Erillik-Dişillik İlkesi ve Tabi Olma Hakikati

Kısa Özet

Sohbette önce Hristiyanlıktaki kadın-Deccal algısı üzerinden erillik-dişillik ilkesi ontolojik açıdan ele alınıyor; dişilliğin kendi başına kötü olmadığı, ancak aslından/ilkesinden koptuğunda bozulmaya meylettiği Hz. Meryem örneğiyle anlatılıyor. Ardından bu ilkenin tabi olma-itaat ilişkisine (eşler arasında, baba-evlat arasında, mürşit-mürit arasında) nasıl yansıdığı; Peygamberimizin Hudeybiye'deki tutumu ve ilgili ayetler üzerinden izah ediliyor. Sohbet, iffet/ırz ayetinin "algı kapılarını olumsuz etkilerden koruma" olarak yorumlanması ve bunun miraç kavramıyla bağlanmasıyla sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Dişillik veya kadın bedeni kendi başına kötü değildir; kötü olan, dişilliğin ilkesinden/aslından kopmasıdır.
  • Erillik-dişillik hiçbir zaman mutlak değildir, her zaman izafidir; nispete göre değişir (peygamber aleme nispetle eril, Allah'a nispetle dişildir).
  • Tabi olma/itaat biyolojik cinsiyete göre değil, Allah'a olan yakınlığa ve olgunluğa göre belirlenir; kadın da erkekten daha olgunsa erkek ona tabi olabilir.

İrade, Masumiyet ve Hristiyanlık Eleştirisi Üzerine

Burada bir irade, bir kasıt, bir seçme yok. Bu, ruhun bir tecrübesi anlamında olduğu için burada masumiyet vardır deniliyor. Vebal yoktur demiyor, masumiyet vardır diyor; ve ikisi farklı şey. Evet, yani farklı açılara vurgu yapılıyor burada. Yani burada biz Hristiyanlığı kurtarmak derdinde değiliz. Onu ben söyleyeyim mi? Ben sadece kendi idrak ettiğim şeyi söylüyorum. Yani kalkıp burada "Hristiyan da yok" demiyoruz, onlara şirinlik yapacak halimiz de yok. Ama mevzu budur yani.

Hristiyanlıkta Kadın ve Deccal Algısı

Bazı Hristiyan filmlerinde kadının, mesela Deccal ya da şeytan olarak gösterilmesinin sebebi bu mu? Kadının mı? Evet. Lars von Trier'in en son filmi vardı, "Deccal" diye; Hristiyanlığın kökeniyle ilgili bir filmdi. Orada tamamen kadını bu açıdan ele almıştı. Aslında orada kadın kavramının ayrı bir analizi gerekir: kadın veya dişillik nedir, neye tekabül eder, ne zaman Deccal olur? Bunu bir ara biraz işlemiştik ama ona girmek de bununla bağlantılı aslında. Yani dişillik, erillik olmadığı zaman düşüşe ve sapmaya meyillidir. Bu kadın değil ama. Buradaki temel hata, bizim o dinî referansları değerlendirirken -ki bu Hristiyanlıkta çok daha feci bir şekilde işlenmiştir- dişilliği doğrudan kadere kötü, saptırıcı, yıkıcı olarak görmemizdir. Oradaki dişillik ilkesinin ontolojik anlamı üzerinde doğru bir yorum yapılmamasından kaynaklanıyor. Yani ilkesinden kopuk olan her şey bozulmaya eğilimlidir; yoksa dikkat edelim.

