşamaya devam etsek daha mı iyi olur" diye soruyor. Cevap: Bu, kişinin nereden baktığına bağlıdır. Kişi hem kendini iyi gözlemlemeli, tanımalı, hem de değiştirmesi gereken bir şey varsa bunu değiştirmesi gerektiğine inanmalıdır.
Bir katılımcı, "değiştirmem gereken şeyler olduğunu düşünüyorum ama bunları değiştiremeyeceğime yüzde yüz kaniyim" diyor; örnek olarak "aşırı merhametin bir zaaf olduğu" söyleniyor kendisine, ama bunu değiştirmeyi beceremediğini söylüyor.
Merhamet, Bilgelik ve Dengelenmiş Erdem
İnsanda bu sisteme göre üç temel merkez vardır: düşünme merkezi, duygu merkezi ve eylem merkezi. Bunları bir çatal-kaşık-bıçak takımına benzetirsek, çoğumuz bunlardan birine odaklı ve onu baskın biçimde kullanan bir yapıdayızdır. Daha uygun olan, üçünü de gerektiği durumda, gerektiği ölçüde kullanabilmektir. Nasıl ki çorbaya kaşık, salataya çatal, bifteğe hem bıçak hem çatal gerekiyorsa, hayatın farklı anları da farklı merkezleri gerektirir.
Mesela "ben çok merhametliyim ama zararını görüyorum" diyen biri için soru şudur: O zaman gaddar mı olalım? Sanki başka bir seçenek yokmuş gibi, ya çok merhametli olup şefkatimizin kurbanı olacağız ya da gaddarlaşıp insanlara zulmedeceğiz. Halbuki arada başka bir yol vardır: bilgelikle ve derin bir anlayışla dengelenmiş bir merhamet. Örnek: Yürümeye yeni başlayan bir çocuk düşer kalkar, ufak tefek zedelenmeler yaşar; eğer aşırı merhametten dolayı onu sürekli kucakta taşırsak, iki-üç yaşında öğrenmesi gereken şeyi öğrenemez. "Ben çok merhametliyim, düşmesine kıyamadım" demek, aslında merhametin bilgelikten yoksun kullanılmasıdır.
Merhametli olmanın zıttı gaddarlık değildir; aksine anlayış derinleşmediğinde merhamet kötüye kullanılabilir, ve bu, kötüye kullanan kişi için de aslında kötü bir sonuçtur -hem kendine hem size zarar vermiş olur. Türk filmlerindeki şımarık zengin çocuğu örneği gibi: Baba her istediğini verir, çocuğun başı belaya girer, sonunda baba pişman olur. Orada bilgelik ve kararlılık içermeyen bir merhamet vardır; hem çocuğa hem babaya zarar verir.
Bir iki numara (Tip 2) arkadaşıma bir gün "duyguların üzerinde çalışmalısın, duygu merkezini terbiye etmek çok önemlidir" dedim. Birkaç ay sonra dedi ki: "Ben niye duygularımı terbiye etmek zorundayım? Ben buyum; eğer duygularımı terbiye edersem ben olmaktan çıkarım." Bu yapı içinde çok makul görünen bir cümledir. Aynı şekilde bir sekize "sen çok öfkelisin, her şeyi güç üzerinden hallediyorsun, bunu terbiye et" dediğinizde de "o zaman ben ben olmaktan çıkarım" der. Biz de deriz ki: Sen zaten sen değilsin; gerçek özünü bulamadığın için bu ikinci düzeydeki yapıyı kendin sanıyorsun.
