Erdem, Ego ve İbrahimi Bilinç

Gerçek Erdem Nedir?

İşte üçüncüsü asıl ve temel olan şeydir. Diğer ikisi sağlam temellendirmeler değildir. Hatta bu manada bir şey hatırlıyorum ama tam ismini unuttum: peygamberin birisi için dediği, "o İslam gelmiş olmasaydı da doğru olurdu, doğru bir insan olurdu" sözü. Neden? Çünkü fıtratının kodlarını kaybetmemiş ve onları yaşıyor. Dolayısıyla orada yine bir erdemden söz edilebilir. Fakat o erdem bir kutsala inanmak kadar köklü ve sabit olmayabilir.

Hani insanlar bazen der ki "işte doğru olsan da ne oluyor? Sanki bir şey olacakmış gibi. Doğru olmasan da bir şey olmayacak." Veya işte bak, o kadar doğru, düzgün, dürüst, ilkeli davranıyoruz; birileri üçkağıtçılık yapıyor, onlar almış başını gidiyor, biz burada kala kaldık. Şimdi bu nedir? Bu ilkesiz bir erdemliliktir yani. Buna erdem denmez aslında. Yani buna erdem dememek gerekir. Ama görünürde o kişi erdemli gibi gözükebilir.

Veya bir kişi diyebilir ki, diyelim ki ateist olabilir ve şunu diyebilir: "Dürüstlük, doğruluk, hak ve hukuka riayet etmek, sadakat, emanete riayet etmek — bunlar benim varoluşumun olmazsa olmaz değerleridir" deyip bunları yaşayabilir. Bu insan bir ölçüde erdemli kabul edilebilir. Bu mümkündür, çünkü ilahi bir kodlama vardır. Onun için peygamber mesela orada o sözünde şunu görüyor. Diyor ki "kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma." Aslında o ne? İnsani bir temele dayandırıyor. Diyor ki bak, sen kendine yapılmasını istemiyorsun, o zaman başkasına yapma, gibi göreceli bir erdemlilik yaşayabilir insan.

Ama bunun referansı şu olmalı: bundan dolayı insanlardan ve hayattan hiçbir şey beklemiyor olmalısın. Bekliyorsan o da erdem değildir, o da sahte bir şeydir. Teorik olarak mümkündür. Tanrı'dan bekliyorsan o da göreceli erdemdir, gerçek erdem değildir. Hakiki erdem, bir erdemin sırf senin varlığının köklerinde kaynağı olmasından dolayı yaşanması anlamına gelir. O zaman o kişi gerçek erdemlidir.

O anlamda aslında erdemli insan üçü beşi geçmez. Bu da önemli değil, çünkü erdemli insan bunu düşünmez bile. "Hayır, hayır, ben olduğum yerden bakıyorum" der, erdemli olmayan insan olarak bakıyorum. Yani tabii ki azdır, gerçek anlamda.

Hatta biz dikkat edersek şunu görebiliriz: mesela muhataplarımızdan, muhatap olduğumuz insanlardan böyle bir erdemsizlik, bir yanlışlık gördüğümüzde bazen egomuz, sanki o kişiye karşı dürüst, doğru, sadık davranmasını bazen bir kayıp olarak görüyor. Kayıp olarak görüyorsan sen erdemli olmuyorsun. Diyelim ki sen eşine 20 yıllık evliliğinde sadakatle davrandın, 20 yıl sonra eşinin sadakatsiz olduğunu anladın. Eğer 20 yıl sadakatle davranmanı bir mağduriyet, bir kayıp olarak görüyorsan senin sadakatin de erdemsizdir, erdem değildir. Çünkü sen de karşındaki sana sadık olsun diye sadakat göstermişsin. Bu erdem değildir.

Kendinden akan, doğal olan bir şey — biz onu bazen ifade ederken deriz ki, gerçek iyilik senin içinde olan ama senin ait olmadığın iyiliktir. Yani senin orada herhangi bir arzun veya korkun yoktur. Yani o erdemi yaşarken bir arzu ve korkuya sahip değilsin. "Niçin yapıyorsun bunu?" Yaşıyorsun. Bu senin fıtratının, doğanın, ne dersen de tabiatının, ilahi yaratılışının doğal kodları olduğu için. Asla ahiret için değil.

Hatta bu konuda Bediüzzaman uyarır: Kur'an'ın hakiki bir talebesi cenneti amelinin bir neticesi olarak görmez; Allah bir lütfudur, sana ikram ediyor. Yoksa "ben iyi davranayım, Allah da bana cenneti versin, onun için iyi davranıyorum, cennet olmazsa niye iyi davranayım" diyorsam, ben aslında fıtratımdan uzaklaşmışım. Orada erdemden de bahsedilemez.

"Allah İçin Yapmak" Ne Demektir?

"Aslında iyi davranmak hocam, Allah için bile olursa yine değerini kaybetmiyor mu? Çünkü ben diyelim ki bugün Allah'a inanıyorum ama yarın inanmıyorum, ben eğer iyi davranmaktan vazgeçiyorsam, iyi olmamın hiçbir anlamı yok."

Şimdi aslında o "Allah için" kastından, yani Allah'ın benim fıtratıma bunu koyduğuna inanıyorum, bu yüzden manasında. Yoksa yani "Allah için, senin için şunu yapıyorum" anlamında değil. Bizde o "Allah için" kavramı bozuk bir çağrışıma sahip. Allah için demek, yani Allah benim fıtratıma bunu koymuş, bunun bilincindeyim, bunun için bunu yapıyorum manasında. Yoksa bir insanın "senin için şunu yapıyorum, sen olmasan yapmam" anlamında bir şey değil. Yani ben "Allah için" dediğimde, Allah'ın benim fıtratıma koyduğu ilahi kodlamaların farkında olduğum için yapıyorum manasını taşır. Öbür mana yanlış bir çağrışıma sebep olur ve temelsiz bir şeydir. Hani sanki "Allah için yapıyorsun, Allah olmasa yapmayacaksın" veya "Allah sana yap dediği için yapıyorsun, demese yapmayacaksın" veya "sana bir şey vereceği için yapıyorsun, vermese yapmayacaksın" gibi. Dolayısıyla burada o kavramı da iyi oturtmak gerekiyor. O konuda çok yanlışımız var açıkçası.

Veya işte "Allah için yapmak" denilen şey, eylemin Allah adına yapılması demektir. Hatta yine bunu Bediüzzaman bir eserinde anlatır. Bismillahirrahmanirrahim denir ya, bizde her şeyi besmeleyle yapın, işte besmele çekerek yapın falan. Bediüzzaman bunu yorumlarken der ki, Allah namına işle, Allah namına al, Allah namına ver. Yani bunu "ben yapıyorum" dediğinde bak, kendi namına yapmış oluyorsun. Bir şeye besmele ile başlamak; ben eğer pozitif, olumlu, anlamlı, doğru, iyi, güzel bir şey yapıyorsam, bu Allah'ın isim ve sıfatları sayesindedir. Ben ona kendi özneliğimi yapıştıramam. Yani "ben yapıyorum" diyemem diyor. Kadim bilgelik budur. Yani iyilik mi yaptım? Benim elimden iyilik mi çıktı? Bu iyilik Allah namına yapılmalıdır. Yani ne demek? Bu iyiliği yapan ben değilim, bende bu iyiliği yapan Tanrı'dır. Budur aslında.

İyiliğin Gerçek Sahibi Kimdir?