Dişillik-Erillik İlkesi ve Hz. Meryem Örneği

Mesela Hazreti Meryem, daha doğmadan evvel Tanrı'ya adanıyor. Bu, analiz etmemiz gereken çok önemli bir şey: daha doğmadan evvel Tanrı'ya adanıyor. Doğduktan sonra mabede yerleşiyor ve onu Hazreti Zekeriya büyütüyor, onun himayesinde. Sürekli olarak Tanrı'ya müteveccih bir şekilde olduğu için de aslında neyi doğuruyor? İsa'yı doğuruyor. Peki burada hiçbir negatiflik var mı? Yok, değil mi? Neden yok? Çünkü oradaki dişil ilke tamamen kaynağına ve aslına yönelik. Ama aslından koptuğunda o zaman dejenere olabilir. Dolayısıyla aslında her bir birey kendisinde dişilliğin ve erilliğin olduğunu bilmeli. Bizdeki erillik ve dişillik tabii ki izafi bir erillik ve dişilliktir, mutlak değil. Gerçek mutlak eril, Tanrı'dır; alemde ise peygamberlerdir. Dolayısıyla burada şunu anlamak lazım: dişillik, eril olan, merkezi olan, asli olan bir şeye tabi olduğunda kemalini bulur ve hakiki vazifesini yapar. Ayrıldığında ise bozulma ve çürümeye maruz kalır.

Mesela her insanın bedeni, maddiliği, sınırlılığı dişil bir alandır. Dişillik nefsi mi temsil ediyor, erillik de ruhu mu temsil ediyor yani? Bir düzeyde öyle tabii. Yani her düzeyde bakın, dişillik ve erillik var. Mesela bunu Uzak Doğu geleneğinde düşünürsek, bazı şeyler yindir, bazı şeyler yang'dır. Bazısı dişildir, bazısı erildir; mesela beden dişildir. Bu, erkek bedeni ya da kadın bedeni fark etmez, aynı; beden olarak ikisi de dişidir yani. Dolayısıyla sınırlı, maddi, zahiri olan her şey aslında dişildir; ruhani, soyut olan her şey de ilkesel olarak erildir. İşte Hristiyanların buna dair anlayışlarında, ya da bir kısmının anlayışında, bir problem var. Yani doğrudan kadını, kadın bedeni taşıyan insanı kötü görme, Deccal görme, saptırıcı görme yanlış bir şeydir; çünkü erkekler de bu işin ortağıdır. Bu, Hinduizm'deki yok edici tanrıların dişi olmasına da karşılık gelmiyor mu? Evet. Ama aynı şekilde düşünmeyiz; tabii ki burada dişillik ve erilliğin her zaman izafi olduğunu da anlamamız gerekiyor. Hiçbir şey mutlak olarak eril, mutlak olarak dişil değildir. O yin-yang sembolündeki beyazın içindeki siyah, siyahın içindeki beyaz da ona tekabül eder.

Mesela bakın, biz bazen deriz ya, bir şeye madde girince bozuluyor; işte diyelim ki arkadaşlıkların içine para falan filan girince bozuluyor. Para dişil bir şeydir çünkü, maddi bir şeydir; insanı bozuyor yani. Çalgı, ayakkabı gibi şeyler de nefsin sembolüdür; üçü de dişildir yani. Yani bir şey bir şeyden müteessirse dişildir. Mesela bir kadın maddilikten -diyelim ki dünyada eşya, mal mülk, pırlanta, gümüş, mobilya gibi şeylerden- etkileniyor da erkek bunlardan etkilenmiyorsa, o erildir; erkektir o. Etkileniyorsa dişildir. Etkilendiği şey pozitifse bu iyi bir etkilenmedir; yani etkilenme kendi başına kötü de değildir. Etkilendiği şey kötüyse onu daha kötü yapar; mesela para veya madde zaten kötüyse, ondan etkilenmek seni daha berbat hale getirir. Bundan etkilenmenin olumlu bir tarafı yok mu? Parayı, ya da işte altını vesaireyi düşünüp de nasıl olumlu bir etki alabiliriz? Evet, başka bir şey yok: onu doğru bir nazarla, yani para sana insanlara hizmet eden bir alet olarak görünüyorsa ve sen ona o nazarla bakıyorsan, bu kötü bir şey değildir. Mesela işte "hayırda harcanan ve hayırlı şeylerde kullanılan mal ne güzel maldır" diyor Peygamberimiz. Ama aynı zamanda "mal en büyük fitnedir, mal şudur, mal budur" da deriz. Dolayısıyla dinde kullanılan kadınlık ve erkeklik kavramlarını bu perspektifte tanımlamak ve anlamak gerekir; yoksa yanlış değerlendiririz.

