Enneagramda Sekizin Sağlıksız Halde Beşe Gitmesinin Hikmeti

Kısa Özet

Sohbetin ilk bölümünde su metaforu üzerinden mükemmelliğin yalnızca Tanrı'ya ait olduğu, "mükemmel olmayı arzulamak" ile "mükemmelliği arzulamak" arasındaki fark, alemin izafi/göreceli oluşu ve bu göreceliliğin dahi mükemmelliği hatırlattığı anlatılıyor; "Ben gizli bir hazineydim" hadis-i kudsisi ve alemin Tanrı'nın bir tezahürü olduğu ama Tanrı ile bir olmadığı (vahdet-i vücud ile panteizm farkı) ele alınıyor. İkinci ve ana bölümde Enneagram'da Sekiz (8) tipinin sağlıksız halde neden Beş'e (5) gittiği, bunun kişinin en çok ihtiyaç duyduğu ama doğru istifade edemediği bir yön olduğu ve Sekizin Beşten alması gereken dersler (kısıtlılığını kabul, gözlem/analiz, dayatmama, düşüncesini test etme, ölçülü davranma, soyut gerçekliği idrak, kendi merkezcilikten çıkma) örneklerle işleniyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Mükemmel olmayı arzulamak yanılgı ve yorucu bir süreçtir; oysa mükemmelliği arzulamak aslında Tanrı'yı arzulamaktır.
  • Alem izafidir/göreceli bir gerçekliktir, mutlak değildir; ama bu göreceliliğin içindeki eksiklikler bile bize mükemmelliği hatırlatabilir.
  • Bir Sekiz'in sağlıksız halde Beş'e gitmesi, aslında onun en çok ihtiyaç duyduğu ama doğru şekilde istifade edemediği bir yöndür - çok susamışken suya öyle saldırıp nefes borusuna kaçırmak gibi.
  • Sekizin Beşten alması gereken temel dersler: kendi imkan ve kısıtlılığını objektif olarak kabul etmek, müdahale etmeden önce gözlemleyip analiz etmek, dayatmak yerine anlatmak/aktarmak, düşünce ve yargılarını sürekli gözden geçirip test etmek, söz ve eylemde ölçülü olmak, somutun yanında soyut gerçekliği de idrak etmek ve olayları yalnızca kendi merkezinden değil bütün bağlantılarıyla değerlendirmek.

Allah Üzerinde Çalışmak

Dedim ona, söyle onu, anlasam dedim, bu kadar dert etmesin dedim. Kocan üzerinde çalışsan belki muvaffak olamayabilirsin ama Allah üzerinde çalışsan muvaffakiyet O'nun etkisindedir. Anlatabildim mi? Diyelim ki bir insanı eşi, çocuğu, ahbapları sevse, önemsese, takdir etse, daha iyi olmaz mı? Tabii ki psikolojik düzey için daha iyi olur ama bunu asli bir mahrumiyet, asli bir engel gibi görmek hata. İşte orada biz psikolojik düzeyde, nefis düzeyinde farkındalığımızı arttırabilirsek, daha doğru bir anlayışla, daha doğru bir yerden bakabilirsek, aslında o negatif etkiler, negatif unsurlar bizi zaten o kadar negatif etkilemeyecek. Anlatabiliyor muyum? Hatta negatif olmaktan çıkıyor. Tabii ki, yani hayatın doğal bir parçası olarak görürsün artık onları; artık seni negatif olarak etkilememeye başlar, etkilemezler.

Su Gibi Olmak ve Mükemmelliği Arzulamak

Evet, bir söz diyor ki: "Güçlü olmak isteyen suyu örnek alsın. Su, bir engel olmadığında akar; engelle karşılaştığında durur; baraj yıkılırsa akmaya devam eder; girdiği kap kare ise kare olur, kap yuvarlak olduğunda bu sefer yuvarlaktır. Böylesine yumuşak ve esnek olduğundandır ki su, en elzem ve en güçlü şeydir." Tabii, fıtri halinde, en fıtri durumda böyledir. Belki bunu en iyi yapabilecek olan Dokuzlardır. Fakat bu, yüksek bir bilinçle yapıldığında gerçekten yapılmış olur.

"Mükemmellik Tanrı'nındır, mükemmelliği arzulamak ise insanın." Bakın, mükemmel olmayı arzulamak yanlış bir şey. Ama mükemmelliği arzulamak aslında Tanrı'yı arzulamaktır. Mükemmel olmayı arzulamak ise bir yanılgı, boş ve yorucu bir süreçtir.

"Mükemmelliği arzulamak derken, mükemmelliği hissetmeyi mi kastediyorsunuz?" Yani mükemmelliği arzulamak, bir şeyde mükemmelliği arzulamak -anlatabiliyorum- bu kendi idrakinle, şuurunla da ilgili olabilir, alemle ilgili de olabilir. Mükemmelliği arzuluyorsun, bir şey görüyorsun, "bu daha mükemmel olabilir" diyorsun -doğru. Ama illa onu gerçekleştirmek için kendini aşırı zorlamana gerek yok. Çünkü mutlak mükemmel Tanrı'dır. Anlatabiliyorum, ve senin aslında mükemmellik arzun, sendeki mükemmellik hakikatine ya da modern tabiriyle mükemmellik arketipine bağlıdır; ondan dolayı sen mükemmel bir şey istiyorsun, mükemmel olsun istiyorsun. Mesela bir Sekiz mutlak bir güç arar, bir İki mutlak bir sevgi arar. Neden? Aslında bunların asılları var çünkü; hakikatte ve ruhani düzeyde aslında bunlar var. Fakat bunları sen nefis düzeyinde ararsan işte orada yanılmış olursun ve yanlış bir arayışın, yanlış bir çabanın üzerinde enerjini kaybetmiş olursun. Dolayısıyla alem izafidir fakat bakın, ideallerimiz aslında mutlaktır. Bu ideallerin olması aslında Tanrı'ya işaret eder, hikmet noktasında Tanrı'ya işaret eder. Dolayısıyla onları alemde arzulamak, aslında Tanrı'yı arzulamanın yanlış bir yansıtılma biçimidir.