Biz bir psikolojinin sahibi değil, esiriyiz. Ve psikolojimiz bize "sen busun" der. Sekize "sen güç ve mücadeleyle varsın, sen busun" der; ikiye "sen duygusun, merhametsin, şefkatsin, yardımseversin, sen busun" der. Ve bir noktadan sonra bizi kullanır. Halbuki biz ona sahip olursak onu doğru yönlendirebiliriz. O ise kendini bizim gerçek kimliğimiz olarak iddia eder, "bundan vazgeçersen geriye hiçbir şey kalmaz" der. Oysa geriye kalan asıl şeydir. Tıpkı bir kömür madenine girip simsiyah kapkara çıkan birinin, yıkanmadan önce kendini "zenci" sanması gibi; oysa yıkandığında geriye kalan gerçek olacaktır. Bütün mesele budur; söylediği kadar kolay değildir elbette, ama insanlar duygularının farkındalığını yaşadıkça bunun bir illüzyon olduğunu zamanla görebilirler.
Kadın-Erkek, Psikoloji ve Dokuz Farklı Yapı
İnsan kavramı bize göre yanıltıcı bir kavramdır. Hepimiz insanız ama biyolojik olarak aynı değiliz; "hepimiz insanız" deyip kadın-erkek ayrımını yok saymak mevzuyu hafife almak olur. Psikoloji açısından da böyledir: farklı ağırlıklar, farklı tonlar, farklı ayrımlar vardır -dokuz farklı temel yapıdayız. Bu yapılar tekâmül edip dengeli hale gelebilir; dengeli bir insan bütün bu yapıları içerebilir. Bir İslam âliminin dediği gibi: İnsanlarda güzel ahlaklar birbirine zıt gibi görünür -çok cesur olmakla çok merhametli olmak, çok tutumlu olmakla çok cömert olmak, çok akıllı olmakla çok şefkatli olmak. Belli bir düzeyde bunlar birbirini dışlar; çok cesur bir insan çok merhametli olmakta zorlanır. Ama büyük velilerde ve peygamberlerde, başta Hazreti Peygamber'de, bunlar birleşmiştir: hem çok cesur hem çok barışçı, hem çok tutumlu hem çok cömert, hem esnek hem gerektiğinde çok kararlı. Bu, insanın çaba göstermesi gereken noktadır.
İnsanda bir öz vardır, o ilahi bir özdür. Onun dışında bir psikoloji (kişilik) vardır, bir de en dışta beden vardır. Kişi kendi özünün temeli üzerinden yaşamalı; öz, psikolojiyi ve bedeni yönetmelidir -doğru işleyiş budur. Bunun tersi, yeni tayin olmuş bir öğretmenin erken gelip müdür koltuğuna oturup müdürlük yapmasına benzer: "Ben erken geldim, burayı zapt ettim" demek gibi. Bizim çoğumuz da olmaması gereken yerde, olmaması gereken şekilde davranıp düşünüp hissedebiliyoruz; ancak belli bir çalışma süreciyle bu adım adım değişebilir.
En çok zorlanan yapı duygu merkezli yapıdır, çünkü duygu merkezi diğer merkezlerden binlerce kat daha hızlı tepki verir ve kontrolü zordur.
Camide Yaşanan Bir Örnek: Yanlış Anlaşılan Tepkiler
Bir katılımcı, camiye her gidişinde bazı kişilerin kendisine "yabancı" muamelesi yaptığını, kolundan tutup uyardıklarını, bunun kendisini çok rahatsız ettiğini anlatıyor -aynı tepkiyi tekrar tekrar yaşadığını, sorguladığı halde aynı durumlarda aynı duyguyu hissetmekten kurtulamadığını söylüyor.
Cevap: Doğru soru şudur -"Bu insanlar bana bu tepkiyi niye veriyor?" Bu soruyu sormakla başlanabilir. Bu, onların haklı olduğu anlamına gelmez; sadece onların niye böyle yaptığını anlamamızı sağlar. Belki fizyonomisi yabancı birini çağrıştırıyordur, belki bazı kişiler kadınların o alanda bulunmasını uygun görmüyordur, ya da bazı Müslüman erkekler kadınların camiye hiç girmemesi gerektiğini düşünüyordur. Mesele doğrunun ne olduğu değil, yanlış algının doğasının nasıl bir tutumu zorunlu kıldığıdır. Yanlış bir noktadan bakan biri o yanlış noktadan öyle bir tepki vermeye "mecburdur" -bu meşru değildir ama anlaşılabilirdir.