Bu asırda aslında herkes dişilleşmiştir; içindeki erillik ilkesini de kaybediyor. Kıyamet alametlerinde deniyor ya, dünyanın son zamanlarında erkekler azalacak, kadınlar çoğalacak diye; bunu da bu anlamda düşünüyorum. Aynen, ben ağırlıklı olarak o anlamda düşünüyorum. Mesela diyelim ki baştan çıkarıcı bir kadından etkilenen bir erkek, erkek midir? Değildir; o zaman dişidir ve o kadının yiyeceği olur, anlatabiliyor muyum? Orada ne oluyor? Yanlış bir etkilenme oluyor; bu da kötü bir şey. Arkadaşlar, aynı şekilde bunu bir kadın için de düşünebiliriz. Dişil bir tavır öyleyse o. Evet, evet, hem dişil bir tavır hem de ilkesinden kopuk bir dişil tavır. Dişil tavırda kötü bir şey yoktur tek başına; dişil tavırda kötü olan şey, ilkesini veyahut da eril odağını doğru tespit etmemesidir. Onu kötü yapan budur.

Hocam, bir daha dediniz ya, mutlak anlamda erillik ve dişillik yoktur, o sembol de onun göstergesidir; o sembol ne anlamda mutlakiyetin göstergesi, tam anlayamadım, bir daha söyler misiniz? Ortada o yin-yang sembolü var ya, dikkat edersen siyah ve beyaz taraflar var ama o mutlak değil; beyaz bölümün içinde siyahlık var, siyah bölümün içinde beyazlık var. O anlamda mutlak değil, izafidir. Mesela peygamber bütün alemlere nispeten eril, Allah'a nispeten dişildir; ondan müteessir oluyor, aleme de müessir oluyor. Alemi etkiliyor, alemden de etkileniyor; Allah'tan da etkileniyor, anlatabiliyor muyum? Anladım. O zaman tüm yaratılış bazında, tüm kullardan dişil bir hal beklenir öyleyse, değil mi? Neye karşı? Nispetini belirtmek zorundayız, mutlak diyemeyiz; "bütün insanlar dişil olmalıdır" diyemeyiz. Kime karşı? Diyelim ki düzey düzey gidersek, senden daha olgun olana, veliye, peygambere, Allah'a karşı dişil olunmalı. Çünkü onlar sana nispetle erildirler. Gidip dişil bir şeyden etkilenirsen -mesela diyelim ki dünyaya, paraya, maddeye çok önem veren bir adamdan etkileniyorsun, onunla evleniyorsun- e sen de dişilsin, o da dişil; ikisi birbirine zarar vermiş oluyor, ikisi de birbirini olumsuz yönde etkilemiş oluyor ve ikisi de dişil. Orada bir erillik yok, kötü bir dişillik var; yani doğru bir şekilde kullanılmayan bir dişillik. Halbuki işte dediğimiz gibi Hz. Meryem'de dişillik vardı; işte aslında orada Hz. Meryem ile gösterilen ne? Dişilliğin aslında ne kadar kutsal olduğu, ama hangi şartlarda? Çünkü öyle bir kutsallık ki, mesela Hz. İsa'nın dünyaya gelmesine vesile oluyor, annesi oluyor; onun dünyaya gelmesine maddi manevi bir şey oluyor, vesile oluyor.