Alemin İzafiliği ve Mükemmelliği Hatırlaması

Hocam, İdris Şah'ın güzel bir sözü var, diyor ki: "Alem mükemmel değildir, mükemmel olsa Tanrı olurdu." Yani o alem izafidir, görecelidir. Dolayısıyla mutlak iyilik, mutlak güzellik, mutlaklık söz konusu değildir; orada onu arama, alem izafidir, tabiatı gereği izafidir, sınırlıdır vesaire.

Bazen böyle bir şey oluşturuyor ya, oluşturur ve sen bir şeyi hatırlamış olursun gibi, bir şey karşısında değil... Tabii, bir duygu, bir şey; bilirsin ki o, mesela şu anda oldu ama üçüncü bakışında olmayacak. Ama önemli olan o değil, o nesne değil zaten, onun sende hatırlattığı bir şey. O şekilde yaklaşılınca aslında mükemmelliği aramak da o. Tabii. Hatta şu hatırıma geldi: ben de bazen olur böyle, mesela diyelim ki bilgisayarda bir metin okuyorum, metinde yanlış yazılmış bir kelime ama ben onu doğru okuyorum, çünkü zihnimde onun doğrusu var. Şimdi aslında o kelime bana zihnimdeki doğru olanı hatırlatıyor aynı zamanda, ve ben onu doğru olarak okuyorum. Şimdi alem sınırlıdır, görecelidir; fakat alemde bazen biz böyle sanki mükemmelmiş gibi bir tatmin hissederiz, sanki o tammış gibi bazen olur. Tabii tam olmadığını daha sonra anlarız, görürüz. Fakat aslında bu boş bir şey değil -ama işte bunu anlamak şartıyla. Yani aslında alemdeki görecelilik, mükemmelliği de hatırlatan bir şey. Yanlış bir kelime görüyorsun, eksik bir harf var diyelim ya da bir harf yanlış yazılmış ama sen o kelimenin doğru halini görüyorsun, hatırlıyorsun. Şimdi aslında bizde de, eksik ve sınırlı olan bir şey bazen bizi tam olarak tatmin edebilir; aslında deyim yerindeyse o ruhsal bilincimiz ondaki eksiği tamamlıyor, sanki doğruymuş gibi, bütünmüş gibi, eksiksizmiş gibi algılamamıza sebep oluyor ve biz tatmin oluyoruz. Ama daha sonra gerçekte oradaki eksiği, göreceliliği fark ediyoruz. Akıllıysan tebessüm edeceksin, diyeceksin: "tabii ki böyledir, alem bu, göreceli, yaratılmış bir düzey."

Peki o mükemmellik algın ve onun mükemmel olduğunu zannedip tam bir tatmin oluşunu nereye koyacağız, yanılgı mı bu? Hayır, yanılgı değil; çünkü Tanrı mükemmel, o tatmin oluşunun nedeni de Tanrı'nın mükemmelliği ve onun mükemmelliğinin seni tam tatmin ediyor olması.

Nasıl bu hadis: "Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim." Şimdi burada tam bilinmekliğimi sevdim ya da istedim, alemi yarattım. Oradaki bilinmekliğine dair bir tezahür yaratıyor ve alem ona işaret ediyor aynı zamanda. Dolayısıyla alem, Tanrı ile eşit veya tamamen Tanrı'nın bizatihi, deyim yerindeyse birebir mutlak anlamda bir iz düşümü değildir.

Geçen bir Doğu metninde görmüştüm, oradan şunu aktarayım: Tanrı mutlaktır diyor; alem gerçek değildir ama gerçek gibi görünür, Tanrı sana onu böyle gösterebilir. Fakat alem gerçek değildir, ama sana gerçek gibi gösterebilir; bu senin sübjektif algınla ilişkili bir durumdur. Yani sana öyle gösterilmesi, bir aldatma ya da büsbütün bir yanılgı anlamında değildir. Yani burada kastedilen bu değil. Bu alem, deyim yerindeyse bir görüntüdür; sana gösterilir fakat gerçek değildir -tıpkı sinema perdesinde gördüğün bir film gibi. Ama gerçek değildir; yine de sana orada bir şey gösteriliyor ve o gösterilen şeyden sen bir şeye ulaşıyorsun, bir şeyi anlıyorsun, bir şeyi tecrübe ediyorsun onun üzerinden. Bu, "nasılsa gerçek değil" diye önemsizleştirilecek bir şey değil. Bazı tasavvufla meşgul olan arkadaşlar oluyor, öyle uçuyorlar mesela: "alem hayal." E, sen de hayalsin, dolayısıyla bunu diyen de hayal. Anlatabiliyor muyum? Meselenin temelini tam idrak etmeyince, orada bir cümleyi alıp kendi idrak düzeylerine indiriyorlar. Evet, tasavvufta da söylenir bu, farklı bir anlamda: alem izafi gerçekliktir, dolayısıyla mutlak gerçek değildir bize. Ve burada güzel bir söz söylüyor, diyor ki: Tanrı mutlaktır, göreceli olamaz ama kendini göreceli olarak gösterebilir. Burada ince bir nüans var. Tanrı göreceli olamaz fakat kendini göreceli gibi gösterebilir. Dolayısıyla sen o göreceliliği fark et, o düzeyi idrak et, onu tefekkür et, oradan da mutlak olanı idrak et. Yani şöyle ifade edelim: üç boyutlu bir şey iki boyutlu olarak gösterilebilir, değil mi? Fakat o üç boyutlu şey iki boyutlu olmaz; ama onu biz iki boyutlu olarak görebiliriz. Sen o iki boyuttan, üç boyutlu olduğunu idrak etmeye doğru yol alabilirsin. Dolayısıyla panteistler zaten -onlar tamamen vahdet-i vücutla panteizmi birbirine karıştırıyorlar, birbiriyle alakası olmayan şeyler. Bütün alemi total olarak düşünüp onu Tanrı olarak görmek, yani bütün tezahür eden düzeyi Tanrısallaştırmak aslında. O yüzden Bediüzzaman diyor ki bu iki meslek birbirine taban tabana zıt; birbirine benziyor gibi görünse de.