Burada iki ayrı soru vardır: Birincisi, "bu insan bunu niye yapıyor?" İkincisi, "ben bundan niye rahatsız oluyorum?" Bu iki soru ayrı ayrı analiz edilmelidir; muhatabın yanlış yapması, bizim rahatsız olmamızı meşrulaştırmaz. "Ben niye yanlış düşünen birinin iradesine mahkûm oluyorum?" diye sorduğumuzda cevap şudur: Bu, hayatta yaşanabilen bir şeydir. Şu anda bunu değiştirebilecek bir gücüm veya zeminim yoksa bunu kabullenirim, hiç rahatsız olmam -çünkü hayati bir şey değildir. Vazgeçtiğim şey hayati değilse, bu bir problem oluşturmaz.
Peygamberimizin Mekke'de Yaşadığı Kısıtlamalar
Peygamberimiz Mekke'de yaklaşık on üç yıl doğru dürüst ibadet edemedi; müşrikler "Mekke bizim, siz başka bir inançtasınız" diyerek bazen izin verdiler, bazen vermediler, bazen dışladılar. Peygamberimiz bundan rahatsız olmadı, çünkü bu hayati bir mahrumiyet değildi: Allah'la olan ilişkisini bir yer veya mekân ne belirleyebilir ne de ortadan kaldırabilir. "Şu anda engelleniyorum, yapacak bir şey yok, bunu kabul ediyorum; ama imkân, zaman, zemin olursa doğru bildiğim şekilde değiştirmeye gayret edeceğim" demek gerekir -herhangi bir mahrumiyet, mağduriyet duygusu üretmeden.
Dünyada inançsız insanlar peygamberlere baskı yapmış, kimini yurdundan sürmüş, kimini öldürmüştür; ama bunlar asli bir mahrumiyet oluşturmaz. Değiştirme imkânı ve zemini varsa gayret edilir; yoksa sadece rahatsızlığa odaklı bir değiştirme çabasına girilmez. On üç yıl boyunca Peygamberimiz ve inananlar silahlı mücadele de yapmamış, nefret ya da öfke de üretmemişlerdir; düzeltmeye çalışmışlar, düzeltemedikleri zaman da bir mahrumiyet ya da mağduriyet duygusu oluşturmamışlardır -çünkü bu asli bir şey değildir. Uğradığımız haksızlıklar aslında benliğimize karşı bir özgürlük imkânı taşır: "Beni içeri sokmuyorsan da benim için problem değil, ben ibadetimi başka bir yerde yaparım" diyebilmek, o benliğin rahatsızlığı üzerinden bir tepki üretmemek demektir.
İçimizde hiçbir negatiflik bulundurmamak her şeyden önemlidir. Peygamberimizin Taif'te taşlanıp kovulması ve sonunda hicret etmek zorunda kalması örneğinde bile hiçbir nefret söylemi, öfke söylemi yoktur. Muhataplarımızın "niye" yaptığını anlarsak, bizdeki tepkisellik yüzde elli azalır -çünkü karşımızdaki yanlış bir yerden bakıyor ama doğru gördüğünü zannediyor. Klasik bir örnek: Su dolu bir bardaktaki kaşık gerçekte düz olduğu halde kırılma kanunundan dolayı eğri görünür; biri bunun gerçekten eğri olduğunda ısrar ederse, biz tartışmayız, sadece içimizden "inşallah bir gün düz olduğunu anlar" deriz, bundan öfke duymayız.