Bende bu iyiliği yapan O'dur. Eğer bir insana şefkat gösteriyorsam, bu şefkatin kaynağı ve asli öznesi ben değilim, bende bu şefkati gösteren Tanrı'dır. Hatta işte bir atın yavrusu rahatça süt emsin diye arka ayağını kaldırması Allah'ın rahmetinden, şefkatindendir diyor peygamber. Atlar, hayvanlar kendi namına yapmazlar, Allah namına yaparlar. O yüzden hep kedileri örnek veriyorum: bir kedi yavrusuna "ben seni besledim, büyüttüm, baktım, sütüm haram olsun" demez. Biz kendi namımıza yaptığımız için bunu diyoruz.

O yüzden yine Bediüzzaman der ki çok ilginç bir şeydir: "Allah namına sana vermeyenden alma" diyor. Yani bir insan sana kendi namına bir şey yapıyorsa ondan onu kabul etmemen gerekir diyor. Hatta bunu yorumlarken, üzerine Allah'ın adının anılmadığı hayvanları yemeyin ayetinin bir yorumu olarak söylüyor. Sen diyorsun ki "ben sana yardım ediyorum." Eğer sen kendi namına yardım ediyorsan, o zaman ben senin yardımını kabul etmemem lazım. Çünkü sen yaptığın şeyin üzerine Allah'ın adını almıyorsun, kendi adını alıyorsun. Benim onu kabul etmemem gerekir.

İnsan kendisine bakan yönüyle değerlendirdiğinde de, bir iyiliği, hayrı, güzelliği kendi namına yaptığını düşünmemeli. Bunu düşünmek insana egosal bir tatmin verse de sonuçları itibariyle çok yıkıcıdır. İnsanlar niye hayatta bu kadar nankörlükten bahsediyorlar? Çünkü diyor ki: "Ben iyilik yaptım, iyilik bulmadım" demiyorum; "iyilik yaptım, kimseden bir şey gelmedi" diyor. "Ve nankör" diyor. Peki o iyiliğin sahibi kim? Sen misin? Sonsuz ve mutlak olan yaratıcı mı? Sen onu kendine mal ettiğinde, kendini onun sahibi gördüğün için karşılık bulamadığında, karşıdakini nankörlükle suçluyorsun. Asıl nankör halbuki sensin. Çünkü sen onun nereden geldiğini görmüyorsun.

Anlatabildim mi? Hani şey gibi, sen güneşten enerji üretiyorsun, sonra diyorsun ki "ben sana enerji veriyorum." Yahu sen enerjiyi nereden buldun? Güneşten buldun. Enerji senden kaynaklanmadı ki. Sen güneşin enerjisini işlevsel hale getirdin. Şimdi sen güneşin enerjisini nasıl kendinden bilebilirsin? İnsan egosunun da yaptığı şey budur. O yüzden bir insan insanlardan şikayetçi ise dönsün kendine, kendi nefsinden, egosundan şikayet etsin. Ve kendi egosunun onu bu tuzağa düşürdüğünü anlasın.

Normal, hakiki bir insanın "insanların nankörlüğünden" bahsetmesi, "bana bu insan çok nankörlük yaptı" demesi mümkün değildir. Akıllı, normal akla sahip bir insan asla böyle bir cümleyi kullanmaz. Bir insanın bana nankörlük yapma imkanı yok. Böyle bir şey mümkün değil. Çünkü ben o şeyin sahibi değilim. Nankörlük yapıyorsa yaratıcıya yapıyor. O da beni ilgilendirmez, kulla Allah arasındadır. Ben "biri bana nankörlük yaptı" diyemem. Dediğim anda aslında arkada neyi söylemiş oluyorum? O iyiliğin, güzelliğin, hayrın, değerin, erdemin sahibi benim demiş oluyorum. Üstelik de bu da yetmiyor, o şeyden dolayı bir karşılık bekliyorum anlamına geliyor. Bak ego ne kadar güçlü bir tuzak kurarak insanı, deyim yerindeyse, bir üzüm yedirip yüz tokat vuruyor. Sen diyorsun ki "ben iyilik yaptım," ego şişiyor, "ben iyiyim, şöyleyim, böyleyim" diyorsun; bir üzüm yediriyor ama arkasından yüz tokat vuruyor: "ben ona şunu yaptım, ben ona bunu yaptım."

Yansıtıcı olmanın kendimize mal edeceğimiz hiçbir değeri yok. Ancak o imkana sahip kılındığımız için yine şükredebiliriz. Yani bir taşın şefkati yansıtma gücü yoktur ama insanın vardır. Bundan dolayı insan kendini değerli göremez; o değeri insana yüklediği için Allah'a şükretmen gerekir.

Ego dikkat edin hep bir yeri tutmak istiyor. Diyor ki "benim hiç mi payım yok?" Sürekli bir tarafı tutmak istiyor. "Hiç mi, bir minnacık da yok mu?" diyor. Çünkü ona öyle bir şey verirseniz, bir ufak bir şey tutturursanız, ona o yeri büyütür yani. Asla yer vermememiz gerekir. İyilikte benim hiçbir payım yok, sadece aktaranın, yansıtanın payı var. Bundan dolayı da şükrediyorum. "Ha öbürü yansıtmıyor, ama bak ben yansıtıyorum" — ego da oradan beslenmeye çalışıyor. "Bak" diyor, "o yapmıyor, sen yapıyorsun, o zaman sen özel, değerlisin, hani onun yapmadığı şeyi yapıyorsun." Ya bu normal zaten yani. Hani bir annenin göğsüne gelen sütü yavrusuna vermesi normal olan; yavrusunu sütten mahrum etmesi kötülük olan şeydir.

Dolayısıyla insan bu gerçekliği anladığında aslında çok çok özgürleşen bir varlık oluyor. Çünkü zihninde hiç kimseyle bir hesabı yok. Tabii ego için biraz bir tarafı rahatsız edici, çünkü bütün alacakları da siliniyor. Kimseden alacaklı değilsin yani. Oğlundan alacaklı değilsin, kardeşinden, eşinden, annenden, babandan, iyilik yaptığın birinden — kimseden alacaklı değilsin. Öbür tarafta da Allah'a sunacağın "Ya Rabbi ben şunu yaptım" diyeceğin bir şey de yok. Anlatabildim mi? Egonun elinden bir şey alıyorsun ama dikkat ederseniz aslında bu sizi özgürleştiren bir şeydir. Hepimizi özgürleştirecek bir anlayıştır.

Egonun Besmeleyi Kendi Adına Çevirmesi

Onun için işte her şeye besmeleyle başla. Evet, her şeye besmeleyle, "Bismillahirrahmanirrahim." Bak başladık, ne güzel. Ama arkasında sen "Bismillah" diyorsun ama dilde; kalbinin sesini dinlesen "Bismi Ene" diyorsun, "benim adımla" diyorsun, kendi adımla başlıyorum her şeye. Dikkat edin, hep benimle başlıyoruz, hep kendi adımızla başlıyoruz. Allah'ın adıyla başladığımız az oluyor, farkında değiliz, bunu bir kasıtla yapmıyoruz, kötü niyet yok ama dikkat edin her şeye kendi adımızla başlıyoruz: "Ben sana şunları yapmadım mı? Ben senin için şöyle yapmadım mı? Ben senin için şu sıkıntıya katlanmadım mı?" diye başlıyoruz. Neyle başlıyorsun? Besmeleyle mi başlıyorsun? Hayır, ego ile başlıyorsun. Allah ne diyor? Besmeleyle başla. Bakın vahiy kıssasında bile peygamber diyor ki "ben bilmem" veya "ben bir şey yapamam." O zaman Cebrail diyor ki: Allah'ın adıyla oku, İkra bismi Rabbik, Rabbinin adıyla. O zaman ben sonsuz ve mutlak olan sayesinde merhamet gösteriyorum, şefkat gösteriyorum, sadakat gösteriyorum, diğerkam oluyorum. Bunlar ne? Tanrı'nın benim varlığıma indirdiği şeyler.