Bakın bir kâmil bir veli nasıl dua etmiş: "Ey yüce Tanrım" diyor, "kötü insanlara, iyilere olduğun gibi merhametli davran, iyi davran" diyor, "kötü insanlara. İyi insanlara ise herhangi bir şey yapman gerekmez, zaten onlar kendilerini iyi hissederler." Tabii nefis ne diyor? "Ya Rabbi" diyor, "bu kötü insanlara hiçbir şey verme, onları tamamen mahrum et" diyor. Halbuki adam idrak etmiş: zaten kötü olmakla zaten çok büyük bir şeyin içinde, tuzağın içinde, büyük bir mahrumiyetin içinde. "Onlara merhamet et, zaten adam çukura düşmüş. İyi insansa zaten o iyilik haliyle, o idrakiyle zaten iyidir."

Sekizler ve Sağlıksız Halde Beşe Gitme

Enneagrama devam ediyoruz, değil mi? Sekizler güçlü, kararlı, mücadeleci, çatışmacı bir mekanizma; dolayısıyla da zorlayıcı, baskıcı, tahakküm eden bir görünüm arz ediyorlar. Sağlıksız halde Beşe gidiyorlar. Orada hem bir içe dönmek -aslında içe dönmüyorlar, içe kaçıyorlar- tam bir kaçınma meydana geliyor. Çünkü alemle baş edemediği, edemediği durumlarda ya da kendi düşünce ve inançlarından tamamen şüphe ettiği durumlarda, ya da dediğimiz gibi alemle baş edemeyecek derecede aciz ve zayıf olduğunda Beşliğe gidiyor. Beşlik de içe çekiliyor, kaçınıyor; insanlarla ve alemle ilişkisini en azından indiriyor. Kaçıngan, korkan ve kendini zayıf hisseden bir tutum sergiliyor sağlıksız bir şekilde gittiğinde.

Bu konuda benim bildiğim en iyi örnek, en dikkat çekici örnek Dücane Cündioğlu. Kendisi aslen Sekiz ama özellikle 12 Eylül döneminde ya da hemen öncesinde -bilmiyorum- hapse giriyor. Aslen ülkücü kökenli birisi ve orada gördüğü şeyler, kabul ettiği, inandığı şeylerin aslında o kadar da tam doğru olmadığını, yanılmış olduklarını görüyor. Oradan yaşadığı şeyler neticesinde Beşliğe gidiyor. Bu sefer diyor ki, "bundan sonra söylediğim her şeyi tam anlamıyla, bütün derinliğiyle bilerek söyleyeceğim ve bildikten sonra söyleyeceğim; bilmediğim bir şeyi de bilmediğimi kabul edip, bunu bilmek mümkünse gerekli olan her şeyi yapacağım" noktasına gelip, bazen orada pozitif bir ivmelenme de kazanabiliyor kişi. Yanılmıyorsam Zeki Demirkubuz da öyle olabilir ama emin değilim; o da Beşe gidip gelebilen bir Sekiz. İşte bazen kişi biraz daha olgun olabildiğinde, zekasıyla da bağlantılı, olgunluğuyla da bağlantılı, aslında sağlıksız halde gittiği o noktadan pozitif şeyler devşirebiliyor. Zaten aslında o pozitif şeyleri devşirebilmek, bizim konuştuğumuz meselenin gerçek hayatta az da olsa tecrübe edildiğini gösteriyor.

Yani kişi sağlıksız halde gittiği noktaya aslında bir ihtiyaç hissederek gidiyor. Fakat sağlıksız halde gittiği için, oradan doğru bir şekilde istifade etmiyor. Yani diyelim ki çok susamışsın, suya saldırıyorsun ama nefes borusuna kaçıyor; bu sefer öksürüyorsun, boğulma tehlikesi yaşıyorsun. Aslında o gittiğin şey çok ihtiyacın olan bir şey ama onunla sakin, rahat, dingin ve objektif bir şekilde münasebet kuramadığın için, oradan doğru bir şekilde beslenmemiş oluyorsun. Bu da bize şunu anlatıyor: aslında o sağlıksız halde gidildiği söylenen nokta, kişinin en çok ihtiyacı olduğu bir nokta; yani orada en acil ve en önemli ihtiyaçlarının olduğu bir nokta.

Sekizin Beşten Alması Gereken Dersler

Bakalım Sekiz acaba en çok neye ihtiyaç duyuyor? Bunu Beşlik üzerinden düşüneceğiz.

*Kendi imkan ve kısıtlılığını kabul.* Beşlikte kişinin kendi imkan ve kısıtlılıklarına dair bir gözlemi vardır; kendi imkan ve kısıtlılıklarını görür. Bu bir Sekiz için çok önemli bir şeydir -kendi imkan ve kısıtlılıklarına dair gerçek, doğru bir bilince sahip olmak. Sekiz halbuki ne yapıyor? "Benim her şeye gücüm yeter, ben yaparım" diyor. Hatta yapamıyor olmaktan rahatsız oluyor; gücünün, kabiliyetinin, becerisinin kısıtlı olmasından rahatsız oluyor. O kısıtlılığı arzu etmiyor, görmek de istemiyor. Halbuki gerçekte sen de herkes gibi kısıtlısın; bazı şeyleri yapamazsın, bazı şeylere gücün yetmez. Bu bazen ortadan kaldırılamayacak bir kısıtlılık olabilir, bazen de süreç içinde giderilebilecek bir kısıtlılık olabilir.