Şikayet ile Analiz Etmek Arasındaki Fark
Bir insanın yanlışlığını analiz etmekle ondan şikâyetçi olmak ayrı "frekanslardır", ayrı tonlardır. Şikâyet, bir insanın yanlışının bizde meydana getirdiği rahatsızlığın sesidir; "bu insan yanlış yaptı" demek ayrı bir şey, "ve ben bu yanlıştan rahatsızım" demek ayrı bir şeydir. Bir evlilikte taraflardan biri diğerinin yanlışını konuşabilir, analiz edebilir, değerlendirebilir, tanımlayabilir -ama bunu şikâyet ederek yapmakla sadece anlatarak yapmak arasında fark vardır. Kişi kendine sormalıdır: "Ben şu anda bir olayı mı anlatıyorum, yoksa şikâyet mi ediyorum?" Şikâyet ediyorsak orada susmalıyız; o frekanstan bu mevzu anlatılmaz, oradan bir sonuç çıkmaz.
"Yoldayken Davacınla Anlaş": Alacaklarımız ve Psikolojik Borç Muhasebesi
İncil'de geçen bir söz şöyledir: "Senden davacı olanla daha yoldayken çabucak anlaş; yoksa o seni yargıca, yargıç da gardiyana teslim edebilir, ve son kuruşunu ödemeden oradan asla çıkamazsın." Bu söz farklı şekillerde yorumlanabilir. Biz birinden davacı olduğumuzda, biri de doğal olarak bizden davacı olur; birilerinden alacaklı hissederiz. Bu, çocuğun kendini fark ettiği andan itibaren -anne, baba, kardeşlerle ilgili hoşnutsuzluklarla- başlar: "Annem böyleydi, babam böyleydi, kardeşlerimi daha çok seviyordu" gibi hikâyeler hepimizde vardır. "Yoldayken çabucak anlaş" demek, hayat yolunda şu demektir: "Ben kimseden alacaklı değilim; alacaklı gözüktüğüm bütün hesapları kapatıyorum, sıfırlıyorum, Allah herkese selamet versin. Hepimiz hatalı olabiliriz, onlar da bilerek ya da bilmeyerek -genellikle yüzde doksan dokuzu bilmeyerek- hata yapmışlardır."
Bunu bedensel yaralara benzetebiliriz: Defalarca düşer yaralanırız ama bütün yaralar iyileşebilir; sürekli kaşıyıp kabuğunu açarsak iz kalır. Psikolojik yaralar için de aynı şey geçerlidir -gerçek anlamda her yara düzelir ve hiçbir iz kalmayabilir; bu bize bağlıdır.
Hazreti Yusuf: Yara İzi Bırakmayan Bir Hayat
Hazreti Yusuf'un hikâyesini okuduğumuzda, o kadar şey yaşamış olmasına rağmen hiçbir yara izi yoktur -ne kardeşlerine karşı, ne Züleyha'ya karşı, ne sarayda doğru şahitlik etmeyenlere karşı. Hiçbir mahrumiyet, mağduriyet, alacaklı olma düşüncesi yoktur. Kardeşlerine "bugün size kınama yok, Allah affeder" der (Yusuf Suresi'ndeki bilinen ayetin meali). Acılarımızı "alacağımız" olarak biriktiririz -"sen bana acı çektirdin, yıllarımı aldın" diye- ve bu insanın egosudur; sürekli o alacağı karıştırırız, hatta Allah'tan bile bir "alacağımız" olduğunu düşünürüz: "Bu kadar çektim, artık bana güzel şeyler vermeli" gibi. Bu, insanın kendi kendini aldatmasıdır; Tanrı ile egoistçe bir ilişki kurmaktır.