Soru: Şimdi Allah'ın bizi yansıtmakla görevlendirdiğini söylediniz. Bir de yansıtmayanlar var. Fakat biz öbür dünyaya gittiğimiz zaman hiçbir kazancımız yok mu? Yansıtın, iyi yansıtın diyorsunuz, o zaman "yansıtayım" gelmez mi? İşte bu da ego işte yani. Ego diyor ki "o zaman niye yansıtayım?" Mesela bir kedi niye sütünü yavrularına veriyor? Geri zekalı mı bunu yapan? Tamam, oraya çok iyi anladım hocam da, yani şimdi iyiliği çiziyorsunuz, "Allah için" diyorsunuz, yansıtıyorsunuz — şimdi kendini iyi hissediyorsun, belki o kazancınız olabilir.

Bakın bu, evet, güzel bir yere biraz vardınız. Yani bu bizatihi bir değer. İlahi şefkati yansıtabiliyor olma niteliğinde olmak bir değerdir. Bu beni mutlu ediyor. Yani Allah'ın bunu — şey, basit bir örnek vereyim. Mesela biri size diyor ki "al şu güzel kokuyu, işte çok kıymetli, dünyanın en kıymetli kokusu, al bunu götür." Veya diyelim ki işte dünyanın en güzel kokan gülleri, "al bunları ve şu kişiye götür." Siz götürürken o kokudan nemalanıyorsunuz değil mi? O kokunun güzelliği size de siniyor. Şimdi siz bundan dolayı bir şey beklemiyorsunuz ama bunu yaparken bakın zaten siz aslında güzelleşmiş oluyorsunuz. Fıtratınızın açılımıyla gerçek varlığınızın tadına varmış oluyorsunuz. Bu dünya için — bakın ayrım yapmıyorum, zaman önemli değil, bu dünya ahiret ayrımı yapmıyorum. Bizatihi bu hal bir değerdir. Yani Tanrı'nın beni iyiliğine, şefkatine, merhametine, sadakatine bir yansıtıcı kılması bizatihi beni mutlu ediyor.

"Şanslı bir insansın" diyorsun. Tabii aslında hepimiz şanslıyız, hepimiz o şansa sahibiz. Yine bir örnek vereceğim: bir ayna güneşi yansıttığında kendi de aydınlanıyor, değil mi? Kendisi o aydınlıkla aydınlanmış oluyor. Buna ekstra bir şey beklemeye gerek yok. Bu beklenti içinde olan egomuzdur.

Hani bir Yahudi değil de — pardon, yanlış şey söyledim — bir başka misal vereyim: adamın biri çok Allah'la pazarlıkçı bir imanı, anlayışı olan biri. Bir gün eşeği hasta olmuş. Tabii eşeği onun işini gören her şeyi gibiymiş. Eşek hasta olunca işi kalmış vesaire. "Ya Rabbi" demiş, "bu eşeği iyileştir, ona şifa ver, 30 gün oruç tutacağım" diye nezretmiş ve başlamış oruç tutmaya. 3, 5, 10 gün geçmiş, eşekte bir değişiklik yok. 15, 20 gün olmuş, eşek ölmüş. Tabii Allah'a kafa da tam tutamıyor ama ego bir şey yapacak. Diyor ki "bu eşeği kurbana sayıyorum, bu 20 gün orucu da Ramazan'dan ineceğim." Şimdi bu nedir? Bu işte hesapçı egonun işidir.

Nankörlük ve Egonun Pazarlıkçı Dini

Böyle bir mentaliteye sahiptir. O yüzden egonun doğru düzgün dini de yoktur aslında. Çünkü ego hesapçıdır. Ego üzerinden Allah'a iman edemezsiniz; ancak Allah'la pazarlığa oturursunuz. Halbuki sana bu kadar ince duyguları, tefekkür etmeyi, sezgiyi, anlam yakalayabilme kabiliyetini veren bir yaratıcı var. Daha sana ne versin, zaten vermiş yani. O yüzden yine bir alimin ifadesidir: der ki ibadet, sonucunda bir şey elde edilecek bir eylem değil, sana daha önce verilmiş olan nimetlerin şükrüdür. Yani bana bu kadar şey vermiş, ben doğal olarak bir teşekkür etme ihtiyacı hissediyorum. Yoksa "teşekkür ettik, bir şey de vermedi" falan değil yani, zaten vermiş.

Soru: Aslında ibadet içinde, dediğimiz gibi cenneti, diğer tarafa gittiğimizde de madem bir faydası olmayacak, aslında orada yaşanacak cennetin bu dünyada da yaşanma ihtimali ne var? Yani o halde aslında o cennet hali bu dünyada da yaşanmış oluyor.

Tabii, onun için dedim. Fıtratının özünde olmak bizatihi cennettir. Yani cennet denir ki, cennet Tanrı'nın olduğu yerdir. Tabii bu yer maddi bir yer anlamında değil. Yani Allah sana şah damarından daha yakınsa, o zaman sen cennette olabilme imkanına sahipsin. Aslında hepimiz cennetteyiz ama gözümüz kapalı olduğu için ego cehenneminde yaşıyoruz. Yani bu neye benziyor? Çok mükemmel bir doğanın içinde uyuduğunuzu düşünün ama orada uyuyorsunuz, kabus görüyorsunuz. Şimdi gerçekte neredesiniz? Diyelim ki cennet gibi bir tabiat ortamındasınız ama hangi haldesiniz o durumda? Kabus gören biri olarak cehennemdesiniz. Şimdi biz de öyle, biz aslında hep cennetteyiz ama ego tarafından unutulmuşuz ve onun kabusunu görüyoruz.

O yüzden hani böyle cenneti, cehennemi bir yer, bir ortam, bir mekan olarak değil de bir varoluş durumu, bir bilinç durumu olarak idrak edersek o zaman daha doğru şeyleri anlayabilmiş oluruz. İşte bu anlamda aslında egonun bize ürettiği bir sahteliğin içinde yaşıyoruz ve onun cehennemini yaşıyoruz.

Hazreti İbrahim ve Ateş: Odun mu, İbrahim mi?

Yani Hazreti İbrahim'e ne diyoruz? Ateşe atılmıştı. Şimdi ateşi yandıran ne? Veya ateş neyle devam ediyor? Odunla değil mi? Şimdi İbrahim oraya atıldı ama ateşin yakıtı olmadı. Değil mi? Yakıtı olmadı. Neden? Çünkü bir odun değildi. Peki biz egolarımız düzeyinde neyiz? Bir odundan farksızız.