Netice itibariyle, Sekizin dikkat etmesi gereken şeylerin başında, kendi imkan ve kısıtlılıklarına dair objektif bir gözlem, değerlendirme ve kabul geliyor. Bunu kabul etmediğinde, hayatın süreci içinde o kısıtlılıklarını, o yetersizlik durumlarını tecrübe edince ne oluyor? Strese giriyor, rahatsız oluyor. Orada belli bir öfke, çatışma, kavga; ondan sonra da yine onunla halledemezse, çözemezse, bu sefer Beşe gidip çöküntü hissediyor. Halbuki eğer daha önce bunu fark ediyor olsaydı -"benim şu kadar gücüm var, şu kadar imkanım var ve şu noktadan sonra kısıtlılığım var" diyebilse- o noktada o yetersizlik ve kısıtlılığını yaşadığı durum onu strese sokmayacaktı, rahatsız etmeyecekti, bilecekti; "nasıl böyle bir şey olabilir" demeyecekti. O idrake sahip olmadığı için, güçsüzlük, zayıflık hissettiğinde strese giriyor, rahatsız oluyor, "nasıl olur" diyor. Halbuki kısıtlısın, sınırlılıkların var; bu senin doğanın, tabiatının bir neticesi ve tabii bir özelliğidir. Bunu anlamak, bunu kabul etmek.

*Müdahale etmeden önce gözlemleme ve analiz etme.* Sekizler çok müdahil ve çok etkin olmaya çalışıyorlar. Burada dengelenmesi gereken şey, müdahale etmeden önce iyice gözlemleme ve analiz etme. Neye müdahale ediyorsun? Müdahale etmeli misin? Müdahale ettiğin şeyin bütün yönlerini ne kadar idrak edebildin, ne kadar vakıfsın hep bütün yönlerine? Bunları analiz edip ondan sonra ne kadar, ne zaman ve nasıl müdahale edeceğine karar vermesi -bu da Sekizin Beşten alması gereken temel bir değer ve erdem.

Sekiz ve Beş'in aslında birbiriyle önemli bir bağı var, önemli bir bütünleşme durumu. Dolayısıyla, daha önce de söylediğimiz bir prensibi tekrar edersek, her mizacın bağlantılı olduğu iki nokta var -hani eskiden bir çizgi film vardı, Voltron'ı tamamlamak için güçler birleşiyordu ve güçlü bir şey çıkıyordu, bir robot çıkıyordu. İşte aslında bir nevi bu üç mizaç (8-2-5) ilk elde tamamlanması gereken bir devre gibi. Bu her mizaç için böyle.

Evet, müdahale etmeden önce iyi gözlemleme ve analiz etme, ve ardından müdahale edilmesi, edilmemesi, ne ölçüde, nasıl edilmesi gerektiği konusunda bir anlayış noktasına varabilme.

*Dayatmama ve zorlamama.* Sekizin o ego düzeyindeki tavrı nedir? Dayatıyor ve zorluyor; istediği istikamette, arzu ettiği yönde dayatma ve zorlama sürecini yaşıyor. Bunu başarabildiğinde mutlu oluyor ama dayatıyor, zorluyor; dayattığı ve zorladığı istikamette gelişme olmadığında stres yaşıyor. Burada Beşten istifade etmesi gereken şey ne? Birincisi, eğer insanlar söz konusuysa, onlara doğru bildiğin, olması gerektiğine inandığın istikamette bilgi vermek -doğru bildiğin şeyi ve istikameti anlatmak ve aktarmak. Eğer hayatla ilgili bir şey ise, orada sürecin ve şartların buna müsaade edip etmediğini bilmek. Çok verdiğimiz bir örnektir: bir fırın tepsisi o fırına uygun değildir ama bir Sekiz onu illa sokacaktır -ya tepsiyi büker ya fırını kırar. Anlatabiliyor muyum? Dayatıyor, orada bir şey olmalı diyor: "bu tepsi bu fırına girmeli." Niye girmeli? Yani niye hemen kafanda bir sonuç ürettin, olması gerekliliğine inandığın bir şey oluştu ve bunu dayatıyorsun. Sekiz insanlara da dayatır, maddeye de dayatır, eşyaya da dayatır; tam bir zorlayıcı ve dayatmacı bir tabiat. Halbuki insanlara dayatma ve zorlamada bulunmayacaksın, anlatacaksın ve aktarımda bulunacaksın; eşyanın da tabiatını bileceksin, o eşyanın tabiatı neyse, oradaki nitelikler, vasıflar neyse onu kabul ederek buna uygun bir şekilde enerjini ve gücünü sarf edeceksin, değilse durmayı bileceksin.