Dolayısıyla ne oluyor? Aslında orada ne gösteriliyor? Tabii ki Hz. Meryem'in fonksiyonunu da bu noktada değerlendirmek lazım; çünkü aslında İsa devri ve ondan nispeten biraz daha önce başlayan bir karanlık devir var. Yani maddiliğin, dünyeviliğin, zahirciliğin hakim olmaya başladığı bir tarihsel sürece girilmiş oluyor. Ve ona da aslında Allah şunu gösteriyor: madde, nesne, zahir kötü bir şey değildir; ama ilkesinden, hakikatten, hikmetten koparsa çok büyük zarar verir. Hikmetten, hakikatten, ilkesinden feyiz alırsa da çok büyük bir tezahüre, çok büyük bir hakikate hizmet eder. O yüzden Mevlana der ki, "sanki kadın yaratılmış değildir, yaratandır." Aslında burada şu var: yaratan derken kastedilen, dikkat edin, kadın şekillendiriyor; yani maddi anlamda da mesela çocuğu şekillendiren kadındır. Kadın bedeni, kadın rahmi onu şekillendiriyor; "halk" da zaten şekillendirmek demek, Arapça kökeniyle. Dolayısıyla orada asıl madde, ya da dişi prensip, asıl ilkesine bağlı olduğu zaman büyük bir tezahürün, büyük bir hakikatin vesilesi haline gelir.

Başörtüsü Anekdotu

O yüzden bir anekdot anlatayım, belki daha önce söylemiştim. Başörtüsü yasakları olduğu sene, 84 ya da 85'ti zannediyorum, biz de üniversitedeydik. Müzaffer Ozak'a bir bayan gelmiş, demiş ki: "Efendim, bizim başımızı açmamızı istiyorlar. Ama okulda erkekler var" demiş, ne olacak diye sormuş. Hoca da, "ben gençken öyle bir şey görmedim" demiş, hocam. Ne kadar derin irfanlı bir şey var burada; başörtüsü, ideoloji ya da benzeri bir mesele değil, burada asıl buna işaret ediliyor.

Tabi Olma ve İtaatin Hakikati

Hocam, bu geleneksel öğretilerde de öyle; mesela bizim dinimizde de öyle, kadının zahiri anlamda eşine tabiyeti ve onun rızasını gözetmesi gerektiği bildiriliyor. Bu, o erillik-dişillik dinamikleriyle alakalı bir şey olabilir mi? Olgunsa eğer. Yani dediğinizi ciddiye alırsak, erkek Allah'a bağlılığı nispetinde kadından hürmet bekleyebilir; yani bunu kendi adına bekleyemez. "Ben erkeğim" diye, biyolojik olarak erkek olduğu için, muhatabı da biyolojik olarak kadın diye, bu nedenle bir tabi olma durumu yoktur. Böyle bir şey olamaz. Orada nispi olarak erkek, kadının tabi olması gereken bir odaktır; fakat o erkek de Tanrı'ya bağlı olması nispetinde o bağlılığı hak eder, ya da meşruiyet alabilir. Ama prensip olarak bu gereklidir; yani bunun sorgulanması gerekli, çünkü eğer buna kör bir itaate düşersen, bu zaten başka bir şeye dönüşür. Şimdi olgun bir biyolojik erkeği böyle ifade edeyim: olgun bir biyolojik erkek, ancak Tanrı'ya olan tabiiyeti ve ona olan sadakati oranında eşinden tabiiyet ve sadakat bekleyebilir. Bazen biyolojik olarak erkek olan, biyolojik olarak kadın olana bakar; eğer o kadın kendisinden daha çok Allah'a yakınsa, ona tabi olabilir. Çünkü orada bu sefer ilkesel anlamdaki erillik kadına geçmiştir. Bu her zaman böyle değil, bazen o durum olur, bazen bu durum olur. Yani kadın bazen erkeğin tabi olması gereken durumlar da sergileyebilir; eğer ondan daha olgunsa, daha doğru görebiliyorsa, daha doğru idrak edebiliyorsa, o zaman erkeğin ona tabi olması gerekir. Bu, prensip olarak böyledir.