Bakın dünyada bir cehennem kurulmuş. Mesela mutlu olmak için şunlara sahip olmalısın değil mi? Bak ne güzel bir cehennem. Birileri güzel bir cehennem yakıyorlar. Mutlu olmak için birileri seni anlamalı, birileri sevmeli. Mutlu olmak için birileri sana hayranlık duymalı. Mutlu olman için bir şeyi başarıp ortaya koymalısın. Ortaya koyacağın bir başarı yoksa sen bir hiçsin. Bakın, bilerek veya bilmeyerek ne kadar büyük ateşler yakılıyor değil mi? Biz de onların odunları oluyoruz. Diyoruz ki "ah, beni hayatta bir insan anlamadı" — bak, ateşe odun yetiştiriyorsun. Bütün egolarımız bir odundur. Ya odun olacağız ya da Hazreti İbrahim olacağız.

Bak Hazreti İbrahim ateşe atıldı ama odun olmadı. Odun olmadığı için de yanmadı. "Bütün insanlar benden nefret ediyor." Olabilir. Şimdi İbrahim bilincinde olmazsan yanmazsın; odun bilincinde olursan dersin ki "hiç kimse mi sevmiyor? Vay be, ne kadar kötü bir kaderim var" der gibi... ama gerçek budur: ya ateşin odunu oluyoruz ya da İbrahim gibi ateşe de atılsak yanmıyoruz. Ateşe de atılsan yanmayabilirsin. "Çok olumsuz olaylar yaşadım" — yaşadın, İbrahim bilincinde misin, odun bilincinde misin?

Kur'an'da bakın bir başka ayet var. Diyor ki, onlar konuşurlar, seninle sohbet ederler, sen onların böyle görünüşlerini beğenirsin, konuşmaları hoşuna gider. Onlar kütük gibidirler. "Ahşap," Türkçedeki ahşap tabiri Arapça bir kelimedir, o tabir Kur'an'da kullanılıyor. İki yorumu var: bir tanesi sanki bir şeye dayanıyormuş gibi duran kütük, bir başka yorumu üzerine elbise giydirilmiş kütük. Yani bunlar gibidirler aslında diyor. Bakın ilginç, Kur'an'da böyle bir ayet var. Yani bu ne demek? Konuşuyor seninle sanki bir şeye dayanıyor. Mesela insanlar ne kadar samimiyetsiz olmuş, bu ne kadar acı değil mi? Sen zannediyorsun içeride bir dayanak var, güçlü bir şey var. Halbuki ne var burada? İnsanlardan samimiyet dilenen ve insanlardan samimiyet görmediğinde kendini bundan mahrum hisseden bir ego var. Temelsiz bir şey, hiçbir temeli yok ama bir temele dayanıyor gibi görünüyor.

Mesela bazen bana sorarlar: "Hiç kimse seni sevmese de mutlu olur musun?" "Olurum" diyorum. "Ne garip" diyor. "Hiçbir insan sana değer vermese mutlu olur musun?" "Olurum" diyorum. "Allah Allah, sen de bir anormal mısın" diyor bazısı. Halbuki bu ne kadar normal bir şey. Öbürü anormal — sanki bir şeye dayanıyor gibi gözüken, temelsiz bir şey. İşte Kur'an diyor ki onlar bir şeye dayanıyor gibi görünen ahşap direkler gibidir, veya güzel elbiseler giydirilmiş ahşap sütunlar gibidir.

Şimdi içimizde böyle odunlar var. Amiyane tabirle söylüyorum, içimizde böyle odunlar var. Nedir bu odunlar? Yanlış benlikler. Mesela "hayat bu kadar zor olmamalı" — bu odun bir benlik. Hayat zorsa, kolaysa, böyle... "hayat bu kadar zor olmamalı" ne demek yani? Bu sefer hayatın zor bir tarafı geldiğinde mutsuz olacaksın, bak ateşte yanacaksın. Bunun müsebbibi kim, nedeni ne? Senin o odun benliğin. "Hayat bu kadar zor olmamalı, hayat bu kadar sıkıcı olmamalı" — kime sıkıcı geliyor? Odun benliğe sıkıcı geliyor ve o sıkıcı gördüğü olay onu yakıyor.

Şimdi dolayısıyla ben İbrahim bilincinde olduğumda hayat hiç de öyle yakıcı, sıkıntılı, zor bir hayat değil. Ateş serin ve selametli oluyor, hiçbir problem içermiyor o ateş. Ama eğer odunsan, ateşe atılan bir odunsan, o zaman yanıyoruz.

Not (ayet kaynağı üzerine tartışma): Hangi ayet acaba bu? Münafikun Suresi 4 (anlatıcı tam emin olamadı, "4 veya 14" dedi, sonra "4. ayet" olarak netleştirdi).

Soru: Şu an hocam, biz rahat yüzlerdeyiz, bunları konuşmak çok kolay. Ama olabilecek en kötü halleri düşündüğümüz zaman bu bilinçte olabilmek çok zor.

Burada sorun şöyle — burada bir şeye dikkat çekeyim o zaman. Burada sorun bakın olaylar değil. O olayları algılayan ve yaşayan özne nedir? Yani özne burada önemli olan şey. Özne eğer merkezdeyse yaşadığın olayın bir önemi yok. Yani işte peygamber veya Kuran'da anlatılan birçok olay, aslında onlar bize niye anlatılıyor? Biz peygamberleri de yanlış algılıyoruz. Böyle peygamberleri Allah onları farklı yaratmış, "onların duygusu yok, nefsi yok, hiçbir şeyleri yok" zannediyoruz. Hayır, sizde olan her şey onlarda da var, hatta daha fazlası var. Ama onlarda gerçek benliğin, gerçek ruhsal, spritüel benliğin farkındalığı var.

Kur'an açık söylüyor peygambere: eğer insanlar, sana inanan bu insanlar, topukları üzerine dönüp gidecek olurlarsa, de ki "Allah bana yeter." Ama bu laf değil yani, "de ki" değil aslında o; Allah'ın sana yettiğini idrak et, bunun farkında ol. E işte, "ya tamam, hani ikinci derece akrabalar, o, bu, şu." Ya bir insanın karısı da veya çocuğu da insana ihanet eder mi? Bak sen ne yaptın? Sen olaylara odaklanıyorsun. "Bu olay beni sarsmaz ama şu sarsabilir" — bak, olaylar değil burada önemli olan şey. Spritüel bilinç için bir ile bin arasında bir fark yoktur.

Şuna bakın, emin olun: eğer peygamberi değil de böyle üçüncü, dördüncü derecedeki insanlar, Hz. Ebu Bekir terk etseydi ve ona sırt çevirseydi, peygamberde en ufak bir sarsılma, bir kaygı, bir endişe, bir korku olmazdı. Veya işte "sen de mi?" — Onu Sezar der, "sen de mi Brutus?" Onu bir ermiş demez. Dolayısıyla burada olay önemli değil, asla olay değil burada önemli olan. Yani "ben bu kadarına dayanırım ama bu kadarı biraz bana ağır gelir" — bak bir ego sana sınır koyuyor ve sen o değilsin. O yüzden özne spritüel düzlemde olursa bütün olaylar ona birdir, bir şey fark etmez.

Soru: Peki hocam, bu hali bazen yaşıyoruz, bazen tam tersi oluyor. Burada bu değişkenlik nasıl açıklanır? Beslenme kaynakları olarak azaldığı zaman o merkezde durma noktası mı azalıyor, ya da bu azalan artan değişen paylar mıdır?

Şimdi insan zaman ve mekan kaydı altına girdiği için, yani değişimin aleminde olduğumuz için, bilinç durumumuz sabit olmayabiliyor. Onun sabitlik kazanma imkanı var, o biraz böyle aydınlanmanın en üst safhası — kişi sürekli oradadır, sürekli merkezdedir. Fakat biz değişimin aleminde olduğumuz için her an yeni bir bilinç halinde gibiyiz. İşte o yeni bilinç halini her zaman o doğal bilince oturtmak gerekiyor.