Bu İkinin sürekli sekizliğe gitmesi gibi, Sekizin Beşe gitmesi pek olmuyor herhalde, öyle mi? Olmuyor, keşke olsa. Evet, bazı yapılar daha kolay gidiyor. Bu bağımlılıkla alakalı; mesela İki Sekize gidiyor ya orada, sevgi bekleme, görmediğinde falan -bu duygu merkezli olduğu için orada hızlı bir dinamik var, reaksiyon orada hızlı, kontrol zor. Sekiz de aslında kendince Beşe gidiyor fakat çok kısa gidip geliyor, anında, birkaç saniye sürüyor; çünkü orayı vakit kaybı olarak görüyor. "Ben hemen düşündüm" diyor, "şey yaptım" diyor, hemen oradan dönüyor. Böyle çok anlık bir şekilde gidip geliş yaşıyor. Ama tabii ki bu verimli ya da çözümleyici bir durum değil. Onun için Sekizin Beşe gitmesi nadirdir; hatta bir Sekizin hayatında nadirdir. Bunu nadiren, bazen kısa süreli yaşayabildiği durumlar olur ama iyice Beşe gömülmesi bir Sekiz için çok nadir bir durumdur. Çünkü Beş kendine yoğun bir şekilde odaklıdır; kendine yoğun bir şekilde odaklı olduğu için dışa dair aktivitesi zayıftır. Sekiz ise kendince, dönüştürülmesi ve yönlendirilmesi gereken şeyin dış alem olduğunu bilir. Ne zaman Beşe gidiyor? Ancak o zaman dönüyor. O zaten "ben hepsini hallettim, her şeyi biliyorum" diyerek, orada sürekli alemi, etrafı değiştirmeye ve dönüştürmeye odaklıdır. "Ben biliyorum her şeyi, bana bir şey anlatmana gerek yok, hepsini biliyorum" diyor. "Ben" diyor, "sen Beşe giderken ben oradan dönüyordum" diyor, "bana sen ne anlatıyorsun, ben ne olacağını, ne olması gerektiğini, ne olduğumu, insanların ne olduğunu, dünyanın ne olduğunu, nasıl muamele göstermem gerektiğini hepsini biliyorum, bilmediğimi mi zannediyorsun" diyor. Böyle bir şey içinde kendince, "daha önce ben Beşe gittim" diyor -dolayısıyla Beşliğe gitmiyor, çünkü buna gerek hissetmiyor. Mekanizma zaten güç ve çatışmaya eğilimli olduğu için, çok köklü ve tamamen onun eylemselliğini bloke edecek bir durum olması lazım ki durabilsin. Onda güç ve eylem imkanı olduğu müddetçe, "benim durup düşünmeme gerek yok, güç ve eylem imkanı var, o zaman devam edeyim" diyor. Ne zaman ki güç ve eylem imkanı kaybolduğunda, yani tamamen güçsüz olduğunda ya da hiçbir eylem yapamamak durumuyla karşı karşıya kaldığında, o zaman mecburen dışa yapamadığında, patlayamadığında, içe patlıyor. O zaman içe doğru bir yönelim ve çöküş yaşıyor. Mesela orada her şeyden şüphe ediyor: "yoksa benim bütün tasavvurlarım, düşüncelerim, hesaplarım yanlış mıydı?" İlk defa orada bir Sekizi bulduğunuzda, bulabilirsiniz, ipini kesebilirsiniz orada, boğazına sarılabilirsiniz. Ama başka bir durumda asla; bir aslana ancak ölüm döşeğinde yaklaşabilirsin, boğazını sıkabilirsin ama ayaktaysan uzak duracaksın. Zaten Sekiz de öyle bir durumda zaten ortaya çıkmaz; bulabilirsen ancak zaten boğazını sıkabilirsin.

Bu ilişkide ya da yolda kendince anlamış, çözmüş bir yerden sonra hepsi etrafından etkilenmiyor mu, yoksa etrafını mı etkiliyor? Ben zaten arkadaşlıklarından bir şey öğreniyor, ona göre arkadaş seçiyor gibi ben de öyle görüyorum. O nadiren olabilir. Zaten mesela bir Sekizin bu anlamda belki onu en çok besleyecek ve en çok ihtiyaç duyduğu, aslında Beş türündeki insanlardır. Ama böyle zeki, ne dediğini bilen ve bilerek söyleyen biri olursa, o zaman en azından onu dinleyebilir; belki aynı kanaatte olmayabilir ama nitelikli bir bilgi odağıyla karşılaştığında onu dinleyebilir. Fakat onu her yönüyle ikna etmesi lazım, yani bir açık olmaması lazım orada; olursa tatmin olmaz ve dinlemez. O arkadaş düşkünlüğü, onlardan bir şey öğrenmek için değil; herkes kendi mizacına bağlı olarak gördüğü için. "Yok, sen kendini ifade ettin, öyle gözlemlemedin; gözlemlediğin şeyi altı mekanizmasıyla tarif ediyorsun." Bak, bir şeyi gözlemliyorsun -gözlemlediğin şey ayrı, gözlemlediğin şeyi anlamlandırma tarzın ayrı; nasıl anlamlandırıyorsun, mizacına göre. Bir şeyi gözlemleriz biz -bu çok olur hayatımızda- bir şeyi gözlemlersin, dersin "bu bunun için bunu yapıyor"; neden? Çünkü sen onu onun için yaparsın, halbuki o onu onun için yapmıyor. Dolayısıyla gözlemlediğimiz şeyleri ayrı tutacağız, onu yorumlama tarzımızı ayrı tutacağız ve her zaman bunlar arasında çelişki olabileceğini, çıkardığımız sonuçların mutlaka gözlemlediğimiz şeylerle örtüşmeyebileceğini bileceğiz.

Ancak öyle olursan belki daha iyi anlayabilirsin o zaman; onların avantajları, doğru ulaşmaları ve doğru yolda gitmeleri için, yani çok ilişki içinde olmalarında yanlış yapa yapa doğruyu öğreniyor gibi bir şey olacak, nasıl, çok akıl yürüterek de olmuyor, yanlış yapa yapa doğruyu öğreniyor, hep o doğru yapıyor, alem hep yanlış gidiyor. Hâlâ kendin üzerinden düşünüyorsun; öğrenme yok, öğrenme yok, öğrenmiş uyguluyor. Sekiz öğrenmiş, Sekiz öğrenmiş uygulamaya geçmiş; o Altıda var. Öğrenmeden nasıl olacak? Sekiz olunca öğrenmeden de eyleme geçebiliyorsun. Yani dedik ki dayatma ve zorlamaya tevessül ediyor, dayatıyor, zorluyor. Halbuki dayatma ve zorlama değil, insanları anlatma, aktarma; hadiselerle ilgili olarak da hadiselerin dilini okuma ve Bediüzzaman'ın deyimiyle fıtratın kanunlarını, fıtratın ilkelerini bilerek o ilkelere uygun hareket etme. Mesela şöyle düşünelim: su donduğu zaman genişliyor. Sen şimdi diyelim ki ben bir şişeye suyu doldurdum ve onu soğutuyorum, diyorum ki bu cam şişe çatlamasın, elimle sıkı sıkı tutuyorum. Çatlayacak, o yani. Burada fıtri bir kanun var, işleyen bir kanun var; sen Sekizin Firavun'u dahi olsan o cam şişeye bir şey yapamazsın. Orada bir kanun işliyor ve sen onu bileceksin, onu kabul edeceksin, onu bir şekilde yoldayabilirsin.