Mesela bunun da güzel bir göstergesi var. Peygamberimiz, Hudeybiye barışından, Hudeybiye anlaşmasından sonra Müslümanlara diyor ki: "Seferimiz bitti, geri döneceğiz." Ve herkese, "getirdiğiniz kurbanı kesin" diyor. Fakat herkes donmuş kalmış gibi; büyük bir hayal kırıklığı, büyük bir travma var, çünkü Mekke'ye girememişler, geri dönecekler. Herkes peygambere karşı çıkmıyor ama kimse peygamberin dediğini de yapmıyor; hani bir karşı çıkıştan dolayı değil. Peygamberimiz bunu birkaç defa söylemiş zannediyorum: "Kurbanlarınızı kesin, geri dönüyoruz." Bakmış hiç kimse kesmiyor. Zannediyorum eşi Ümmü Seleme'ye "ne dersin" diyor. O da: "Ya Resulullah, sen kes, onlar da inşallah keserler" diyor. O da bunu yapıyor, Peygamber kurbanını kesiyor; Peygamberimizin kurbanını kestiğini gören diğer Müslümanlar da hepsi kesiyorlar. Şimdi bak, burada ne var? Bir tabiiyet var, doğal bir şey.

Orada güzel bir şey görüyor; "kadın ne anlar" demiyor mesela, böyle bir şey yok yani. Onun için burada insan, geleneksel öğretilerin tabi olma ile ilgili bütün tavsiyelerinin, ilkeye olan yakınlıkla bağlantılı olduğunu anlamalıdır. Yoksa sırf "biyolojik olarak erkek" ya da "biyolojik olarak kadın" diye tabi-metbu ilişkisi düşünemeyiz. Ya da mesela baba-evlat arasındaki mesele de böyledir. Bazen bir bakarsın, evladın senden daha akıllı çıkabilir; sen orada onu dinleyebilmelisin, ona tabi olabilirsin. Yani "sen benim yaşıma hürmet et, önce biraz büyüğe" diye böyle bir şey yok; bunlar zamana, mekana, bedene bağlı şeyler değildir. Daha olgun birini görüyorsan, ona tabi olmakta hiçbir mahsur yoktur. Olmalıdır, ve bunda bir mahsur yoktur; insan olabilmelidir yani. Ama yediden yetmişe herkesin bu konuda sorunu olabilir. Ben şimdi babamı hatırladım da: herkese sorardı, ondan sonra yine kendi bildiğini yapardı. Neyse. Orada gerçekten dinlemek, muhataplarımızı gerçekten dikkate almak ve bilgeliğe, hikmete, hakikate en uygun olanı, en yakın olanı yapmak aslında hakiki insanın vazifesidir. Yoksa "ben kadını dinlemem" gibi şeyler anlamsızdır. Bir insan bir şeyi bilmiyorsa, ya da bir konudaki idraki yeterli değilse, ondan daha yeterli olduğunu gördüğü birine tabi olmaktan rahatsız olmamalı. Ama buna engel olan şey nedir? Egodur. Ego engel olur, izin vermez. "Ben o adamdan bir şey dinlemem" ya da "o insandan bir şey dinlemem" dediğimizde, aslında muhtemelen doğru bir şeyden mahrum kalıyor olabiliriz. İnsan bu noktada dikkatli olmalıdır.

Ayetlerin İşari Yorumu: Peygambere Tabiiyet

Tam bununla bağlı değil ama, yoruma açık bir şey söyleyeyim. Mesela Peygamberimizle ilgili Kur'an'da bir ayet vardır: "Muhammed, Allah'ın Resulüdür; o içinizden hiçbir erkeğin babası değildir" diyor. Şimdi bu, zahiren nedir? Hz. Zeyd ile ilgili bir ayet olduğu söylenir; yani Hz. Zeyd'in peygamberin öz oğlu olmadığı, içinizden hiçbir erkeğin biyolojik babası değildir gibi. Fakat işari bir manası da şudur: Peygamber'e karşı erkeklik taslarsanız ondan istifade edemezsiniz; yani ona karşı alıcı olmalısınız. Mesela o yüzden peygambere karşı sesin yükseltilmemesi söylenmiştir; çünkü sesini yükseltmek şudur: "senden daha iyi biliyorum, sen sus ve dur, ben senden daha iyi biliyorum" demektir. O yüzden Kur'an'da, Hucurat suresinde buna karşı dikkatli olunması söylenmiştir. Ama "babamız değildir" -tamam, babalık nedir? Erilliktir değil mi? Ama "değildir" diyor. Erkeklik yaptığın zaman size babalık yapamaz; hiçbir erkeğin babası değildir, ancak siz ona karşı dişil bir tavırda olmalısınız, anlatabiliyor muyum?