Ruh Yaralanmaz, Psikoloji Yaralanır
"Ruhum çok yaralı" demek yanlıştır -yaralı olan psikolojidir, ruh değil. Ruha bu haksızlığı etmemek gerekir, çünkü öyle dendiğinde kişinin çıkış yolu kalmaz. Gerçek varlığımız ruhani varlığımızdır; ona kimse nüfuz edemez, kimse ona yaklaşıp onu yaralayamaz. Ben ne kadar ruhaniyetimin farkına varırsam, psikolojimin uğradığı mağduriyetleri o kadar az önemserim ve gerçekten üzerimde bir etkisi olmadığını anlarım -çünkü hakikatte etkisi yoktur.
Nefis, Yargıç ve Gardiyan Benzetmesi
Daha bâtınî bir yorumla: Bizden davacı olan aslında kendi benliğimiz, nefsimizdir. Nefis der ki "senin alacağın var -annenden, babandan, kardeşlerinden, eşinden, dostundan, hatta Allah'tan bile alacağın var." Böyle düşününce nefis yargıçtır, karar verir "alacaklısın" der, gardiyana teslim eder; gardiyan da seni duygusal bir hapishaneye -alıngan, mutsuz, alacaklı bir hapishaneye- sokar. Ve insan yirmi otuz sene önce olmuş bir olayı sürekli tekrar eder, ondan şikâyet eden biri olup çıkar. Bu nefis-yargıç, tamamen nefse taraf tutan bir yargıçtır; karşı tarafın mazeretini, bilgisizliğini, iyi niyetli ama yanlış yaptığını görme şansı yoktur.
Bazı insanlar bu hapishaneden kolayca çıkabilir, bazıları duygusal yoğunluk yaşadığı için çıkamaz -herkesin takıldığı nokta farklıdır. Mesela bir sekiz bazen böyle olaylardan çok etkilenmez ama "güçlü olmaya çalışmak" onun için ayrı bir hapishane olabilir; herkesin farklı bir hapishanesi vardır.
Kişi kendine sormalıdır: "Ben ruhumun mu yaralı olduğunu düşünüyorum, yoksa gerçekte sevgi kanalları tıkalı bir insana mı takılıp kaldım?" Örneğin "annem beni hiç sevmedi" diyen biri için soru şudur: Sevmediyse demek ki onun sevgi kanalları tıkalıydı; peki sen ona dua mı edeceksin, yoksa alamadığın sevginin hesabıyla mı yanıp tutuşacaksın?
Ego Stratejilerinden Vazgeçmenin Zorluğu ve Bedeli
Bu değişim çok zordur, çünkü benlik "sen busun, bu değişmeden hayatı değiştirebiliyorsan değiştir, ama ben değişmem" der. Bu, herkesin farklı bir alanda yaşadığı bir tıkanmadır. Bir arkadaş örneği: Bir işe girer, birkaç ay sonra "kimse bana emredemez, kimse bana sesini yükseltemez" deyip çıkardı -tip sekiz. Ona "o zaman kendi işini kur, üstelik kimseyle ortaklığı olmayan bir iş" demek gerekti; yoksa bu mizaçla hiçbir yerde çalışamaz, hep "karşıdaki suçlu" der.
İnsanın önünde iki yol vardır: Değişmeden devam edip bu stratejinin doğal sonuçlarını yaşamak, ya da dönüşmek -tıpkı tırtılın kelebeğe dönüşmesi gibi. Tırtıl "ben tırtıl olmaktan memnunum" der ama içsel bilinç "sen kelebek olabilirsin, her zaman yerde sürünmen gerekmez" der. Bir arkadaşımla yaşadığım örnek: Bir ilişki sorunu yaşıyordu, ona "bugün ya bu konu üzerinde çalışacaksın ya da ömrün boyunca ilişki sorunu yaşayacaksın, hangisini tercih ediyorsun" dedim. Bu, muhatabının tamamen haklı olduğu anlamına gelmez; ama kişi kendi doğru noktasında olursa hem kendisi huzurlu olur hem de mümkünse olumlu değişime katkı sağlayabilir.