*Düşünce ve yargılarını gözden geçirme ve test etme.* Bu da bir Sekizin Beşten alması gereken önemli bir özellik -düşünce ve yargılarını gözden geçirerek onları süreç içinde test etme. Burada da önemli bir problem yaşıyor çünkü düşünce ve yargılarına çok kesin inanıyor, çok kesin kabulleri var. İkincisi, süreç içinde hiç düşünmüyor; süreç içinde tek düşündüğü şey sonuca ulaşmak. "Düşüncem doğru" diyor, sadece eylem ve güç konusunda bir problem var diyor; dolayısıyla daha çok güç tatbik etmek ve daha çok eyleme geçmek yolunu tercih ediyor. İşte burada düşünce ve yargılarını gözden geçirme: "evet ben böyle düşünüyorum ama bakayım, yanılıyor olabilirim, ya da süreçte bir problem oldu, bir düşüneyim, niye oldu, acaba benim değerlendirmemde, düşüncelerimde mi bir eksiklik var, bir hata var, yoksa başka bir şey mi var" -orada bunu gözden geçirmeye ihtiyacı var. Bu, bir Beşin normal halde çoklukla yapabildiği ve çok sağlıklı bir mekanizma. Çünkü netice itibariyle sende mutlak bir ilim yok, mutlak bir idrak yok; dolayısıyla düşünce ve yargılarında yanılıyor olabilirsin. Evet, yanılıyor olabilirsin diye eyleme geçmemek yanlış ama eyleme geçtiğinde, o sürecin içinde aynı zamanda bir bilgilenme ve bilgini test etme, bildiklerini test etme imkanı var; onu o süreçte yapacaksın, o zaman eylem ve bilgi süreci birbirini tetikleyen, pozitif anlamda destekleyen dinamik bir süreç haline gelmiş olacak. Burada aslında ne yapmış oluyor? Adapte oluyor, yani sürecin içindeki durumlara adapte oluyor. Sekizin orada yaşadığı zaaf ne? "Ben adapte olmayacağım, ben değişmeyeceğim, her şey bana göre değişecek" diyor. Dolayısıyla her şeyi kendine adapte etmeye çalışıyor.

Bir başka önemli şey: eyleme geçmeden önce bütün yönleriyle bir meseleyi en geniş şekilde düşünmek. Orada Sekizin mekanizması fizik merkezli ve en hızlı bir şekilde eyleme geçen bir yapı; ne oluyor? Çok fazla düşünmeden, kısa bir anda düşünüp hemen eyleme geçme. "Hadi hemen yapalım, hemen girişelim eyleme" diyor. Halbuki orada biraz düşün, bir değerlendirme yap, daha geniş bir şekilde bak, ondan sonra eyleme geç.

Bu Yedide de var değil mi hocam? Tabii, Yedide bir başka türlü var; orada da Yedinin Bire gitmesi söz konusu oluyor. Bir'de daha doğru, nasıl yapması gerekli, buna göre daha yavaş hareket etmesi gerekiyor.

Evet, düşünce ve yargılarını gözden geçirecek, bunları süreç içinde test edecek ve ortaya çıkan hem yeni durumlara hem de yeni bilgilere adaptif olarak hareket edecek. Yine dedik, eyleme geçmeden önce olabildiğince geniş bir şekilde düşünmeye ve olayı bütün yönleriyle değerlendirmeye çalışacak. Meseleye korkmak-korkmamak, uygun-uygun değil noktasından bakarak; ancak bu noktada daha olgun bir tutuma girebilir. Çünkü Sekizlerde bir şeyi yapmamak ya da yapamamak güçsüzlük ve korkuyla bağdaştırılıyor; güçsüzlük ve korku da Sekizin en rahatsız olduğu bir şey. Halbuki güçsüzlük, bizim yaratılışımız icabı sınırlı oluşumuzla bağlantılı. Korku da tehlike ve zarara karşı bizi koruyan bir şeydir; yani korkusuz olmak iyi bir şey değil aslında. Orada korkunun gitmesi, kişinin kendisini tehlikeden uzak tutması manasına gelir; yani aslında korkunun en fıtri hali, zararlı, tehlikeli bir şeyden uzaklaşmadır aslında. En doğal hali, en fıtri kaynağı, temeli odur.

*Söz ve eylemde kontrollü ve ölçülü olmak.* Söz ve eylemlerinde kontrollü olmak ve duruma uygun ölçülü hareket etmek -bu da bir Sekizin Beşten alacağı önemli bir prensip. Sekiz bununla ilişkili ne yapıyor? Söz ve eylemlerinde kontrollü değil, daha dürtüsel hareket ediyor. İkincisi, ölçülü reaksiyon vermiyor; genellikle reaksiyonları aşırı şekilde oluyor. Mesela diyelim ki birisi Sekize "sen kimsin" dedi, Sekiz iki tane yumruk indirip "işte buyum" diyor. Bu nedir? Ölçüsüz bir reaksiyon. Söylersin "ben buyum" yani, değil mi, ne gerek var? Dolayısıyla Sekizliğin orada en temel problemlerinden biri olan ölçüsüzlük, söz ve eylemlerinde kontrolsüzlük. Bunu dengeleyen şey ne? Kontrollü olmak; ikincisi de ölçülü reaksiyon vermek. Bu ölçüsüz reaksiyon zaten bir Sekizin hem hayatla ilişkisini hem de özellikle insanlarla ilişkisini problemli hale getiren bir şey. Mesela çok çabuk çatışıyor, çok çabuk saldırıya geçiyor, çok çabuk sertleşiyor. Halbuki evet, çevreden ya da dıştan olumsuz etkilerle muhatap olabilirsin ama buna verdiğin cevap, reaksiyon bu mu olmalı? Bu kadar mı büyük bir reaksiyon göstermelisin? Değil. İşte orada aklın analitik ve nesnel ölçülülüğüne ihtiyacı var -bir Beşten alacağı bu.