Oturdu mu şimdi? Bu konuda "babası değildir" meselesi bir terakküye mi işaret ediyor yani? Bilmiyorum, onu anlamadım esasında; öyle bir mesele var mı? Müminler peygambere karşı dişil bir vaziyet almalıdırlar; eril bir vaziyet alırsanız, diyor, o zaman size babalık yapamaz. O babalık da şu demektir: eril ilkelik, o zaman sizde icra edemez; yani sizi tekamül ettirme, geliştirme fonksiyonunu icra edememiş olur, siz ona kendinizi açmadığınız için.

Irzın Korunması, Algı Kapıları ve Miraç

Yine bir şey söyleyip son vereyim. Mesela Kur'an'da "onlar ırzlarını korurlar" şeklinde tercüme edilen ayetler vardır. Biz bunu ekseriyetle sadece cinsellikle ilgili olarak değerlendiririz. Aslında oradaki mana şudur: bütün etkilenim alanlarınızı muhafaza ediniz, neye karşı? Olumsuz etkilere karşı. Mesela diyelim ki yanlış bir şey duyuyorsun: "sana acımayana acımayacaksın" diyor, ya da "bu zamanda kimseye iyilik yapmayacaksın, bu zamanda sadece kendini düşüneceksin" diyor. Şimdi burada ırzını koruman lazım; yani sana bir etki geliyor, aklını, duygu dünyanı koruman lazım, çünkü gelen etki kötü bir etki, buna karşı kendini kapatman lazım, anlatabiliyor muyum? "Onlar iffetlerini, ırzlarını korurlar" -insanda bir etki algı kapısı var, deyim yerindeyse; bu kapıyı insan muhafaza edecek. Neye karşı muhafaza edecek? Olumsuz etkilere karşı. Bazen bu basitçe şöyle ifade edilir: erkekler aralarında konuşuyor, kadınlar hakkında atıp tutuyorlar; bayanlar da aralarında konuşuyor, erkekleri atıp tutuyorlar. Bakarsın hiçbir şey yok, manevi, rahmani, irfani bir algı yok, tamamen dünyevi düzeyde. O zaman kendine katılmayacaksın, o tür şeylere karışmayacaksın. Onun için o ayetleri geniş olarak anlamak gerekir; insan algı kapılarını korumalıdır. Mesela diyelim ki öfke, nefret, kızgınlık, küçümseme görüyorsun; bazen nefis onları almak ister, der ki "ben de böyle öfkeli olayım, kavgacı olayım, baskın olayım, ezeyim." Eğer bunu olumladıysan, o algı kapısından bu girer ve sen onunla etkileşim içinde olmuş olursun. Kişi bunlara karşı dikkatli olmalıdır, ta ki çıkış kapıları kapanmasın; yani miracımızı olumsuz etkileyen şeyler vardır. Eğer maddilikle, dünyevilikle, nefsaniyetle bulaşık hale gelirsek çıkışımız zorlaşır. O yüzdendir bunlar, miraç bu kadar. Eyvallah.

Siz mi kayıt alıyorsunuz? Almışsınız. Ben de bu kadar.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Muhammed, Allah'ın Resulüdür; o içinizden hiçbir erkeğin babası değildir." (Ahzab: 40) - Peygambere karşı sesin yükseltilmemesi ile ilgili ayet (Hucurat: 2) - "Onlar ırzlarını (iffetlerini) korurlar" şeklinde tercüme edilen ayet (sure adı metinde belirtilmemiş) --- ---