Yani şu anda bir ego tetiklendi bende. Dedim ki "geldin 45-50 yaşına kadar ne yaptın? Mesela ölsen gitsen kim senin hakkında iyi şeyler söyler? Veyahut da dünyada nasıl bir iz bıraktın? Veyahut da kim sana değer veriyor?" Veyahut da dedim ki "ya işte millet ne güzel yaşıyor, benim hayatım hiç de güzel geçmedi" diye bir benlik tak diye tetiklendi içeride. Şimdi eğer uyanık bir insansan bunun farkına varırsın ve o olmadığını bilirsin, tamam mı? Onun için yine Bediüzzaman der ki, "imanınızı La ilahe illallah'la yenileyiniz" hadisinin yorumunu sorarlar ona. O da der ki, insan zaman ve mekan kaydı altına girdiği için, yani değişimin aleminde olduğu için, her ay, her hafta, her gün, hatta belki denebilir ki her dakika insan başka bir kişi gibi oluyor. İşte diyor, bütün bu değişimlerin içinde La ilahe illallah anlayışı seni sabitler. Yani sana gerçek olanın ne olduğunu hatırlatır.

Bu bir farkındalık hali. Ben neye "ne güzel yaşıyor" dedim? Bir krediyle alabilen bir arabaya mı? Peki bu şans mı? Gerçekten buna biz şanslılık diyebilir miyiz? Veya işte içimden bir ego tetiklendi böyle: "Ulan bunlar ne güzel hayat yaşıyor" dedim. Adam yat binmiş, katı var, bilmem neyi var, bir ego çıktı, "ne güzel bir hayat yaşıyor" dedi. Şimdi sen "la ilahe illallah" diyemiyorsan orada, deyim yerindeyse, konu burada kelime değil. Yani ne demek? La ilahe illallah, mutlaktan başka hakiki bir değer yoktur. Sen nasıl bu değişken olan, gelip geçici olan şeye hakiki bir hayat değeri veriyorsun? Mutlaktan başka değer yok ki. İşte "la ilahe illallah ile imanınızı yenileyin" bu anlama gelir diyor.

Yani ben dolayısıyla ne yapacağım? Gerçek farkındalığımı gölgeleyen sahte benliklere karşı uyanık olacağım ve onların adımlarını izlemeyeceğim. Çünkü bakın, tekrar geriye dönüyorum: ya bu dünyada, deyim yerindeyse, tutuşturulmuş olan ateşin bir odunu olacağım, ya da Hazreti İbrahim olacağım. Aslında bize Hz. İbrahim kıssasında anlatılan bu.

Ya oturup boş boş dertleşeceğiz — "işte mutlu olamadım, kötü bir evlilik geçirdim, çocuğum çok nankör, insan hastalanıyor, kimse kimsenin kıymetini bilmiyor, dünya çok dertli bir dünya, ne yapacağız, biz de şanslı olamadık" gibi — bu nedir biliyor musunuz? Ateşin etrafında oturup ateşe odun taşımaktır. Hepimiz o ateşten yanıyoruz aslında. Böyle bir konuşma yaptığımızda, hepimiz her biri bir odun parçası olan egolarımızı ne yapıyoruz? Ateşe atıyoruz. Üstelik de ondan yanıyoruz.

Mesela böyle bir sohbetten bir huzur çıkıyor mu? Çıkmıyor. İtminan çıkıyor mu? Çıkmıyor. "Ha işte, ya ne yapalım, işte bizim de kaderimiz bu, hadi bir kahve içelim" diyorsun en fazla. Bir huzur var mı? "İşte herkes eşinden dertli" — ne kadar eşinden dertli insan varsa o kadar odun var, odun egonuz var demektir arkadaşlar. Yani "eşim cahil olabilir, şu olabilir, bu olabilir, ben şikayetçi değilim, eşimden şikayetçi değilim, eşimin durumunu anlatabilirim, analiz edebilirim ama eşimden şikayetçi değilim." Şikayetçiysem bende odun kafalı bir benlik var demektir. Ve kendime dert üretiyorum demektir.

"Dövüyorsa falan dert etmeye gerek yok" — dersin ki "bak, ben dövülmek istemiyorum, eğer döveceksen bundan sonra ben senden ayrılacağım, Allah yoluna açık etsin" dersin. Ve dersin ki "kabul ediyorum, tamam." Eğer diyelim ki ayrılamıyor — o zaman tırnak içinde söylüyorum — o dayağı efendice yer, şikayet ederek yemez. Niye şikayet ederek dayak yiyesin ki? Hayır, dayağı yerim, derim ki karşımda bir cahil var ama onu durduramıyorum, ayrılamıyorum da, bu durumu kabul ediyorum. Bu kadar basit. Niye şikayet edeyim ki? O da bir ego. "Kabul ediyorum" — bu da bir ego değil, üç hafta sonra anlayacak.

Ruh İçin Kayıp Yoktur: Peygamber'in Evlat Acısı

Soru: Peygamber efendimizin çeşitli çok büyük imtihanları olmuş, evlatları kaybetmiş. Şimdi dediniz ki imtihanı olmamış — nasıl anlamalıyız? Onlar ölümü çekiyorlar ve bu hayatı... spritüel, yani ruhsal anlayışta olduğu için. Kendisinin varlığının ruh olduğunu anladığı için.

Biz kendimizi ne olarak tanımlıyoruz? Beden ve psikolojik benlik olarak tanımlıyoruz. Onlar kendilerinin Allah'ın üflediği ruh varlıkları olduklarını anlıyorlar. Peki şimdi onların mesela çeşitli zorlukları geliyor. Mesela evlat acısı da geliyor. Şimdi bunu aynen taş gibi dimdik durup, işte pazarda para kaybetmeyle evlat kaybetmeyi bir çizgide mi tutuyor yani? "Hissettiği bu ruhsal alemin müfessiri" dediniz falan, hani ruh boyutunda düşünüyor dediniz ya — bunun kendi ikisi düzeyinde nasıl?

Ruh için ikisi arasında hiçbir fark yoktur. Bir dakika, geleceğim, ben bir şey söyleyecektim: biliyorum, çocuğu ölünce gözü yaşarıyor. Mezarına gidiyor, kızı ölüyor, geliyor mezarında göz yaşı döküyor. O zaman aynı haldeyse niye göz yaşı döküyor? Dökmesin o zaman.

Onu da anlatayım. Şimdi spritüel bilinç için hiçbir şeyin kaybı arasında bir fark yoktur. Fakat göreceli olanı deneyimleyen psikolojik benlik için bir fark vardır. Mesela diyelim ki pazarda para kaybetmenizle çocuğunuzun ölmesi psikolojik benliğiniz açısından farklıdır. Zaten psikolojik benlik bir şeyleri ölçer, bir şeyleri tadar, bir şeyleri deneyimler.