İki, o değer algısını yitirdiğinde nasıl böyle, cılız, hırçın bir şekilde Sekize kayıyor ya, orada oraya gitmek durumunda kalıyor Sekiz. Aynı durum Sekizin Beşe kayması için de geçerli mi? Orada yine ihtiyaç duyduğu, yoğun ihtiyaç duyduğu bir şeye mi koşar gibi? Çünkü orada, eyleme devam ederse, güç kullanmaya devam ederse tamamen bitecek. Üstelik şunu fark ediyor: yani boşa kürek sallayacak. Orada ilk defa şunu görüyor: "benim bu tarz ve yöntemimin hiçbir faydası, hiçbir geri bildirimi yok, dolayısıyla ben boşa güç sarf edeceğim, boşa harekete geçiyorum, boşa davranıyorum" -tekerlek dönüyor ama patinaj yapıyor gibi. O zaman duruyor, çünkü devam ederse lastik yanacak, bitecek. Orada kendisiyle ilgili, kendi düşünceleri, kendi mentalitesi, çözüm tarzı ve yöntemiyle ilgili zaten ilk defa şunu görüyor: "acaba yanlış mı düşünüyorum, yanlış mı davranıyorum?" Bir etki yaratamayacağını gördüğü için; bir etki yaratamıyor. Ya da gücünü kaybetmek üzereyken son gücünü kullanırsa sonuca ulaşacağından da emin değil. "Ben son şeyimi kullanacağım, son mermiyi atacağım ama isabet ettiremeyebilirim" diyor. O zaman ne yapıyor? Son mermiyi atmıyor, geri çekilip o son mermiyi başka bir işte kullanmaya çalışıyor.

*Somut kadar soyutun da gerçekliğini idrak etme.* Sekiz mekanizması çok somutçu ve aslında bir anlamda materyalist bir perspektife sahiptir -inanç ya da felsefe manasında değil, materyal, görünür sonuçlar, görünür şeyler bekliyor. Mesela hayatla ilgili de öyle: bir şey varsa o elle tutulacak, gözle görülecek; sen haklıysan haklılığın görülecek, fark edilecek, insanlar haklı olduğunu söylemek zorunda kalacaklar. Halbuki sen haklı olabilirsin fakat haklılığın hiç kimse tarafından görülmeyebilir, hatta reddedilebilir, inkâr edilebilir. İkincisi, her şey, bütün varlık ya da varoluş somut değildir; soyut bir tarafı vardır. Dolayısıyla tamamen somutluk ve zahiri materyalist gerçeklik üzerinden hayatı algılamak, bir Sekiz için büyük bir handikaptır. Beşte o soyut gerçeklik çok daha tecrübe edilebilir; tabii ki o Beşin doğal tabiatında o soyut gerçeklik vardır. Mesela bir Beş kendisinin doğru ya da haklı olduğuna kendi kanaatiyle karar verirse, illa bunu deklare etmek, kabul ettirmek hissetmiyor; orada onu yeterli bulabiliyor. Yani daha batını ve soyut olanın da tatmin edici, tatminkâr olduğunu değerlendiriyor. Ya da "haklıysan galip olmalısın" diyor, anlatabiliyor muyum, gibi. Orada haklısın ama bunun somut, görünür bir yansıması olmayabilir; sen doğru ve haklı olabilirsin ama mağlup olabilirsin. Ama işte o Sekiz mekanizması böyle bir şeyi kabul etmekte zorlanıyor. "Haklı ve doğruysan" diyor, "bunun alemde, görünürde nesnel bir karşılığı olması lazım." Buna şey geldi, güreşte böyle üstüne binersin, zaten gelmişsindir ama "pes et pes et" diye şey yaparsın; söyleyene kadar üstünden kalkmazsın.

Evet, bu dediğin bir şey hatırlattı bana: geçen bir Altı mizaçlı arkadaş diyor ki, "bir çocuk vardı okulda, biraz zayıftı ama şimdi bakıyorum Sekiz olduğunu anlıyorum, dövüyordum dövüyordum diyor, bir türlü tatmin olmuyordum diyor, çünkü çocuk döv döv bir şey olmaz ki diyor, çocuk yine kalkıyor daha diyor, bir türlü tatmin olamıyorduk onu dövmekten." Şimdi bak, orada aslında çocuk yeniliyor ama somut düzeyde, görünür düzeyde hâlâ ayakta ve hiç "yenildim" demiyor. Anlatabiliyor musun? Yani "yenildim, tamam galip sensin, ben zayıfım" -bunu somut düzeyde göstermiyor. Anlatabiliyor muyum? İnanıyor da ona değil mi yani? Ayağa kalktığı için tekrar ona da inanıyor. Orada belki tam inanmasa bile, somut olana daha önem verdiği için karşıdakine somut anlamda bir yenilgiyle ilgili bir mesaj vermiyor; tam tersi istikamette. "Ben" diyor, "bak, yenilmiyorum" diyor -aslında kendi biliyor orada, tabii ki zayıf, yeniliyor ama somutçu olduğu için karşıdakine "sayılmaz" diyor, "sen kazandığını hissedeceğin hiçbir somut veri sana vermiyorum" diyor. Altı da o yüzden zaten rahatsız oluyor, tatmin olamıyor; oradaki somut bir yenilgiyi göremiyor. "Dövüyorum dövüyorum" diyor, "gene ayağa kalkıyor" diyor. Aynı zamanda Sekiz her şeyle ilgili somut bir beklenti içerisinde; alemden de somut bir beklenti içinde, insanlardan da somut bir beklenti içinde, Allah'tan da somut bir beklenti içinde. "Adil sensin" diyor Allah'a, "o zaman biz niye mağluruz" diye düşünebilir, eğer hayatı sadece somutluk üzerinden algılarsa. Ama somut olanın aslında çok sınırlı bir tezahür düzeyi olduğunu idrak edersen, hem onu referans olarak görmezsin hem de o anlamda bir beklenti içinde olmazsın.