Egosal düzeyde kalmakla ruhani idrake ermek aynı anda olamaz: "Hem bu bulutlar olacak hem ben gökyüzünü göreceğim" diye bir yol yoktur. Peygamberimizin sözüyle özetlersek: "İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız." Yanlış yapan insanları affedeceğiz, onlara dua edeceğiz -bu, yanlışı görmezden gelmek anlamına gelmez, göreceğiz ama affedeceğiz ve içimizde negatiflik barındırmayacağız; çünkü negatiflik taşıyan biri ruhani idrake geçemez.
Hazreti Yusuf, kendisine ihanet edenleri gördüğünde "bugün size kınama yok" demiştir, tıpkı "elime geçtiniz, size göstereceğim" dememesi gibi -bu, psikolojik düzeyimizden çok farklı bir düzeydir.
Alacaklı-Borçlu Psikolojisinde Tipler
Hesap yapan insan her zaman birinin kendisine borçlu olduğunu hisseder. Bunu en çok yapanlar duygu merkezli insanlardır -ikiler, dörtler, altılar, sonra dokuzlar- çünkü ilişki odaklı ve muhataplarından belli beklentileri olan yapılardır. Karşılarına bir yedi gelirse yedi "benim borcum yok, eyvallah, güle güle" der; duygu merkezli biri ise "benim alacağım var, sen borcumu inkâr mı ediyorsun" der. Yedi borç ödemeyi sevmediği için o yükün altına girmekten kaçınır -bu ayrı bir motivasyon sorunu- ama prensipte "benim borcum yok" demesi doğrudur. Asıl mesele, karşı tarafın kabul etmediği bir alacağı sürekli cebimizde taşımaktır; en zor ama en doğru olan, hiç böyle bir defter tutmamaktır.
Hakiki Sevgi ile İhtiyaç Sevgisi Arasındaki Fark
Gerçek ruhani sevgi hiçbir hesap içermez, tıpkı mutlak ışığın karanlık barındırmaması gibi. O sevgi, sevdiğinden hiçbir karşılık beklemez; ne yük olur ne de bir beklenti taşır. Bir kişi sever, karşılık alamayabilir -bu onun problemi değildir, çünkü kişi kendi sevgisinden sorumludur, muhatabın karşılık verip vermemesi ayrı bir meseledir. Sadakat, dürüstlük de böyledir: Benim sadakatim beni ilgilendirir, muhatabımın sadakatsizliği ise onun kendi meselesidir.
Duygu merkezinin (özellikle Tip 2, 4, 6, 9 gibi ilişki odaklı yapıların) temel sorunu, kendi varlığını ve değerini muhatabının sevgisi, ilgisi ve değeri üzerinden almasıdır. Bu değer pozitif olduğunda mutlu olur, kaybedildiğinde büyük bir acı yaşanır -bir vefasızlık ya da ihanet karşısında büyük bir "benlik yıkımı" olarak tezahür eder. (Konuşmacı kendi gençliğinden bir örnek veriyor: Yirmi yaşındayken kısa süreli sevdiği biri aniden ondan uzaklaştığında haftalarca baş ağrısı çekmiştir -bu, varlığını başkasının düzeyinden alan yanlış bir "harf" almaktır.) Biz başkalarının vefasızlığını, ihanetini anlarız -çünkü bu onun kendi egosal düzeyindeki bir düşüş, bir körlüktür- ama onaylamayız ve kendimiz için bunu asla tercih etmeyiz.
Bir Aşk Tecrübesi: Nefsani mi, Ruhani mi?