Spritüel Bilinç ile Psikolojik Benlik Arasındaki Fark

Şimdi Peygamber'in hadisesinde bunu daha önce anlattım, gene anlatmış olayım — duymamış arkadaşlar vardır, gene anlatmakta bir mahsur yok. Peygamber'in bir çocuğu ölünce onu kabre indiriyor ve gözünden bir damla yaş geliyor. Ve insanlar peygambere soruyorlar: "Ya Resulallah, sen de mi ağlıyorsun?" Önce şunu sorun kendinize: onların böyle bir soru sormalarını gerektiren nedir? Eğer bu normal bir şeyse niye sordular? Sordularsa demek ki daha önce peygamber bir şeyler konuşmuş ve onlar bir şeyi tam anlamamışlar. O yüzden peygambere diyorlar ki "ya Resulallah sen de mi ağlıyorsun?" Buradan ne anlarız? Bir şey bilmediğimizi kabul edelim. Neyi anlamamız gerekir buradan? "Ağlamayabiliriz" veya "bir şeyler anlatmış ki onlara bu biraz garip gelmiş" — değil mi, tuhaf gelmiş, veya örtüştürememişler kendilerince. Yani anlatılan bir şeyi peygamberin gözünden bir damla yaş gelmesiyle örtüştürememişler. O yüzden sormuşlar. Demek ki peygamber bu konuda bir şey anlatmış — keşke o ne anlattığını da rivayet etselerdi, o rivayet yok.

Neyse, peygamber orada cevap veriyor. "Evet" diyor, "ölüm karşısında göz yaşarır, kalp hüzünlenir, fakat Rabbimizin takdirine karşı bizim rızamız ve teslimiyetimiz tamdır" diyor. Burada ne var? Her düzeyin farkındalığı var. Yani Allah bir göz vermiş, o aşina olduğun, gördüğün, muhabbetin olan birini geçici olarak görememekten dolayı yaşanabilir; kalbin geçici bir ayrılığın hüznünü duyabilir ama ruhsal boyutun asla bir ayrılık, bir kopukluk, bir yokluk, bir kaybetmişlik yaşamaz. Şimdi dolayısıyla peygamber böyle bir şey yaşamış; spritüel bilinci açısından onun bir farkı yok ama bir psikolojik benlik var, bir beden var. Peygamber onların da doğal haklarının ne olduğunu ve onların doğal tutumlarının ne olacağını gösteriyor.

Dolayısıyla peygamber çocuğun ölümü karşısında kaskatı bir şey değil, ama bizim gibi de değil. Yani bizim gibi "çocuğumu kaybettim" böyle bir şey yok, çünkü bir kayıp kavramı söz konusu değil. Dolayısıyla burada olaylar değil, olayları hangi özne bilinciyle yaşadığımız önemli. O yüzden o odun ve Hazreti İbrahim örneğini verdim. Yani ben ateşte bir odun muyum, yani asli bilincime yabancılaşmış, toplum tarafından yontulmuş biri miyim? Yoksa İbrahim'i bir bilince mi sahibim? Yani Allah'ın deyim yerindeyse terbiyesinden geçmiş biri miyim? Bunları kendinize sorun.

Mesela bir rahatsız olduğunuz, mutsuz olduğunuz bir cümleyi alın: bu toplumun ve şu dünya hayatının size yontup biçtiği bir düşünce ve duygu mudur, yoksa ilahi bir bilinç hali midir? Tabii ki çevresel faktörlerdir bizi bu şekilde sokan. O zaman çok çalışmamız lazım, bunları bırakacağız, İbrahim'i bir bilinci kazanmaya çalışacağız. Yani Allah benim hayatı ve varoluşu nereden görmemi, nasıl görmemi istiyorsa, ben oradan görmeliyim. Yoksa Kur'an'da diyor, "insanların çoğuna uyarsanız sizi saptırırlar."

Ben piyasadaki psikoloji kitaplarına baksam mutsuz olmam lazım. Maslow'a baksam, ihtiyaçlar hiyerarşisinin yarısı bende yok, karşılayamamışım. Dolayısıyla bakın, mesela Kur'an diyor ki kalpler Allah ile mutmain olur. Maslow diyor ki 8 tane şeyle mutmain olur. Şimdi hangisi doğru? Birini tercih edeceğim, veya ediyorum zaten bilmeden. Kalpler Allah ile mutmain olur. Diyelim ki aç kaldım, ölüyor bedenim — bak "ölüyorum" demedim, beden ölüyor, ölebilir, bırakır giderim, bak bu başka bir şey. Bu Maslow'un hiyerarşisine girmiyor işte, bu başka bir hiyerarşi.

Şimdi dolayısıyla bakın tekrar ediyorum, bize belki çok küçümseyici bir ifade gibi gelir: içimdeki odun benliklerle mi yaşayacağım? Eğer onlarla yaşayacaksam bana bu dünyada çok güzel bir ateş yakılmış. Mesela birini görüyorum evleniyor, ben evlenemedim. Birinin çocuğunu görüyorum, benim çocuğum yok. Birinin çok söz dinleyen bir çocuğunu görüyorum, "Allah kahretsin, benim çocuğum beni bunun gibi dinlemiyor." Çok uyumlu bir evlilik görüyorum, "keşke benim eşim de beni böyle anlasaydı." Bakın ateş ne kadar yaygın, ne kadar süper yanıyor ve içimdeki odun benlikler de o ateşin odunu oluyor. Bunu mu yapacağım? "İşte ben de mutsuzum, işte benim de şöyle bir mutsuzluğum var" — bunları mı üreteceğim? Yoksa bunlar dünya hayatında deneyimlerdir, imtihanlar değil.

Kur'an'da kullanılan kelime "kaçınılmaz olarak karşılaştıracağız" diyor Allah sizi. "İmtihan edeceğiz" demiyor aslında. "Karşılaştıracağız" sizi. Kaçınılmaz olarak hayırla, şerle karşılaşacaksınız. Sizi anlayan insanla da karşılaşacaksınız, anlamayanla da, yanlış anlayanla da. Samimi, dürüst insanla da karşılaşacaksınız, samimi olmayan, işten pazarlıklı insanla da karşılaşacaksınız. Sadakatli insanla da karşılaşacaksınız, hain insanla da karşılaşacaksınız. "Yok, ben hain insanla karşılaşmak istemiyorum" — ya böyle bir şansın yok. Allah diyor ki kaçınılmaz olarak sizi karşılaştıracağım, kaçınılmaz olarak özdeşleştiğiniz şeyleri elinizden alacağım, özgürleştireceğim sizi diyor. Ama biz bunu neyle anlıyoruz? Gene egonun okumasıyla. Bakın, Kur'an'ı ya ego ile tefsir edersiniz ya da hakiki bilinçle tefsir edersiniz.

O yüzden ego ile tefsir ettiğimizde sıkıntı çekiyoruz: "Allah bizi sürekli imtihan ediyor." Sonra bir gün ben de uyandım: "Ya Allah'ın dediği işi gücü yok mu yani, sürekli beni imtihan ediyor." Allah sürekli beni imtihan etmiyor. Diyor ki sizi kaçınılmaz olarak iyi kötü şeylerle karşılaştıracağız, hanginizin daha güzel amel ettiği ortaya çıksın. Yani hanginiz spritüel bilincinizle bu karşılaşmayı yaşayacaksınız, hanginiz ego bilinciyle karşılayacaksınız. Bunu kendiniz göreceksiniz yani.