Böyle bir şey, sonuçta madem adilse biz niye mağluruz gibi bir söylenme; sonra onun şöyle cevabını veriyorum: çünkü biz yeterince çalışmıyoruz, güçlü değiliz, çalışmalıyız falan. Evet, mesela orada ne yapıyor, o zaman daha çok çalışmak lazım diyor; halbuki daha çok çalışmayla ilgili olmayabilir, o mağlubiyet senin daha çok çalışmanla ilgili olmayabilir; alemdeki başka sebeplere, başka olgulara bağlı olabilir.

*Kendi merkezcilikten çıkma.* Orada bir de kendi merkezcilik var; belki bir Beşten istifade etmesi gereken bir nokta da o. Hep kendi merkezli düşünüyor. Beş aslında her şeyi düşünüyor, her şeyi değerlendiriyor; bir meselenin her şeyle bağlantılarını değerlendiriyor, sadece kendisiyle bağlantılarını değil, sadece kendisine odaklı değil. Mesela "ben güçlü olsaydım, şunları hizaya getirirdim" -yok, bir tek yani, bu senin güçlü olmanla ilgili değil ki, birçok faktör var. İşte Beş aslında nedir? Bir şeyin her şeyle olan bağlantısını analiz ediyor, değil mi, her şeyle olan ilişkilerini değerlendiriyor. Bir Sekizin de anlaması gereken o: sadece seninle bağlantılı ya da seninle ilişkili olgular üzerinden hadiseleri yorumlama. Alemin işleyişinde kendi aklını, kendi değerlendirmelerini, kendi hesaplarını referans görme, bununla ilgili Bediüzzaman'ın Mesnevi-i Nuriye'de güzel bir pasajı var. Sekiz, kendi istek, beklenti, tahayyül, proje ve hedeflerine göre her şeyi yorumluyor. Halbuki alemde birçok değişken var, birçok unsur var; sen onları dikkate almadığında yanlış yapmış olursun ve istediğin gibi sonuçlar olmadığında da bu sefer suçlamaya, çatışmaya, yıkmaya ve yok etmeye eğilim gösterirsin. Dolayısıyla orada, tıpkı bir Beşin sağlıklı bir halde yaptığı gibi, bir şeyin her şeyle alakasını, bağlantılarını ve her şeyin bir sürece nasıl etkide bulunduğunu kavramak gerekiyor.

Mesela çok Sekizde şey duyulur: bir Sekiz böyle bir Resûl'le görüşüyordu, bana hep sorduğu şey şuydu: "ne yaparsam gelir?" Dedim, bu soru baştan yanlış; sanki bulursak o mucizevi formül gelecek. Baktım, ne kadar her şeyi kendisine bağlı olarak telakki ediyor, değerlendiriyor. Halbuki sen ne yaparsan yap gelmeyebileceği durumlar var, çünkü burada sen tek değişken, tek etken değilsin. Bu arada, bakıyorsun hakikaten ne kadar değişik bir bakış açısı, ne kadar da problemli aynı zamanda.

Kapanış: Öz Eleştiri ve Sekiz-Beş Uyumu

Sekizle ilgili aklımıza gelen bir şey varsa müzakere edelim. Genelde hareketlerde, genel konu Sekiz liderliğinde şekilde sonuççu bir anlayış, dedik ya. Mesela bir şey olmadıysa, "Allah bunu bir şekilde mecbur etmeye çalışmak gibi, çünkü biz de öyle yapmadık, çünkü biz kendimizi doğru anlatamayız" gibi. Hani böyle bir güç ya da şey eksikliği -o tabii ayrı bir şey. Yani orada belki insan olumsuz bir süreçte ya da bir durumda ağırlıklı olarak kendisine dair bir öz eleştiri yapmasına vurgu yapıyor -öyle anlayabiliriz ya da öyle anlamak gerekir. Benim anladığım şey öyle: "biz biraz daha güç kazanalım" gibi argümanlarla değil, ben öyle okumuyorum, ben öyle okumuyorum. Yani biz, başkalarının hatalarını ya da yanlışları üzerinde değil, kendi hataların üzerinde duralım, bunun üzerinde yoğunlaşalım. Zaten böyle demezse, düşün, imam böyle yapacak ki cemaat biraz kendine dönecek; çünkü bunu yapmasa bile gene cemaat hep dışarıya bakıp dışarıyı eleştirir. Anlatabiliyorum. Onun için camide imam öz eleştiri yapmalı ki insanları kendilerine döndürmeli; zaten cemaat tam olarak bunu anlamayacaktır, anlatabiliyorum, kısmen istifade edecektir. Çünkü psişik düzey, nefis ağırlıklı olarak çevresinden hatayı görür, çevresiyle ilgili hataları daha ağırlıklı görür.

Evet, var mı başka aklınıza gelen, müzakere etmek istediğiniz Sekizle ilgili? Sekiz-Beş uyumu şu anda zaten şeyde... Recep Tayyip Erdoğan'la Ahmet Davutoğlu'nda da biliyoruz ya -Davutoğlu'nu emin değilim. "Davutoğlu'nu kapatamıyor muyuz, kapatıp siyaset konuşalım." Siyaset konuşalım, siyaset konuşalım, bunlar biraz daha görünür, biraz daha görünür ve etkisini görüyoruz, şeyini görüyoruz falan. Efendim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş (metinde doğrudan alıntılanan bir Kur'an ayeti geçmiyor; yalnızca "Ben gizli bir hazineydim..." şeklindeki meşhur hadis-i kudsiye atıf yapılıyor.) --- ---