Bir katılımcı, manevi bir ortamda beklenmedik şekilde, sebepsiz yere birine karşı içinde beliren yoğun bir sevgi hâlini paylaşıyor: Namaz kılarken fark ettiği, dehşete kapıldığı, daha önce hiç yaşamadığı bir duygu. Konuşmacının cevabı: İnsanda hem psikolojik düzeyde hem ruhsal düzeyde bir duygu merkezi vardır. Yaşanan bu hâl, muhtemelen ruhsal düzeydeki duygu merkezinin bir faaliyetidir -buna gerçek sevgi, kadim gelenekte "aşk" denir. Psikolojik düzeydeki sevgi ise ihtiyaç ilişkisidir (illa cinsellik değil; "biri bana ilgi göstersin, biri için önemli olayım" ihtiyacı gibi) ve bu, gerçek anlamda sevgi olarak tanımlanmaz, ama toplum çoğunlukla bunu sevgi sanır.
Bu tür bir aşk hâli, henüz nefis tam arınmadığı için nefsin "taarruzlarına" maruz kalabilir -karşılık bekleme, "niye bana acı çektiriyor" gibi düşünceler nefsin devreye girmesidir. Kişi bu dalgalı süreci iyi idare etmeli, kendini bu tecrübeyi yaşadığı için şükretmeli, çünkü bu benliğin ve psikolojinin ötesine açılan bir kapıdır -"atmosferden kurtulup uzaya çıkmak" gibi bir şeydir.
Aşkta Cünun, Fünun ve Sükun
Aşkın kadim gelenekte üç devresi vardır: cünun (büyük şaşkınlık, hayret), fünun (bu işin hakikatini idrak etme) ve sükun (huzura erme). Bu yaşanan hâl bir "ilahi aşka basamak" olabilir, ama bir süreçtir ve bazen kesintiye uğrayabilir. Kişi henüz bu süreci tam kat etmediği için sevdiğinin ruhaniyetini bedeniyle/cismaniyetiyle karıştırabilir; oysa bunların hiçbir ilgisi yoktur. Bu yüzden geleneğimizde Leyla ile Mecnun'un zahiri olarak hiç kavuşmaması manidardır -kavuşma bâtıni düzeydedir.
Bu tür bir aşk deneyiminde tavsiye şudur: Bunu sevilen kişiye anlatmamak, onunla bu konuda irtibat kurmamak -çünkü bunun kişinin zahirî (dış, bedensel) varlığıyla hiçbir ilgisi yoktur, mesele onun ruhaniyetidir. Yaşanan bu duygu Allah'ın insana aşkının, Peygamberimizin ümmetine aşkının, âlemdeki ilahi aşkın küçük bir yansıması, bir prototipidir.
Sonuç: Borç Defterini Kapatmak
Bugüne kadar konuştuğumuz her şey aynı meseleye bağlanır: Bu düzeydeki kirli noktaları, takıntıları görüp temizlersek, ruhani düzeyle aramızdaki engelleri kaldırmış oluruz. İnsan bazen "hem bu bulutlar dursun hem gökyüzünü göreyim" diye diretir; böyle bir yol yoktur. Alacaklarınızı bir kenara bırakmaya çalışın; affedemiyorsanız bile "Ya Rabbi, affetmem için bana yardım et, kalbimdeki bu hoş olmayan duyguları al" diye dua edin -bir bakacaksınız ki aslında çok parlak ve sonsuz bir gökyüzü, çok parlak bir güneş zaten oradaymış.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Konuşmacı Hazreti Yusuf'un kardeşlerine söylediği "Bugün size kınama yok" sözünü mealen aktarıyor; bu, Yusuf Suresi 92. ayetin bilinen mealine karşılık gelmektedir, ancak konuşmacı sure adını veya ayet numarasını kendisi belirtmemiştir. Ayrıca "Senden davacı olanla yoldayken çabucak anlaş, yoksa seni yargıca teslim edebilir..." sözünü aktarırken bunun bir Kur'an ayeti değil, İncil'den (STT'de "Üncü" olarak geçmiş, düzeltilmiştir) bir söz olduğunu kendisi belirtiyor. Son olarak Peygamberimizin "İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız" sözü bir hadis olarak aktarılmıştır, ayet değildir. --- ---