Mesela burada kısmen güzel bir yorum var. Diyor ki, başkalarının sadık ve sevgi dolu olmadıklarını anladığınızda, gerçekten koşulsuz sevip sevmediğinizi keşfedebilirsiniz. Bak, ilginç bir karşılaşma tarzı değil mi? Yani sen karşındaki, diyelim ki ne kadar koşulsuz, ne kadar sadık, ne kadar dürüst sevmiş, şu kadar. Veya hiç dürüstlük yok, olabilir — sen bir kendine bak bakalım. Sen gerçekten spritüel bilincinin farkındalığıyla mı sevdin, iletişim kurdun? Senin için bu önemli. Yoksa "niye beni böyle iki yüzlü ve hesapçı bir şekilde seviyormuş" — ya o onun meselesi. Ama sen ego ile karşılarsan bu durumu, "ne kadar şanssızım" dersin, "bu tipler hep beni buluyor" dersin, bir de "millet bir şey almış sarmış bu zamanlarda, işte imtihanını vermediğin şeyle sürekli aynı şekilde karşılaşırsın" — yok, peygamber hepsini verdi, tırnak içinde, gene karşılaştı yani.

Bir de ego şey yapıyor, bak diyor "bunu çözersem bir daha aynı olayla karşılaşmazsın" — hep kendini kurtarmaya çalışıyor ama her ettiğini bulmayabiliyorsun, çünkü Allah'ın affedici bir mekanizması var. Yani şunu demek istiyorum: peygamber ölünceye kadar ihanetle, ikiyüzlülükle muhatap oldu, tırnak içinde, harcı imtihanını veremediği için değil, bir şey anlamadığı için değil. Allah "karşılaştıracağım" diyor ya. Senin problemin neyle karşılaşacağın değil, nasıl karşılayacağın. Biz neye odaklanıyoruz? "Neyle karşılaşacağım?" Ne yapacaksın, neyle karşılaşacaksın? "Bu insan hain mi? Ne bileyim." Hainliği ortaya çıkınca bakarım ben neyle karşılıyorum onu. Sen neyle karşılıyorsun? Neyle karşılaşacağımızı biz her zaman tayin edemeyiz ama nasıl karşılayacağımızı biz tayin edebiliriz. "Ben bunu nasıl karşılayacağım? Hangi bilinçle karşılayacağım? İbrahim'i bir bilinçle mi karşılayacağım, yoksa bir odun bilinciyle mi karşılayacağım?" Eğer odunsam o ateşte yanarım. "İşte ihanetlerin içinde yandım" — sen ihanetlerin içinde yanmadın, egonun içinde yandın. Biri sana ihanet edince niye yanacaksın ki? Niye yanasın ki? Yanıyorsan başka bir şeye yanmalısın — cehaletine yanmalısın, seni bir cehaletin içine atan o egoya yanmalısın. Onu bırak, İbrahim'i bir bilinçle baktığın zaman o ateş sana serin ve selametli olacaktır.

Ama bir egon var, sürekli kıyaslıyor. Şimdi sen nasıl bir cehennemin içindesin, farkında mısın? Sürekli kıyaslıyorsun: "Benim annem babam şöyle değil de şöyle olsaydı, işte arkadaşlarım şöyle değil de böyle olsaydı, şu okulda değil de şu okulda okusaydım, 28 Şubat'ta şöyle bir kanun çıkmasaydı şu okula girerdim daha iyi olurdu" — 40 tane hikaye üretiyorsun. Bak çünkü neden? Çünkü sürekli seni bir ateş çemberinin içinde tutan benliklerinle yaklaşıyorsun, sürekli kıyaslayan bir benlikle yaklaşıyorsun hayata. Seni o ateşten kim kurtarabilir? Hiç kimse. Kim kurtarabilir? Sen. Sen kendini kurtarabilirsin.

Ben dünyada neyi kıyaslamasını yapayım ki? Yapacağım hangi kıyaslama kalıcı? Dikkatimi çeken hangi şey ebedi? Niye kıyaslıyorum ki o zaman? Diyorum ki ben bu deneyimi yaşıyorum, o da o deneyimi yaşıyor, bu kadar basit. Mühim olan şey şu: deneyimlerini neyle karşılıyorsun? Hangi bilinçle karşılıyorsun? Tek gerçeklik budur. Ve buna karşı uyanık olduğunuz zaman göreceksiniz ki, hiçbir benlik tuzağına düşmediğinizde göreceksiniz ki hayat görünürde ateş de olsa, İbrahim gibi bir anlayışa sahipseniz o zaman her yer serin ve selametlidir.

Bakın bizim hayatımızda hep böyle: hangi insan şanslıdır desem ne cevap verirsiniz, veya içinizden neler geçer bir düşünün. Mesela hangi insan bu dünyada şanslıdır? Hangimiz şunu diyebiliriz? Bu dünyada gerçek anlamda marifete, bilgeliğe, imana ermiş insan şanslıdır. Yoksa onun dışında hiçbir insan şanslı değildir. Şanslı diyorsan bir şeylerden dolayı — işte paradan, mal, mülk, statü, işte tırnak içinde aile saadeti falan — ben içimde sahte benlikler taşıyorum, odun benlikler taşıyorum, ve onlar mutlaka beni ateşe atacaklar veya benim ateşim olacaklar yani. Biz içimizde o ateşleri barındırıyoruz. Ne gerek var ki? Özgürleşebilirim.

Bakın İbrahim'in elinde hiçbir silah var mıydı? Hiçbir şey yoktu. Sadece o bilinci vardı, o İbrahim'i bilinç vardı, başka hiçbir şey yoktu. Bakın ateş görünürde aynı ateş, ve çok ilginçtir bakın, oradaki odunların balığa dönüştüğü söylenir (bu Kur'an'da geçmez, bu bir kısım menkıbelerde vardır). Balık sembolizmde benlikleri temsil eder, sınırlılıkları itibariyle. Dikkat ederseniz Hz. Yunus da balığın karnından, balığın içinden kurtularak özgürleşmişti. Oradaki balık da Hz. Yunus'un nefsiydi, yani kendini sınırlı bir varlık olarak algılayan kişi. Bu da nedir? Bakın o odunlar balık oluyor.

Şimdi bütün çevrenizdeki bütün insanların bu manada bir kısım benlikleri var, hepsi bir balık. Bakın eğer İbrahim'i bir bilinçli olursanız şunu anlarsınız — şimdi buradan nereye geleceğim: İbrahim'i bir bilinçli olduğunuz zaman insanlardan şikayet etmezsiniz. Şunu dersiniz nihayetinde: "onun da benliği böyle." Anladın mı? Yoksa işte "ya bana nasıl böyle davranır, ben bunu hak etmiyorum" falan demezsiniz. Öyle dediğinizde o yalan bir ateş olarak size bir odun olarak yansıyor. Diyorsunuz ki "bu insan bana nasıl saygı göstermez? Bu insan bana nasıl böyle davranır?" Halbuki İbrahim'i bilinçli olduğunuz zaman o odunlar ne olacak? Bir balık. Diyeceksiniz ki "o insanın şu anki ego durumu böyle, başka bir şey yapamaz, o insan şu an böyle bir ego sürecini yaşıyor, o insan kafama basarak yükseleceğine ve öyle tatmin olacağına inanıyor, öyle bir benliği var, ne yapabiliriz ki."

Bakın odunlar neye dönüştü? Bir örneğe dönüştü: "Babam bana çok tahakküm ediyor." Neden? Çünkü öyle bir benliği var, başka neyin doğru olduğunu bilmediği için bildiği doğru bu, ve kendince bunu yapıyor. "İşte amirim şöyle..." Öyle yani, öyle bir benliği var. Bak hepsi ne oldu? Balığa dönüştü hepsi. Hepsi kendi arzu ve korku atmosferinde yaşıyor. Bu kadar basit değil mi? Şimdi odunların balık olması anlamlı oldu değil mi? Herkesin egosu var.

Balık Metaforu: Başkalarının Egosunu Anlamak

Size bir kastı olmadığını anlayın. O yüzden de olayları kişiselleştirmeyin. Hayatta hiçbir olay kişisel değildir. İnsanlar başka bir şey yapamadıkları için onu yapıyor.

"Peki selam vermiyor mesela, karşıdaki insan selam vermiyor." Şimdi bu selam vermeyince ego oluyor. O selam vermeyen ne oluyor? O egonun karesi oluyor. Zaten işte anlatıyoruz ya, o egonun karesi. Sen niye ona ego ile karşılık veriyorsun? Bak ne diyoruz, bakın balıkları ne olarak yorumladım? Egolar olarak yorumladım, sınırlı benlik algıları olarak yorumladım. Da ben o benliklere balık olarak mı karşılık vereceğim, Hazreti İbrahim olarak mı? Ben de bir balık mı olacağım, yoksa Hazreti İbrahim mi olacağım? Bunu anlayacağım.

"O selam vermedi" — gıcıklığına vermedi, çekemediği için vermedi, şunun için vermedi, bunun için vermedi, onu anla. O nasıl bir balık? İstavrit mi, kılıç balığı mı, zehirli balık mı, elektrikli balık mı, dokununca seni sarsıyor mu? Anla, ne tür bir balık olduğunu anla, bu kadar. Ama sen de balık olma yani, sen İbrahim ol, o zaman hiçbir sıkıntı yok, bir problem yok. Ama sen de balık bilinciyle, yani ego bilinciyle cevap verirsen, o zaman büyük bir tuzağın içine sen de girmiş oluyorsun.

Diyor ki birisi senin başarından rahatsız oluyor, olabilir. "Ben böyle insanları sevmem" — ya niye sevmiyorsun kardeşim? O da insan. Onun egosunu sevme ama insan olarak sev. O bir balık, yani bir arzu ve korku hikayesinin içinde kendini kaybetmiş biri. Onu anla. Onunla sen niye kavga ediyorsun? Niye mevzuyu kişiselleştiriyorsun? Mevzu kişisel değil ki. Anlatabildim mi? O zaman bak, hayat o zaman kişisel bir çatışma konusu değil yani. Bak İbrahim balıklarla kavga etmedi ve onlar odunken balığa dönüştü.

Şikayetçi Olmayın: İyilik Zaten Bulunmuş Bir Şeydir

Bakın biz burada — bak siz çok iyi olursanız "iyilik çeker, iyilik yap, iyilik bul" benden böyle bir söz duymazsınız. Ben öyle bir şey hayatta demem, çünkü bunlar da sahte şeyler. Biz ne diyoruz? "İyiliği bulursun, iyi olursun" değil — iyiliği zaten bulmuşsun. Bakın egonun hikayesiyle spritüel anlayış ne kadar farklı. Ego ne diyor? "İyilik yap, iyilik bulacaksın" diyor. Tam bir sahtekarlık, üç kağıtçılık. Halbuki hakikat ne diyor? Sen diyor, iyiliği Allah'tan buldun, o iyiliği doğal olarak yansıt. İyilik yapan sen değilsin. Ne kadar farklı değil mi? Şimdi bakın ikisi arasında ne kadar muazzam bir fark oluşuyor aynı zamanda bilinç olarak.

"İşte o kadar iyilik yaptım ama ne gördüm?" Bak hiç böyle şeyler üretmiyorsun. Egonun elinden tabii o malzemeyi alınca ego biraz rahatsız oluyor. Rahatsız olmayın, onu bütünüyle dışarı atın, ihtiyacınız yok böyle bir egoya. "İyilik yaptım" diyen bir egoya ihtiyacınız yok. Çünkü siz sonsuz ve mutlak iyiye aitsiniz. "Ben iyiyim" demenize gerek yok — mutlak iyi olan Tanrı'nın kuluyum, ne kadar büyük bir şey. O zaman bak hiç ego hikayesi, hiç ego tuzağı, hiç ego ateşi artmaz. Zaten ortada ateş yok. Anlatabildim mi? Aslında ortada ateş yok. Sen hangi bilinçle bakarsan; ego bilinciyle bakarsan Nemrud'un ateşini görürsün. "Ya hayat ne kadar zor" dersin, "insanların hepsi üçkağıtçı olmuş." Bana ne ki? İnsanların hepsi üçkağıtçı olmuş olmamış, onların sorunu. Ben neyim, nereden bakıyorum?

O yüzden size bugünün bir tavsiyesi: kimseden şikayetçi olmayın. Yani şikayet bilincini bırakın, bu bir bilinç değildir, bu bir sahte benliktir. Şikayetçi olmayın; durum analizi yapabilirsiniz. Bir insanın ne kadar yanlış, bencil, şu bu olduğunu analiz edebilirsiniz. İçinizde şunu sorun: o insana karşı bir negatif duygunuz var mı? Bunu sorun. Şikayetçi olmayın — eğer negatif bir şey varsa o zaman şikayetçisiniz. Olmasın, bu yanlış bir şeydir, sahte bir şeydir bu yani.

Bunu söylerken de şöyle zannetmeyin: "biz çok iyi insanlarız, kimse hakkında kötü düşünmüyoruz falan, biz sevgi tomurcuklarıyız" — bunu kastetmiyorum, böyle bir şey değil, bu doğal bir şey yani. Bir de oradan da egonuz şişmesin, çünkü "biz insanları çok seviyoruz, bize kötülük yapanları da çok seviyoruz falan, biz ne kadar iyi insanlarız" — bu da bir ego, bunu da bırakın. Bu doğal olan bir şey.

Siz bir kediye taş attığınız zaman taş atmaz, bakar, "Allah ıslah etsin" der geçer; ancak maymun yapar. Maymun da, spritüel bilinci olmayan insan halinin bir sembolizmidir. Siz ona taş atarsınız, o da bir taş atar, muz atar, bir şey atar. Anlatabildim mi? Tepkiseldir yani. O yüzden insanın fıtratında bütün iyilikler ve güzellikler yerleştirilmiştir. Ama biz o bilincin yerine benliği koyduğumuzda: alacaklısın, şikayetçisin, kendini ispat etmek zorundasın, mağduriyet hissediyorsun, şanssızlık algısına sahipsin, işte "şu olsun bu olmasın" hikayesi üretiyorsun. Hiçbirine gerek yok.

Peygamberleri Doğru Okumak: Neyle Değil, Nasıl Karşıladıklarına Bakmak

O yüzden Kur'an çokça Hz. İbrahim'i bize örnek vermesinin nedeni, gerçekten fıtri insan olmaklığın en mükemmel sembollerinden biridir ve yaşadığı hayat bizim için çok anlamlıdır. Bakın dikkat edin, peygamberleri veya kamil insanları okuduğunuz zaman "nelerle karşılaşmışlar" diye okumayın — "vay be peygamber ne kadar çok kötü olaylarla karşılaşmış" — bu anlamsız bir şey. "Nasıl karşılamış" onu anlamaya çalışın, yoksa "neyle karşılaşmış" ayrı bir konu. Asıl bize anlatılan şey, bak o olayları neyle karşıladı; hangi bilinçle karşıladı, onun için bize anlatılıyor. Neyle karşıladı Hazreti İbrahim, neyle karşıladı Hazreti Muhammed — hangi bilinçle karşıladı bu durumları, bunun için bize anlatılıyor. Yoksa "şununla karşılaştı" diye bir şey asla temel olan bir şey değildir.

Teşekkür ederim.